Amerikan Tahakkümünün Gölgesinde Uluslararası Hukukun Tahribi: Maduro ve Venezuela
- Umur Ozer
- 4 Oca
- 9 dakikada okunur

Amerika Birleşik Devletleri, 2026 yılı itibarıyla Venezuela’ya yönelik müdahale pratiğinde niteliksel bir eşik aşımı sergilemektedir. Caracas’ta yürütülen askeri nitelikli bir operasyon sonucunda Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro, eşi Cilia Flores ile birlikte ABD güçlerinin fiilî kontrolüne girmiş ve ülke dışına çıkarılmıştır. Bu gelişme, iki ülke arasındaki uzun süreli gerilimi yalnızca yoğunlaştırmakla kalmamakta; aynı zamanda devlet egemenliği, kuvvet kullanımı ve politik meşruiyet gibi temel kavramları beynelmilel siyasetin merkezine yeniden taşımaktadır.
Maduro’nun zorla etkisizleştirilmesi, Amerika’nın Venezuela’ya yönelik müdahalesinin ekonomik yaptırımlar ve diplomatik baskı araçlarıyla sınırlı bir çerçevede kalmadığını; doğrudan güç kullanımını içeren bir stratejik düzleme taşındığını göstermektedir. Görevde bulunan bir devlet başkanının kendi ülkesinde yabancı bir güç tarafından kontrol altına alınması, sadece Latin Amerika siyaseti açısından değil; mevcut uluslararası düzenin normatif sınırları bakımından da istisnai ve dönüştürücü bir emsal teşkil etmektedir.
Maduro İktidarı
Nicolás Maduro’nun iktidarı, ani bir siyasi yükselişten ziyade, Hugo Chávez sonrası dönemde Venezuela devletinin içine girdiği yapısal krizin ürettiği bir süreklilik biçimi olarak ortaya çıkar. 2013 yılında Chávez’in ölümüyle birlikte gerçekleşen iktidar devri, Maduro’ya kişisel karizma ya da güçlü bir toplumsal destekten çok, Bolivarcı hareketin kurumsal mirasını emanet eder. Söz konusu miras, daha ilk andan itibaren kırılgan bir meşruiyet zeminine oturmuştur; zira Maduro’nun aynı yıl yapılan seçimleri çok az bir farkla kazanması, iktidarın sonraki yıllarda sürekli yeniden üretilmek zorunda kalacağı bir meşruiyet tartışmasının da başlangıcı olacaktır.
2014 yılı, Maduro yönetimi açısından belirleyici bir eşik niteliği taşır. Ekonomik bozulmanın hızlanması, enflasyonun kontrol edilemez hale gelmesi ve temel tüketim maddelerine erişimde yaşanan kriz, geniş çaplı sokak protestolarını tetiklemiştir. Bu noktadan itibaren iktidar, muhalefeti siyasal bir rakipten ziyade, kamu düzenini tehdit eden bir unsur olarak konumlandırmaya başlayacaktır. Güvenlikçi yönetim tarzının kalıcılaşması, protestoların bastırılması ve muhalefet aktörlerine yönelik yargısal baskılar, Maduro iktidarının karakterini belirleyen temel unsurlar haline gelir.
2015’te muhalefetin Ulusal Meclis’te çoğunluğu elde etmesi, yürütme ile yasama arasındaki gerilimi açık bir kurumsal çatışmaya dönüştürmüştür. Mezkur gelişme, Maduro yönetimini parlamenter denge mekanizmalarını fiilen devre dışı bırakmaya yöneltir. Yargı organları ve yürütme yetkileri üzerinden Meclis’in etkisizleştirilmesi, iktidarın artık salt seçimler yoluyla değil; kurumlar arası güç kaydırmalarıyla da sürdürüldüğünü gösterecektir. 2017 yılında Kurucu Meclis’in devreye sokulması ise, bu sürecin zirve noktasını teşkil eder. Mevcut yasama organını baypas eden bu hamle, iktidarın meşruiyetini sandıktan ziyade, “kurucu irade” iddiasına dayandırma girişimi olarak okunmalıdır.
2018’de yapılan başkanlık seçimi, Maduro’nun ikinci dönemini hukuken başlatırken, siyasal meşruiyet krizini uluslararası boyuta taşır. Zira seçim koşullarına ve katılıma yönelik itirazlar, Batı merkezli aktörlerin Maduro yönetimini tanımama eğilimini güçlendirecektir. Mezkur süreç, 2019 yılında Juan Guaidó’nun “geçici başkan” ilan edilmesiyle birlikte Venezuela krizini iç siyaset alanından çıkararak doğrudan beynelmilel güç mücadelesinin parçası haline getirir. Maduro iktidarı bu aşamada, içerde askeri ve bürokratik sadakati sıkılaştırırken, dışarda Rusya ve Çin gibi Batı-dışı aktörlerle ilişkilerini derinleştirme yoluna gider.
2020 yılında ABD’nin Maduro’yu doğrudan suç isnatlarıyla hedef alması, krizin niteliğini bir kez daha değiştirecektir. Bu hamleyle birlikte Maduro, Washington açısından artık yalnızca gayrimeşru bir siyasal aktör değil; cezai takibin konusu haline getirilen bir figür olarak konumlanır. Bu çerçeve, ilerleyen yıllarda siyasal müdahaleyi hukuk diliyle birlikte düşünmeyi mümkün kılan kritik bir eşik olması hasebiyle bilhassa mühimdir. 2024’teki seçim süreci ve iktidarın devri reddetmesi ise bu uzun gerilimin son halkası olarak, Maduro yönetimini dış müdahaleye açık bir hedef haline getirir.
2026 başında gerçekleşen operasyonla Maduro’nun zorla siyaset dışına itilmesi, söz konusu kronolojinin ani bir kopuşu değil; tersine, on yılı aşkın süredir biriken kurumsal, siyasal ve uluslararası gerilimlerin yoğunlaşmış sonucudur. Bu noktada Maduro’nun şahsı, bireysel bir liderden çok, tasfiye edilmek istenen bir yönetim biçiminin ve enerji temelli egemenlik anlayışının sembolü olarak anlam kazanır. Binaenaleyh Maduro’nun iktidar serüveni, kişisel hatalar ya da tercihler dizisinden ziyade, Venezuela’nın küresel güç dengeleri içinde işgal ettiği konumun giderek daraltılmasının tarihsel kaydıdır.
Müdahale
Dün gerçekleşen müdahale, Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik uzun süreli baskı stratejisinde salt niceliksel bir sertleşmeye değil; niteliksel bir yön değişimine de işaret etmektedir. Daha önce ekonomik yaptırımlar, diplomatik tanıma politikaları ve dolaylı siyasi mühendislik araçları üzerinden sürdürülen müdahale pratiği, bu aşamada doğrudan fiili güç kullanımını içeren açık bir eylem biçimine evirilmiştir. Bu dönüşüm, müdahalenin araçları kadar, uluslararası sistemin işleyiş mantığı açısından da dikkat çekici bir kırılma yaratmaktadır. Bu kırılmanın arkasında, dolaylı baskı mekanizmalarının sınırlı sonuç üretmesi yer almaktadır.
Yaptırımlar yoluyla devlet kapasitesinin zayıflatılması, diplomatik yalnızlaştırma çabaları ve muhalefetin beynelmilel meşruiyetinin inşası, günün sonunda, Venezuela’da istenen politik dönüşümü sağlamaya "yetmemiştir". Söz konusu durum, Amerika açısından müdahalenin sürekliliğini koruyabilmek adına yöntem değişikliğini zorunlu kılmaktadır. Binaenaleyh fiili güç kullanımı, ani ya da tepkisel bir karar olmaktan ziyade, uzun süreli bir stratejik tıkanmanın sonucunda tercih edilen "yeni bir aşama" olarak okunmalıdır.
Bu bağlamda Maduro’nun zorla kontrol altına alınması, yalnızca Venezuela özelinde bir iktidar müdahalesi anlamı taşımamaktadır. Söz konusu eylem, görevde bulunan bir devlet başkanının kendi ülkesinde yabancı bir güç tarafından etkisizleştirilmesini mümkün ve uygulanabilir bir seçenek haline getirmektedir. Böylece uluslararası siyasette, devlet egemenliği ve siyasal dokunulmazlık ilkeleri pratik düzlemde yeniden tanımlanmaktadır. Hukuki normlar ile güç ilişkileri arasındaki denge, normların aleyhine olacak biçimde esnemekte; fiili güç kullanımı, meşruiyet üretmenin asli araçlarından biri haline gelmektedir.
Bu gelişmenin emsal niteliği, Venezuela sınırlarını aşan sonuçlar üretme potansiyeli taşımaktadır. Zira müdahalenin bu biçimi, benzer şekilde “meşruiyeti tartışmalı” ilan edilen yönetimlere karşı uygulanabilecek yeni bir model sunmaktadır. Böyle bir modelin kalıcılaşması, uluslararası düzenin kurallara dayalı yapısını aşındırarak, güç merkezlerinin tek taraflı tasarruflarını olağanlaştıran bir düzleme geçişi hızlandıracaktır. Bu nedenle Venezuela’da yaşananlar, istisnai bir vaka olmaktan çok, küresel siyasetin yönelimini gösteren yapısal bir işaret olarak değerlendirilmelidir.
Neden Şimdi ?
Maduro’ya yönelik müdahalenin zamanlaması ve sertliği, rastlantısal bir kararın değil; uluslararası ve bölgesel koşulların eşzamanlı olarak olgunlaşmasının sonucudur. “Neden şimdi?” sorusu, Venezuela iç siyasetinden çok, küresel güç dengelerinde ortaya çıkan yeni eşikleri işaret etmektedir. Bu bağlamda müdahale, bir krize verilen ani bir tepki olmaktan ziyade, uygun koşulların bir araya geldiği bir anda devreye sokulan hesaplı bir hamle olarak okunmalıdır.
Evvela Venezuela’nın iç direncinin belirgin biçimde aşındığı bir evreye girildiği görülmektedir. Uzun süredir devam eden ekonomik daralma, kurumsal yıpranma ve nüfus kaybı, devletin toplumsal rıza üretme kapasitesini ciddi ölçüde sınırlamaktadır. Güvenlik aygıtının sadakati korunmakla birlikte, söz konusu sadakat artık geniş bir toplumsal meşruiyet zeminine değil; dar ve kırılgan bir güç dengesine dayanmaktadır. Bu durum, dış müdahale açısından “yüksek maliyetli istikrar” riskini düşüren bir etken olarak öne çıkmaktadır.
İkinci olarak, uluslararası ortam müdahaleye elverişli bir esneklik sunmaktadır. Avrupa Birliği’nin kendi iç krizleri ve güvenlik öncelikleriyle meşgul olması, Latin Amerika’da bölgesel bütünlük mekanizmalarının zayıflaması ve Birleşmiş Milletler düzeyinde etkili bir caydırıcılığın üretilememesi, sert bir hamlenin kolektif bir karşılıkla sınırlandırılma ihtimalini azaltmaktadır. Bu bağlamda müdahale, güçlü bir diplomatik izolasyonla karşılaşmadan hayata geçirilebilecek bir seçenek haline gelmektedir.
“Neden bu kadar sert ?” sorusu ise doğrudan stratejik mesaj meselesine bağlanmaktadır. Müdahalenin sertliği, sadece Maduro yönetimini tasfiye etmeye değil; benzer biçimde Batı-dışı aktörlerle derinleşen enerji ve güvenlik ilişkileri kuran rejimlere açık bir uyarı niteliğindedir. Burada hedeflenen, tekil bir iktidar değişiminden çok, belirli bir davranış setinin maliyetini yükseltmektir. Sertlik, bu nedenle araçsal değil; sembolik ve caydırıcı bir işleve sahiptir.
Ayrıca bu sertlik düzeyi, dolaylı baskı araçlarının artık yeterli görülmediğinin de ilanı niteliği taşımaktadır. Yaptırımlar, diplomatik tanımama ve muhalefet destekleriyle sonuç alınamayan bir dosyada, doğrudan güç kullanımı, yalnızca Venezuela’ya değil; küresel sisteme yönelik bir “sınır çizme” hamlesi olarak devreye sokulmaktadır. Bu sınır, hangi tür egemenlik iddialarının tolere edileceğini, hangilerinin ise fiilen tasfiye edileceğini göstermeyi amaçlamaktadır.
Sonuç olarak “şimdi” ile “sertlik” aynı noktada birleşmektedir. Zamanlama, karşı hamle kapasitesinin zayıfladığı bir anı; sertlik ise bu hamlenin sadece Venezuela’ya özgü olmadığını vurgulayan bir mesajı temsil etmektedir. Müdahale, bu yönüyle, belirli bir krizi çözmekten çok, beynelmilel düzenin hangi koşullarda ve kimler lehine işleyeceğini yeniden hatırlatma girişimi olarak anlam kazanmaktadır.
Amerika'nın örtülü motivasyonu
Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya yönelik müdahalesini belirleyen enerji motivasyonu, salt petrolün varlığıyla değil; bu petrolün hangi aktörlerin denetimi ve dolaşımı altında bulunduğuyla doğrudan ilişkilidir. Venezuela petrolü, uzun süredir Amerikan enerji sistemiyle bütünleşik bir kaynak olmaktan çıkmış; bilhassa son 15 yılda giderek artan biçimde Çin merkezli bir ekonomik ve stratejik hat üzerinde konumlanmıştır. Mezkur yönelim, Venezuela’yı yalnızca Washington açısından değil; küresel güç dengeleri bakımından da farklı bir yere taşımaktadır.
Bu doğrultuda Çin, Venezuela’nın başlıca petrol alıcılarından biri haline gelmekle kalmamış; aynı zamanda kredi, altyapı yatırımı ve uzun vadeli enerji anlaşmaları yoluyla da ülkenin ekonomik sürekliliğinde merkezi bir rol üstlenmiştir. Bu ilişki biçimi, klasik ticaret ortaklığının ötesine geçerek, Venezuela petrolünü Çin’in uzun vadeli enerji güvenliği stratejisinin parçası haline getirmektedir. Binaenaleyh Amerika’nın Venezuela üzerindeki denetim kaybı, aynı zamanda Çin’in Batı yarımkürede kalıcı ve derinlikli bir enerji varlığı tesis etmesi anlamına gelmektedir.
Bu noktada kritik bir soru ortaya çıkmaktadır: Böylesine doğrudan çıkarları bulunan Çin, Maduro’nun zorla etkisizleştirilmesi sürecinde neden fiilî ya da askeri bir müdahalede bulunmamaktadır ? Bu durum, Çin’in güç kullanımına dayalı küresel rekabet anlayışından bilinçli biçimde kaçınan stratejik yaklaşımıyla açıklanabilir. Çin, Venezuela’daki varlığını askeri koruma altına almak yerine, ekonomik bağımlılık, borç ilişkileri ve uzun vadeli sözleşmeler üzerinden sürdürmeyi tercih etmektedir. Söz tercih, Çin’in küresel düzeyde “müdahale etmeyen ama nüfuz eden” bir güç profili inşa etme stratejisinin uzantısıdır.
Amerika’nın fiili güç kullanımına yönelmesi ile Çin’in temkinli ve dolaylı pozisyonu arasındaki fark, Venezuela krizini ikili bir çekişmenin ötesine taşımaktadır. Burada karşı karşıya gelen iki farklı hegemonya modeli bulunmaktadır: Biri askeri ve doğrudan müdahaleye dayanan, diğeri ise ekonomik bağlar ve uzun erimli bağımlılık ilişkileri üzerinden ilerleyen bir model. Venezuela, bu iki yaklaşımın kesiştiği bir alan haline gelmektedir. Maduro’nun etkisizleştirilmesi, bu bağlamda sadece Venezuela iç siyasetini değil; Amerika–Çin rekabetinin enerji eksenli cephesini de doğrudan etkilemektedir.
Mevcut tablo, Amerika’nın müdahalesinin yalnızca Venezuela’ya değil; aynı zamanda Çin’in Latin Amerika’daki nüfuzuna yönelik örtük bir hamle olarak okunmasını mümkün kılmaktadır. Çin’in doğrudan karşılık vermemesi ise bir geri çekilmeden ziyade, çatışmayı askeri düzleme taşımadan, yeni dengelere uyum sağlayarak sürdürme tercihinin ifadesidir. Böylece Venezuela krizi, küresel güç mücadelesinin sertlik derecesi farklı iki stratejisinin aynı sahada sınandığı bir örnek niteliği kazanmaktadır.
Şimdi Ne Olacak ?
Maduro’nun zorla siyaset dışına itilmesinin ardından Venezuela’yı bekleyen en muhtemel senaryo, hızlı bir rejim değişimi ya da radikal bir siyasi yeniden kuruluş değildir. Tarihsel örnekler ve mevcut kurumsal yapı dikkate alındığında, en yakın ihtimal, kontrollü bir belirsizlik rejiminin tesis edilmesidir. Bu tür rejimler, kriz anlarında ne tam bir kopuş ne de eski düzenin aynen devamı anlamına gelir; aksine, iktidarın parçalı biçimde yeniden dağıtıldığı, karar alma süreçlerinin geçici aktörler üzerinden yürütüldüğü ara dönemler üretir.
Bu aşamada Venezuela’da olan biteni belirleyecek temel unsur, devlet aygıtının çekirdeğinin dağılmamış olmasıdır. Ordu, yüksek yargı, iç güvenlik yapıları ve petrol sektörünün üst kadroları, Maduro’nun şahsına indirgenmiş yapılar değildir. Bu kurumlar, mevcut krizi bir rejim sonu değil; lider kaybı olarak okuma eğilimindedir. Binaenaleyh ilk refleks, köklü bir dönüşümden ziyade, sürekliliği asgari düzeyde koruyacak geçici düzenlemelere yönelmek olacaktır. Bu, hem iç çözülmeyi önlemenin hem de dış aktörlere “kontrol kaybı yaşanmıyor” mesajı vermenin en düşük maliyetli yoludur.
En yakın ihtimal, bu nedenle, Venezuela’nın kısa vadede yarı-askeri, yarı-sivil bir geçiş mimarisine evirilmesidir. Bu mimaride seçimler, anayasal reformlar ya da köklü kurumsal değişiklikler ilk gündem maddesi olmayacaktır. Öncelik, güvenlik, petrol üretiminin asgari seviyede sürdürülmesi ve devletin dağılmadığı izleniminin korunmasıdır. Siyasal meşruiyet meselesi, bu aşamada ertelenebilir bir sorun olarak ele alınacaktır. Başka bir ifadeyle, düzen, rıza üretmekten çok çöküşü ertelemek amacıyla işletilecektir.
Dış aktörler açısından da benzer bir pragmatizm söz konusudur. Amerika’nın müdahalesi, Venezuela’da ideal bir demokratik düzen kurma iradesinden ziyade, kontrol edilebilir bir istikrarsızlık yaratma amacına daha yakındır. Bu nedenle Washington’ın, kısa vadede radikal reformlar dayatmak yerine, sahada işleyebilecek ve enerji akışını tamamen durdurmayacak bir geçiş formülüne razı olması daha olasıdır. Bu durum, Venezuela’nın bir süre daha “tam egemen ama fiilen bağımlı” bir yapıda kalması anlamına gelir.
Toplumsal düzeyde ise hızlı bir rahatlama beklemek için güçlü bir neden bulunmamaktadır. Ekonomik koşulların kısa sürede iyileşmesi, petrol gelirlerinin ani bir toparlanma yaratması ya da yaptırımların hızla kaldırılması, bu en yakın senaryonun parçası değildir. Aksine, halk açısından gündelik hayat, büyük ölçüde süreklilik gösterecek; belirsizlik ve yoksunluk, farklı aktörler altında yeniden üretilecektir. Bu durum, politik dönüşümün toplumsal bir patlama yerine, yorgunluk ve kabullenme üzerinden ilerlemesine zemin hazırlayabilir.
Binaenaleyh Venezuela için en muhtemel yakın gelecek, dramatik bir “yeniden doğuş” ya da ani bir çöküş değil; düşük yoğunluklu, uzun soluklu ve dış denetime açık bir ara düzenin yerleşmesidir. Bu tür düzenler, krizleri çözmekten çok yönetir; sorunları ortadan kaldırmaz, zamana yayar. Venezuela’nın önündeki yol, tam da bu nedenle, net bir istikametten ziyade, uzatılmış bir geçiş hali olarak şekillenmektedir.
Sonuç
Venezuela örneği, nihayetinde Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası hukuka yaklaşımındaki yapısal çelişkiyi açık biçimde görünür kılmaktadır. Hukukun evrenselliğini savunduğunu iddia eden bir gücün, kendi çıkarları söz konusu olduğunda bu hukuku askıya alabilmesi, meselenin norm ihlalinden ziyade bir yönetim pratiği olduğunu göstermektedir. Müdahale, bu anlamda bir istisna değil; Amerika’nın uzun süredir sürdürdüğü “kuralları koyan ama kendisini bu kurallarla sınırlamayan” yaklaşımın güncel bir tezahürüdür.
Bu çerçevede hukuk, bağlayıcı bir sınır olmaktan çok, gerektiğinde başvurulan ya da göz ardı edilen bir araç işlevi görmektedir. Amerika’nın Venezuela’daki eylemi, egemenlik, kuvvet kullanma yasağı ve devlet başkanı dokunulmazlığı gibi temel ilkelerin, güçlü aktörler tarafından koşullu bir biçimde tanındığını ortaya koymaktadır. Hukuk, burada müdahaleyi engelleyen bir normlar bütünü olarak değil; müdahale sonrasında yeniden yorumlanacak esnek bir söylem alanı olarak kullanılmaktadır.
Söz konusu durum, beynelmilel düzen açısından daha derin bir soruna işaret etmektedir. Eğer hukukun uygulanabilirliği, güç hiyerarşisine göre değişiyorsa, düzenin “kurallara dayalı” niteliği anlamını yitirmektedir. Venezuela örneğinde Amerika, yalnızca bir devlete müdahale etmemekte; aynı zamanda kimin egemenliğinin korunmaya değer olduğu, kimin ise zor yoluyla yeniden düzenlenebileceği konusunda tek taraflı bir hüküm tesis etmektedir. Bu, hukukun değil, gücün norm ürettiği bir dünya tasavvurunun açık ifadesidir.
Bu bağlamda Venezuela’da yaşananlar, salt Amerika’nın dış politikasına özgü bir sertlik anı olarak değil; küresel sistemde meşruiyetin nasıl yeniden tanımlandığını gösteren yapısal bir işaret olarak okunmalıdır. Hukuk, güç karşısında geri çekildikçe; müdahale, istisna olmaktan çıkıp bir seçenek haline geldikçe; küçük ve orta ölçekli devletler için uluslararası düzen, koruyucu bir çerçeve değil, sürekli tetikte olunması gereken bir belirsizlik alanına dönüşmektedir.
Dolayısıyla Venezuela dosyası kapanmamıştır. Aksine, bu dosya, Amerika’nın kendisini hukukun üstünde konumlandırdığı bir uluslararası düzen anlayışının, hangi sonuçları doğurabileceğini açık biçimde göstermektedir. Burada asıl mesele, Venezuela’nın ne kaybettiği değil; hukukun, güç karşısında ne ölçüde aşındığıdır. Bu aşınma sürdükçe, bugün istisna olarak sunulan müdahaleler, yarının olağan pratiği haline gelme potansiyelini taşımaktadır.



Yorumlar