top of page

Arama

Boş arama ile 137 sonuç bulundu

  • Hz. Davut’un Tarihsel Portresi: Efsane ile Gerçek Arasında

    1. Kaynak Sorunu ve Metodoloji Davut dönemine ilişkin bilgimiz, büyük ölçüde Eski Ahit’in Samuel  ve Krallar  kitaplarına dayanmaktadır. Ancak mezkur metinler, MÖ 10. yüzyılda yaşandığı kabul edilen olaylardan yüzyıllar sonra, Babil Sürgünü’nün ardından veya hemen öncesinde derlenmiştir. Binaenaleyh bu durum, anlatının hem olayların geçtiği dönemin koşullarından hem de sonraki kuşakların siyasi ve teolojik ihtiyaçlarından etkilenmiş olduğu anlamına gelmektedir. Aynı şekilde, metinlerde, Tanrı ile İsrail halkı arasında yapılan ahde bağlılık, tarihsel olayların yorumlanmasında belirleyici bir çerçeve sunar. Bu nedenle Davut’un portresi, yalnızca tarihsel bir figür olarak değil; aynı zamanda Tanrı’nın seçtiği “ideal kral” olarak kurgulanmış bir edebi inşa olarak karşımıza çıkmaktadır. İngiliz tarihçi ve oryantalist Amelie Kuhrt, bu noktada dikkatli olunması gerektiğini vurgular. Ona göre; Eski Ahit’te yer alan bilgiler tamamen reddedilmemeli, ancak doğrudan tarihsel kanıt olarak da kabul edilmemelidir. Bunun yerine, metinler, dönemin ideolojik ve kültürel dünyasını anlamak için birincil kaynak, siyasi ve askeri olayları yeniden kurmak içinse ikincil, hatta üçüncül kaynak olarak değerlendirilmelidir. Öte yandan arkeolojik bulgular, Davut dönemi hakkında doğrudan bilgi vermekte yetersizdir. Kudüs’te MÖ 10. yüzyıla tarihlenen büyük ölçekli kraliyet yapılarıyla ilgili kanıtlar tartışmalı durumdadır. Bununla birlikte, kuzeyde Tel Dan Steli’nde (Celile Bölgesi) geçen “Davut Hanedanı” ifadesi, Davut adının ve hanedan geleneğinin MÖ 9. yüzyılda bilindiğini göstermektedir. Bu da, Davut’un en azından tarihsel bir şahsiyet olduğuna dair güçlü ve dolaylı bir kanıt olarak pekala değerlendirilebilir. 2. Davut’un İktidara Yükselişi Davut’un yaşam öyküsü, Eski Ahit’te sıradan bir çobandan krallığa uzanan olağanüstü bir yükseliş olarak sunulur. Tarihsel olarak bakıldığında ise bu sürecin daha karmaşık olduğu görülür. Davut, ilk olarak Saul’un ordusunda görev alan bir savaşçı olarak sahneye çıkar. Filistinlilere karşı kazandığı zaferler, bilhassa Golyat hikayesi (2. Samuel 21.19'da Golyat ile savaşan asıl kahraman Davut değil, Elhanan'dır. Öykünün bilahare Davut lehine romantize edilmesi ve değiştirilmesi, "efsanevi kralın" yani Davut'un etrafında bir kahramanlık kültü yaratma çabasının yansımasıdır.), onu halk nezdinde kahraman statüsüne yükseltir. Ancak bu popülarite, Saul ile arasının açılmasına neden olacaktır. Davut, Saul’dan uzaklaştıktan sonra Yehuda bölgesine çekilir. Burada hem askeri hem siyasi açıdan güç toplayarak yerel bir lider konumuna gelir. Otoritesi ciddi anlamda tehdit altına giren her hükümdar gibi, Saul da Davut'un peşine düşmekte tereddüt etmez. Bu noktada, büyük bir ihtimalle zayıf konumunu güçlendirmek hasebiyle Saul'un ve İsrail'in düşmanları konumundaki Filistiler ile yakınlaşan Davut, giderek konumunu güçlendirmiştir. Söz konusu vetirede Filistilerin bölgedeki hakim güç oldukları gözden kaçırılmamalıdır. Nitekim İsrail'i yenilgiye uğratmış; kralı, oğullarından üçünü ve saray maiyetini katletmişlerdir (2. Samuel 3.1). Öyle anlaşılmaktadır ki, Filistilerin egemenliği yaklaşık 8 yıl boyunca devam etmiş ve Saul'un ölümünün ardından yaşanan kaosta maktulün oğlu İşbaal, ancak ordu komutanı Abner'in desteğiyle, yalnızca kuzey bölgesinde sınırlı olacak şekilde hakimiyetini tesis edilebilmiştir. Diğer taraftan Davut ise Saul’un ölümünün hemen ardından Hebron’da yani güneyde, Yehuda kralı ilan edilecektir. Başlangıçta hakimiyeti yalnızca Yehuda ile sınırlıdır; kuzeyde ise, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere Saul’un oğlu İşbaal yönetimdedir. İki krallık arasındaki siyasi çekişme, İşbaal’ın suikast sonucu öldürülmesiyle (Kenan şehirlerinden biri olan Beerot halkı tarafından) sona ermiş ve böylece Davut, İsrail kabileleri tarafından ortak kral olarak tanınarak “Birleşik Monarşi” dönemini fiili olarak başlatmıştır. 3. Kudüs’ün Ele Geçirilmesi ve Başkent Oluşu Davut’un en önemli stratejik hamlesi, Yevus olarak bilinen Kudüs’ün ele geçirilmesidir. Bu şehir, coğrafi konumu itibarıyla hem Yehuda’nın hem de kuzey kabilelerinin dışında, tarafsız bir bölgededir ve söz özelliği, başkent seçiminde belirleyici bir rol oynamıştır. Gerçekten de şehir, fethedilmesinin ardından hem siyasi hem de dini merkez olarak yeniden düzenlenecektir Öte yandan Davut, Ahit Sandığı’nı da Kudüs’e taşıyarak krallığın manevi ağırlığını buraya sabitlemiştir. Böylece Kudüs yalnızca bir idari başkent değil; aynı zamanda Tanrı’nın varlığının simgesi haline gelmiştir. Bu hamlenin, siyasi otoriteyi dini meşruiyetle birleştiren bilinçli bir strateji olduğu ve uzun vadede Yahudi kimliği için belirleyici bir miras bıraktığı da aşikardır. 4. Krallığın Genişlemesi ve Politikaları Davut’un yönetiminde İsrail krallığı, çevresindeki siyasi aktörlerle yoğun ilişkiler içine girer. Batıda Filistilerle yapılan savaşlar, doğuda Moav ve Ammon üzerine düzenlenen seferler, kuzeyde Aram şehir devletleriyle yürütülen diplomasi ve çatışmalar, krallığın bölgesel bir güç haline gelmesini sağlamıştır. Eski Ahit, Davut’un hakimiyetini Fırat Nehri’ne kadar genişleten büyük bir imparatorluk olarak betimlese de modern tarihçiler bu iddianın abartılı olduğunu düşünmektedir. Yine de askeri başarıların krallığın merkezi otoritesini güçlendirdiği kesindir. Bu dönemde ordunun yapısında da değişiklikler görülür; maaşlı askerler ve yabancı paralı birlikler kullanılarak daha profesyonel bir askeri yapı oluşturulmuştur. Bu gelişme, bilhassa bölgesel güçler arasındaki dengede İsrail’in konumunu sağlamlaştıracaktır. 5. İç Çekişmeler ve Hanedan Sorunları Davut’un krallığı dış politikada güçlü görünse de, içerde hanedan çekişmeleri ve kabile sadakatlerinin kırılmaması merkezi otoriteyi zayıflatmıştır. En dikkat çekici olay ise, Davut'un oğlu Abşalom’un başlattığı isyandır. Söz konusu isyan, başkent Kudüs’ün kısa süreliğine de olsa el değiştirmesine yol açmış ve Davut’u siyasi açıdan zor durumda bırakmıştır. Abşalom’un başlattığı ayaklanmanın bastırılmasının akabinde krallığın kontrolünü yeniden Davut’a geçse de, mezkur olay merkezi monarşinin kırılganlığını ortaya koymuştur. Nitekim bu hadiseden kısa bir süre sonra, yine kuzeyde, bu kez Benjamin kabilesinden Şeva adlı bir Yahudi'nin başını çektiği bir başka isyan patlak vermiştir. Bütün bu gelişmelerin bize gösterdiği bir başka olgu ise, bilhassa kuzey kabileleri arasında Saul'un evine olan bağlılığın hatırı sayılır ölçüde olduğudur. Zaten Davut da bu tehdidin farkında olduğundadır ki, iktidarı ele geçirmesinin ardından Saul'un tüm ailesini katletmiştir (2. Samuel 21.1 - 14) (Sağ kalan tek kişi Saul'un fiziksel engelli torunu Meribaal olmuş, Davut onu sarayına almıştır). Bu katliamın bahanesi de, İsrailoğulları ile Gibea şehri arasında yapılan kutsal akdin Saul tarafından bozulması ve bunun sonucunda krallıkta korkunç bir kıtlığın hasıl olmasıdır. Bu bağlamda kutsala olan saygısızlığın giderilmesi ve kıtlığın sona erdirilmesi adına antla ilişkili herkesin öldürülmesi gerekmektedir. 6. Tarihsel Gerçeklik Davut dönemi, tarihsel gerçeklik ile teolojik anlatının iç içe geçtiği bir örnektir. Minimalist yaklaşımı savunan tarihçiler, Davut’un yalnızca küçük ölçekli bir kabile lideri olduğunu öne sürerken; maksimalist yaklaşımı benimseyenler, gerçekten de bölgesel ölçekte etkili bir krallık kurduğunu savunmaktadır. Davut’un tarihsel bir şahsiyet olduğu büyük olasılıkla doğrudur; ancak krallığının boyutları ve gücü, Eski Ahit’in idealleştirilmiş tasvirlerinden daha sınırlı olmalıdır. Buna rağmen Kudüs’ün başkent oluşu, hem siyasi hem dini anlamda kalıcı bir miras bırakmış; Davut figürü ise binlerce yıl boyunca hem Yahudi hem Hristiyan kültürlerinde ideal hükümdar modelinin en önemli örneği olmuştur.

  • Optimus Princeps: Roma İmparatoru Traianus

    Roma İmparatorluğu’nun uzun tarihsel serüveni içerisinde kimi hükümdarlar yalnızca askeri zaferleriyle değil, aynı zamanda devletin idaresine getirdikleri yenilikçi anlayışlarla da anılmıştır. Bu bağlamda, M.S. 98-117 yılları arasında hüküm süren Marcus Ulpius Traianus tarih sahnesindeki yaygın adıyla Trajan— “Optimus Princeps” (En İyi Yurttaş / Hükümdar) unvanıyla Roma siyasi geleneğinde özel bir konuma sahiptir. Hispania doğumlu ilk imparator olan Trajan, kökeni itibarıyla merkezi İtalya aristokrasisinden gelmeyen bir hükümdar olması hasebiyle, imparatorluğun artan kozmopolit yapısının da sembolü hüviyetindedir. Saltanatı, Roma topraklarının en geniş sınırlara ulaştığı dönemdir; ancak bu genişlemenin ardında yatan saikler salt askeri motivasyonla değil; düzenli idare, kapsamlı altyapı projeleri ve toplumsal refahı önceleyen bir yönetim anlayışı ile de ilintilidir. Binaenaleyh Trajan’ın dönemi, hem siyasi hem de kültürel boyutlarıyla, Roma İmparatorluğu’nun “altın çağ” anlatısının merkezinde yer almaktadır. Tahta Çıkışı ve Kökeni Marcus Ulpius Traianus, M.S. 53 yılında Hispania Baetica eyaletindeki Italica kentinde doğmuştur. Ataları, İtalya’nın Umbria bölgesinden Hispania’ya yerleşmiş olan köklü bir sömürgeci ailenin temsilcileridir ve bilahare Roma yurttaşlığına, hatta senatörlük kademesine dek yükseleceklerdir. Babası Marcus Ulpius Traianus ise, imparator Vespasianus döneminde önemli askeri görevler üstlenmiş, Suriye ve Hispania’da valilik yapmış, ayrıca Iudaea’daki Yahudi İsyanı’nın bastırılmasında görev almış yetenekli bir komutandır. Velhasıl mezkur askeri ve idari miras, genç Trajan’ın erken yaşta Roma ordusu ile bütünleşmesini kolaylaştıracaktır. Fiil ehliyetini kazanmasının ardından Trajan, Domitianus döneminde Germania sınırındaki lejyonların komutasına atanacak ve Ren Nehri hattında bir hayli tecrübe kazanacaktır. Bunun sonucunda da, M.S. 97'de imparator Nerva, senato ve ordu üzerindeki kırılgan otoritesini güçlendirmek amacıyla Trajan’ı evlat edinecek ve varisi olarak tayin edecektir Bu tercih, hem ordunun sadakatini kazanmak hem de yetkin bir askeri lideri tahta hazırlamak açısından stratejik bir hamledir. Nitekim Nerva’nın ertesi yıl ölümü üzerine Trajan, ordunun ve senatonun geniş desteğiyle imparatorluğun başına geçecek; böylece Roma tarihinde Hispania doğumlu ilk imparator olarak yeni bir dönemin kapısını aralayacaktır. İç Politika ve Yönetim Tarzı Trajan’ın iktidar anlayışı, hem Roma’nın geleneksel kurumlarını onurlandıran hem de imparatorluk yönetimine pragmatik yenilikler katan bir çizgide ilerlemiştir. Nitekim senato ile ilişkilerinde selefi Domitianus’un otoriter tutumunu terk ederek daha istişareye dayalı bir yaklaşım benimsemiş ve bu sayede hem aristokrat sınıfın desteğini pekiştirmiş hem de imparatorluk idaresinin meşruiyetini arttırmıştır. Antik kaynaklar, bilhassa Plinius’un Panegyricus  adlı methiyesinde, Trajan’ı senatoya karşı saygılı, eleştirileri dikkate alan ve keyfi uygulamalardan uzak duran bir lider olarak betimlemektedir. Öte yandan toplumsal refah politikalarında da, Roma halkı ve eyaletlerdeki yurttaşlar için önemli düzenlemeler yapılmıştır. Alimenta  olarak bilinen çocuk yardımı sistemi, imparatorluk genelinde yoksul ailelerin çocuklarına maddi destek sağlamak üzere düzenlenmiş; bu uygulama hem demografik hem de sosyal açıdan Roma’nın istikrarına katkı sunmuştur. Ayrıca Trajan, eyaletlerdeki valilerin yetkilerini yakından denetleyerek yolsuzluğu önlemeye çalışmış ve yerel yönetimlerin Roma ile uyumlu bir biçimde işlemesini sağlamıştır. Kamu yatırımlarına verdiği önem ise, onun yönetim anlayışının bir diğer belirleyici yönüdür. Yollar, köprüler, su kemerleri ve limanlar gibi altyapı projeleri yalnızca askeri lojistik açısından değil; aynı zamanda ticaretin canlanması ve eyaletler arası bütünleşmenin güçlenmesi bakımından da stratejik değer taşımıştır. Bu yönüyle Trajan, hem “asker-imparator” hem de “reformist” kimliğini bir arada taşımayı başarmıştır. Askeri Faaliyetler Trajan’ın saltanatı, Roma tarihindeki en kapsamlı genişleme hamlelerine sahne olmuştur. İmparatorluk sınırlarının güvenliği kadar, ekonomik kaynakların artırılması da bu seferlerin ardındaki itici güçlerin kapsamını oluşturmaktadır. Bu bağlamda en dikkat çekici askeri girişim, kuzey sınırlarında yer alan ve uzun süredir Roma’yı tehdit eden Daçya Krallığı’na karşı yürütülen savaşlardır. Daçya Savaşları (101–102 ve 105–106) Daçya, bugünkü Romanya topraklarında, zengin altın madenleri ve stratejik konumuyla Roma için hem cazip hem de tehlikeli bir komşu niteliğindedir. Keza Kralları Decebalus'un, Domitianus döneminde Roma’ya karşı Tapae'da elde ettiği etkileyici zafer de (Birinci Tapae Muharebesi'nde Roma'nın iki lejyonu imha edilmiştir.) bu durumun açık bir göstergesidir. Her ne kadar mezkur savaştan 2 yıl sonra Roma, Tettius Julianus'un komutanlığında Daçyalılardan intikamını almış olsa da, iki devlet arasındaki statüko belirsizliğini korumuştur. Trajan, tahta çıkışından kısa süre sonra mevcut vaziyeti Roma onuruna yakışmaz bulacak ve 101 yılında ilk Daçya seferini başlatacaktır. Bu süreçte, Tuna Nehri üzerine inşa edilen mühendislik harikası köprü ve lojistik hazırlıklar ise, Roma ordusunun üstün askeri disiplinini ortaya koymuştur. İlk savaşın akabinde Daçya, Roma’ya bağımlı bir müttefik haline getirilmiş; ancak Decebalus’un yeniden güçlenme çabaları, ikinci bir seferin kaçınılmaz olmasına sebebiyet vermiştir. 105–106 yıllarında düzenlenen ikinci sefer, Roma’nın kesin zaferiyle sonuçlanmış; Decebalus intihar etmiş ve Daçya toprakları imparatorluğa ilhak edilmiştir. Bu fetih yalnızca stratejik güvenliği sağlamakla kalmamış, aynı zamanda imparatorluğun ekonomik gücünü de arttırmıştır. Zira Daçya altınlarının Roma hazinesine akışı, Trajan dönemindeki imar projelerine ve sosyal politikaların finansmanına doğrudan katkı sağlamıştır. Bilahare Daçya Zaferi, Trajan Sütunu’ndaki kabartmalarla ölümsüzleştirilmiş ve imparatorun hem askeri hem de siyasi kudretinin sembolü haline gelmiştir. Part Seferi (113–117) Daçya’nın Roma topraklarına katılmasıyla kuzey sınırlarının güvenliği sağlanmış olsa da imparatorluğun doğusunda hala güçlü ve prestijli bir rakip bulunmaktadır: Part İmparatorluğu. Bu bağlamda Trajan, hem Roma’nın doğudaki üstünlüğünü pekiştirmek hem de Seleukos döneminden beri imparatorluk ideallerinde var olan Mezopotamya hakimiyetini gerçekleştirmek amacıyla 113 yılında doğuya yönelir. Seferin bahanesi ise, Part kralı II. Osroes’in Roma'nın onayını almadan Ermenistan tahtına bir prens atamasıdır; bu, Roma açısından açık bir diplomatik meydan okumadır. Seferin başlamasıyla birlikte Trajan, Suriye’ye ilerleyerek kısa sürede Ermenistan’ı Roma’ya bağlı bir eyalet haline getirmiş ve hemen ardından Mezopotamya içlerine girerek 116 yılında Part başkenti Ktesifon’u ele geçirmiştir. Mezkur ilerleme, Roma İmparatorluğu’nun sınırlarını tarihte ilk ve son kez Basra Körfezi’ne kadar genişletecektir. Ancak günün sonunda bu fetihler kalıcı olmamış; Mezopotamya’nın sert iklimi, uzun ikmal hatları ve yerel isyanlar, Roma ordusunun bölgede tutunmasını güçleştirmiştir. İlk etapta sefer, Roma’da büyük bir askeri başarı olarak kutlansa da stratejik açıdan tartışmalıdır. Zira Trajan, dönüş yolunda hastalanmış ve 117 yılında Kilikya’daki Selinus (bugünkü Gazipaşa) kentinde hayatını kaybetmiştir. Yerine geçen Hadrianus ise, doğuda ele geçirilen toprakların büyük kısmını tahliye ederek sınır çizgisini Fırat Nehri’ni olarak belirlemiştir. Her ne kadar Part Seferi, Roma’nın fetih kapasitesinin zirvesini göstermiş olsa da, "doğal sınırların" ötesinde kalıcı bir hakimiyet tesis etmenin zorluklarını da ortaya koymuştur. İmar Faaliyetleri Trajan’ın imparatorluk yönetimindeki en belirgin özelliklerinden biri, askeri zaferlerinin sağladığı maddi kaynakları kapsamlı kamu yatırımlarına dönüştürmesidir. Onun döneminde Roma kenti ve eyaletler, yalnızca siyasi kudretin değil; aynı zamanda mühendislik ve mimari estetiğin de merkezleri haline gelmiştir. Ezcümle Roma’nın kalbinde inşa edilen Trajan Forumu, imparatorluk döneminin en görkemli kentsel projelerinden biridir. Damascuslu Apollodoros’un mimarlığını üstlendiği bu kompleks; bazilika, kütüphane, meydan ve imparatorun askeri başarılarını betimleyen ünlü Trajan Sütunu ile tamamlanmıştır. Sütun üzerindeki kabartmalar ise, Daçya Savaşları’nın ayrıntılı sahnelerini kronolojik bir anlatı halinde sunarak hem bir zafer anıtı hem de tarihi belge işlevi görmektedir. Öte yandan Trajan sadece başkenti değil, imparatorluğun uzak eyaletlerini de imar faaliyetleriyle dönüştürmüştür. Ostia’daki limanın genişletilmesi, Akdeniz ticaretini canlandırırken; yeni yollar, köprüler ve su kemerleri, hem askeri hareketliliği hem de ticari dolaşımı hızlandırmıştır. Ayrıca imparator, eyaletlerdeki şehirlerin tiyatro, hamam ve forum gibi kamusal mekanlarla donatılmasını teşvik ederek Roma yaşam biçiminin imparatorluğun en ücra köşelerine dek yayılmasına katkıda bulunmuştur. Söz konusu projeler, salt mimari birer eser değil; aynı zamanda imparatorluğun ideolojik bütünlüğünü pekiştiren semboller hüviyetindedir. Binaenaleyh Trajan, inşa ettirdiği yapılar aracılığıyla hem Roma halkına hem de eyalet tebaasına, imparatorluğun kudretini ve refahını somut bir biçimde göstermeyi amaçlamıştır. Trajan’ın Kişiliği ve Liderlik Anlayışı Trajan, antik kaynaklarda hem askeri disipline sahip bir komutan hem de ölçülü, adaletli ve erişilebilir bir hükümdar olarak tasvir edilmektedir. Yazımızın başında da bahsini geçirdiğimiz üzere, Plinius’un Panegyricus  adlı eserinde, imparatorun gösterişten uzak, ölçülü ve halkın ihtiyaçlarına duyarlı bir lider olduğu vurgulanır. Yüksek mevkiine rağmen senato ile istişareye önem vermesi, onun yönetim tarzında “primus inter pares” (eşitler arasında birinci) ilkesini benimsediğinin açık bir göstergesidir. Askeri alanda, ordunun başında bizzat seferlere katılması ve cephede askerleriyle aynı zorluklara göğüs germesi ise, ona hem komutanlarının hem de erlerinin derin saygısını kazandırmıştır. Savaş alanındaki cesareti, kişisel disiplinle birleşmiş; bu da ordunun moralini yükseltmiş ve zaferlerde önemli bir rol oynamıştır. Diğer taraftan, Trajan’ın liderlik anlayışında ölçülülük ve pragmatizm dikkat çekmektedir. Katı disiplin uygulamalarına rağmen aşırı baskıcı olmamış, cezalandırma ile ödüllendirme arasındaki dengeyi korumuştur. Bu duruma ek olarak, Roma tebaası içinde farklı kültürlerin ve dinlerin varlığına karşı ekseriyetle hoşgörülü bir yaklaşım sergilemiş; yalnızca imparatorluğun siyasi bütünlüğünü tehdit eden durumlarda sert tedbirler almıştır. Hülasa modern tarihçiler, Trajan’ı Roma’nın “iyi imparatorlar” geleneğinin en parlak örneklerinden biri olarak değerlendirmektedir. Onun kişiliğinde, Augustus’un siyasi ustalığı ile Julius Caesar’ın askeri dinamizmi, insani ölçülülük ve kamu yararına adanmışlıkla birleşmiştir. Bu özellikler, “Optimus Princeps” unvanının yalnızca resmi bir övgü değil; aynı zamanda çağdaşlarının gözünde hak edilmiş bir tanımlama olduğunu da göstermektedir. Mirası ve Ölümü Daha evvel ifade ettiğimiz gibi, Trajan, Part Seferi’nden dönüş yolunda hastalanarak Kilikya’daki Selinus kentinde yaşamını yitirmiştir. Ölümü esnasında imparatorluk, tarihindeki en geniş sınırlara ulaşmış durumdadır. Yerine geçen Hadrianius, Trajan’ın yeğeni ve evlatlığıdır; ancak selefinin aksine, fetih siyasetinden ziyade mevcut sınırların sağlamlaştırılmasına yönelecektir. Bu stratejik değişim, Trajan’ın askeri genişleme politikasından uzaklaşmak anlamına gelse de, onun Roma tarihindeki konumuna halel getirmemiştir. Senato, ölümünden sonra Trajan’a divus  (tanrılaştırılmış) unvanı vermiş ve “Optimus Princeps” lakabı, onun sonraki yüzyıllarda Roma’nın ideal hükümdar modeli olarak anılmasını sağlamıştır. Daçya’dan sağlanan ekonomik kaynaklar, inşa ettirdiği kamu yapıları ve hayata geçirdiği sosyal politikalar, imparatorluğun refah düzeyini uzun bir müddet boyunca olumlu anlamda etkilemiştir. Ayrıca Roma dünyasında Hispania kökenli birinin imparatorluğa yükselmesi, devletin kozmopolit yapısının olgunlaşmasının sembolik bir göstergesi olarak kabul edilmiştir. Trajan’ın dönemi, Roma İmparatorluğu’nun askeri kudretinin zirvesi ve yönetim kapasitesinin en olgun hallerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Onun hükümdarlığı, yalnızca yeni topraklar kazanmakla değil; bu kazanımları imparatorluğun idari, ekonomik ve kültürel dokusuna entegre etmeye yönelik çabalarla da tanımlanır. Trajan, bir yandan fetih politikalarıyla Roma’nın prestijini artırmış, diğer yandan ise senato ile uyumlu, halkın ihtiyaçlarına duyarlı bir yönetim anlayışı sergilemiştir. Roma siyasi geleneğinde “iyi imparator” ölçütleri, sonraki kuşaklarda çoğu zaman “Augustus gibi imparatorluğu kurmak ve Trajan gibi yönetmek” şeklinde ifade edilecektir. Bu özdeyiş, onun hem çağdaşlarının hem de sonraki yüzyılların gözünde taşıdığı itibarı özetler niteliktedir.

  • Bir Sadrazamın Portresi: Mahmud Paşa’nın İktidar Oyunu

    Kökeni ve Yükselişi Veli Mahmud Paşa'nın kökenine dair genel kabul, onun Balkanlar’ın Boşnak veya Sırp kökenli devşirmelerinden biri olduğu yönündedir. Halil İnalcık’a göre, 15. yüzyıl Osmanlı bürokrasisinde Balkanlar’dan devşirilen çocukların, Osmanlı merkez teşkilatında yükselmeleri yaygın bir pratiktir ve Mahmud Paşa mezkur modelin tipik bir örneğidir. Paşanın gençlik yılları hakkındaki bilgiler ise, Osmanlı saray eğitimi ve devşirme sistemi bağlamında daha da anlam kazanır. Balkanlarda, bilhassa Bosna-Hersek ve Sırbistan civarında doğduğu varsayılan Mahmud, küçük yaşta devşirme olarak Enderun Sarayı’na alınmıştır. Burada verilen eğitim, yalnızca askeri disiplin ve kılıç kullanımıyla sınırlı değildir; aynı zamanda fıkıh (İslam hukuku), Arapça, Farsça, edebiyat ve yöneticilik gibi alanları da kapsamaktadır. Enderun Mektebi, Osmanlı sarayında yükselen elit yönetici sınıfın yetiştirildiği bir kurumdur. Binaenaleyh Mahmud Paşa’nın burada aldığı eğitimin, ilerleyen yıllarda onu hem devlet yönetiminde hem de sarayın entelektüel çevrelerinde saygın bir figür haline getirdiği belirtilmektedir. Özellikle, Paşa’nın şiir yazarlığı ve “Adlî” mahlasını kullanması, onun klasik İslam kültürüne ne denli hakim olduğunu gösterir. Mahmud Paşa’nın kayıtlara geçen ilk askeri görevi, II. Murad’ın Balkan seferlerine tekabül etmektedir . Bu dönem, onun askeri tecrübesinin yanı sıra Osmanlı’nın Balkan politikalarındaki etkinliğinin artışına da paralel bir yükselişi işaret etmektedir. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesinin ardından, 1456’da sadrazamlığa atanması ise, hem genç padişahın güvenini kazandığına hem de bürokratik ve askeri yeterliliğinin onaylandığına delalettir. Mahmud Paşa’nın sadrazamlık dönemi, Osmanlı merkeziyetçiliğinin kurumsallaşması ve fethedilen toprakların idari yapıya entegrasyonu açısından belirleyici bir evre olarak değerlendirilmektedir. Bilhassa Balkanlar ve Ege adalarında yürütülen askeri harekatların sevk ve idaresinde etkin bir rol üstlenmiş; tımar sisteminin bölgesel düzeyde uygulanması ile İstanbul’un yeniden imar faaliyetlerinde merkezi görevler üstlenmiştir. Bu çerçevede, hem askeri teşkilatın yeniden düzenlenmesi hem de sivil bürokrasinin kurumsal temellerinin atılmasında kayda değer katkılarda bulunduğu görülmektedir. Ayrıca, Mahmud Paşa’nın sarayda sahip olduğu entelektüel itibar da onun yükselişinde etkili olmuştur. Peçevi gibi kronikçiler, onun hem ilmi hem de edebi yönlerini övmüş, klasik İslam ahlakına bağlılığına işaret etmişlerdir. Ancak aynı kaynaklar, onun gururlu ve mağrur bir karakter olduğunu da belirtmişlerdir ki; bu durum, ilerleyen yıllarda Fatih ile yaşayacağı gerilimlerin de zeminini hazırlayacaktır. Bizans ile kurulan Soy Bağı Veli Mahmud Paşa’nın Bizans hanedanı ile olan ilişkisinin, Osmanlı-Bizans siyasi ve kültürel bağlamında önemli bir yeri vardır. Tarihi kaynaklarda, Mahmud Paşa’nın eşinin, XI. Konstantinos Paleologos’un bir akrabası olduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Bu iddia, hem Osmanlı’nın Bizans aristokrasisini kendi bürokrasisine entegre etme politikasına, hem de Veli Mahmud Paşa’nın sosyo-politik konumunu güçlendirmesine işaret eder. Ancak bu ilişkinin doğrudan ve kesin kanıtları sınırlıdır. Zira İsmail Hakkı Uzunçarşılı gibi tarihçiler, bu evliliği şüpheli fakat sembolik olarak anlamlı bulmuş, Osmanlı’nın Bizans mirasını sahiplenme ve devam ettirme çabalarının bir parçası olarak değerlendirmiştir. Nitekim Mahmud Paşa’nın soyunun Bizans aristokrasisiyle ilişkilendirilmesi, onun Osmanlı sarayında özel bir prestije sahip olmasına da zemin hazırlamıştır. Mevzubahis evlilik, sadece bireysel bir bağ değil; aynı zamanda Osmanlı’nın “meşruiyet” ve “devlet sürekliliği” politikalarının bir aracı olarak da pekala görülebilir. Osmanlılar, bilhassa İstanbul’un fethi sonrası, Bizans aristokrasisini çeşitli derecelerde saray hizmetlerine ve yönetsel görevlere dahil ederek, yeni başkentte toplumsal uyumu sağlamaya çalışmışlardır. Mahmud Paşa’nın eşi üzerinden kurulan bağ da, bu stratejinin en somut örneklerinden biri olarak tarih sahnesindeki yerini almıştır. Bununla birlikte, Mahmud Paşa’nın Bizans bağlantısı, onun Osmanlı sarayındaki iktidar mücadelesinde kimi zaman dezavantajlar da yaratmıştır. Zira saray içindeki bazı klikler, söz konusu evlilik bağını güç ve ayrıcalık iddiası olarak görmüş; bu durum zaman zaman çeşitli entrikaların ortaya çıkmasına mahal vermiştir. Vezir-i Azam Mahmud Paşa Veli Mahmud Paşa, II. Mehmed’in en kudretli vezirlerinden biri olarak yalnızca saray teşkilatında değil, Osmanlı’nın askeri ve idari tarihinde de mühim bir iz bırakmıştır. Sadrazamlık makamına gelişi, dönemin siyasal ortamında merkezi otoritenin pekiştirilmeye çalışıldığı bir döneme tekabül eder. Fatih Sultan Mehmed’in yeniden tahta çıkmasının ardından, hem önceki dönemin "artıkları" tasfiye edilmiş hem de daha disiplinli ve liyakat temelli bir idare şekli tesis edilmeye çalışılmıştır. İşte Mahmud Paşa bu yeni dönemin sadrazamı olmuş; seferlerin lojistiğinden bürokratik düzenin istikrarına dek birçok kritik işlevi üstlenmiştir. Sırbistan Seferi (1459) Sırbistan'ın fethi, II. Murad döneminde başlayan fakat tamamlanamayan bir siyasetin devamı olarak değerlendirilmektedir. II. Mehmed tahta çıkmasının akabinde bu bölgeye yeniden yönelmiş, sadrazamlık makamındaki Mahmud Paşa ise seferin siyasi ve askeri koordinasyonunu üstlenmiştir. Bu süreçte Sırp Despotluğu’nun merkezi olan Semendire (Smederevo), Mahmud Paşa’nın nezaret ettiği bir kuşatma neticesinde Osmanlı topraklarına katılmıştır. Kuşatma, topçu birliklerinin etkili kullanımı ve uzun soluklu ikmal hatlarının tesisiyle sonuç vermiştir. Mahmud Paşa, sadece askeri gücün sevk ve idaresinden sorumlu olmakla kalmamış; fethin ardından bölgede kalıcı bir Osmanlı idaresinin kurulması için kadı ve sancak beylerini tayin etmiş, yerel halkın tımar sistemine entegrasyonu sürecini de yönetmiştir. Bu yönüyle sefer, Mahmud Paşa’nın idari vizyonunun da bir yansıması olmuştur. Mora Seferleri ve Despotlukların Tasfiyesi (1460) Mahmud Paşa’nın sadrazamlığı esnasında Mora’daki Bizans kökenli despotluklara yönelik çeşitli müdahaleler de gerçekleşmiştir. Bilhassa Mora'daki yerel soyluların isyanları ve Osmanlı’ya karşı ittifak arayışları, merkezi otorite için tehdit oluşturmuştur. Mahmud Paşa, bu ayaklanmaların bastırılmasında ve bölgedeki garnizonların güçlendirilmesinde doğrudan rol oynamıştır. Mora’da kurulan Osmanlı idaresinin sürekliliği, büyük ölçüde bu tür kararlı askeri ve idari müdahaleler ile doğrudan ilintilidir. Eflak Seferi (1462) Osmanlı-Eflak ilişkileri, Voyvoda Vlad Tepeş’in (Kazıklı Voyvoda) Osmanlı elçilerini öldürmesi hasebiyle büyük bir krize girmiştir. II. Mehmed'in sert bir karşılık vermesi gerektiği ortamda, Mahmud Paşa yine ordunun başında yer almış ve seferin organizasyonel yükünü üstlenmiştir. Tuna Nehri’ni geçen Osmanlı ordusu, Eflak içlerine kadar ilerlemiş; Mahmud Paşa, özellikle gece baskınlarına karşı aldığı önlemler ve tahkim edilmiş menzil hatlarının kurulması sayesinde ordunun moralini yüksek tutmayı başarmıştır. Vlad'ın gerilla taktiklerine karşı klasik Osmanlı düzeninin sınandığı bu seferde, Mahmud Paşa'nın stratejik sabrı belirleyici olmuştur. Eflak'ta Osmanlı himayesinde yeni bir yönetimin kurulmasıyla neticelenen bu sefer, Mahmud Paşa’nın kriz zamanlarındaki dengeleyici rolünü açıkça ortaya koymuştur. Midilli Seferi (1462) Denizcilik bakımından giderek daha aktif bir politika izleyen Osmanlı, Ege Adaları üzerindeki Venedik-Latin etkisini kırmak amacıyla Midilli Adası’nı hedef almıştır. Sefer, Gedik Ahmed Paşa’nın komutasında gerçekleştirilmiş olsa da, Mahmud Paşa sadrazam olarak tüm lojistik desteğin İstanbul’dan sevkini organize etmiş; donanmanın seyrüsefer planlamasında doğrudan etkili olmuştur. Ayrıca, sefer sonrasında adanın idari teşkilatının kurulmasında da ön planda yer almıştır. Midilli’nin alınmasıyla Osmanlı, Ege’deki ticaret yolları üzerindeki hakimiyetini güçlendirmiş; Mahmud Paşa bu süreci sadece bir askeri zafer değil, stratejik bir tahkimat olarak değerlendirmiştir. Bosna Seferi ve Sancak Teşkili (1463-1464) Mahmud Paşa’nın askeri kariyerinde en dikkat çekici girişimlerinden biri de, Bosna üzerine düzenlenen seferdir. 1463 yılında Osmanlı ordusu Bosna Krallığı üzerine yürümüş, Kral Stjepan Tomašević kısa sürede teslim alınmıştır. Bu sefer, hem bölgedeki Katolik unsurların direncini kırmak hem de Macar nüfuzunu geriletmek adına bilhassa önemlidir. Mahmud Paşa mezkur seferin planlanmasında ve yürütülmesinde aktif rol oynamış; fetih sonrasında Bosna’nın idari yapısının düzenlenmesi, yeniçeri garnizonlarının konuşlandırılması ve İslamlaşma sürecinin temellerinin atılması gibi görevleri itina ile yerine getirmiştir. Özellikle Bosna’da kurulan sancak sisteminin teşkilatlandırılmasında onun katkısı büyüktür. Böylece bölge sadece fethedilmekle kalmamış, uzun vadeli Osmanlı idaresine entegre edilmiştir. Arnavutluk Seferi (1466) Mahmud Paşa'nın askeri kabiliyetinin sınandığı bir diğer alan ise, Arnavutluk Seferi olmuştur. Zira Arnavut lideri İskender Bey’in direnişi Osmanlılar için kalıcı bir tehdit oluşturmaktadır. Bu nedenle 1466 yılında düzenlenen seferle söz konusu tehdidin bertaraf edilmesi amaçlanmıştır. II. Mehmed, mezkur sefer sırasında Elbasan Kalesi’nin inşasını da planlamış ve bu kalenin inşası doğrudan Mahmud Paşa'nın nezaretinde gerçekleştirilmiştir. Kısa sürede tamamlanan kale, Osmanlılar için yalnızca askeri bir üs değil; aynı zamanda stratejik bir karakol haline gelmiştir. Mahmud Paşa, bölgedeki Arnavut direnişini kırmak adına sadece askeri yöntemlerle değil; yerel beylerle kurduğu ittifaklar ve ekonomik teşviklerle de sonuca ulaşmaya çalışmıştır. Boğdan Seferi (1476) Boğdan seferi, Osmanlı’nın kuzey sınırlarını güvence altına alma politikalarının bir devamı olmuştur. II. Mehmed’in doğrudan katıldığı bu seferde Mahmud Paşa, yine veziriazam sıfatıyla ordunun başat yöneticilerinden biri olmuş, ikmal yollarının güvenliğini sağlamakla ve sefer güzergahındaki geçici yönetim yapılarını kurmakla görevlendirilmiştir. Savaş meydanında Fatih ile birlikte hareket eden Mahmud Paşa, Osmanlı ordugahının düzeninden, savaş sonrası esirlerin ve ganimetin taksimine dek pek çok iş ile ilgilenmiştir. Boğdan Seferi, Mahmud Paşa’nın askeri disiplini ve planlamadaki maharetinin son örneklerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Mahmutpaşa Semti Veli Mahmud Paşa, yalnızca Osmanlı sarayında sadrazamlık makamını dolduran bir bürokrat değil; aynı zamanda İstanbul’un fethinden sonra bu kadim şehri bir İslam payitahtı olarak yeniden biçimlendiren kurucu iradenin mühim bir temsilcisi olmuştur. İstanbul’un fethini izleyen yıllarda sur içi mahallelerin İslamlaşması ve yeni bir Osmanlı kimliğiyle inşa edilmesi süreci, padişahın yanı sıra onun emrinde görev yapan yüksek rütbeli devlet adamlarının bireysel gayretleriyle de hız kazanmıştır. Bu bağlamda Mahmud Paşa, sadece siyasi gücüyle değil; hayırseverliğiyle de tarih sahnesinde kalıcı bir iz bırakmıştır. Yine, Mahmud Paşa’nın kendi adıyla anılan semtte inşa ettirdiği külliye, bir vakıf medeniyetinin nişanesi olmuştur. Caminin yanı sıra medrese, hamam, kütüphane, han ve sıbyan mektebi gibi yapıların yer aldığı bu külliye, yalnızca bir ibadet merkezi değil; aynı zamanda sosyal, ekonomik ve kültürel bir çekim alanı haline gelmiştir. Bilhassa Mahmutpaşa Hamamı, dönemin ticari ve toplumsal yaşamına yön veren yapılardan biri olmuş; halkın gündelik yaşamının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Mezkur yapı, mimari özellikleriyle olduğu kadar, vakfiye kayıtlarında belirtilen gelir kaynaklarıyla da, “kendi kendini idame ettiren sistem”in önemli bir örneğini teşkil etmiştir. Mahmud Paşa Külliyesi’nin etrafında gelişen ticari yapılaşma, semti zamanla bir Osmanlı çarşısına dönüştürmüştür. Mahmut Paşa Hanı (Kürkçü Hanı) ve çevresindeki dükkanlar, hem vakfın gelirini temin etmiş hem de İstanbul’daki ekonomik canlılığın merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bu çarşılar sayesinde Mahmutpaşa, bir anlamda hem servetin dolaşımına hem de sosyal dayanışmaya aracılık eden bir alan olmuştur. Bu yapıların işlevselliği, sadece dönemin mimari zihniyetine değil; aynı zamanda Osmanlı’nın şehircilik anlayışına da ışık tutmaktadır. Zira Mahmud Paşa’nın bu semti şekillendiren yatırımları, bir yandan fethedilen Bizans şehrine Osmanlı kimliği kazandırmış, diğer yandan ise vakıf sistemi aracılığıyla uzun vadeli bir sosyoekonomik istikrarı hedeflemiştir. Külliyenin etrafına konuşlanan halk, burada yalnızca maddi ihtiyaçlarını karşılamamış; aynı zamanda dini, ilmi ve kültürel bir hayatın içine dahil olmuştur. Vakıf kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Mahmud Paşa, mülklerini ve gelir getirici gayrimenkullerini bu külliyeye vakfetmiş; binaenaleyh yapılar yalnızca inşa edilmekle kalmamış, aynı zamanda sürdürülebilir bir hizmet döngüsü içine yerleştirilmiştir. Bu durum, onun hem şehircilik vizyonunu hem de “devletin kalıcılığı vakıfla mümkündür” anlayışını içselleştirdiğini göstermektedir. Nitekim Mahmutpaşa semti, aradan geçen beş yüzyıla rağmen İstanbul’un kalbinde hala yaşayan bir miras olarak varlığını sürdürmektedir. Düşüş ve İdam: Mahmud Paşa’nın Sonu ve Şehzade Mustafa Meselesi Veli Mahmud Paşa’nın Osmanlı sarayındaki itibarı, yıllar süren sadrazamlık ve devlet hizmetinin ardından giderek sarsılmaya başlamıştır. Fatih Sultan Mehmed’in güvenini kazanmış, seferlerde serdarlık yapmış ve başta Mahmutpaşa semti olmak üzere pek çok hayır kurumu inşa ettirmiş olan Paşa’nın siyasi kariyeri, tartışmalı bir olayla trajik biçimde son bulmuştur: Şehzade Mustafa'nın ölümü. 1474 yılında, Fatih’in Karaman Seferi sırasında Manisa'da sancak beyi olarak bulunan Şehzade Mustafa’nın ani ölümü, saray çevresinde büyük bir infial yaratmıştır. Zira Mustafa, Fatih’in gözdesi konumundadır ve muhtelif çevrelerde tahtın en güçlü varisi olarak görülmektedir. Ölümünün doğal sebeplerle gerçekleştiğine dair iddialar öne sürülse de, dönemin kaynakları ve kimi tarihçiler bu olayın arkasında bir siyasi suikast olduğu yönünde yaygın kanaat oluşmuştur. İşte tam bu noktada Mahmud Paşa'nın adı söz konusu trajediyle birlikte anılmaya başlanmıştır ... Gelibolulu Mustafa Ali " Künhü'l-Ahbâr " adlı eserinde, 1473 yılında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'a karşı padişah ile birlikte sefere çıkan sadrazamın yokluğunda Mahmut Paşa'nın eşlerinden birinin, II. Mehmed sonrası tahtın en güçlü adayı olarak kabul edilen, iyi bir asker ve halk tarafından sevilen bir zat olan Şehzade Mustafa ile bir gece evinde birlikte olduğundan; bunu duyan veziriazamın da derhal eşinden boşanıp akabinde de Mustafa'yı zehirleterek öldürdüğünden; II. Mehmet'in ise oğlunu katleden paşayı idam ettirdiğinden bahseder. İbn-i Kemal ve Behişçi ise, Mustafa ile sadrazam arasında anlaşmazlık olduğunu kabul etse de, yukarıda bahsini geçirdiğimiz vakıayı ve idam nedenini tam olarak doğrulayamamaktadır. Ancak Meali "Hürname" adlı eserinde Mustafa'nın ölüm döşeğindeyken Lalası "Ahmed Bey"i çağırıp ölümünden Veli Mahmud Paşa'nın sorumlu olduğunu ve intikamının alınmasını vasiyet ettiğini yazmaktadır. Diğer bir hikaye de şöyledir: Mustafa'nın ölümü akabinde sadrazam idam edilmeyip ilk etapta görevinden azledilmiştir. Ancak şehzadenin vefatının ardından herkes taziyelerini sunmakla yetinirken, Mahmud Paşa padişahtan izin almaksızın Edirne'den ayrılarak doğrudan saraya gelmiş ve Sultan II. Mehmed’in huzuruna çıkmıştır. Taziyelerini ilettikten sonra da, ‘Şehzade Mustafa öldüyse, devlete hizmet etmeye ben hazırım’ şeklinde bir beyanda bulunmuştur. Fatih'in cevabı ise "Mustafa'nın düşmanının hayatta kalması mümkün değildir" şeklinde olmuş ve paşayı hapse atmıştır. Mahmud Paşa, bir süre hapiste kaldıktan sonra, ‘Ya beni affet ya da öldür’ şeklindeki mesajının Sultan II. Mehmed’e iletilmesini istemiştir. Bu talep padişah tarafından makul karşılanmış, ancak paşanın huzura çıktığında sergilediği aşırı kibirli ve mağrur tutumunu sürdürmesi, affedilme ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Nihayetinde ise, sabık veziriazam 17 Ağustos 1474 tarihinde idam edilmiştir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere İsmail Hakkı Uzunçarşılı'dan Osmanlı Tarihi Cilt 2: İstanbul’un Fethinden Kanuni Sultan Süleyman Devri Sonuna Kadar, Halil İnalcık'tan Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Dönem ve Franz Babinger'den Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Hakikat Arayışı: Kültürlerarası Mitler ve Felsefi Alegoriler

    Tarih boyunca insanoğlu yalnızca yaşadığı anı değil, o anın ötesinde bir hakikati de kavramaya çalışmıştır. Zamanın akışıyla açıklanamayan olaylar, mekanın sınırlarını aşan anlatılar ve varlığı sırra karışmış figürler; kimi zaman kutsal metinlerde, kimi zaman halk arasında kuşaktan kuşağa aktarılan efsanelerde karşımıza çıkmıştır. Yeşil Adam’dan Hızır’a, Zülkarneyn’den Yedi Uyurlar’a uzanan bu yolculukta; bast-ı zaman ve tayy-ı mekân gibi kavramlar, zamanın çizgisel doğasına meydan okur. Platon’un mağarasında zincirlenmiş zihinler, ışığın hakikatini ararken, insanlık da bu figürler aracılığıyla evrenin görünmeyen düzenini çözmeye çalışır. Bu yazımızda, farklı kültürlerde ve inanç sistemlerinde karşımıza çıkan mezkur figürlerin izini sürerken, aynı zamanda ortak bir sorunun peşine düşeceğiz: Gerçeklik nedir ve onu "aşmak" mümkün müdür ? Doğanın Yüzü: Yeşil Adam Ormanın sessizliğinde, yosun tutmuş taşlarda beliren bir yüz… Ne tam insan, ne de yalnızca doğa. Yeşil Adam, Batı mitolojisinin en esrarengiz ve çok katmanlı figürlerinden biridir. Kimi zaman bir katedralin duvarında yapraklardan örülmüş bir surat olarak çıkar karşımıza, kimi zaman pagan bir bayramda çiçeklerle bezenmiş bir maskenin ardına saklanır. O, doğanın kendini yenileme kudretinin, mevsim döngüsünün ve yaşamın bitimsiz döngüsünün sembolüdür. İngiliz gotik mimarisinde, bilhassa kilise cephelerinde rastlanan bu figür, ilk bakışta Hristiyan ikonografisine aykırı gibi görünür. Ancak Yeşil Adam, tarihsel olarak doğa-kültür ikiliğinin ötesinde bir yerde durur. Onun suretinde Hıristiyanlık öncesi doğa tanrılarının, Kelt mitolojisinin orman ruhlarının ve tarım kültürlerinin yaşamı kutsayan inançlarının izleri vardır. Aslında Yeşil Adam, yalnızca ağaçlara değil, insana da kök salmış bir mefhumdur; zira onun varlığı, insanın doğayla olan unutulmuş bağını hatırlatır. Modern çağda çevreci hareketlerin de sembolü haline gelen bu figür, sadece geçmişin değil; geleceğin de sesi gibidir. Antropolojik olarak baktığımızda ise Yeşil Adam, insanın doğayı ehlileştirmeden önceki sezgisel korkusunu ve hayranlığını yansıtır. O, uygarlığın karşısında değil; uygarlığın temelindeki kadim bilginin bir yankısıdır. Zamanın Dışında Bir Yolcu: Hızır Antik imgelemde sıkça rastlanan “Yeşil Adam” motifi, zamanla çeşitli kültürlerde farklı biçimlerde karşımıza çıkmış; doğanın döngüselliğini, yaşamın sürekliliğini ve gizemli bilgeliği temsil etmiştir. Avrupa'daki gotik katedrallerin taşlarına oyulmuş sakallı, yapraklarla kaplı yüzlerden Anadolu’nun söylencelerine uzanan bu figür, İslam dünyasında Hızır suretinde belirir. Ancak Hızır, yalnızca bir doğa ruhu ya da folklorik bir karakter değildir; o aynı zamanda zamanın ve mekanın ötesinde, "hakikatin eşlikçisi" olarak zuhur eder. Kur’an’da açık bir şekilde adı geçmeyen, ancak Kehf Suresi'nde Musa peygamberle olan kıssada anlatılan "ilim sahibi kul"un Hızır olduğu kabul edilmektedir. Söz konusu anlatıda Hızır, Musa’nın aklın sınırlarını zorlayan eylemlerini yorumlamasıyla, batınî (içrek) bilgiye ulaşmış bir veli olarak karşımıza çıkar. Bu bağlamda Hızır, sadece bir rehber değil; bilginin görünenin ardındaki katmanlarına ulaşmış, kadim bir sır taşıyıcısıdır. Hızır’ın zamanla ilişkisinin en çarpıcı yönü ise, “ölümsüz” olduğuna dair yaygın inançtır. Bu inanca göre o, hala hayattadır ve "Allah’ın icazetiyle" darda kalanlara yardım eder. “Hızır gibi yetişmek” deyimi, mezkur mitolojik çerçevenin halk dilindeki izdüşümüdür. Hızır; bozkırda kaybolmuş bir çobana su olabilir, denizde batmakta olan bir gemiye rota çizebilir yahut düşmüş bir yolcunun elinden tutabilir. Bu yönüyle Hızır, tanrısal zamanla dünyevi zaman arasında köprü kuran bir varlıktır. İlginçtir ki bu anlatı yalnızca İslam’a özgü değildir. Zülkarneyn figürüyle kurulan ilişkide Hızır, tıpkı Zülkarneyn gibi “dünyanın dört bir yanını dolaşan” bir bilgeliğe sahiptir. Bazı tasavvufî kaynaklarda Zülkarneyn’in Hızır’a yoldaşlık ettiği ya da Hızır’ın onun ordusunda yer aldığı aktarılır. Binaenaleyh Hızır, bir nevi gezgin bilge ve kozmik bir rehber konumundadır. Öte yandan, tasavvufta Hızır, bilhassa Abdâl ve Ehl-i Hakk geleneğinde büyük bir öneme sahiptir. Ahmet Yesevî'den Mevlânâ’ya, pek çok sûfî onunla karşılaştığını, ondan ilham aldığını ya da bir şekilde onun lütfuna mazhar olduğunu aktarmaktadır. Hızır, bu metinlerde bir içsel dönüşümün habercisi, yolunu kaybedene yön gösteren bir mürşit olarak görünmektedir. Muhtelif halk inançlarında ise Hızır, Zamanın Kutbu, yani evrende düzenin devamı için gerekli olan ruhani merkez figürü olarak kabul edilir. Onun sayesinde kıyamet geciktirilir, felaketler savuşturulur, hatta "dünya ayakta kalır". Bu yaklaşımda Hızır, neredeyse kozmik bir mihver haline gelir. Tüm bu katmanlar düşünüldüğünde Hızır, yalnızca tarihi ya da dini bir karakter değil; insanlığın hakikat arayışının, zaman ötesi bir simgesidir. Onunla ilgili anlatılar, varoluşsal bir boşlukta yön arayan insanın bilinçaltındaki kurtarıcı figür arzusunu da yansıtır. Yeşil Adam’la doğayı temsil eder; Zülkarneyn’le bilgeliği; Musa’yla sınavı; halk efsaneleriyle şefkati; tasavvufla ise batınî gerçeğe açılan kapıyı. Bast-ı Zaman, Tayy-ı Mekân: Varlığın Katları İnsan algısı, doğası gereği zamanı ve mekanı lineer ve sabit bir biçimde deneyimler. Oysa klasik İslam tasavvufunda bast-ı zaman ve tayy-ı mekân kavramları, bu sınırların aşılabileceğini, varoluşun daha derin katmanlarının keşfedilebileceğini anlatır. Bu iki kavram, insanın zaman ve mekân algısının esnetilmesi, bükülmesi ile ilgilidir. Bast-ı zaman, zamanı genişletme, durdurma ya da yoğunlaştırma yetisidir. Bu, bir insanın normalde yıllar alacak bir deneyimi, kısa bir anda yaşaması veya bir anda birçok olayı kavrayabilmesi anlamına gelir. Tasavvuf anlatılarında, evliyaların manevi yolculuklarında sıklıkla karşılaşılan bu durum, insanın sıradan algısının çok ötesinde bir bilincin varlığını gösterir. Öte yandan tayy-ı mekân, mekanın katlanması veya aşılmasıdır. Bir anda binlerce kilometre uzakta olmak ya da aynı anda farklı yerlerde bulunabilmek gibi görülen bu durum, fiziksel dünyanın mutlaklığına meydan okur. Yine tasavvufi rivayetlerde, evliyaların ve Hızır’ın farklı coğrafyalarda bir anda ortaya çıkması buna örnek olarak verilir. Mezkur kavramların somutlaştırdığı varlık durumu ise, zaman ve mekânı aşan bir bilinç halidir. Bu hali yaşayan kişi, evrenin görünür yüzünün ardındaki gizli düzeni sezebilir ve olayların iç yüzünü kavrayabilir. Bu, sıradan insan deneyiminden farklı, bambaşka bir varoluş biçimidir. Hızır, bu bağlamda bast-ı zaman ve tayy-ı mekânın en önemli simgelerindendir. O, zamana ve mekâna bağlı kalmayan, ihtiyaç anında ortaya çıkan, evrensel bilgeliği temsil eden bir rehberdir. Aynı şekilde, Zülkarneyn’in geniş coğrafyalar arası yolculuğu ve Yedi Uyurlar’ın uzun uyku hali de bu kavramların farklı tezahürleridir. Modern zamanın mutlak gerçeklik algısına karşılık, bu kavramlar, insan deneyiminin daha katmanlı ve çok boyutlu olduğuna işaret eder. Zülkarneyn: İki Ufkun Hükümdarı Kur’an’da adı yalnızca birkaç yerde geçmesine rağmen, Zülkarneyn figürü İslam düşüncesinde derin izler bırakmış, hem tarihsel hem de metafizik bir boyut kazanmıştır. Kelime anlamı itibarıyla "iki boynuzlu" olan Zülkarneyn, mecazen iki çağın, iki yönün ya da iki dünyanın hakimi olarak yorumlanır. Onun şahsında birleşen doğu ile batı, zahir ile batın, maddi kudret ile manevi bilgelik gibi ikilikler; tek bir irade ve hakikat arayışında erimektedir. Kur’an’da Zülkarneyn, doğuya ve batıya seferler düzenleyen, halklar arasında adaleti tesis eden, bilgeliği ile hükmeden ve Yecüc-Mecüc gibi anarşik güçlerin önünü kesmek için "demirden bir set" inşa eden bir figürdür. Bu anlatımda tarihsel bir fatihten ziyade kozmik bir dengeleyici, kaos ile düzen arasındaki mücadelede görevli bir kişi belirir. Zülkarneyn’in kimliği tarih boyunca Büyük İskender, Kiros, hatta Afrikalı bir kral olarak yorumlanmıştır. Ancak esas olan, bu figürün tarihsel bir kişiden çok arşetipik bir anlam taşımasıdır. O, her iki kutbu da tecrübe etmiş, yalnızca coğrafi değil, varoluşsal sınırları da aşmış bir yolcudur. Yolculukları, sıradan bir fethin ötesindedir. Doğuda güneşi halkın üzerine perdesiz doğarken görür; batıda onu bir balçıklı suya batar halde bulur. Bu imgeler, yalnızca fiziksel coğrafyaya değil; idrak coğrafyasına da işaret eder. Işığın ve karanlığın, bilginin ve cehaletin, aşkınlıkla içkinliğin sembolleridir bunlar. Zülkarneyn'in inşa ettiği set ise, hakikatin savunulması gereken bir değer olduğunu vurgular. Yecüc ve Mecüc, her çağda düzeni bozan, sınır tanımayan, nefsin ya da kolektif şiddetin temsilleri olarak okunabilir. Zülkarneyn'in onları engellemek için kurduğu set, fiziksel olduğu kadar metafizik bir duvardır — aklın, ahlakın, adaletin sınır çizgisidir. Tüm bu anlatılar, Zülkarneyn’i bir “mesihî figür” konumuna getirir. O, bir dönemin sonunu ve yeni bir çağın başlangıcını temsil eder. Zaman ve mekânda yaptığı seyahatler, içsel bir tekâmül sürecinin dışavurumudur. Bu yönüyle Zülkarneyn, mağara alegorisindeki zincirlerini kıran, ışığı gören ve onu halkına taşıyan bir bilge ile aynı çizgide yer alır. Yedi Uyurlar: Uyku Halinde Zamanda Yolculuk ve Dirilişin Sembolü Yedi Uyurlar miti, tarih boyunca hem Hristiyanlık hem İslam kültürlerinde farklı biçimlerde anlatılmış, ancak temel temaları ve sembolleri ortak olan çok katmanlı bir anlatıdır. Bu hikaye, insanın zamanla, ölümle, dirilişle ve kutsal koruma ile kurduğu derin ilişkiyi sembolize eder. Hristiyanlıkta Yedi Uyurlar Yedi Uyurlar ya da Köylü Gençler  olarak da bilinen bu efsane, ilk olarak 3. yüzyıl Roma döneminde Efes yakınlarındaki mağarada zulüm gören genç Hristiyanların hikayesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu gençler, putperest imparatorun zulmünden kaçmak için mağaraya sığınmış ve Tanrı’nın mucizesiyle yüzlerce yıl uyuyup, Hristiyanlığın zaferinin ardından uyanmıştır. Mezkur hikaye, erken Hristiyanlar için zulme rağmen direnişin, sabrın ve iman gücünün simgesi olmuştur. Ayrıca, diriliş ve ahiret inancının da canlı bir tasviri olarak görülür. Gençlerin uzun uykusu, geçici dünyadaki acıların ve zulmün ardından gerçek kurtuluşun geleceğine dair olan umudu simgelemektedir. Efsane, hem Doğu Ortodoks hem Katolik hem de bazı Protestan geleneklerinde farklı varyantlarla anlatılmış; ikonografide sıkça işlenmiş ve bilhassa Paskalya döneminde anılması geleneksel hale gelmiştir. Hülasa Yedi Uyurlar’ın kıssası, ölümün zaferini değil; Tanrı’nın yaşam ve diriliş üzerindeki mutlak hakimiyetini vurgulamaktadır. İslam Kültüründe Yedi Uyurlar İslam’da Yedi Uyurlar hikayesi, doğrudan Kur’an’ın Kehf Suresi’nde geçer (9-26. ayetler). Burada gençler, zalim bir kraldan kaçmak için bir mağaraya sığınır ve Allah’ın izniyle 300 yıl (bazı rivayetlere göre 309 yıl) uyurlar. Keza uyanışları da, Allah’ın kudretinin ve korumasının açık bir işareti olarak görülür. İslam anlatısında bu gençlerin kimlikleri açıkça verilmez; vurgulanan daha çok onların Allah’a olan sarsılmaz imanları ve O’nun koruyuculuğudur. Hikaye, ahirete ve yeniden dirilişe olan inancı pekiştirir. Kehf Suresi, bu kıssayla birlikte diğer peygamber kıssalarıyla da insanlara sabır ve tevekkül öğütler. Yedi Uyurlar, İslam dünyasında “Ashab-ı Kehf” olarak da anılmış ve çeşitli halk efsanelerine, tasavvufi yorumlara konu olmuştur. Onların hikayesi, zulüm altında dahi imanın korunabileceği, hakikatin er ya da geç galip geleceği mesajını taşımaktadır. Aynı zamanda, zamanın mutlak olmadığına ve Allah’ın takdirinin her şeyin üzerinde olduğuna işaret etmektedir. Her iki kültürde de uyku, yalnızca biyolojik bir durum değil; zamanın büküldüğü, kaderin askıya alındığı, kutsal bir bekleyişin metaforudur. Yedi Uyurlar, uykuda zamana meydan okur; normal yaşam döngüsünü aşarak geleceğin dirilişine tanıklık eder. Bu, bast-ı zaman mefhumuna çok yakın bir sembolizmdir: Zamanın lineer akışı, bu gençlerin uykusuyla kesintiye uğrar, genişler ve yoğunlaşır. Ayrıca bu anlatı, kıyamet ve diriliş inançları ile doğrudan bağlantılıdır. Yedi Uyurlar, kıyametin yaklaştığı günün alametlerinden biri olarak da görülür. Zaman içerisinde Yedi Uyurlar hikayesi, çeşitli halk kültürlerinde ( Anadolu, Ortadoğu ve Balkanlar) zengin bir folklorik hüviyete kavuşmuştur. Nitekim mağaralar, kutsal mekanlar haline gelmiş ve bu efsanenin izlerini taşıyan yerler ziyaretçi akınına uğramıştır. Ayrıca, mitoloji ve halk hikayelerinde “uzun uyku”, “zamanın ötesine geçiş”, “kurtuluş ve yenilenme” temaları farklı varyantlarla anlatılmıştır. Bu yönüyle Yedi Uyurlar; zaman, ölüm ve umudun ötesinde evrensel bir arketipidir. Platon’un Mağara Alegorisi: Gerçeklik, Algı ve Aydınlanma Yolculuğu Platon’un “Devlet” adlı eserinde yer alan mağara alegorisi, Batı felsefesinin en derin ve etkileyici metaforlarından biridir. Bu alegori, insan bilincinin sınırlarını, gerçeklik algısını ve bilgiye ulaşma sürecini simgeler. Mağara, insanın cehalet ve yanılsama içinde yaşadığı dünyayı temsil ederken, dış dünya ise hakikatin ve bilgeliğin kaynağıdır. Alegorinin Yapısı ve Anlatımı Alegoride, insanlar doğdukları andan itibaren zincirlenmiş bir şekilde karanlık bir mağarada yaşarlar. Bu zincirler, başlarını sadece önlerindeki mağara duvarına çevirebilecekleri biçimdedir. Arkalarında ise ateş yakılmıştır ve ateşin ışığı, mağaranın önündeki duvara yansıyan gölgeleri oluşturur. Mezkur gölgeler, mağaradakilerin dünyayı algıladıkları tek gerçekliktir. Mağaradaki insanlar, gölgelerin gerçek nesneler olduğuna inanırlar ve dış dünyadan habersizdirler. Onlar için gerçeklik, yalnızca bu sınırlı algı ve deneyimden ibarettir. Ancak gün gelir, zincirlerinden kurtulan bir kişi mağaradan çıkar ve dış dünyayı, gerçek ışığı, güneşi görür. Önce gözleri kamaşır, ancak zamanla gerçek dünyanın tüm zenginliğini kavrar. Bilahare aydınlanan kişi mağaraya geri döner ve diğer zincirlenmiş insanlara gördüklerini anlatmaya çalışır. Ancak mağaradakiler onun anlattıklarını anlayamaz ve hatta onu alaya alır, dış dünyaya çıkmayı reddederler zira gölgelerden ibaret olan “gerçeklik” onlar için güvenlidir. Felsefi Anlamlar ve Katmanlar Cehalet ve Bilgi: Mağara, cehaletin ve yanılsamanın mekanıdır. İnsanların yalnızca duyularıyla sınırlı kalıp gerçekliğin yüzeyini görebildiklerini simgeler. Zincirler ise insanın dogmalar, önyargılar ve sınırlı algılar tarafından kısıtlanmasını temsil etmektedir. Gerçeklik ve Görünüş: Gölgeler, bizim duyularımızla algıladığımız dünyayı, yani görünüşler alemini ifade etmektedir. Platon’a göre, bu dünya gerçekliğin sadece bir yansımasıdır; esas gerçeklik ise “İdealar Dünyası”dır — değişmeyen, mükemmel ve soyut gerçeklik. Aydınlanma ve Eğitim: Zincirlerinden kurtulan kimse, aklını ve ruhunu eğiterek hakikate ulaşan filozoftur. Bu kişi, hakikate ulaşmanın sancılı bir süreç olduğunu ve ulaşılan bilgiyi toplumla paylaşmanın da başlı başına bir mücadele gerektirdiğini ortaya koyar. Toplumsal Eleştiri: Platon, bu alegori ile sıradan insanların bilgiye kapalı, değişime dirençli olmasını ve eğitimli elitlerin (filozof kralların) toplumun yöneticisi olması gerektiğini savunur. Sonuç: Zamanın, Mekânın ve Hakikatin Ötesinde Bir Yolculuk Bu yazımızda, insanlık tarihinin derinliklerinde yankılanan ve muhtelif kültürlerde farklı biçimlerde ortaya çıkan bazı temel temaları ele aldık: Yeşil Adam’dan Hızır’a, Zülkarneyn’den Yedi Uyurlar’a; bast-ı zaman ve tayy-ı mekân kavramlarından Platon’un mağara alegorisine kadar uzanan geniş bir yelpazede, zaman, mekân ve hakikat arasındaki ilişkiyi irdeledik. Hızır’ın rehberliği, Zülkarneyn’in yolculukları, Yedi Uyurlar’ın uykusu ve Platon’un mağara alegorisi, sadece ayrı ayrı anlatılar değil; insanın bilgi, hakikat ve özgürlük arayışının evrensel ifadesidir. Bu mitler ve kavramlar, insanın kendini aşma, bilinmeyene açılma ve hakikati görme cesaretini sembolize eder. Günümüz dünyasında, teknolojinin ve bilginin hızla arttığı çağda dahi, bu eski temalar hala anlamlıdır. Zira gerçek bilgi, salt veri ve görüntüden ibaret değildir; içsel bir dönüşümü, algının ve bilincin genişlemesini gerektirir. İşte bu noktada, bast-ı zaman ve tayy-ı mekân gibi kavramlar, insan deneyiminin çok boyutluluğunu anlamamız için bize rehberlik eder. Sonuç olarak, tarih boyunca farklı kültürlerde var olan bu sembolik anlatılar, insanın kendini ve evreni anlama çabasının zamana ve mekana bağlı olmayan ortak dilidir. Onlar, bizlere hatırlatır ki gerçek yolculuk, dışarıda değil, insanın kendi iç dünyasında başlar; hakikat ise, gölgelerden kurtulup ışığa adım atmakla kavranır.

  • Bronz Çağı Çöküşü: Deniz Kavimleri ve Uygarlığın Sonu

    MÖ 13. yüzyılın sonları, Doğu Akdeniz uygarlıklarının binyıllara dayanan sürekliliğinin kesintiye uğradığı, yazılı tarihin suskunlaştığı ve toplumların adeta bellek kaybına uğradığı sancılı bir dönemin eşiğini işaret eder. Miken saraylarının yıkıldığı, Hitit başkenti Hattuşa’nın harabeye döndüğü, Ugarit gibi büyük şehirlerin yangın izleriyle kaplandığı bu dönem, yalnızca siyasal ve askeri merkezlerin çöküşüyle değil; aynı zamanda üretim ağlarının parçalanması, kültürel etkileşimin kesilmesi ve yazılı kültürün neredeyse tamamen kaybolmasıyla da tanımlanır. Geleneksel olarak “Bronz Çağı Çöküşü” olarak adlandırılan bu kırılma, Antik Yakın Doğu ve Ege dünyasında merkezi krallıkların ve saray ekonomilerinin ani biçimde ortadan kalktığı, yerleşik düzenin parçalandığı ve yerini uzun süreli bir Karanlık Çağa bıraktığı çok katmanlı bir dönüşüm sürecidir. Bu yazımızda, MÖ 1200’lerin hemen başında başlayan bu tarihsel kırılmayı farklı boyutlarıyla ele alacağız: Çöküşün muhtemel nedenlerini tartışacak, Deniz Kavimleri gibi aktörlerin etkisini değerlendirecek, Anadolu ve Ege’de oluşan siyasal boşluğu irdeleyecek ve nihayetinde bu karanlık çağın yalnızca bir yıkım değil; aynı zamanda yeni bir çağın doğum sancısı olup olmadığını sorgulayacağız. Bronz Çağı’nın Sonu: Neler Kayboldu ? MÖ 1200’lere gelindiğinde, Doğu Akdeniz havzası boyunca uzanan saray merkezli uygarlıklar; gelişmiş bir idari yapı, hiyerarşik toplumsal düzen ve dış ticarete dayalı güçlü bir ekonomiyle karakterize edilmektedir. Hititler, Mikenler, Mısır Yeni Krallığı ve Mezopotamya'daki Kassitler gibi güçler, sadece askeri değil; aynı zamanda diplomatik ilişkilerle de birbirine bağlı karmaşık bir sistemin parçalarıdır. Mezkur sistemin en çarpıcı özelliklerinden biri ise, yazının yaygın kullanımı, karmaşık bürokratik belgeler, mühürler, mektuplar ve ticaret kayıtları sayesinde tarihi bilginin nispeten süreklilik arz etmesidir. Ancak Bronz Çağı’nın sonunda, bu dünyaya ait çok sayıda unsur aynı anda tarihten silinmiştir. Öncelikle, saray ekonomisine dayalı merkezi üretim modeli çökmüş; uzman zanaatkarlara ve uzun mesafeli ticarete dayanan mal akışı neredeyse tamamen kesilmiştir. Yazılı belgeler ortadan kalkmış, birçok bölge yüzyıllar boyunca sessizliğe bürünmüştür. Arkeolojik buluntular, örneğin Ugarit’te yarım kalmış çivi yazılı tabletler ya da Hattuşa’da terk edilmiş resmi arşivler, bu ani kesintinin izlerini açıkça yansıtmaktadır. Miken dünyasında ise Linear B yazısının kullanımı sona ermiş, sarayların çöküşüyle birlikte hem idari sistem hem de yazı kültürü ortadan kalkmıştır. Yunanistan'da yaklaşık üç yüzyıl boyunca yazılı belgeler tamamen kaybolmuş, proto-şehir devletlerinin doğuşuna dek süren bir belirsizlik dönemi yaşanmıştır. Bu durum, yalnızca teknik bir gerilemeyi değil; aynı zamanda kurumsal hafızanın ve toplumsal organizasyonun çöküşünü de ifade etmektedir. Kısacası, Bronz Çağı’nın sonuyla birlikte yalnızca şehirler değil, onları var eden sistemler, anlatılar ve bellek de çökmüştür. Yerine neyin, nasıl geçtiği ise ancak bu çöküşün ardında yatan nedenlerle ve onu takip eden dönüşümlerle anlaşılabilecektir. Çöküşün Nedenleri: İklim mi, Göç mü, İç Ayaklanma mı ? Bronz Çağı’nın sonunu hazırlayan nedenler, uzun süredir tarihçilerin, arkeologların ve filologların ortak ilgi alanı olmuştur. Ancak bu çöküşün ardında yatan sebepler konusunda bir fikir birliğine varılamamıştır; zira olay yalnızca bir siyasal yıkımı değil, bütün bir kültürel ekosistemin çözülüşünü kapsamaktadır. Mevcut araştırmalar ışığında, bu çöküş çok katmanlı bir krizin sonucu olarak değerlendirilmektedir: İklim değişiklikleri, kitlesel göç hareketleri, iç isyanlar, ekonomik çöküntüler ve teknolojik dönüşümler birbirini besleyen dinamikler halinde işlemektedir. Son yıllarda yapılan paleoklimatolojik çalışmalar, MÖ 13. yüzyılın sonlarına doğru Doğu Akdeniz bölgesinde ciddi bir kuraklık dönemi yaşandığını ortaya koymuştur. Ağaç halkaları, göl tortuları ve toprak örnekleri üzerinde yapılan analizler, bu dönemde tarımsal üretimin daraldığını ve kıtlıkların baş gösterdiğini işaret etmektedir. Bilhassa Hitit ve Levant bölgelerinde yaşanan söz konusu kuraklık, tarıma dayalı saray ekonomilerini doğrudan sarsmış; kıtlıklar, iç huzursuzlukları ve nihayetinde siyasal çözülmeyi de beraberinde getirmiştir. İkinci önemli unsur ise, göç ve dış baskılardır. Bu bağlamda, özellikle Deniz Kavimleri adı verilen topluluklar dikkat çekmektedir. Anadolu’nun batısından, Ege Adaları’ndan ve belki de Balkanlar’dan gelen bu gruplar, Mısır ve Levant kıyılarında büyük yıkımlara neden olmuş; saray merkezlerini yağmalamış ve ticaret yollarını kesintiye uğratmıştır. Mısır hiyeroglif metinlerinde ve bilhassa II. Ramses ile III. Ramses dönemine ait kabartmalarda mezkur saldırılar açıkça belgelenmiştir. Hititlerin yıkılışıyla eş zamanlı gerçekleşen bu hareketlilik, askeri bir işgalin ötesinde, nüfus yapısında büyük sarsıntılar doğuran bir demografik kriz yaratmıştır. Bununla birlikte, çöküş yalnızca dış tehditlerden kaynaklanmamış; iç dinamikler de en az dış baskılar kadar etkili olmuştur. Saray ekonomilerine dayalı bu sistemler, güçlü merkezi otoriteler ve hiyerarşik toplumsal yapılar ile doğrudan iltisaklıdır. Öte yandan bahsi geçen merkezileşmiş yapı, alt sınıflar üzerinde büyük bir baskı oluşturmaktadır. Bu bağlamda sosyal eşitsizlik, ağır vergilendirme, zorunlu emek ve kıtlık gibi etmenlerin, iç isyanların önünü açmış olması da ihtimaller dahilindedir. Keza bazı arkeolojik bulgular, muhtelif yerleşimlerin içten yakıldığını ve kent merkezlerinde düzenli yapılaşmanın yerini kaosa bıraktığını göstermektedir. Son olarak; bu çöküş süreci, teknolojik bir kırılmayı da beraberinde getirmiştir. Zira bronz üretimi için gerekli olan kalay, geniş çaplı bir ticaret ağına bağımlıdır. Bu ağın çökmesiyle birlikte bronz silahların üretimi sekteye uğramış ve onun yerini, daha kolay temin edilen demir almıştır. Mezkur geçiş, ilk başta teknolojik bir gerileme gibi görünse de, aslında daha küçük çaplı ve yerel güçlerin yükselişine zemin hazırlamıştır. Deniz Kavimleri ve İstilanın İzleri Bronz Çağı’nın sonunu getiren en dramatik gelişmelerden biri de, tarihi kayıtlarda “Deniz Kavimleri” olarak anılan göçebe ya da yarı-göçebe toplulukların Doğu Akdeniz’e yönelttiği saldırılardır. Bu grupların kökeni, yapısı ve amacı hala tam anlamıyla çözülebilmiş değildir; ancak Mısır, Hitit ve Levant kaynaklarında bıraktıkları izler, çöküşün seyrini belirleyen temel dinamiklerden biri olduklarını göstermektedir. “Deniz Kavimleri” ifadesi, aslında homojen bir halkı değil; farklı etnik ve coğrafi kökenlere sahip çok sayıda grubu temsil eder: Peleset, Tjekker, Shekelesh, Denyen ve Weshesh gibi isimlerle anılan mezkur topluluklar, ekseriyetle deniz yoluyla hareket etmiş; kıyı şehirlerini hedef almış ve geride derin bir yıkım bırakmıştır. Bu saldırıların en ayrıntılı betimlemesi, Mısır firavunu III. Ramses’in hükümdarlığı sırasında (yaklaşık MÖ 1175) gerçekleşmiştir. Medinet Habu tapınağının kabartmalarında, Mısır ordusunun bahsi geçen gruplara karşı yürüttüğü savunma savaşları resmedilmiştir. Bu kabartmalarda Deniz Kavimleri; kadınları, çocukları ve arabalarıyla birlikte büyük bir göç hareketi içinde gösterilir. Bu durum, onların yalnızca yağmacı savaşçılar değil; aynı zamanda köklerinden kopmuş topluluklar olduğunu düşündürmektedir. Mısır bu saldırıları püskürtmeyi başarmışsa da, kuzeydeki birçok uygarlık aynı başarıyı gösterememiştir. Deniz Kavimleri’nin etkileri, bilhassa Anadolu ve Levant kıyılarında hissedilmiştir. Hititlerin başkenti Hattuşa, bu dönemde büyük bir yangınla tahrip edilmiş ve bir daha asla eski gücüne kavuşamamıştır. Ugarit’te bulunan çivi yazılı belgelerden ise, kral Ammurapi’nin başka bir hükümdardan yardım talep ettiği ancak yardım gelmeden şehrin düştüğü anlaşılmaktadır. Söz konusu tabletler, istila öncesi son anda yazılmış ve fırınlanmadan günümüze ulaşmış belgeler olup, olayların ne denli ani ve yıkıcı olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu yazışmalar, yalnızca bir kentin değil; bir diplomasi sisteminin ve karşılıklı güvenin de yerle bir olduğunun açık bir işaretidir. Deniz Kavimleri’nin nihai akıbeti ve göç yolları hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bazı grupların Filistin’e ve Güney Levant’a yerleştiği, hatta bilahare Peleset’in Filistinlilerin atası sayılabileceği iddia edilmiştir. Diğer gruplar ise, büyük ihtimalle, yerel toplumlarla karışarak yeni siyasal ve kültürel yapıların oluşumuna katkı sağlamıştır. Bu noktada, Deniz Kavimlerini yalnızca bir yıkım gücü olarak değil; yeni toplumsal formların taşıyıcısı olarak da değerlendirmek gerekir. Bu sayede çöküş, yalnızca bir son değil; bir dönüşüm evresi olarak da anlam kazanır. Anadolu, Mezopotamya ve Ege’de Siyasi Boşluk Bronz Çağı’nda yaşanan çöküş, yalnızca mevcut güçlerin yıkılmasıyla değil; aynı zamanda onların ardından gelen siyasi belirsizlik ve otorite boşluğu ile de tanımlanır. Bu boşluk, muhtelif coğrafyalarda farklı sürelerde ve biçimlerde etkili olmuş; kimilerinde geçici bir dağınıklık yaratırken, kimilerinde yüzyıllarca sürecek bir istikrarsızlık dönemine neden olmuştur. Mezkur çöküşün ardından Anadolu, Mezopotamya ve Ege havzası, yeni siyasal aktörlerin doğduğu, merkeziyetçi yapılardan yerel güç odaklarına evrilen bir dönüşüm sahası haline gelmiştir. Anadolu, bu dönemde en ağır darbeyi alan bölgelerden biridir. Hitit İmparatorluğu’nun çöküşü, yalnızca başkent Hattuşa’nın düşmesiyle sınırlı kalmamış; imparatorluğa bağlı vasal krallıklar da ya tamamen dağılmış ya da kendi içinde parçalanmıştır. Arkeolojik veriler, birçok yerleşim yerinin terk edildiğini ya da yıkıldığını göstermektedir. Merkezi otoritenin ortadan kalkmasıyla birlikte, Geç Hitit Beylikleri adı verilen daha küçük ve yerel krallıklar ortaya çıkmıştır: Gurgum, Karkamış, Malatya ve Tabal gibi merkezler bu yeni dönemin aktörleri haline gelmiştir. Ancak bu yapılar, Hititlerin sahip olduğu siyasal kapsayıcılığa ya da askeri güce hiçbir zaman ulaşamamış, çoğu zaman Asur tehdidine karşı kırılgan bir varoluş sürdürmüştür. Mezopotamya ise görece daha az sarsılmış görünse de, Bronz Çağı'nın karmaşık ticaret ağlarının çözülmesi bu bölgeyi de derinden etkilemiştir. Kassit Hanedanlığı Babil'deki otoritesini yitirirken, Asur krallığı yükselişe geçmiş, ancak o da önceki dönemdeki diplomatik ve ticari etkileşimi yeniden kurmakta zorlanmıştır. Mezopotamya’daki şehir devletleri ve krallıklar, bu dönemde daha bölgeselci ve içine kapanık bir karakter sergilemiştir. Yine de Asur'un ilerleyen yüzyıllarda yeniden yükselerek bölgeye hakim olması, bu boşluğun kalıcı olmadığını göstermektedir. Ege dünyası, özellikle Miken uygarlığının ani ve köklü çöküşüyle başat bir dönüşüm yaşamıştır. Saray merkezli idari yapılar ortadan kalkmış, Linear B yazısı kullanılmaz hale gelmiş ve toplumsal yapı dağılmıştır. Aynı şekilde, kentleşme gerilemiş ve büyük yapı komplekslerinin yerini küçük köy yerleşimleri almıştır. Neredeyse 300 yıl sürecek olan bu dönem, daha sonra “Yunan Karanlık Çağları” olarak adlandırılacaktır. Siyasi örgütlenme yerel düzeyde, küçük topluluklara dayanmış ve bir anlamda proto-polis yapılarının ilk nüveleri ortaya çıkmıştır. Bu yapıların bazıları, Geometrik Dönem’den itibaren yeniden örgütlenerek Arkaik Dönem’in şehir devletlerine evirilecektir. Sonuç olarak, Bronz Çağı'nın ardından gelen bu dönem; güçlü merkezi krallıkların yıkıldığı, yazının ve yüksek idari organizasyonun geçici olarak ortadan kalktığı, ancak aynı zamanda yerel aktörlerin yükselişiyle yeni siyasal formların geliştiği bir ara evre niteliğindedir. Söz konusu siyasi boşluk, kısa vadede kaos yaratmış olsa da, uzun vadede Antik Çağ’ın karakteristik siyasal yapılarının temellerini atmıştır. Yazının ve Mimarinin Kayboluşu Bronz Çağı çöküşünün en çarpıcı sonuçlarından biri, yazılı kültürün ani ve uzun süreli bir kesintiye uğramasıdır. Bu kesinti, yalnızca belgelerin yok olmasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda yazının bir bilgi üretme, aktarma ve meşruiyet sağlama aracı olarak kullanılmasının da geçici olarak sona erdiği bir dönem anlamına gelir. Uygarlıkların belleği büyük ölçüde yazı aracılığıyla inşa edilirken, bu belleğin kaybı, tarih sahnesinden silinmiş bir çağın ardında sessizlik ve belirsizlik bırakmıştır. Ezcümle Hititler, çivi yazısını resmi belgelerde, diplomatik mektuplarda ve dinsel metinlerde yaygın biçimde kullanan bir uygarlıktır. Hattuşa’daki arşivlerden günümüze ulaşan on binlerce tablet, bu geleneğin gelişmişliğini gösterir. Ancak çöküşle birlikte hem yazı geleneği hem de onu taşıyan bürokratik sınıf ortadan kalkmıştır. Arşivler ya yakılmış ya da terk edilmiştir. Aynı şekilde, Ugarit’te bulunan kil tabletler, istila öncesi büyük bir telaşla yazılmış, çoğu fırınlanmamış ve yarım kalmış metinlerden oluşmaktadır. Bu belgeler, yalnızca edebi veya idari bir boşluğu değil; kurumsal sürekliliğin kırılmasını da gözler önüne sermektedir. Miken dünyasında ise, saray merkezli idari sistemle birlikte Linear B yazı sistemi de ortadan kalkmıştır. Bu yazı, yalnızca elit kesimin kullanabildiği, karmaşık ve merkeziyetçi bir yönetim anlayışının taşıyıcısıdır. Sarayların yıkılmasıyla birlikte, yazı da işlevsiz hale gelmiş ve yaklaşık üç yüzyıl boyunca Yunan coğrafyasında yazılı belgeler kaybolmuştur. Bu süre zarfında, kültürel aktarım büyük ölçüde sözlü gelenekler aracılığıyla yürütülmüş, Homeros destanlarının kökeni de muhtemelen bu sözlü anlatı evreninde şekillenmiştir. Aynı şekilde, mimaride de büyük bir kırılma yaşanmıştır. Bronz Çağı boyunca inşa edilen anıtsal saraylar, tahkimatlı kentler ve merkezi tapınaklar, çöküşün ardından ya yıkılmış ya da terk edilmiştir. Mimaride kullanılan teknik bilgi, planlama becerisi ve ölçek, yerini daha küçük ölçekli, geçici yapılarla karakterize edilen yerleşimlere bırakmıştır. Örneğin Miken saraylarının yerini alan küçük köy yapıları, yalnızca fiziksel değil; sosyal bir örgütlenme farklılığını da yansıtır. Kentin odak noktası olan merkezi yönetim birimi ortadan kalkmış; bireysel ya da küçük topluluk temelli mimari çözümler öne çıkmıştır. Yazının ve mimarinin kaybı, yalnızca bir uygarlığın teknik becerilerini değil; belleğini, temsil biçimlerini ve gelecek kuşaklarla kurduğu ilişkiyi de kesintiye uğratmıştır. Bu nedenle Bronz Çağı Çöküşü, sadece bir maddi kültür yıkımı değil; aynı zamanda bir anlam rejiminin sona ermesi olarak da okunmalıdır. Yeni anlamlar, ancak bu sessizlik döneminin ardından yavaş yavaş şekillenmeye başlayacaktır. Yeniden Doğuş: Karanlık Çağ’dan Demir Çağı’na Yeni bir çağın ipuçları ilk kez Geç Bronz Çağı’nın yıkıntıları arasından filizlenmeye başlamıştır. Önce tarımsal üretim toparlanmaya başlamış, ardından daha küçük ama dirençli yerleşim yerleri doğmuştur. Bu köy tipi yerleşimlerde görülen sade mimari anlayış, merkezi bürokrasiden uzak, topluluk temelli yaşamın yeniden kurulduğunu göstermektedir. Ticaret, başlangıçta yalnızca bölgesel ölçekte olsa da, yavaş yavaş yeniden canlanmıştır. Artık eski saray ekonomileri yerine, daha esnek ve yerel aktörlere dayalı bir ekonomik yapı öne çıkmaktadır. Bu dönüşümün en önemli göstergelerinden biri ise demirin giderek yaygınlaşması olmuştur. Başlangıçta nadir ve kıymetli bir maden olarak sınırlı çevrelerde kullanılan demir, zamanla daha geniş halk kitlelerinin ulaşabildiği bir materyale dönüşmüştür. Demir teknolojisinin yaygınlaşması, yalnızca tarım araçlarının değil, aynı zamanda silahların da daha dayanıklı hale gelmesini sağlamış; bu durum, siyasal güçlerin yeniden örgütlenmesine ve küçük toplulukların kendini savunabilir hale gelmesine zemin hazırlamıştır. Aynı süreçte alfabe temelli yazı sistemlerinin (örneğin Fenike alfabesi) ortaya çıkması, bilgi aktarımının daha sade ve yaygın hale gelmesini mümkün kılmıştır. Yazı, bir kez daha hayat bulmuş; ancak bu kez yalnızca saray görevlilerinin değil, tüccarların ve zanaatkarların da erişebileceği bir araca dönüşmüştür. E ski düzenin çöküşünü izleyen bu yeniden yapılanma süreci, nihayetinde, MÖ 9. yüzyıldan itibaren yeni siyasal oluşumların, şehir devletlerinin ve kültürel kimliklerin belirmesiyle sonuçlanmıştır.

  • Unutkan Toplum, Cezasız Siyaset: Yangın Felaketlerinin Politik Arka Planı

    Her Yaz Aynı Felaket: Süreklilik Kazanan Kriz Hali Ülkemiz, 2019'dan bu yana yaz aylarında adeta sistematikleşen bir orman yangını krizi ile karşı karşıya. Ege ve Akdeniz başta olmak üzere birçok ormanlık bölge, her yılın Temmuz ve Ağustos aylarında benzer şekilde alevlere teslim olmakta. Bu yangınlar, iklim krizinin etkisiyle elbette daha geniş bir çerçevede değerlendirilebilir; ancak sorunun yalnızca “doğa”yla açıklanamayacak kadar karmaşık bir boyutu vardır. Yangınlar, doğrudan kamu idaresinin hazırlıksızlığı, ihmal politikaları ve kriz anlarında sergilenen koordinasyonsuzlukla birleştiğinde bir “doğal afet” değil, adeta “yönetimsel bir çöküşün” göstergesi haline gelmektedir. Hükümetin İhmali ve Kurumsal Reaksiyon Eksikliği Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının, yıllardır süregelen yangınlar karşısında gösterdiği refleksler, sorunu sistematik biçimde çözmeye yönelik bir iradenin varlığından çok, günü kurtarmaya dönük panik tepkilerini andırmaktadır. Mezkur durumun en somut örneklerden biri ise, 2021 yazında Türkiye’nin çeşitli bölgeleri yanarken ortaya çıkmıştır: Türk Hava Kurumu'nun (THK) elindeki yangın söndürme uçaklarının yıllardır hangarlarda çürümeye terk edilmesi, uçakların gerekli bakım ile onarımlarının yapılmaması ve bunun yerine yurt dışından kiralama yoluna gidilmesi. Bu tercihler yalnızca teknik birer hata değil, siyasal yönelimin de bir yansımasıdır. Merkeziyetçi ve partizan kadrolaşma anlayışı, liyakat esasını ortadan kaldırmış; ormanların korunması gibi teknik uzmanlık gerektiren alanlarda bile "siyasi sadakat" öne çıkmıştır. İktidarın doğa politikaları, kalkınma adı altında ormanlık alanları madencilik ve inşaat sektörüne açarken, orman yangınlarına karşı bir "ulusal strateji" oluşturulmamıştır. Bu da her yıl benzer bir trajedinin tekrarlanmasına neden olmaktadır. Kutuplaşmanın Zırhı: Lider Eleştirilemez AKP iktidarının son 20 yılında inşa ettiği siyasi atmosferde, her eleştiri “hainlik”, “teröre hizmet”, “devlet düşmanlığı” gibi kavramlarla damgalanmakta ve maalesef, orman yangınları gibi çevresel felaketler karşısında dahi bu dil terk edilmemektedir. Sosyal medyada hükümete yönelik eleştirilerini dile getiren yurttaşların gözaltına alındığı, yargılandığı veya sistematik şekilde linç kampanyalarına maruz kaldığı çok sayıda örnek ise bu çarpıcı gerçeğin bir yansımasıdır. Bu bağlamda, eleştiri kültürünün sistematik olarak bastırılması, hükümetin krizleri yönetmesini değil; krizlerin üzerini örtmesini kolaylaştırmaktadır. Siyasetin kutuplaşma zeminine oturması, halkın felaketler karşısında birlikte hareket etme gerekliliğini örselemekte ve bu durum, iktidarın en büyük avantajlarından biri haline gelmektedir: Toplumun bir kısmının, yangın söndürme uçaklarının eksikliğine yönelik eleştirilerde dahi, “milli meseleye saldırı” zihniyetinin yarattığı bir aidiyet duygusuyla hareket etmesi. Binaenaleyh hükümetin ataletine ve sorumsuzluğuna dair bir yergide bulunmak neredeyse imkansız hale gelmektedir. Uluslararası Yardım Tekliflerinin Reddedilmesi: Egoyu Devletleştirmek Orman yangınlarının geniş alanlara yayıldığı ve ulusal kapasitenin açıkça yetersiz kaldığı durumlarda bile hükümetin dış yardımları reddetmesi, "ulusal gurur" ve "egemenlik" söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Oysa ki bu tür afetlerde beynelmilel dayanışma sıradan bir uygulamadır; Fransa, Yunanistan, İtalya gibi pek çok Avrupa ülkesi birbirlerine yardım etmektedir. Ülkemizin (örneğin 2021 yangınlarında olduğu gibi) Yunanistan ve muhtelif Avrupa ülkelerinden gelen yardım tekliflerini reddetmesi ise, devletin "yardım kabul etmeyi zaaf olarak gören" bir zihniyetle yönetildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu tavrın ardında yatan gerçek, yalnızca "milliyetçi refleksler" değil; aynı zamanda kriz anlarını dahi kendi siyasi gücünü tahkim etmek için araçsallaştıran bir iktidar mantığıdır. Dış yardımın kabul edilmesi durumunda, hükümetin yetersizliği daha görünür hale gelecektir. Bu nedenle, ormanlar kül olurken bile politik imajın sarsılmaması tercih edilmektedir. Ancak bu tercihin bedelini doğrudan doğruya doğa, hayvanlar, köylüler ve aslında bütün ülke ödemektedir. Terör ? Şemdin Sakık’ın Tehdidi ve Yangınların Sabotaj Olasılığı Bu noktada göz ardı edilemeyecek bir başka boyut da, geçmişte PKK tarafından yapılmış açıklamalardır. Bilhassa 1990’larda, örgütün önde gelen isimlerinden Şemdin Sakık'ın, “şehir merkezlerinde savaşamayız ama ormanları yakarız” şeklindeki söylemleri, orman yangınlarının bazı durumlarda bir tür “terör stratejisi” olarak kullanılabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Nitekim PKK'ya yakın bazı oluşumların, geçmişteki bazı yangınları üstlendiği bilinmektedir. Ancak burada dikkat çekilmesi gereken nokta, bu ihtimali ciddiye alarak proaktif güvenlik önlemleri oluşturmak yerine, iktidarın bu tür sabotaj risklerini ya göz ardı etmesi ya da yalnızca politik manevra aracı olarak kullanmasıdır. Eğer sabotaj ihtimali gerçekse - ki kimi yıllarda ciddi bulgular ortaya çıkmıştır - bunun gerektirdiği teknolojik izleme altyapısı, insansız hava araçları, uydu bağlantılı erken uyarı sistemleri neden hala yetersizdir ? Hükümetin hem bu tehditlere karşı caydırıcı bir strateji geliştirmemesi hem de bunu iletişimde sürekli araçsallaştırması, güvenlik zafiyetini açığa vurmaktadır. Siyasal Hafıza ve Algı Yönetimi: Balık Hafızalı Toplum Varsayımı Orman yangınları gibi büyük felaketlerin kamuoyunda ciddi tepkilere neden olması, aslında siyasal iktidarın doğrudan hesap verme sorumluluğunu gündeme getirir. Ancak ülkemizde hükümetin bu gibi krizlere karşı duyarsız kalabilmesinin ardında, "toplumun balık hafızalı olduğu" yönündeki yaygın inanç yatmaktadır. Bu inanç, Erdoğan yönetiminin krizleri kısa vadeli manipülasyonlarla savuşturabileceği kanaatine dayalıdır. Yangınlar esnasında birkaç gün süren yoğun tepki, sosyal medyada dolaşan “helikopter nerede” başlıklı isyanlar, birkaç hafta içinde unutulmakta, gündem başka bir krizle değiştirilmektedir. Bu bağlamda hükümetin, krizlerin toplum belleğinde kalıcı bir iz bırakmadığına güvenerek stratejik bir ilgisizlik politikası benimsediği pekala söylenebilir. Ne var ki son dönemde yapılan kamuoyu yoklamaları, bu stratejinin artık eskisi kadar etkili olmadığını göstermektedir. AKP’nin oy oranlarındaki düşüş, yalnızca ekonomik sebeplerle değil; aynı zamanda bu tür çevresel ve yönetimsel felaketler karşısında gösterilen beceriksizlikle de ilişkilidir. Binaenaleyh iktidarın, toplumsal hafızayı manipüle edebilme kapasitesi zayıfladıkça, kriz yönetimindeki ihmalkarlık daha görünür hale gelmektedir. Yangın Sonrası İmar Politikalarıyla Orman Alanlarının Ranta Açılması Yangınların hemen ardından, bölgenin doğal yapısına uygun olmayan projelerle imara açılması artık tesadüf sayılamayacak bir düzen halini almıştır. Bilhassa turizm bölgelerinde çıkan orman yangınlarının ardından otel, villa ve lüks konut projeleri için adeta bir “imar seferberliği” başlatıldığı görülmektedir. Bu durum da, yangınların doğal yollardan değil; ranta dayalı bir sürecin ön aşaması olarak ortaya çıktığına dair ciddi ve haklı şüphelerin doğmasına sebebiyet vermektedir. Mevcut iktidar döneminde defalarca değiştirilen “orman vasfını yitirmiş alanların değerlendirilmesi” gibi düzenlemeler, bu endişeyi daha da derinleştirmektedir. Yanan alanların orman statüsünde kalması gerekirken, "özel proje alanı" ilan edilmesi ya da TOKİ benzeri kurumlara devredilmesi, çevresel tahribatın yanı sıra kurumsal çürümenin de göstergesidir. Bu tarz bir yaklaşımın yalnızca kısa vadeli ekonomik kazançlar için değil; aynı zamanda siyasal sadakat ilişkileri çerçevesinde "sermaye gruplarına kaynak aktarma işlevi" taşıdığı da göz ardı edilememelidir. Siyasal Sonuçlar: Bu Yangınlar Yalnızca Ormanları mı Yakıyor ? Görünen o ki, son günlerde yaşanan orman yangınları yalnızca doğayı değil; aynı zamanda mevcut iktidarın siyasal meşruiyetini de yok etmektedir. Her felaketin ardından dile getirilen "kader planı" ve benzeri söylemler, yönetimsel tekrarların ve çözülemeyen krizlerin birikimini temsil etmektedir. Sonuç olarak; iktidarın çevre politikaları ve afet yönetimi pratiği, toplumun geniş bir kesiminde “siyasi tükenişin semptomları” olarak algılanmaktadır.

  • Ekmek, Sirk ve Sessizlik: Roma Halkını Nasıl Uyuttular ?

    “Halk artık özgürlük talep etmiyor, yalnızca buğday ve gösteri istiyordu.” - Juvenalis MÖ 1. yüzyıldan itibaren Roma'da siyasal alan ile toplumsal beklentiler arasındaki ilişki köklü bir dönüşüme uğramıştır. Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerinde yurttaş kimliği, yalnızca askeri ya da vergi yükümlülüğüyle değil, aynı zamanda kamusal tartışmalara katılım hakkıyla tanımlanmaktadır. Ancak bu ideal, zaman içinde yerini seyirci konumuna indirgenmiş bir halk tipine bırakacaktır. Roma'nın yükselen eşitsizliklerine ve artan sınıfsal gerilimlerine karşı yönetici elitlerin sunduğu temel çözüm, bir tür "sessizlik pazarlığı"dır: Doyurulan karınlar ve oyalanan gözler. “ Panem et circenses ” yalnızca bir toplumsal uyuşma stratejisinin değil, aynı zamanda siyasal katılımın sistematik biçimde dışlanmasının da adıdır. Ekmek kuyrukları, arenalarda sunulan vahşi gösteriler ve kamuya açık eğlenceler, halkın siyasal bilinçle değil; haz ve ihtiyaçla ilişkilendirilmesini hedeflemektedir. Böylelikle Roma, yurttaşlarını yönetmek yerine onları teskin etmeyi tercih eden bir iktidar modeline evirilmiştir. Bu yazımızda, panem et circenses ’in tarihsel bağlamını incelemekle kalmayacak; aynı zamanda modern toplumlarda siyasal ilgisizliğin nasıl üretildiğine dair bir düşünsel izlek de sunacağız. Zira her çağın kendi arenaları, kendi ekmekleri ve kendi sessizlikleri vardır. Panem et Circenses Roma’da kamu politikalarının ve toplumsal düzenin şekillenmesinde temel araçlardan biri olarak görülen panem et circenses  (ekmek ve sirk) stratejisi, aslında halkın siyasi bilinçten uzaklaştırılmasını hedefleyen bir mekanizmanın adıdır. Bu stratejinin kökenleri, bilhassa yoksulluğun, eşitsizliğin ve artan sosyal gerilimin yoğunlaştığı dönemlerde belirginleşmiştir. İlk olarak gençlik döneminde, satirik bir bakış açısıyla konuya değinen Juvenalis’in eserinde yer alan bu ifade, Roma yönetiminin halkı doyurmak ve eğlendirmek suretiyle siyasi kontrolü sağlamaya yönelik uygulamalarını eleştirir. Bu bağlamda, devletin, vatandaşların temel ihtiyaçlarını (örneğin ekmek dağıtımını) karşılamakla kalmayıp; aynı zamanda gladyatör dövüşleri, tiyatro oyunları ve çeşitli halk gösterileri düzenleyerek yoğun bir kamuoyu ikmali oluşturması dikkat çekmektedir. Ayrıca, panem et circenses  uygulaması, Roma siyasal düzeninde vatandaşlık kavramının dönüşümüne de işaret eder. Cumhuriyet döneminde aktif katılımın ve kamusal tartışmaların merkezi konumda olduğu düşünüldüğünde, bu yöntemle halkın siyasi alandan sistematik olarak uzaklaştırılması, imparatorluk yönetiminin pekiştirilmesinde önemli bir araç haline gelmiştir. Böylece vatandaşın, bireysel ve kolektif bilinçle yönetime dahil olma imkanı, yerini haz ve geçici keyiflere dayalı bir pasifliğe bırakmıştır. Vatandaşlıktan Tebaaya: Halkın Politikadan Çekilmesi Roma Cumhuriyeti’nin temel dayanaklarından biri, yurttaşın siyasal katılım hakkıdır. Comitia  adı verilen halk meclislerinde yasa teklifleri oylanmakta, yüksek rütbeli yöneticiler seçimle belirlenmekte, toplumsal meseleler forumlarda tartışılmaktadır. Yurttaşlık, yalnızca bir aidiyet statüsü değil; aynı zamanda bir siyasal sorumluluk alanıdır. Ancak bu model, MÖ 2. yüzyıldan itibaren sarsılmaya başlamış; özellikle iç savaşlar, sınıf çatışmaları ve eyaletlerdeki yayılmacı politikalar neticesinde Cumhuriyet’in kurumları işlemez hale gelmiştir. Gracchus kardeşlerin toprak reformu girişimleriyle görünür hale gelen bu siyasal tıkanma, sonraki yüzyılda Marius ve Sulla arasında yaşanan iç savaşla daha da derinleşmiş; nihayetinde Sezar’ın yükselişiyle birlikte Cumhuriyet’in kurumsal çerçevesi fiilen aşınmıştır. Bu süreçte halkın doğrudan siyasete müdahil olma kanalları ya daraltılmış ya da bütünüyle işlevsizleştirilmiştir. Bilhassa İmparatorluk dönemine geçişle birlikte comitia 'nın yetkileri büyük oranda Senato’ya devredilmiş; Senato ise zamanla bir onay merciinden ibaret kalmıştır. Bu dönüşümde halkın edilgenleştirilmesi yalnızca kurumsal bir mesele değil, aynı zamanda bilinçli bir siyasal tercihtir. Zira imparatorlar, halkın doğrudan siyasete karışmasını değil; sadakatlerini gösteriler ve törenlerle ifade etmelerini beklemektedir. Yurttaş, bir aktör olmaktan çıkarılarak, düzenlenen gösterilerin seyircisi haline getirilmiştir. Siyasi karar alma süreçlerinden dışlanan halk, kolektif düşünme alışkanlığını yitirirken; yönetici sınıf da bu ilgisizliği teşvik edecek araçları sistemli biçimde üretmeye başlamıştır. Roma halkının siyaset sahnesinden çekilişi, yalnızca bir tarihsel kırılma değil; aynı zamanda siyasal kültürün yeniden biçimlendirilmesidir. Bu kırılma, modern otoriter rejimlerde de gözlemlenen bir örüntüye işaret eder: Yurttaşın, seyirciye dönüşmesi. Görsel Şölenle Düşüncenin Bastırılması Roma’nın en görkemli yapıları olarak kabul edilen Kolezyum ve Circus Maximus, abidevi eserler olmanın ötesinde, imparatorluk iktidarının halka sunduğu görsel ve duygusal deneyimlerin de merkezleri konumundadır. Nitekim, Kolezyum’da gerçekleştirilen gladyatör dövüşleri, salt bir eğlence unsuru olmaktan çok, Roma’nın askeri kudretini, imparatorun otoritesini ve toplumsal düzenin devamlılığını temsil eden törensel etkinlikler olarak değerlendirilmelidir. Diğer taraftan Circus Maximus ise at yarışları ve benzeri oyunlarla halkın dikkatini uzun süre canlı tutmak amacıyla kullanılan devasa bir gösteri alanı olarak öne çıkmaktadır. Günün sonunda mezkur alanlarda sergilenen gösterilerin amacı, toplumsal gerilimlerin hafifletilmesi ve politik baskının etkilerinin azaltılmasıdır. Zaman içerisinde imparatorlar, bu devasa alanları salt bir eğlence mekanı olmaktan çıkartarak, politik iktidarlarını sağlamlaştırmak adına kullanacaklardır. Örneğin Augustus, Res Gestae ’de, halkına sağladığı ekmek ve gösterilerle destek topladığını vurgulamış; bu sayede hem kendisine yönelik sadakati arttırmış hem de meşruiyetini güçlendirmiştir. Ayrıca gösteriler, sadece halkı oyalamakla kalmayıp, imparatorun kutsal bir figür olarak algılanmasını da olanak tanımıştır. Böylece görsel şölenler, hem iktidarın gücünü sembolize eden hem de toplumda siyasi itaat üretimini kolaylaştıran birer mekanizmaya evirilmiştir.. Günümüzde ise benzer işlevler sosyal medya, futbol karşılaşmaları ve popüler kültür etkinlikleri üzerinden yürütülmektedir. Parlak ekranlar ve sürekli tüketilen görsel içerikler, halkın siyasal farkındalığını azaltırken, onları gündelik eğlencenin ve anlık hazların içine hapsetmektedir. Bu durum, Roma’daki arenalarda kan ve gösterinin sağladığı teskin edici işlevin dijital karşılığı olarak da pekala okunabilir. Toplumsal sorunlar ve siyasal talepler, bu dijital “sirk” sayesinde görünmez kılınmış; vatandaşlar siyasal süreçlerin dışına itilmiştir. Roma’nın bu görsel ve kültürel kontrol araçları, tarihsel bir örnek olmanın ötesinde, çağlar boyunca iktidarların kullandığı toplumsal yönetim stratejilerinin ilk biçimlerinden biri olarak değerlendirilebilir. İnsanların dikkatinin dağıtılması ve siyasal katılımın sınırlandırılması, zaman ve mekandan bağımsız bir olgu olarak siyaset tarihinde kendini göstermektedir. Binaenaleyh, Roma’daki panem et circenses  pratiği, günümüz toplumlarını anlamada hala önemli bir referans noktası oluşturmaya devam etmektedir. Modern Dünyanın Sirkleri: Ekmek ve Gösterinin Bugünkü Yansımaları Roma’nın panem et circenses  stratejisinin günümüzdeki izdüşümü, özellikle medya, spor ve eğlence sektörlerinde belirginleşmektedir. Sosyal medya platformlarının, televizyon programlarının ve devasa spor organizasyonlarının, halkın dikkatini siyasi gündemden uzaklaştırmak ve siyasi katılımı sınırlamak adına kullanılan modern “sirkler” oldukları su götürmez bir gerçeklik şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bilhassa 7/24 tüketilen içeriklerle toplumun gündelik hayatı bu görsel ve duygusal bombardımanla kuşatılmıştır. Ülkemiz özelinde ise futbolun siyasetle iç içe geçtiği, medyanın belirli gündemleri sürekli öne çıkardığı ve popüler kültürün toplumsal sorunlardan dikkatleri uzaklaştırdığı gözlemlenmektedir. Söz konusu mekanizmalar, Roma’nın gladyatör arenalarındaki “kanlı gösteri”nin yerini alan dijital ve kültürel tüketim biçimleri olarak işlev görmektedir. Ancak modern toplumlarda bu stratejinin etkileri, bilgiye erişim ve iletişim teknolojilerinin gelişmesi hasebiyle daha kompleks bir hal almıştır. İnsanlar bir yandan devasa içerik bombardımanına maruz kalırken, diğer yandan alternatif bilgi kaynaklarına da ulaşabilmektedir. Buna rağmen, siyasal ilgisizlik ve pasiflik genel bir eğilim olarak sürmekte, iktidarlar da bu eğilimi besleyen politikalar geliştirmektedir. Bu bağlamda, panem et circenses  paradigması, sadece tarihsel bir mefhum olmaktan çıkıp, çağdaş siyaset analizlerinde de önemli bir araç haline gelmiştir. Roma halkının görsel şölene ve ekmek dağıtımına bağlı teskin mekanizması, günümüzde farklı biçimlerde ama aynı amaca hizmet eden yöntemlerle devam etmektedir.

  • Bir İmparatorluk Nostaljisi: Osmanlı’ya Duyulan Özlem Neden Bu Denli Güçlü ?

    Osmanlı, tarihsel bir gerçeklikten ziyade bir duyguya dönüştüğünde, mesele artık yalnızca geçmişi anlamak değil; bugünü nasıl hayal ettiğimizle de ilgili hale gelir. Ülkemizde, yıkılışından bir yüzyıl sonra dahi Osmanlı’yı sevenlerin sayısı artmakta, hatta bu sevgi artık bir tür kimlik beyanına dönüşmektedir. Ancak sevilen şeyin ne olduğu sorusu çoğu zaman sorulmaz: Bir hanedan mı, bir fetih geleneği mi, yoksa adaletle özdeşleştirilmiş hayali bir düzen mi ? Kuruluşunun ardından Cumhuriyet rejimi ilk yıllarında, geçmişle radikal bir kopuşu hedeflemiş ve bu bağlamda Osmanlı’nın simgeleri silinmiş; harfler, kıyafetler, takvimler değişmiştir. Ancak tüm bu cezri adımlara rağmen değişmeyen birtakım esaslar da söz konusudur: Devletin gölgesi, geçmişin yükü ve halkın hafızası. Belki de bu yüzden, Osmanlı hiçbir zaman tam anlamıyla "yok olmamıştır". Bu yitip gitmeme hali de, zamanla yerinin değişmesine sebebiyet vermiş ve kendisine, resmi tarih kitaplarından çıkarak, televizyon dizilerinde, cami mimarisinde ya da siyasi konuşmalarda bambaşka bir hayat penceresi bulmuştur. Bugün “Osmanlı” denildiğinde anlaşılan, bir arşiv belgesi değil; bir tür altın çağ, bir güç ve ihtişam temsilidir. Peki bu temsili kim kurmuştur ? Ve daha da önemlisi: Neden şimdi ? Gelin bu yazımızda, Osmanlı nostaljisinin kökenlerine değil, günümüzdeki işlevine bakarak cevabı hep birlikte bulmaya çalışalım. Uzaklaştırılan Geçmiş, Geri Dönen Bellek Cumhuriyetimiz, kendini tanımlarken evvela ne olmadığını söylemiştir: Osmanlı değildir. Modernleşme, Batılılaşma ve laiklik üzerine inşa edilen yeni rejim, Osmanlı’yı yalnızca tarihsel bir miras olarak değil; aşılması gereken bir zihniyet olarak da görmüştür. Alfabenin değiştirilmesi, tekkelerin kapatılması, hanedan üyelerinin yurtdışına sürülmesi ve hilafetin lağvedilmesi, kolektif belleğin yönünü değiştirmeye yönelik radikal müdahalelerdir. Dönemin konjonktüründe mezkur devrimler, yeni bir ulus yaratma sürecinin olmazsa olmazlarıdır; ancak öte yandan geçmişle kurulan mesafenin derinleşmesi, toplumun bazı katmanlarında sessiz bir özlem duygusunun da filizlenmesine yol açacaktır. Bu özlem, her zaman açık bir biçimde ifade edilmemiştir. Resmi tarih anlatısının dışında kalanlar, Osmanlı’yı ya idealize ederek ya da eksik hatırlayarak belleklerde yaşatacaklardır. Bu hatırlayış ise çoğu zaman gerçek Osmanlı’dan ziyade, onun adaletle, ihtişamla ve “kayıp zamanla” özdeşleştirilmiş bir versiyonuna yönelik olacaktır ... 1980 sonrası, bilhassa Türk - İslam sentezinin devlet politikası haline geldiği dönemde, bu nostaljik damar ilk kez siyasi anlamda meşruiyet kazanmıştır. Nitekim 90’lı yıllarda Osmanlı, yalnızca anma törenlerinde veya ders kitaplarında değil; cami mimarisinde, dizilerde, lokum paketlerinde ve belediye söylemlerinde de görünürlük kazanacaktır. Ancak bu görünürlük, geçmişin sağlıklı bir hatırlanışı değil; tarihsel bağlamından koparılmış duygusal bir imalattır. Bu noktada kritik olan, söz konusu nostaljinin kendiliğinden değil; yönlendirilmiş bir inşa süreciyle ortaya çıkmış olmasıdır. AKP’nin iktidara gelişiyle birlikte, Osmanlı yalnızca geçmişin bir parçası olarak değil; bugünün siyasi meşruiyet kaynağı olarak yeniden tanımlanmıştır. “Ümmet” söylemi, “ecdad” vurgusu, Abdülhamid simgesi ve “medeniyet tasavvuru” gibi kavramlar, Osmanlı mirasını siyasal bir "ideal" haline getirerek, nostaljiyi "kimlik kurucu" bir araca dönüştürmüştür. Cumhuriyetin seküler ve ulus-devlet temelli yapısına karşı, Osmanlı’yı dinsel ve mutlakiyetçi bir "seçenek" olarak sunan bu söylem, nostaljiyi yalnızca bir "duygu" olmaktan çıkarmış ve siyasi bir projeye çevirmiştir. Tam da bu nedenle, "Osmanlı sevgisi" bugün geldiği noktada, artık salt bir tarih meselesi değil; alternatif bir gelecek kurgusu adına manipüle edilmiş bir araçtır. Popüler Kültürde Osmanlı: Görsel İktidarın Yeni Yüzü Hatırlamak, çoğu zaman görmekle başlar. Ülkemizde Osmanlı’ya duyulan nostalji de, büyük ölçüde görsel bir temsile dayanır. Bugün Osmanlı denilince akla gelen şey; bir tarihsel dönemden ziyade, bir dizi sahnesi, bir cami kubbesi, bir kahve fincanı ya da bir belediye afişidir. Hülasa imparatorluk, arşiv belgelerinden değil; estetik ve duygu yüklü imgelerden ibaret bir evrene dönüşmüştür. Özellikle televizyon dizileri bu dönüşümde belirleyici bir rol oynamıştır. Muhteşem Yüzyıl , Diriliş: Ertuğrul , Payitaht: Abdülhamid  gibi yapımlar, Osmanlı tarihini dramatik, kahramanlık eksenli ve yer yer mitolojik öğelerle bezeli bir şekilde yeniden inşa etmiştir. Bu dizilerde tarih, gerçeği aktaran bir anlatı değil; izleyicide aidiyet duygusu yaratan bir temsil alanıdır. “Osmanlıyı sevmek” çoğu zaman, bir karaktere hayran olmak, bir sahnede kendini güçlü hissetmek ya da modern dünyanın karmaşasından uzak, net sınırlarla çizilmiş bir kimliğe sığınmak anlamına gelmektedir. Popüler kültürdeki bu Osmanlı anlatısı, yalnızca eğlence sektörüne özgü kalmamış; gündelik hayatın estetiğine de sirayet etmiştir. Kahvehane dekorlarından düğün konseptlerine, belediye projelerinden külliye mimarisine dek her şey artık, "Osmanlı" etiketini taşıyabilir haldedir. Ancak bu etiket, çoğu zaman, içi boşaltılmış ve sadece semboller üzerinden işleyen bir temsil düzeyindedir. Üç hilalli tuğra, bakır işlemeler, fetih temaları ... Gerçek tarihin kompleks hali, söz konusu sembollerin altında "görünmez" hale gelmiştir. Bu görsel yayılma, aynı zamanda bir iktidar estetiğinin de taşıyıcı kolonu konumundadır. Bilhassa AKP döneminde inşa edilen yeni camiler, kamu binaları ve anıtlar, Osmanlı'nın yalnızca hatırlanmasını değil; yeniden yaşatılmasını hedeflemektedir. Fakat bu yaşatılma, geçmişin bir aynası olmaktan çok, bugünün güç tahayyülünün bir parçasıdır. Toplumun bir kesimi için bu temsiller, yalnızca estetik değil; aynı zamanda psikolojik bir güven alanı da yaratmıştır. Modernleşmenin karmaşıklığı, toplumsal çözülmeler, kimlik krizleri karşısında Osmanlı'nın güçlü, hiyerarşik, kutsal ve net yapısı bir tür sığınak işlevi görmüştür. Ancak gözden kaçırdıkları şey; bu sığınağın, geçmişin değil; bugünün ürünü olmasıdır. Nostaljinin Psikopolitiği: Geçmişi Özlemek mi, Bugünü Kaçırmak mı? Nostalji, yalnızca geçmişe duyulan masum bir özlem değildir; aynı zamanda bugünün eksikliklerini görünmez kılma arzusudur. Geçmiş, çoğu zaman hatırlanmaz; yeniden inşa edilir. Bu inşa süreci ise bireysel hatıralardan çok, kolektif arzuların, korkuların ve beklentilerin ürünüdür. Türkiye'de Osmanlı nostaljisi, tam da bu noktada bir “psikopolitik” araç işlevi görmektedir. Modern toplumun kırılganlıkları, belirsizlikleri ve kimlik çözülmeleri karşısında geçmiş, güvenli bir liman haline gelir. Ancak hatırlanan şey, gerçek bir geçmiş değil; bugünün kaygılarına göre biçimlendirilmiş, sterilize edilmiş ve parlatılmış bir “dün”dür. Osmanlı’nın yeniden yorumlanması tam da bu işleve hizmet etmektedir: Karmaşık modern dünyaya karşı güçlü bir baba figürü, hiyerarşik düzen, kutsal referanslar ve net sınırlar sunan bir tahayyül. Mezkur tahayyül, bir yönüyle geçmişin idealize edilmesi gibi görünse de, esas işlevi bugünü yeniden çerçevelemektir. Nostalji, mevcut sorunların yapısal nedenlerini görünmez kılar. Ekonomik sıkıntılar, siyasal gerilimler, toplumsal kutuplaşmalar; tümü, geçmişin yüceltilmesiyle perde arkasına itilir. “Eskiden böyle miydi ?” sorusu, çoğu zaman analiz değil, kaçış işlevi görür. Bu yönüyle nostalji, bir duygu hali olmaktan çıkıp, bir yönetim tekniğine dönüşür. Zira geçmişin yüceltilmesi, geleceğe dair radikal sorular sormayı da gereksiz kılar. “Altın çağ” çoktan yaşanmışsa, onu geri getirmekten başka bir hedef kalmaz. Böylece siyasal tahayyül, kurucu ve dönüştürücü olmaktan çıkar; restoratif ve muhafazakar bir hatta sabitlenir. İşte bu nedenle, nostaljinin asıl adresi zaman değil, psikolojidir. Çünkü mesele geçmişi hatırlamak değil; bugünü anlamlandıramamaktır. Ve bu anlam boşluğu, geçmiş imgeleriyle doldurulur. Bu imgeler, ne kadar kutsal, büyük ya da kahramanca olursa; bugünle yüzleşme ihtiyacı da o denli azalır. Nostalji, böylece bir kolektif kendini avutma biçimine, hatta bir tür siyasal uyuşturucuya dönüşür. Hafızanın Tuzakları, Geleceğin Gölgesi Tarih, yalnızca yaşananların kaydı değildir; aynı zamanda yaşanacakların da şekillenmesidir. Osmanlı nostaljisi üzerine yürütülen bu tartışma, aslında bir hafıza politikası mücadelesidir. Hangi geçmiş hatırlanacak, hangisi unutulacak ? Hangi anlatılar çoğalacak, hangileri susturulacak ? İşte bu sorular, Türkiye’nin bugünkü siyasal ve toplumsal yapısının en temel dinamiklerinden biridir. Geçmişin idealize edilmesi, kolaylıkla bugünün sorunlarının üstünü örtmeye hizmet eder. Bu örtbas, gerçek bir yüzleşmeyi engeller; toplumun sağlıklı bir geleceğe yürüyüşünü zorlaştırır. Osmanlı’nın görkemli imgesi, gerçek tarihinin karmaşıklığı ve sorunlu yanlarıyla beraber ele alınmadığı sürece, sadece bir mit olarak kalır; bu mit ise siyasal araçlara dönüşerek, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir. Öte yandan, geçmişle sağlıklı bir yüzleşme imkanı da yok değildir. Tarihsel gerçeklikle samimi bir hesaplaşma; yeni kimliklerin, kapsayıcı toplumsal projelerin ve demokratik geleceğin temelini oluşturabilir. Ancak bunun için, hafızanın tuzaklarından kaçınmak, nostaljinin cazibesine direnmek gerekir. Zira geçmişe saplanmak, geleceği inşa etmeye engel olabilir. Türkiye’nin tarihi ve kültürel zenginliği, Osmanlı mirasını da içeren çok katmanlı bir geçmişe dayanır. Bu mirasın, farklı yorumlar ve eleştirilerle tartışılması, ancak ötekileştirmeden, kutuplaşmayı derinleştirmeden mümkün olabilir. Binaenaleyh Osmanlı’yı sadece bir siyasi ideoloji ya da nostalji objesi olarak değil; tarihsel bir gerçeklik ve toplumsal hafızanın bir parçası olarak görmek gerekir. Sonuç olarak, tarihsel hafızanın yeniden inşası, yalnızca geçmişe dair bir anlatı kurmakla kalmaz; aynı zamanda bugünü meşrulaştırma ve geleceği biçimlendirme çabasının da bir parçasıdır. Günümüzde Osmanlı nostaljisinin yükselişi, modernleşme serüveninin sancılı dönüşümlerine verilen tepkisel bir yanıt olduğu kadar, siyasi iktidarın ideolojik yönelimlerinin de bir yansımasıdır. Bu nostalji, kimi zaman köksüzlük hissine karşı bir aidiyet arayışı, kimi zaman ise bugünün çelişkilerini örten bir sis perdesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak tarihle kurulan bu türden romantize edilmiş ilişkiler, eleştirel düşünceyi zayıflatma ve toplumsal hafızayı tek sesli bir geçmiş algısıyla sınırlandırma riskini de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla yapılması gereken, ne geçmişi tümüyle reddetmek ne de onu idealize etmektir; aksine, geçmişle bugünü diyalektik bir zeminde buluşturacak sağduyulu bir tarih bilinci inşa etmektir.

  • Kuzey’den Gelen Değişim: Gustavus Adolphus ve Modern Ordunun İnşası

    17.yüzyıl Avrupa’sı, din savaşlarıyla şekillenmiş ve siyasal otoritelerin giderek merkezileştiği bir geçiş dönemine sahne olmuştur. Bu dönemde askeri organizasyon, salt bir savaş aracı olmanın ötesine geçerek devlet yapısının temel unsurlarından biri haline gelmiştir. İsveç Kralı Gustavus Adolphus da, mezkur dönüşüm sürecinde öne çıkan figürlerden biri olarak, savaşın yürütülüş biçimini hem teknik hem yapısal düzeyde değiştiren reformlar gerçekleştirecektir. Gustavus Adolphus’un liderliği, sadece İsveç’i bölgesel bir güç konumuna taşımasıyla değil, aynı zamanda savaşın örgütlenme tarzında kalıcı etkiler yaratmasıyla dikkat çeker. Hafif topçuların etkin kullanımı, piyade-hüsar koordinasyonu, subay eğitimi ve merkezi disiplin anlayışı onun reformlarının temel taşları arasında yer almıştır. Bu bağlamda Adolphus, modern savaşın kurumsal ve operasyonel temellerini atan isimlerden biri olarak değerlendirilir. Otuz Yıl Savaşları esnasında sahneye çıkan Gustavus Adolphus, yalnızca bir askeri reformcu değil; aynı zamanda Protestan inancının siyasal temsilcisi olarak da konumlanmıştır. Onun mücadeleleri, dini saiklerle şekillenen bir ittifak siyasetini ve ideolojik meşruiyet arayışını da içinde barındırır. Binaenaleyh Adolphus’un askeri mirası, teknik yeniliklerin ötesinde, erken modern devletin oluşum sürecine yaptığı katkılarla birlikte ele alınmalıdır. Avrupa’da Din, Devlet ve Savaş: Gustavus Adolphus’un Çağı 17.yüzyıl başlarında Avrupa, derin bir dini ve siyasi parçalanmışlık içerisindedir. Reform hareketlerinin ardından Katolik ve Protestan topluluklar arasındaki gerilim yalnızca mezhep farklılıklarına değil, aynı zamanda siyasal egemenlik mücadelelerine de dayanmaktadır. Bir tarafta Katolik Kutsal Roma İmparatorluğu, diğer tarafta ise Protestan hanedanlıklar ve prenslikler kendi inanç ve çıkarları doğrultusunda ittifaklara yönelmiş durumdadır. Bu ahval, 1618’de başlayan ve Otuz Yıl Savaşları olarak bilinen yıkıcı sürecin de zeminini teşkil edecektir. Otuz Yıl Savaşları başlangıçta, Bohemya’daki Habsburg yönetimine karşı Protestan soyluların başkaldırısı olarak ortaya çıkmıştır. Ancak kısa sürede, dini kimliklerin siyasal çıkarlarla örtüşmeye başlamasıyla, çatışma bir iç isyan olmaktan çıkarak kıta genelinde bir güç mücadelesine dönüşmüştür. Katolik Habsburglar ile onlara karşı duran Protestan prenslikler, yalnızca teolojik ayrımlar temelinde değil; ekonomik kaynaklar, vergi yetkisi ve bölgesel hakimiyet üzerinden de bir rekabete girişmiştir. Mezkur dönemde İsveç, Baltık bölgesinde güç kazanmaya çalışan bir krallık hüviyetindedir. Gustavus Adolphus tahta geçtiğinde ise ülkenin dış politikası, savunma merkezli ve sınırlı kaynaklara dayalı bir çizgide seyretmektedir. Ancak Adolphus, kısa sürede orduyu yeniden yapılandırarak İsveç’i saldırgan ve etkili bir aktöre dönüştürecektir. Bu vetirede Baltık deniz ticaretinin denetimi, Alman prenslikleri üzerindeki nüfuz mücadelesi ve Protestanlığın hamiliği, İsveç’in dış politikadaki öncelikleri haline gelecektir. İsveç’in Otuz Yıl Savaşları’na doğrudan müdahalesi 1630 yılında gerçekleşmiştir. Bu adım, yalnızca dini bir dayanışmayla değil; aynı zamanda İsveç’in güneydeki ekonomik ve stratejik çıkarlarıyla da ilintilidir. Adolphus’un Almanya’ya askeri müdahalede bulunması, Protestan cepheyi güçlendirmenin ötesinde, İsveç’in kıta siyasetine yön verme arzusunun bir tezahürüdür. Nitekim bu müdahale, savaşın seyri üzerinde belirleyici bir etki yaratacak ve Gustavus Adolphus’un sadece kuzeyin kralı değil, yeni Avrupa düzeninin aktif bir kurucusu olarak da anılmasına zemin hazırlayacaktır. Askeri Reformlar ve Taktiksel Yenilikler Gustavus Adolphus’un en kalıcı miraslarından biri, ordunun yapısal ve işlevsel açıdan köklü biçimde yeniden düzenlenmesidir. Bu bağlamda geleneksel ağır zırhlı süvari ve piyadeye dayanan Orta Çağ tipi askeri yapıdan uzaklaşılarak; hareket kabiliyeti yüksek, koordineli ve ateş gücüyle desteklenen bir ordu modeli geliştirilmiştir. Adolphus'un gerçekleştirdiği düzenlemelerin temel unsurlarından biri ve belki de en önemlisi , topçuluk alanında yaptığı yeniliklerdir. Gustavus, topçuların savaş alanında sabit bir mevzide beklemesi yerine, piyadeyle birlikte hareket eden, hafif ve seyyar topların kullanımını yaygınlaştırmıştır. Bu yaklaşım, ateş gücünün doğrudan çatışma hattına taşınmasını sağlayarak, düşman birliklerinin hareket kabiliyetini kısıtlamıştır. Ordu organizasyonunda ise, birlikler küçük taburlar haline getirilmiş ve her tabur piyade, süvari ve topçu unsurlarını içerecek biçimde düzenlenmiştir. Bu sayede, birimlerin birbirleriyle daha hızlı ve etkili iletişim kurması, manevralarını uyumlu gerçekleştirmesi mümkün kılınmıştır. Ayrıca, subayların eğitimi ve disiplin üzerinde de titizlikle durulmuş, liyakat esasına dayalı rütbe sistemi getirilmiştir. Böylece, askeri hiyerarşide beceri ile yetkinlik öncelik kazanmış ve profesyonel bir ordu yapısı ortaya çıkmıştır. Öte yandan, Gustavus Adolphus’un askeri stratejisi, esnekliği ve hızlı tepki verme yeteneğini esas almıştır. Bu sayede ağır zırhlı birliklerin hantallığından kurtulan ordu, hızlı saldırılar ve ani manevralarla düşmanın zayıf noktalarını hedef alabilmektedir. Bu da, savaş alanında üstünlük sağlamada yeni bir paradigma oluşturmuştur. Son olarak, Gustavus’un askeri yaklaşımında dini motivasyonun da önemli bir yeri vardır. Kendini Protestanlığın savunucusu olarak konumlandırması, askerlerde moral / mücadele azmini artırmış ve savaşın ideolojik bir muaraza olduğu bilincini pekiştirmiştir. Bu durum, ordunun sadece teknik donanımıyla değil, aynı zamanda inançla da güçlendirilmesine olanak tanımıştır. Breitenfeld ve Lützen Muharebeleri Gustavus Adolphus’un askeri dehası, Otuz Yıl Savaşları’nın en kritik anlarından olan Breitenfeld ve Lützen muharebelerinde belirgin bir biçimde kendini göstermiştir. Bu bağlamda 1631 yılında gerçekleşen Breitenfeld Muharebesi, İsveç kralının yaptığı askeri reformların ve taktiksel yeniliklerin savaş alanındaki ilk büyük gösterimi olmuştur. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun geleneksel, ağır zırhlarla donatılmış ve hantal ordusuna karşı, Gustavus hareket kabiliyeti yüksek, disiplinli ve ateş gücüyle desteklenen taburlardan oluşan bir orduyla meydan okumuştur. Bilhassa piyade, süvari ve topçunun entegre kullanımı savaşın seyrini değiştirmiş; hareketli topçular ve esnek piyade taktikleri, düşmanın sayısal üstünlüğünü kırmıştır. Bu zafer yalnızca Protestanların moralini yükseltmekle kalmamış, aynı zamanda İsveç’in ve Gustavus’un Avrupa’da önemli bir güç olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Bir yıl sonra, yani 1632’de gerçekleşen Lützen Muharebesi ise, İsveç adına zaferle sonuçlanmış olsa da Gustavus Adolphus'un son savaşı olmuştur. Breitenfeld'in ardından Habsburg ordusu, İsveç’in ilerleyişini durdurmak üzere toparlanmış ve savaş, Kasım ayının zorlu hava koşullarında cereyan etmiştir. Savaşın ilk etabında, düşmanın merkezden gerçekleştirdiği süvari hücumu karşısında zorlanan ordusunu, en ön hatta komuta eden Gustavus, tüm bu olumsuzluklara rağmen hareketli piyade ve süvarinin koordinasyonunu sürdürmüş ve askerlerin moralini yüksek tutmaya çalışmıştır. Savaşın kaotik ortamında kral, imparatorluk askerleriyle bizzat girdiği bir çatışmada hayatını kaybetmiş ancak buna rağmen astlarının başarılı sevk ve idaresi sayesinde İsveçliler galebe çalmıştır. Ölümü İsveç ve genel olarak Protestan cephesinde derin bir boşluk yaratmış olsa da, onun başlattığı askeri reformlar ordunun dağılmasını önlemiş ve İsveç’in savaş alanındaki varlığı devam etmiştir. Yukarıda bahsini geçirdiğimiz iki muharebe, Gustavus Adolphus’un salt askeri becerilerini göstermekle kalmamış; modern savaşın temel unsurlarını da şekillendirmiştir. Breitenfeld’de uygulanan hızlı manevra ve disiplinli ateş gücü, Lützen’de ise liderlik ve stratejik esnekliğin önemi net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu deneyimler, sonraki yüzyıllarda Avrupa ordularının örgütlenme ve savaş biçimlerine doğrudan etki yapmış, Gustavus Adolphus’un mirası modern askeri doktrinin temel taşlarından biri olarak kabul edilmiştir. Miras: Modern Ordunun Temelleri ve Gustavus Adolphus’un Tarihsel Konumu Öncelikle, ordunun profesyonelleşmesi fikri, Gustavus'un reformlarıyla kurumsal bir niteliğe kavuşmuştur. Askeri birliklerin düzenli eğitime tabi tutulması, disiplinin liyakat temelinde sağlanması ve komuta kademesinin teknik bilgiye dayalı olarak yapılandırılması, sonraki yüzyıllarda Prusya ve Fransa gibi büyük güçler tarafından da örnek alınmıştır. Adolphus’un hareketli topçuluk anlayışı, ateş gücünün taktiksel etkinlik içinde kullanılmasına dair yeni bir düşünce biçimi geliştirmiş ve savaşın kaderini belirleyen unsurun yalnızca süvari hücumları değil; iyi koordine edilmiş ateşli birlikler olduğunu göstermiştir. Onun mirası yalnızca teknik alanda değil, ideolojik düzeyde de etkili olmuştur. Kendini Protestan dünyanın koruyucusu olarak konumlandırması, dinin askeri meşruiyet üretiminde nasıl bir rol oynayabileceğini göstermiş; bu yönüyle modern çağda ideolojik savaşların zeminini hazırlayan figürlerden biri olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu bağlamda İsveç’te neredeyse kutsal bir konuma yerleştirilmiş, hem ulusal kahraman hem de “Tanrı'nın seçilmiş kralı” olarak simgeleştirilmiştir. Avrupa tarihinin genel akışı içinde bakıldığında, Gustavus Adolphus’un konumu hem bir askeri reformcunun ötesindedir hem de salt bir hükümdarın sınırlarını aşmaktadır. Onun getirdiği düzenlemeler, savaşın örgütlenme biçimini dönüştürmüş; aynı zamanda erken modern devletin askeri temelli merkezileşme sürecine ivme kazandırmıştır. Binaenaleyh Gustavus Adolphus, 17. yüzyılın karmaşık siyasal ve dini ortamında ortaya çıkmış; ancak etkileri yüzyıllar boyunca hissedilmiş "dönüştürücü bir figür" olarak değerlendirilmelidir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Theodore Ayrault Dodge'dan Gustavus Adolphus, Richard Brzezinski'den The Army Of Gustavus Adolphus ve Toktamış Ateş'ten Siyasal Tarih adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Kader Planı: Kimler Kimlerle Beraber ...

    Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 12 Temmuz 2025 tarihli açıklamaları, kamuoyuna "barış" ve "toplumsal birlik" söylemleri üzerinden sunulsa da, bu beyanların ardında yatan asıl motivasyon çok daha belirgindir: Cumhurbaşkanlığı süresini "hukuken" mümkün kılacak bir Anayasa değişikliği süreci başlatmak. Mezkur hamle, Erdoğan'ın siyasal pratiğinde alışıldık bir stratejinin devamıdır. 2010 ve 2017 anayasa değişiklikleri nasıl ki iktidar yapısını dönüştürme ve merkezileştirme işlevi gördüyse, 2025 yazında dillendirilen yeni anayasa fikri de doğrudan kişisel siyasal ömrü uzatmaya matuf bir girişimdir. Meclis Aritmetiği ve Siyasal Mühendislik Anayasa değişikliğinin Meclis’te 400 milletvekiliyle referandumsuz, 360 milletvekiliyle referandum yoluyla geçmesi mümkündür. AKP’nin tek başına bu çoğunluğu elde etmesi ise imkansızdır. Binaenaleyh Erdoğan, MHP ile kurduğu geleneksel ittifakı sürdürürken, çözüm süreci benzeri bir stratejiyle DEM Parti’yi de bu anayasal denklem içerisine çekmeyi hedeflemektedir. Bu durum, ideolojik değil; doğrudan aritmetik temellidir. Erdoğan’ın DEM Parti ile yürüttüğü temaslar, Kürt meselesinin çözümünden ziyade, Meclis içi destek arayışının ürünüdür. Kürt siyasetinin talepleri, bu noktada pazarlığın arka planında kalmakta; esas amaç, Erdoğan’a yeniden adaylık yolunu açacak anayasal meşruiyet zeminini oluşturmaktır. Yeni anayasa fikri, Erdoğan tarafından yalnızca sistemsel bir reform arayışı olarak değil, 1982 Anayasası'nın kurucu normlarına doğrudan müdahale etmenin aracı olarak kurgulanmaktadır. “Büyük Türkiye” ya da “Yeni Yüzyıl” söylemleri, bu müdahalenin ideolojik çerçevesini kurmakta; gerçekte ise yürütmenin sınırlarını daha da genişletecek bir metnin hazırlanması hedeflenmektedir. Burada Anayasa, bir toplumsal sözleşmeden çok; iktidarın kendi sürekliliğini garanti altına almak için araçsallaştırdığı bir metne dönüşmektedir. Sürecin TBMM’de bir komisyon eliyle başlatılması, Anayasa yapımında meşru bir görüntü vermeye yönelik biçimsel bir tercihten ibarettir. Gerçekte toplumsal katılımın yok denecek kadar sınırlı olması, metnin içeriğinin dar bir iktidar çevresince belirleneceğini göstermektedir. Muhalefetin - bilhassa CHP’nin - Anayasa tartışmalarının dışında tutulması, bu sürecin meşruiyetini daha baştan sakatlamaktadır. CHP'li belediyelere yönelik soruşturmaların ve tutuklamaların arttığı bir dönemde, Erdoğan’ın "yeni anayasa" söylemi, kapsayıcı bir demokratik dönüşüm çağrısı olarak değil; "muhalefetsiz bir rejim inşası" olarak okunmalıdır. Bu bağlamda Erdoğan’ın hedefi, yalnızca anayasal bir yenilenme değil; aynı zamanda mevcut siyasal muhalefeti denklemin dışına iterek yeni bir iktidar bloğu yaratmaktır. Anayasa bu yeni düzenin kurucu belgesi olacak, fakat halkın geniş kesimleri bu metnin inşasında sadece "izleyici" konumunda kalacaktır. Sonuç olarak; Erdoğan’ın Anayasa değişikliği hamlesi, kişisel iktidar süresini uzatmaya yöneliktir. Barış söylemleri, toplumsal yüzleşme çağrıları ve komisyon kurulması gibi hamleler, bu temel hedefi örten taktiksel manevralardır. 2025 yazı itibarıyla yeni bir anayasal tartışma başlamış görünse de, bu tartışma siyasal çoğulculuğu değil; yürütmenin tahkimini ve Erdoğan’ın bir dönem daha görevde kalmasının yollarını aramaktadır. Üniter Devletin Çözülüşü: 2025 Açılımı, Federatif Yapı Tartışmaları ve Türkiye’nin Beka Sorunu 2025 yazında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden başlattığı açılım süreci, yüzeyde barış ve toplumsal huzur arayışı gibi sunulsa da, esasen Türkiye'nin anayasal düzeninde köklü bir dönüşümün işaretlerini taşımaktadır. Bu dönüşümün merkezinde, üniter devlet yapısının aşamalı biçimde esnetilmesi ve yerel yönetimlerin yetki alanlarının genişletilmesi yer almaktadır. Ancak bu yönelim, sadece idari reformlarla sınırlı kalmamakta; Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, siyasal birliğini ve tarihsel devlet geleneğini doğrudan tehdit edebilecek federatif yapı tartışmalarını da beraberinde getirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’nun çok milletli ve parçalanmış yapısının ardından, merkeziyetçi ve üniter bir anlayışla inşa edilmiştir. Söz konusu anlayış, yalnızca bir idari düzenleme değil; aynı zamanda modernleşme, laikleşme ve ulusal kimlik inşası projelerinin de taşıyıcısı olmuştur. Üniter yapı, bölgesel çıkarlar yerine ortak bir ulus fikrinin anayasal teminatı olarak görülmüş; bu çerçevede yerinden yönetim yerine, merkezi denetim esas alınmıştır. Bu model, zamanla çeşitli vesilelerle tartışılsa da, özellikle Kürt meselesi çerçevesinde gündeme gelen özerklik ve federasyon talepleri, doğrudan devletin bölünmezliği ile ilişkilendirilmiş ve çoğu zaman bir “beka meselesi” olarak ele alınmıştır. İlk olarak, 2009 yılında başlayan çözüm süreci, resmi ideolojinin sınırlarını zorlayan, Kürt siyasi hareketiyle diyalog kuran ve yerel yönetimlere daha fazla alan açılabileceğini ima eden bir dönem yaratmıştır. Bu süreçte, demokratik özerklik, anadilde eğitim, bölgesel kültürel özerklik gibi kavramlar meşru çerçevede tartışılmaya başlanmış; ancak "devlet aklı", bu açılımın yapısal bir federatif modele evirilmesine hiçbir vakit müsaade etmemiştir. Keza 2015 sonrası yaşanan "Hendek Süreci" de, mezkur açılımın güvenlik zafiyeti yarattığına dair güçlü algının pekişmesine sebebiyet verecektir. Binaenaleyh 2009 / 2015 süreci, üniter yapının demokratikleşmesi yönünde umut doğursa da, aynı zamanda bu yapının zayıflaması halinde nasıl bir parçalanma tehdidinin belireceğine dair güçlü bir kanaat oluşturmuştur. Bugün Erdoğan’ın yürüttüğü açılım süreci, 2009’daki sürecin tersine, hiçbir toplumsal mutabakat, kamusal tartışma ya da ideolojik netlik barındırmamaktadır. Vetire, tümüyle Meclis aritmetiğine ve Erdoğan’ın anayasa değişikliği ile bir dönem daha görevde kalmasına endekslenmiş bir siyasi mühendislik olarak şekillenmektedir. Bu bağlamda, Kürt hareketine anayasal düzeyde yerel özerklik vaat edilmesi ya da belediyelerin yetkilerinin genişletilmesi gibi adımların gündeme gelebileceği ihtimali ciddi şekilde tartışılmaktadır. Ancak federatif öğeler içeren bu adımların, uzun vadede Türkiye'nin siyasal birliğini tehdit etme riski göz ardı edilmektedir. Zira Türkiye'de yerel yönetimlerin etnik temelli yoğunlaştığı bölgelerde güçlenen özerkliğin, zamanla merkezi iktidardan kopmaya meyleden bir yapıya evirilmesi ihtimaller dahilindedir. Bu tür bir yapı, Irak Kürdistanı örneğinde olduğu gibi, önce özerklik ardından fiili bağımsızlık tartışmalarını tetikleyecektir. Erdoğan’ın bugün siyasi destek uğruna göz kırptığı yapısal dönüşümün, yarın Türkiye’yi fiili parçalanmaya sürükleyebilecek bir süreci başlatabileceği gözden kaçırılmamalıdır. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, Erdoğan’ın bu süreci yönetiş biçimi, ideolojik netlikten çok siyasi çıkar hesabına dayanmaktadır. 2009’da çözüm süreci yürütülürken kullanılan “ileri demokrasi” retoriği yerini bugün, “anayasal çoğunluk aritmetiği”ne bırakmış durumdadır. Bu pragmatizm, devletin temel ilkeleriyle oynanmasını kolaylaştırmakta, yapısal değişiklikleri sıradan teknik düzenlemeler gibi göstermektedir. Asıl tehlike ise, bu teknik görüntünün ardında bir "zihinsel kaymanın" giderek kurumsallaşmasıdır. “Güçlendirilmiş yerel yönetim”, “yerel katılım”, “demokratik özerklik” gibi kavramlar, federatif yapıya geçişi "yumuşatan faktörler" olarak öne çıkmaktadır. Bu da, nihayetinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının aşındırılması anlamına gelmektedir. Hülasa 2025 açılım süreci, barış ve normalleşme söylemiyle sunulsa da, içeriği itibariyle Türkiye’nin tarihsel devlet reflekslerini zayıflatabilecek bir siyasal çözülmeyi içerisinde barındırmaktadır. Üniter yapı esnetildikçe, merkezi otorite zayıflamakta; bu zayıflama ise, etnik temelli ayrışmaların kurumsal zemin kazanmasına zemin hazırlamaktadır. Erdoğan’ın kişisel iktidar hedefleri doğrultusunda yürüttüğü Anayasa değişikliği arayışı, sadece rejimi değil; devletin kurucu dokusunu da dönüştürme tehlikesi barındırmaktadır. Bu sürecin nihai ucu, federatif yapıya geçiş olmasa dahi, federasyon tartışmalarının meşrulaştırılmasının, Türkiye’nin bütünlüğü konusunda onulmaz bir gevşemenin hasıl olmasına neden olabileceği unutulmamalıdır. Kısacası mesele yalnızca Kürt açılımı ya da Anayasa değişikliği değildir; mesele, yüz yıl boyunca iç ve dış tehditlere karşı ayakta tutulan üniter devletin, siyasi pragmatizmin kurbanı edilip edilmeyeceğidir. ABD – İsrail’in İran Siyaseti, Kürt Konsorsiyumu ve Türkiye’nin Tehlikeli Denge Oyunu 2025 itibarıyla Ortadoğu’da yeni bir siyasal mimari şekillenmektedir. Bu bağlamda ABD ve İsrail’in öncülüğünde İran karşıtı bir blok inşa edilirken, mezkur güvenlik stratejisinin zeminini yalnızca diplomatik ilişkiler değil; etnik ve bölgesel yapıların yeni ittifak biçimleri de belirlemektedir. Irak, Suriye, İran ve Türkiye’de dağınık biçimde yerleşmiş Kürt yapılarının, fiilen ya da potansiyel olarak birbirine eklemlendiği bir “Kürt konsorsiyumu”, bugün bölgede sessiz fakat kararlı biçimde örgütlenmektedir. Bu yapı, yalnızca İran’a karşı bir tampon mekanizma değil; aynı zamanda Türkiye’nin üniter yapısını hedef alabilecek çok katmanlı bir güvenlik sorununun nüvesini de oluşturmaktadır. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY), Suriye’nin kuzeyindeki PYD/YPG kontrolündeki bölgeler, İran’da giderek daha organize hale gelen PJAK ve Türkiye’deki DEM Parti üzerinden temsil edilen siyasal yapı, uzun zamandır aynı ideolojik zeminden beslenmektedir. Ancak 2020’li yıllar itibariyle söz konusu yapılar arasındaki ideolojik akrabalık, giderek stratejik bir işbirliği zeminine evirilmiştir. ABD ve İsrail’in, İran’ın bölgedeki nüfuzunu kırmak adına Kürt yapılarıyla doğrudan ya da dolaylı temaslarını artırması da, bu işbirliğini hızlandırmıştır. Irak’ta Barzani yönetimiyle kurulan derin angajman, Suriye’de YPG’nin fiili otonom bölge kurmasına verilen destek ve İran’da PJAK’ın giderek aktifleştirilmesi, bu hattın parçalarını görünür kılmaktadır. Türkiye ise bu gelişmelere hem sınır güvenliği bağlamında hem de iç siyasal birliği açısından doğrudan maruz kalmaktadır. Tam da bu jeopolitik konjonktürde Erdoğan’ın yeniden açılım söylemini gündeme getirmesi, rastlantı değildir. Türkiye’nin güneyinde şekillenen bu konsorsiyum, Erdoğan açısından hem bir tehdit hem de bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. Tehdittir; çünkü bölgedeki Kürt yapıların birleşik bir blok oluşturması, Türkiye’deki Kürt hareketini bu yapıya entegre olmaya itebilir. Fırsattır; çünkü bu entegrasyon ihtimaline karşı Türkiye içindeki Kürt aktörleri sistem içinde tutmak, Erdoğan’ın hem iç güvenliği kontrol etmesini hem de beynelmilel pazarlık masasında elinin güçlü görünmesini sağlayabilir. Bu bağlamda 2025 açılımı, çözüm üretmekten çok, dış baskıyı içte dengeleyici bir araç işlevi görmektedir. Ancak bu süreç, aynı zamanda Türkiye’nin dışarıdan şekillendirilen bir etnik kuşatmaya karşı "kırılgan" hale gelmesi riskini de taşımaktadır. Öte yandan ABD ve İsrail, İran’a karşı yürüttükleri stratejide Körfez ülkeleriyle doğrudan savunma ittifakları kurarken, kuzey ekseninde Kürt yapılarını kullanmaktadır. Bu model, İsrail’in 1990’lardan beri izlediği “çevreleme stratejisi”nin güncel versiyonudur. Türkiye, bilhassa Suriye sahasında ABD’nin YPG ile olan ilişkisine sert tepki gösterse de, bu ilişkinin stratejik niteliğini değiştirememiştir. Ankara’nın NATO üyeliği ve Batı’yla kurduğu geleneksel bağlar, artık güvenlik çıkarlarıyla tam örtüşmemektedir. Bu durumda Erdoğan’ın manevra alanı kaçınılmaz bir biçimde daralmaktadır. Batı ile ilişkileri dengelemek isteyen Erdoğan, bir yandan da Rusya ve İran’la geçici işbirlikleri geliştirerek bu kuşatmayı yarmaya çalışmaktadır. Ancak bu denge oyunu, uzun vadede, sürdürülebilir olmaktan çok uzaktadır. Nihai olarak Türkiye, ya Batı’nın çizdiği güvenlik mimarisine uymak zorunda kalacak ya da kendi içinde alternatif ittifaklar geliştirerek yalnızlaşmayı göze alacaktır. Her iki durumda da Kürt meselesi, dış politikanın merkezine yerleşmiş durumdadır. Ortadoğu’da şekillenen bu yeni jeopolitik tablo, Türkiye'nin yalnızca sınır güvenliğini değil; aynı zamanda anayasal bütünlüğünü tehdit eder boyuttadır. Bölgesel Kürt konsorsiyumu, federatif yapıları esas alan, çok merkezli yönetim modellerini benimsemektedir. Bu modelin Türkiye’ye taşınması ise, yalnızca idari dönüşüm değil; siyasal parçalanmanın da ilk adımı olacaktır. Erdoğan’ın açılım hamlesi, içerideki Kürt siyasi aktörleri sistem içinde tutmak için rasyonel bir araç olarak sunulsa da, bu aktörlerin bölgesel konsorsiyuma eklemlenme potansiyeli göz ardı edilmemelidir. Bugün "Anayasal reform" adı altında atılacak her adımın, yarın uluslararası arenada Türkiye’nin bölünmesi için gerekçe haline getirilebileceği unutulmamalıdır. Sonuç olarak güncel konjonktürde Türkiye; içeriden "açılım ve yumuşama", dışarıdan "kuşatma ve çevrelenme" ikileminde sıkışmış durumdadır. Erdoğan’ın açılım süreci, içeride siyasi hesaplara hizmet ederken, dışarıda Türkiye’yi parçalı bir yapıya sürükleyecek federatif konsorsiyumların önünü açmaktadır. Diğer taraftan ABD - İsrail hattında kurulan İran karşıtı güvenlik bloğu, Kürt yapıları stratejik araçlara dönüştürmekte; bu yapıların Türkiye’ye etkisi ise sadece güvenlik değil, rejim düzeyinde de yıkıcı olabilecek boyutlara ulaşmaktadır. Erdoğan’ın bu tehlikeyi denge siyasetiyle yönetmeye çalışması, yapısal tehditleri ertelemekten başka bir sonuç doğurmamaktadır. Son tahlilde mesele, Kürt açılımı ya da anayasa değil; Türkiye’nin bütünlüğünün bölgesel satranç tahtasında nasıl korunacağıdır. Bugünkü açılım siyaseti, bu soruya net bir yanıt verememekte, aksine cevapların bulanıklaştığı bir tür jeopolitik belirsizlik alanı yaratmaktadır. Muhalefetsiz Yeni Rejim: CHP’ye Yönelik Tutuklamalar ve Anayasa Sürecinde Sistem Dışı Bırakma Stratejisi 2025 yazı itibariyle siyasette yaşanan gelişmeler, yalnızca yeni bir Anayasa arayışını değil; bu anayasal sürecin muhalefetsiz, hatta toplumsal uzlaşmadan bütünüyle arındırılmış biçimde yürütüleceğini açıkça göstermektedir. Bu tablo en çok, ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne dönük artan yargı baskısı ve kriminalizasyon hamlelerinde kristalize olmaktadır. Yerel yöneticilerden milletvekillerine, bürokratlardan parti kadrolarına kadar uzanan bu yargı kuşatması, tesadüfi ya da bağımsız yargı refleksiyle açıklanamaz. Aksine bu baskı, yeni rejimin inşasında anayasal meşruiyeti Erdoğan ve ittifak çevresine hasreden, muhalefeti ise anayasal sürecin nesnesi değil; hedefi haline getiren bir siyasal mühendisliktir. 2025’in ilk aylarından itibaren CHP’li belediyelere yönelik olarak yolsuzluk, terörle iltisak ve kamu kaynaklarını usulsüz kullanma suçlamalarıyla çok sayıda soruşturma başlatılmış; bazı belediye başkanları görevden alınmış, bazıları ise tutuklanmıştır. Bu sürecin hemen ardından CHP genel merkezi çevresindeki isimlere yöneltilen suçlamalar, partinin genel merkez düzeyinde itibarsızlaştırılmasına dönük bir stratejiye işaret etmektedir. Bu gelişmeler, herhangi bir adli takibatın nesnel gerekçeleri olarak değil; siyasal iktidarın, muhalefeti anayasa masasına çağırmak yerine, doğrudan siyasal denklem dışına itme arzusunun bir parçası olarak okunmalıdır. Zira anayasa süreci artık, muhalefetin katkı vereceği bir "toplumsal mutabakat" zemini olmaktan çıkmış; Erdoğan’ın siyasal ömrünü uzatacak teknik bir oylamaya indirgenmiştir. Soru açık ve kesindir: Yeni anayasa, kim adına ve kimlerle yapılacaktır ? Meclis çoğunluğu üzerinden anayasa değişikliğini mümkün kılmaya çalışan Erdoğan, bu süreçte ne CHP’yle müzakereye ne de toplumsal bir meşruiyet üretmeye ihtiyaç duymaktadır. Aksine CHP’nin kriminalize edilmesi, muhalefetin süreci boykot etmesi ya da dahil edilmemesi, Erdoğan için anayasanın “kendi elleriyle” yeniden yazılmasına zemin hazırlamaktadır. Bu bağlamda Anayasa, demokratik bir ortak zemin değil; muhalefetsiz bir iktidar sisteminin hukuki çerçevesi olarak tasarlanmaktadır. CHP’ye yönelik yargı hamleleri ise yalnızca caydırma değil; siyasal oyun dışına itme fonksiyonuna sahiptir. Yine, CHP’ye yönelik yürütülen yargı süreci, yargının bağımsızlığı açısından değil; rejimin siyasal biçimi açısından önemlidir. Bu sürecin sonunda CHP’nin yalnızca yerel yönetim gücü kırılmakla kalmayacak, Anayasa tartışmalarında “gayrimeşru” ilan edilen bir muhalefet pozisyonuna düşürülmesi de hedeflenecektir. Bu mekanizma, muhalefetsiz bir rejim inşasının ön şartıdır. Türkiye’de yeni Anayasa üzerinden kurulmak istenen yapı, yalnızca başkanlık sisteminin tahkimi değil; siyasal çoğulculuğun lağvedildiği, muhalefetin hukuk yoluyla sistem dışına itildiği bir otoriter kurumsallaşmadır. İlginçtir ki, Erdoğan bugün 1982 Anayasası’nı “darbe anayasası” olarak reddederken, o metnin sunduğu en temel güvencelerden biri olan siyasal partilerin anayasal varlığını da hiçe saymaktadır. Bugünkü hamle, 1982 ruhunun ters yüz edilmesi değildir; o ruhun başka bir siyasal araçla yeniden üretilmesidir. Aradaki fark ironiktir: 1982’de Anayasa "askeri vesayet" ile dayatılmıştır; bugün ise muhalefet bastırılarak, anayasal meşruiyetin tümü tek bir kişiye tahsis edilmek istenmektedir. Velhasıl CHP’ye yönelik tutuklama ve soruşturmalar, tek tek hukuki dosyalar olarak değil; topyekun bir siyasal tasfiye planının parçası olarak değerlendirilmelidir. Bu plan, Anayasa değişikliği sürecinde muhalefetin katkısını değil; yokluğunu tercih etmektedir. Erdoğan’ın hedefi, yeni bir Anayasa değil; "yeni bir rejimdir". Ve bu rejimin inşasında CHP, sadece dışlanan değil; suçlanan, bastırılan ve etkisizleştirilen bir öteki olarak kodlanmaktadır. Bu bağlamda Türkiye, bir Anayasa değişikliği tartışmasından değil; muhalefetsiz rejim kurma girişiminden geçmektedir. Sürecin sonunda ortaya çıkacak metin ise bir anayasa değil; "siyasal çoğulculuğun inkar belgesi" olacaktır.

  • Sınırları Aşan Güç: Büyük İskender

    Büyük İskender adı, yalnızca geçmişin karanlık koridorlarında yankılanan bir fatihin değil; aynı zamanda tarihin seyrini değiştirmiş bir zihniyetin de temsilidir. Doğu ile Batı'nın ilk kez bu denli temas kurduğu bir çağda, İskender'in yürüyüşü sadece toprakları değil; insanların düşünce biçimlerini de dönüştürmüştür. Onun hayatı, fetihlerinin ötesinde, bir kültürün başka bir kültürle nasıl entegre olduğuna; bir bireyin kudret arayışının, imparatorluk tahayyülüne nasıl evirildiğine dair benzersiz ve sıra dışı bir hikayedir. Tarihyazımının en temel problemlerinden biri, İskender’in ardında bıraktığı mirasın ne ölçüde tarihsel gerçeklikten ne ölçüde efsanevi anlatılardan beslendiğidir. Makedonyalı bir kralın, kendisini Amon-Ra’nın oğlu ilan ettirmesi; Pers geleneklerini benimseyerek Helen dünyasında tepki çekmesi ve henüz otuz üç yaşında, Babil’in ortasında, gizemli bir şekilde hayatını kaybetmesi, onun yaşamını hem tarihçilere hem de mit yaratıcılarına malzeme haline getirmiştir. Flavius Arrianos’un “Aleksandrou Anabasis”i ile Curtius Rufus’un dramatik anlatımı, Plutarkhos’un ahlaki temalı biyografileriyle birleştiğinde, tarih ile masal arasındaki çizgi daha da muğlaklaşır. Bu nedenle, İskender’i anlamak, yalnızca askeri zaferleri ve siyasi kararları irdelemekle değil; onu kuşatan anlatıların, ideolojik ve kültürel bağlamlarının da çözümlemesini yapmakla mümkündür. Büyük İskender’in öyküsü, aynı zamanda evrensel bir arayışın da hikayesidir: Kudretin sınırlarını, meşruiyetin doğasını ve bireyin, zamanın ötesine geçme tutkusunu anlamak. Onun adı etrafında inşa edilen mit, sadece Helenistik dünyanın değil; Roma İmparatorluğu’ndan Napolyon dönemine, hatta günümüz jeopolitik okumalarına kadar etkisini sürdürmüştür. Ne var ki, bu etki çoğu zaman idealize edilmiş bir figürün gölgesinde kalmıştır. Velhasıl bu çalışmamızda, İskender’in yaşamını yalnızca bir fetihler zinciri olarak değil; dönemin siyasal yapısı, kültürel kodları, düşünsel altyapısı ve uzun vadeli mirası bağlamında çok katmanlı bir analizle inceleyeceğiz. Böylece hem efsaneyi tarihsel olgulardan ayırmak hem de bu olağanüstü figürü çağının dinamikleri içinde yeniden konumlandırmak mümkün olacaktır. Çocukluk ve Aristoteles Makedon tahtının varisi olarak M.Ö. 356 yılında Pella’da dünyaya gelen İskender’in çocukluğu, sıradan bir prensin eğlenceli ve kaygısız yıllarından ibaret olmamıştır. Zira babası II. Filip’in liderliğinde yükselen Makedon Krallığı, bir yandan Yunan şehir devletlerini siyaseten ve askeri olarak tahakküm altına almaya çalışırken, diğer yandan da kuzeydeki barbar kabilelerle sürekli bir çatışma halindedir. Binaenaleyh İskender’in erken yaşlardan itibaren hem saray entrikalarına hem de savaş pratiğine aşina olduğu rahatlıkla söylenebilir. II. Filip, yalnızca kudretli bir hükümdar değil; aynı zamanda oğlu için entelektüel bir zemin inşa etme konusunda da oldukça bilinçlidir. Bu bağlamda, dönemin en büyük düşünürü olarak kabul edilen Aristoteles’i İskender’in eğitimiyle görevlendirmesi, Makedonya’nın “barbar” olarak nitelendirildiği klasik Helen dünyasında kültürel bir meşruiyet kazanma çabasının da yansımasıdır. Aristoteles’in rehberliğinde doğa bilimlerinden retoriğe, etik tartışmalardan Homeros’un epik şiirlerine dek geniş bir entelektüel tedrisattan geçen genç İskender bu sayede, salt bir savaşçı değil; bir “medeniyet taşıyıcısı” olma fikrini de içselleştirecektir. Gerçekten de mezkur eğitimin etkisi, İskender'in bir hükümdar olarak icraatları göz önüne alındığında, sadece kuramsal bilgiyle sınırlı kalmamıştır. Zira Aristoteles’in “altın ortalama” ilkesinin, yönetim anlayışında denge arayışını; “telos” düşüncesinin ise, genç Makedon'un eylemlerinde bir amaç doğrultusunda hareket etme fikrini beslemiş olduğu açıkça görülebilmektedir. Öte yandan, Aristoteles’in yabancılara ve bilhassa doğulu halklara yönelik hiyerarşik yaklaşımı, ilerleyen yıllarda İskender’in bu düşünceyle çelişen davranışlar sergilemesi bağlamında dikkat çekici bir tezat oluşturacaktır. Nitekim İskender, fethettiği topraklarda yerel halkları dışlamaktan ziyade onlarla kültürel ve siyasi bir bütünleşmeye gitmeyi tercih etmiş ve bu yönüyle hocasının öğretisini ahlaki boyutta aşmıştır. İskender’in çocukluk ve gençlik yıllarında edindiği bu zihinsel donanım, onun liderlik tarzında belirleyici olmuş; yalnızca kılıcının gücüyle değil, düşünsel derinliğiyle de çağının ötesine geçen bir hükümdar olarak anılmasının önünü açmıştır. Ne var ki, bu dönemin önemli bir diğer etkisi de, II. Filip’in gölgesinde şekillenen bir egemenlik ideali ve babasının başarılarıyla sürekli kıyaslanan bir varoluş gerilimidir. Sonraki vetirede bu durum, babasını aşmak ve onun açtığı yolu kendi efsanesiyle mühürlemek adına İskender için ekstra bir motivasyon kaynağı olacaktır. Asya Seferi ve Hellenistik Fethin Mantığı II. Filip M.Ö. 336’da bir suikast sonucu öldürüldüğünde, henüz yirmi yaşındaki İskender’in Makedon tahtına oturması, aristokrasi içinde ciddi bir gerilimi de beraberinde getirmiştir. Filip’in sarayındaki hanedan çekişmeleri, özellikle İskender’in annesi Olympias’ın entrikalarıyla birleşince, genç kralın ilk icraatları meşruiyetini sağlama alma çabası etrafında şekillenecektir. Bu bağlamda, tahta çıktığı ilk aylarda, potansiyel rakipleri ya ortadan kaldıracak ya da etkisizleştirecektir; babasının ikinci eşinden doğan üvey kardeşini ve onun arkasındaki hizbi bertaraf etmesi de mezkur siyasetin bir sonucudur. Bu sert geçiş, İskender’in iktidarı nasıl algıladığını da gözler önüne sermektedir: Tereddüt değil, hakimiyet; taviz değil, mutlakiyet ... İç düzeni tesis etmesinin akabinde İskender, gözünü Yunanistan’a çevirir. II. Filip’in Korinthos Birliği vasıtasıyla Helen dünyasında sağladığı hakimiyet, babasının ölümünün ardından zayıflamış durumdadır ve Thebai, Atina, Sparta gibi kentler, Makedon boyunduruğunu gevşetmek adına fırsat kollamaktadır. Tehlikenin farkında olan genç hükümdar ise, harekete geçmek için zaman kaybetmeyecektir: Teselya’daki hızlı askeri müdahalesiyle Helen kentlerini yeniden hizaya sokmuş ve en sert muhalefeti gösteren Thebai'yi M.Ö. 335'te topyekun yıkıma uğratmıştır. Savaşın ardından, emsal teşkil etmesi için; kadim şehir yerle bir edilmiş ve hayatta kalan Thebaililer köle olarak satılmıştır. Bu dramatik örnek, İskender’in yalnızca savaş meydanında değil, siyasetin psikolojik boyutunda da ne denli stratejik davrandığının açık bir göstergesidir. İktidarı boyunca "korku ve saygı", onun yönetim anlayışının asli unsurlarını teşkil edecektir. Aynı yıl, Balkanlardaki Trak ve İlir kabilelerinin isyanına karşı sefere çıkan İskender, bu sayede hem kuzey sınırlarını güvence altına almış hem de henüz tahtta bir yılını doldurmamış bir kral olarak askeri kudretini kanıtlamıştır. Bu hızlı ve kararlı adımlar, onun yalnızca bir "mirasçı" değil, aktif bir kurucu olduğunu da ortaya koymaktadır. Babasının bıraktığı planları uygulamaktan ziyade, onları kendi vizyonuyla yeniden şekillendirmektedir. M.Ö. 334'e gelindiğinde, yıllardır Helen dünyasının gündemini meşgul eden meşhur Asya seferi, nihayet fiiliyata dökülür. Harekatın hemen başında İskender'in, Hellespontos’u geçerken Akhilleus’a adak adaması, yalnızca mitolojik bir saygı değil; aynı zamanda kendi yürüyüşünü Troya Savaşı’nın devamı olarak konumlandırma arzusunun da bir uzantısıdır. Bu davranış, maceraperest Makedon'a hem Helen dünyasında ideolojik bir meşruiyet sağlamış; hem de onu bir kraldan ziyade, tarihsel bir figür olarak yüceltmiştir. Küçük Asya'ya geçişin ardından gerçekleşen Granikos Savaşı, "yeni dönemin" ilk büyük askeri sınavıdır. Pers satraplarının iştirak ettiği ancak III. Darius’un doğrudan katılmadığı bu savaş, aynı zamanda Makedon ordusunun manevra kabiliyetini, Perslerin yerleşik düzene dayalı taktiklerine karşı deneme fırsatı bulduğu ilk çarpışmadır. Mücadelenin kırılma anında İskender, Pers atlılarının ağır baskısına rağmen süvarileriyle merkezden güçlü bir saldırı başlatmış ve düşmanı bozguna uğratmıştır. Kendi hayatını riske atarak ön cephede çarpışması ise, hem askeri üzerinde büyük bir etki bırakacak hem de liderlik tarzının sembolü haline gelecektir. Granikos’tan sonra Anadolu’nun sahil kentleri birer birer teslim olmaya başlamıştır. İşin ilginç yanı ise Makedonlar, beklentilerinin aksine, Ephesos, Miletos ve Halikarnassos gibi merkezlerde hem yerel direnişle karşılaşacak hem de Pers yanlısı aristokrasiyle mücadele edecektir. Ancak İskender, Thebai'nin aksine, bu kez daha alicenap bir yöntem tercih edecektir: Yerel halkın gönlünü almak, Pers yöneticilerini ya bertaraf etmek ya da Helen yanlısı unsurlarla değiştirmek. Zira bu sefer, yalnızca bir "işgal" değil; aynı zamanda bir yeniden yapılandırma sürecidir ve İskender, yerel halkı kazanmak suretiyle uzun vadeli bir yönetim tesis etmeyi hedeflemektedir. M.Ö. 333'e gelindiğinde, sırada, antik dünyanın kaderini tayin edecek Issos Savaşı vardır. III. Darius’un ilk kez doğrudan katıldığı bu savaşta İskender, daha önce benimsediği esnek cephe düzenini yine başarıyla uygular. Perslerin merkeze bağlı ve ağır yaya birlikleri, Makedonların hafif süvari birliklerinin manevralarına karşı koyamaz ve savaş sonunda Darius kaçarak; annesini, eşini ve çocuklarını Makedonların insafına bırakır. İskender’in, rehin düşen kraliyet ailesine karşı saygılı bir biçimde davranması ise, Pers halkı nezdinde prestij kazanmasını sağlayacak ve işgalinin yıkım getirmeyeceğine dair bir algı oluşmasına olanak tanıyacaktır. Zaferinin ardından İskender, Fenike kıyılarına yönelmiş ve burada gerçekleştirdiği Tiros Kuşatması, onun sabır, kararlılık ve mühendislik becerilerini en açık şekilde gösterdiği aşamalardan biri olmuştur. Aylar süren kuşatma sonunda, deniz üzerine inşa edilen yapay bir yol ile ada kenti karaya bağlanmış ve ele geçirilmiştir. Savaşın ardından ise kent yerle bir edilmiş, nüfusun önemli bir kısmı öldürülmüş ya da esir alınmıştır. Tiros’un akıbeti, Thebai ile birlikte, İskender’in merhametli olduğu kadar zalim de olabileceğinin bir başka göstergesi olmuştur. M.Ö. 332’de Mısır’a yönelen İskender, Pers boyunduruğuna karşı uzun süredir huzursuz olan halkın, ivedi ve tam desteği ile karşılaşır. Kurtarıcı olarak benimsendiği bu kadim topraklarda, Alexandria’nın temellerini atarak kendi adını taşıyan ilk Helenistik şehri de kurmuş olan genç fatih, aynı zamanda Amon Tapınağı’na yaptığı meşhur ziyaret ile de tanrısal meşruiyet arayışının ilk göstergelerini sergilemiş olur. Amon’un oğlu olarak tanımlanmanın, yalnızca teolojik bir iddia değil; Doğu'daki tanrısal hükümranlık anlayışıyla Batı’daki kraliyet meşruiyetini birleştirme çabasının stratejik bir uzantısı olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Velhasıl M.Ö. 331’de gerçekleşen ve Helen / Pers mücadelesini nihayete erdiren Gaugamela Savaşı ile birlikte İskender, tabiri caizse, Ahameniş İmparatorluğu’nun kalbine hançeri saplamış olur. Darius’un son ve en büyük ordusu karşısında, İskender yine "merkez-kırma manevrasını" uygulamış ve nihai bir başarı elde etmiştir. Persler dağılırken; Babil, Susa ve Persepolis kapılarını yeni hükümdarına açacaktır. Bu süreçte gerçekleşen talihsiz bir olay, yani Persepolis’in yakılması ise tarihçiler arasında hala tartışılan, sembolik bir eylemdir: Kimilerine göre sarhoşluğun eseri; kimilerine göreyse Pers medeniyetinin sonuna vurulmuş bilinçli bir darbedir. Doğulu Bir Hegemonya Tasarımı: İran Kültürüyle Bütünleşme Gaugamela zaferinin ardından İskender’in karşısında artık tek bir engel kalmıştır: Pers tahtının meşru sahibi III. Darius. Ancak bu noktadan sonra sefer, yalnızca bir fatihin yürüyüşü olmaktan çıkarak, bir hükümdarın doğuya kök salma ve yeni bir hegemonya inşa etme çabasına dönüşmüştür. Bu süreç, İskender’in yalnızca askeri değil; kültürel, siyasal ve hatta dinsel bir dönüşüm geçirdiği evredir. Bu bağlamda dikkat çeken ilk icraat, "proskynesis" geleneğini uygulama teşebbüsüdür (Hükümdara mutlak itaatin bir ifadesi olarak yere kapanmak - Helen dünyasında bu, tanrılara özgü sayılan bir jesttir). İskender söz konusu ritüeli Makedon sarayında uygulamaya kalktığında, hem askeri elit hem de Yunan kökenli danışmanları arasında büyük bir huzursuzluk baş gösterir. Bilhassa Kallisthenes’in bu uygulamaya karşı çıkışı, İskender’in çevresindeki ideolojik çatlağın ilk belirtisidir. İskender için bu jest, Asya’daki halklara "ben de sizlerden biriyim" mesajı vermeyi amaçlarken; Makedonlar adına konu bu kadar basit değildir. Zira onlara göre; hükümdarlarının tanrılaşma arzusu yavaş yavaş kendini göstermektedir. Mevzubahis dönüşüm yalnızca sembollerle de sınırlı kalmamıştır. Susa'da düzenlenen meşhur düğün töreni, bu kültürel bütünleşmenin zirve noktalarından birini teşkil etmektedir. İskender'in kendisi Pers soylusu Barsine ile evlenirken, generallerini de Pers aristokrasisine mensup kadınlarla evlendirmiştir. Bu, bir jestten öte, halklar arasında kalıcı bir bağ oluşturma teşebbüsüdür. Ancak bilahare Makedon askeri elitin büyük bölümü mezkur evlilikleri kısa sürede terk edecek ve "Batı’nın Doğu ile birleşmesi" İskender'in kişisel bir ideali olarak kalacaktır. Öte yandan, İskender Pers bürokrasisini de olduğu gibi devralmıştır. Yerel valilere görev vermeye devam ederken, bazı bölgelerde eski Pers satraplarını yerinde bırakmıştır. Aynı şekilde, saray içi yazışmalarda Farsça belgeler kullanılmaya devam etmiş ve doğulu görevlilere yüksek makamlar verilmiştir. Bu tercihler bir bakıma, onun salt Batılı bir fatih değil; çokkültürlü bir imparatorluk tahayyülünün kurucusu olduğunu da göstermektedir. Keza Babil’de Apollon’a adak adarken, aynı anda yerel tanrılara da kurban kesmesi; bir Helen kralı ile doğulu bir şahanşah  kimliğini birleştirme arzusunun sembolüdür. Ancak bu dönüşüm çabası, İskender'in çevresinde giderek artan bir huzursuzluğu da beraberinde getirmiştir. Özellikle Parmenion’un oğlu Philotas’ın idamı ve ardından Parmenion’un öldürülmesi, sadece bir komplo tasfiyesi değil, aynı zamanda İskender’in yeni düzenine karşı çıkan eski muhafızlara yöneltilmiş açık da bir mesajdır. Genç fatihin otoritesi mutlaklaşırken, yalnızlığı da derinleşmektedir. Artık etrafında kendisine "korkuyla bağlı" isimler çoğunluktadır ... İskender’in İran kültürüne bu denli yaklaşımı, yalnızca pragmatik bir egemenlik politikası değil; kimlik düzeyinde bir geçişin de göstergesidir. Artık kendisini yalnızca Makedonların kralı değil, Asya'nın "tanrısal hükümdarı" olarak görmeye başlamıştır ve bu yönelimi, onun hem sınır tanımayan bir hükümdar hem de çağının çok ötesinde bir evrensellik arayıcısı olduğunun açık bir göstergesidir. Hindistan Seferi Gaugamela’nın ardından İskender’in önünde neredeyse durdurulamaz bir zafer silsilesi uzanmaktadır; ancak fetih arzusu, yalnızca toprak kazanımından ibaret değildir. Artık mesele, kendi kudretini doğanın ve insanın sınırlarında test etmektir. Hindistan’a yürüyüş de, hem askeri hem de simgesel olarak bu sınırın arayışıdır. İskender’in gözünde Hindistan, salt bir ülke değil; dünyanın bittiği noktadır: Diğer bir deyişle tanrıların, efsanelerin ve bilinmezliğin hüküm sürdüğü bir alem. M.Ö. 327’de İskender, Oxus ve Jaxartes (bugünkü Amu Derya ve Sir Derya) nehirlerini geçerek Hindikuş Dağları üzerinden Hindistan altkıtasına sefere çıkar. Bu aşamada, fetih temposu yavaşlamıştır. Zira direniş gösteren kabilelerle mücadele, düzensiz savaş taktiklerine karşılık vermeyi gerektirmekte, bilhassa Baktriane ve Sogdiane bölgelerinde gerilla tarzı çarpışmalar yaşanmaktadır. Öte yandan Makedon fatih, mezkur dağlık bölgelerde yalnızca savaşmamakta; aynı zamanda yerel halklarla evlilikler tesis ederek , valilik atamaları yaparak ve kalıcı garnizonlar kurarak hakimiyetini derinleştirmektedir. Bu noktada en dikkat çekici duraklardan biri, Sogdiane Kayası adıyla bilinen ve ele geçirilmesi imkansız görülen yüksek bir kale olmuştur. Buradaki kuşatma sırasında İskender’in dağcı birlikleri gece karanlığında neredeyse dikey bir tırmanışla kaleye ulaşmış ve ertesi gün bu “uçan adamlar”ı gören savunmacılar teslim olmuştur. Söz konusu hadise, İskender’in gözünde sadece bir askeri başarı değil; iradenin coğrafyaya hükmedebileceğinin de simgesidir. İskender, Hindistan’a girdiğinde, karşısında ilk olarak Pencap’taki Poros kralını bulur ve taraflar arasında gerçekleşenz Hydaspes Nehri Savaşı, onun doğuda karşılaştığı en ciddi direnişlerden biridir. Poros’un filleri, Makedon ordusunun alışkın olmadığı bir tehdittir; ancak İskender’in manevra gücü ve disiplini sayesinde bu engel de, birtakım zayiatlara rağmen aşılır. Zaferin ardından Poros’un cesareti ve asaletinden etkilenen İskender, onu kendi topraklarında satrap olarak bırakacaktır. Bu, onun “yenip hükmeden değil, dönüştürerek yöneten” kimliğinin yeni bir yansımasıdır. Ancak, zaferlerin ardı arkası kesilmese de, ordunun sabrı artık tükenmiş ve Askerleri, Ganj Nehri’ne kadar yürümeye kararlı olan İskender’e ayak diremeye başlamıştır. Sekiz yıl süren sefer, binlerce kilometre yürüyüş, bitmek bilmeyen savaşlar ve bilinmezliğe doğru süren ilerleyiş... Sonunda Makedonlar Hifasis (Beas) Nehri kıyısında isyan edecektir. Ne mecburi dini törenler ne de yüce idealler askerleri ikna etmeye yetmeyecektir. İskender ilk kez geri çekilmek zorunda kalır. Gözyaşları içinde tanrılara kurban sunan Makedonyalı fatih, yalnızca Ganj’ın değil; artık iradesinin de sınırına ulaşmış durumdadır. Diğer taraftan, dönüş yolculuğu dahi fetih ile geçecektir. Ordunun bir kısmı kara yoluyla Pers topraklarına geri dönerken, donanma Nearchos komutasında denizden ilerlemiştir. İskender ise, Gedrosia (Makran) Çölü üzerinden zorlu bir geri dönüşe girişecektir Bu karar sonucunda, binlerce asker hayatını kaybetmiş; susuzluk, hastalık ve sıcaklık, düşmandan çok daha büyük bir kayıplar verdirmiştir. İskender, fiziksel olarak Hindistan’dan dönse de, zihinsel olarak hala o "sınırsızlık arzusu"nun içindedir ... Babil’de Son Bahar: Tanrı-Kralın Düşüşü Hindistan seferinden dönen İskender, M.Ö. 324’te Babil’e ulaştığında hem fiziksel hem de ruhsal olarak yorgun durumdadır. O artık yalnızca bir fatih değil, imparatorluk düşüncesinin ete kemiğe bürünmüş hali olan bir "tanrı-kral"dır. Pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış Babil ise, hem hayallerinin merkezi hem de kaderinin kapanış perdesi olacaktır. İskender’in Babil’e dönüşü, sıradan bir askeri zaferden çok daha fazlasıdır. O, burada yeni bir dünya kurmak istemektedir ve Doğu ile Batı'yı tek bir yönetim altında birleştiren bir “evrensel imparatorluk” ideolojisi inşa etmekte kararlıdır. Bu bağlamda; yeni yönetim biçimleri, yeni kültürel birleşmeler ve merkezi bir ordu yapısı, listenin ilk başlarında yer almaktadır. Nitekim İskender, Makedon ve Asyalı askerleri tek bir birimde birleştirerek bu yeni düzeni simgesel olarak başlatmak istediyse de; bu girişim, büyük bir huzursuzluğa sebebiyet vermiş ve genç fatih, bir kez daha kendi çevresindeki insanlardan uzaklaşmaya başlamıştır. Bu dönemde gerçekleştirdiği en tartışmalı uygulamalardan biri de, “ilahi tapınma”ya yönelik talepleridir. İskender artık yalnızca tanrıların soyundan gelen biri gibi değil, bizzat "tanrısal bir figür" olarak görülmek istemektedir. Makedonların bu talebi reddetmesi ise, onun yalnızlığını daha da derinleştirecektir. Yakın çevresindeki isimler (bir zamanlar ona hayranlıkla bağlı olanlar) şimdi onun kimliğinin ve zihinsel dönüşümünün gerisinde kalmaya başlamıştır. Aynı yıl, Hephaistion'un ani ölümü, İskender’in psikolojisinde büyük bir kırılma yaratır. Bu kayıp yalnızca bir dostun değil; aynı zamanda ruh eşinin ya da bir kader ortağının yitimi anlamına da gelmektedir. Hephaistion’un ardından gösterdiği yas tutma biçimi ise (tapınaklar kurdurması, tanrılara adaklar adaması, imparatorluk çapında yas ilan etmesi) onun duygusal derinliğini ve belki de nihai kırılganlığını açığa çıkarmıştır. İskender’in son yılı, gelecek büyük seferin hazırlıklarıyla geçmiştir: Arabistan. Henüz yola çıkılmamıştır ama planlar hazırdır. Diğer taraftan, bu dinamik adam, İskenderiye’yi, Babil’i ve yeni kuracağı şehirleri evrensel bir imparatorluğun merkezleri olarak yeniden düzenlemek adına yoğun bir mesai içerisindedir. Ancak moiraların onun için bambaşka planları vardır ... M.Ö. 323’ün Haziran ayında İskender, Babil’de ağır bir hastalığa yakalanır. Kaynaklar; yüksek ateş, halsizlik ve bilinç bulanıklığından söz eder. Zehirlenme, sıtma, tifo gibi pek çok teori ileri sürülmüşse de, kesin neden hala bilinmemektedir. On gün süren hastalığın sonunda, henüz 32 yaşında hayata veda ederken, halefinin kim olacağı sorusuna verdiği rivayet edilen cevabın yankısı ise, günümüzde dek sürecektir: “En güçlüsüne.” Mezkur cevap, yalnızca bir siyasal belirsizliği değil; İskender’in kendi ardında bıraktığı kaosu da simgelemektedir. Çünkü onun büyüklüğü, ardında yönetilebilir bir düzen değil; başsız bir evrensellik, yarım kalmış bir ütopya ve sonsuza dek tartışılacak bir miras bırakmıştır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Plutarkhos'tan İskender - Sezar / Paralel Hayatlar, Jona Lendering'den Büyük İskender ve Arthur Curteis'ten The Macedonian Empire adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Kiremit Parçasının Gücü: Atina Demokrasisinde Ostrakismos Uygulaması

    Yunanca " çanak çömlek mahkemesi" anlamına gelen Ostrakismos sözcüğü, MÖ 6. yüzyılın sonları ile MÖ 5. yüzyılın başları arasındaki dönemi kapsayan ve Atina iç siyaseti nin durumunu özetleyen bir tabirdir. Meşhur Perikles 'in dayısı olan Kleisthenes tarafından başlatılan bu uygulama, yurttaşların hemşerilerini 10 yıllığına sürgüne göndermesine izin vermesinin yanında, yine, Kleisthenes'in yeniden yapılandırdığı demokratik yönetim sistemi ni güçlendirmek üzere hayata geçirdiği reformların da bir parçasıdır. Bu düzenlemeye göre; meclis (sadece yetişkin erkek yurttaşlardan oluşmaktadır), yılda bir kez, yalnızca mezkur prosedürü uygulayıp uygulamayacağına karar vermek adına toplanacaktır. Eğer oylama Ostrakismos 'un uygulanması lehinde sonuçlanırsa; iki ay sonra seçmenlerin, "pişmiş kırmızı topraktan testi veyahut tabak parçalarının (Ostraka; Ostrakismos bu kelimeden türemiştir) üzerine sürgüne göndermek istedikleri kişinin adını yazdıkları bir oylama daha yapılacaktır. Buna ek olarak; oylamanın gerçekleşmesi için katılımcı sayısı, asgari, 6000 kişi olarak belirlenmiş ve gitmesi lehine en fazla oy kullanılan kişi sürgüne gönderilirmiştir. Kararın ardından, sürgüne gidecek yurttaş 10 gün içerisinde Attika 'yı terk etmek zorundadır ve bazı durumlar hariç (meclis tarafından çağırılması vb.) geri dönmesi kesinlikle yasaktır. Ostrakismos , herhangi bir suç karşılığında verilen basit bir ceza değildir. Yine, sürgüne gönderilen kişiye mali bir yaptırım uygulanmamakta ve Atina 'daki mallarını muhafaza etmesine izin verilmektedir. Sürgün edilen kişinin ailesi, arzu ettiği takdirde ve zorunlu yokluğu dışında, hiçbir resmi sonuç ile rahatsız edilmeden yurtlarında yaşamaya devam edebilmektedir. Yine de bu prosedür, uygulanan kişiye ve ailesine büyük bir külfet getirmektedir. Sürgün edilen kimse, ya ailesini de yurdundan ayırıp kendisiyle birlikte Atina topraklarının dışına götürmek ya da uzun süreli yokluğu sırasında herhangi bir yardıma ihtiyaç duyduklarında akrabalarına ve dostlarına bel bağlayarak arkasında bırakmak durumundadır. Bütün bu sebeplerden mütevellit Ostrakismos, sürgüne gönderilen adamın (daima erkek olurdu) karısı ve çocukları üzerinde acı verici kişisel ve duygusal kayıplara neden olmaktadır. Peki Atinalılar neden Ostrakismos gibi ağır bir uygulamayı kabul etmişlerdir ? Bu sorunun cevabı, MÖ 6 yüzyılın ikinci yarısından itibaren yönetimi elinde bulunduran Peisistratos tiranlığında yatmaktadır; zira Atina halkı, Peisistratos idaresinde yaşadığı, özellikle tiranın son dönemlerinde iyice şiddetlenen baskı dönemini çok iyi hatırlamaktadır. Kleisthenes önderliğinde demokrasi lerini kurarken, alışılmadık biçimde öne çıkan herhangi bir liderin kendisini tirana dönüştürmek için gereken desteği kazanması ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaya karar veren Atinalılar, böyle birinin kent devletinden 10 yıllığına uzaklaştırılmasını yegane çözüm olarak görmüşlerdir. Bu sayede sürgüne gönderilen kişi, siyasetten uzunca bir süre uzak kalacak ve itibar kaybedecektir. Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babalarından ve aynı zamanda ikinci başkanı olan John Adams , bu siyasi saiki yani korkuyu, Atina'daki "sürgün" uygulamasının nedeni olarak kabul eder ve hatıratında konuya değin görüşlerini şu şekilde ifade eder: "halkın zafiyetinin ve devletin yürütme organını idare etmekteki yetersizliğinin veya yasama organının sahip olduğu yetkilerin dengesizliğinin bu kurum kadar samimi bir itirafı, tarihin hiçbir döneminde görülmemiştir." Bu açık sözlü değerlendirme, Adams ve diğer kurucu babaların Atina'nın doğrudan demokrasi sini yeni devletlerine model olarak kabul etmemelerinin ve cumhuriyetin kurulmasında ısrarcı olmalarının muhtelif nedenlerinden de biridir. Aynı zamanda, Ostrakismos, bireysel özgürlüğü korumak için yeterli anayasal güvencenin olmadığı bir demokraside görülmesi mümkün olan " çoğunluğun tiranlığı" kavramının bir tezahürü gibidir. MÖ 490'da gerçekleşen ve Atina İmparatorluğu 'nun temellerinin atıldığı meşhur Marathon Muharebesi 'nden sonraki Ostrakismos uygulamasına ilişkin kanıtlar, sınırlı olmak ile beraber, muharebenin evveline tekabül eden dönemde herhangi bir yurttaşa sürgün cezasının uygulanmadığını göstermektedir. Aristoteles 'in Atina siyasi tarihi üzerine yaptığı kısa araştırmasında (bkz: Atinalıların Devleti ) belirttiği üzere Ostrakismos 'un ilk muhataplarının sürülme nedeni, aslında bu insanların Atina'ya hükmeden tiranlar olmayı amaçlamalarından şüphelenilmesidir. Bu suçlama, söz konusu kişilerin Atina'nın ilk tiranı olan Peisistratos 'un ailesiyle bağlantılı olmaları hasebiyle kenti, Yunan özgürlüğünü tehdit eden Pers kralının mahmisi olarak yönetmek adına onunla işbirliği yapmaya hazır oldukları imasını da taşımaktadır. Bilindiği üzere o dönemde Peisistratos'un oğlu eski tiran Hippias , Perslerin zaferinin kendisini tekrar Atina'nın tek hükümdarı kılacağı beklentisiyle, Marathon 'a kadar Perslere eşlik etmiştir. Kusurun insanın imzası olduğu kaidesi, pek tabii olarak, Ostrakismos'un uygulanmasında da zaman zaman kendini göstermiş ve söz konusu cezasının kime uygulanması gerektiğine dair yapılan bazı oylamalarda kimi yurttaşlar, sırf kişisel antipati ya da kıskançlıktan kaynaklanan çeşitli saiklerle de hareket etmişlerdir. Bu duruma en güzel örneği teşkil eden hadise ise, hem kişisel yaşamında hem de siyasette alışılmadık ölçüde adil olmasıyla bilinen ve Salamis Savaşı kahramanlarından Aristides 'in 482'deki sürgünüdür. Anlatıya göre Aristides , o yılki Ostrakismos oylamasının yapılacağı yere doğru yürürken kendisine yaklaşan bir yurttaş elindeki çömlek parçasına bir isim yazması için ondan yardım istemiştir. Bu kişi okuryazar değildir ve bu durum o dönemde gayet normal olduğu gibi, yurttaşlığa ya da oy kullanmaya da engel teşkil etmemektedir. Velhasıl Aristides, adama çömlek parçasına hangi ismi yazacağını sorduğunda adam "Aristides" yanıtını vermiştir. Bu cevaba şaşıran Aristides, "Aristides sana sürgüne gönderilmeyi hak edecek ne yaptı ?" diye sorduğunda ise adam; "hiçbir şey yapmadı, yalnızca herkesin ona " Adil Aristides" deyip durmasından bıktım usandım" şeklinde cevap vermiştir ( Plutarkhos / Aristides). Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Aristoteles'ten Atinalıların Devleti, Plutarkhos'tan Aristides ve Thomas Martin'den Perikles adlı eserleri tavsiye ediyorum.

bottom of page