top of page

İlk Viking: Ragnar Lothbrok




Ragnar Lothbrok adı, erken Orta Çağ Avrupa’sında net biçimde izlenebilen tarihsel bir figür şeklinde karşımıza çıkmaz. Onu anlatan metinler, çağdaş kroniklerden çok daha sonra derlenmiş İskandinav sagalarına, şiir geleneğine ve parçalı hafıza kırıntılarına dayanmaktadır. Keza Frank ve Anglo-Sakson kaynaklarında yer alan Viking liderleri ile Sagalardaki Ragnar anlatıları arasında kurulan bağlar, kesinlikten ziyade örtüşme ihtimallerine dayanır. Bu nedenle Ragnar, tek bir kişinin yaşam öyküsünden çok, farklı figürlerin ve anlatıların üst üste binmesiyle oluşmuş kümülatif bir merkez hüviyetindedir.


Bu belirsizlik, Ragnar’ı tarihsel inceleme açısından problemli kılar gibi görünse de; siyasal okuma açısından tam tersine verimli bir zemin sunmaktadır. Zira erken Orta Çağ İskandinav dünyasında tarih, modern anlamda kronolojik kayıtlar üzerinden değil; anlatı yoluyla taşınır. Saga geleneği, yaşanmış olanı olduğu gibi aktarmaktan ziyade onu, doğaüstü nitelikler ile süslemek suretiyle toplumsal hafızaya yerleştirmeyi amaçlar. Ragnar anlatısı da tam olarak bu işlevi yerine getirmektedir.


Frank kroniklerinde 9. yüzyılda Seine havzasında faaliyet gösteren Viking liderleri kayda geçirilmiştir. Paris kuşatması, manastır yağmaları ve krallıklarla kurulan geçici ittifaklar gibi öne çıkan hadiseler mezkur metinlerde yer alır. Ancak Ragnar adı, söz konusu kaynaklarda çoğu zaman açık bir biçimde zikredilmemiş; hatta farklı isimler, farklı liderler ve farklı tarihler öne çıkarılmıştır. Buna karşılık İskandinav sagaları, bu dağınık olayları tek bir figür etrafında toplamış ve böylece tarihsel parçalanmışlık, kurgusal bir bütünlüğe kavuşmuştur.


Burada dikkat edilmesi gereken husus, sagaların “yanlış” bilgi üretmesi değildir. Zira Saga, tarih yazmaz; ancak kimlik üretir. Ragnar Lothbrok da, tam da bu kimliğin taşıyıcısıdır. Onun üzerinden cesaret, meydan okuma, kader ve şöhret kavramları düzenlenir. Yaşayıp yaşamadığı sorusu bu noktada ikincil bir önem arz etmektedir; çünkü anlatının sosyolojik işlevi, biyografik doğruluktan bağımsız bir biçimde işlemektedir.


Bu durum, bizim kültürümüzden örnek vermemiz gerekirse, Ragnar’ı Oğuz Kağan gibi kurucu efsaneler ile aynı düzleme yerleştirir. Her iki figür de yazılı tarihin sınırlarında çok, sözlü geleneğin sürekliliğinde anlam kazanmıştır. Onlar aracılığıyla toplum, geçmişini düzenler ve gelecekteki siyasi yönelimlerini meşrulaştırır. Ragnar anlatısı da Viking dünyasında benzer bir rol üstlenmiştir: Bireysel eylemi kolektif hafızaya bağlamak.


Binaenaleyh Ragnar Lothbrok’u tarihi bir kişi olarak kanıtlamaya çalışmak, abesle iştigaldir. Burada asıl mesele, Ragnar’ın toplumsal hafızaya katkısıdır. Saga geleneği içinde şekillenen bu figür, devlet öncesi bir dünyada iktidarın hangi dil üzerinden kurulduğunu göstermektedir.



  • Ragnar Lothbrok Sagası


Ragnar Lothbrok Sagasında Ragnar’ın kökeni sıradan bir soy çizgisine bağlanmamaktadır. Anlatı, onu doğrudan Odin’e uzanan bir hanedan hattı içine yerleştirir ve İskandinav krallık soylarının sıkça yaptığı bu bağlantı, Ragnar’ın yalnızca güçlü bir savaşçı değil; aynı zamanda tanrısal kökene sahip bir figür olarak algılanmasını da sağlar. Keza Ragnar’ın babası Sigurd Ring de Odin’in soyundan gelen efsanevi krallar zincirinin önemli bir halkasını teşkil etmektedir. Bu sayede Ragnar’ın yükselişi, kişisel beceriden çok, önceden belirlenmiş bir mirasın devamı şeklinde sunulmuş olur.


Bahsini geçirdiğimiz soy anlatısı, Ragnar’ın hayatındaki olağanüstülükleri açıklayan bir arka plan işlevi görmektedir. Nihayetinde saga, Ragnar’ın farklılığını mucizevi olaylarla değil; doğuştan gelen ayrıcalıklı bir konum üzerinden inşa eder. Binaenaleyh onun hayatı ve maceraları, seçilmiş olmanın getirdiği doğal sonuçlardır.


Lagertha The Shield Maiden


Saga’nın erken bölümlerinde Ragnar’ın karşısına çıkan Lagertha, kalkan taşıyan ve savaşan bir kadın olarak betimlenir. Bu anlatı aynı zamanda, Viking dünyasında kadın savaşçı figürünün tamamen istisnai olmadığını gösteren örneklerden biri olması hasebiyle bilhassa önemlidir. Ragnar’la omuz omuza savaşan Lagertha; korunması gereken bir eş değil, mücadeleye katılan bir aktördür.


Ragnar ile Lagertha arasındaki evlilik ise, saga içerisinde uzun süreli bir birliktelik olarak işlenmemiştir. Bu durum romantik bir kopuştan ziyade, Ragnar’ın yaşam biçimiyle ilişkilendirilmelidir. Neticde sürekli hareket halindeki bir figür için kalıcı bağlar ikincil konumdadır. Lagertha anlatısı, Ragnar’ın yükselişinin erken bir evresini temsil eder; ancak destanın merkezinde yer almaz.


Thora ve Yılan Motifi


Ragnar’ın Loðbrók lakabını kazanması, saga anlatısında en somut ve en sembolik sahnelerden biridir. Kahramanımızın eşi olacak Thora’yı koruyan dev yılan, evliliğe geçilmesi için aşılması gereken bir eşiği temsil etmektedir. Ragnar, bu yılanla mücadeleye hazırlanırken özel yapılmış tüylü ve kalın deriden kıyafetler giyer; bazı varyantlarda söz konusu kıyafetlerin katranla kaplandığı da belirtilmektedir. Burada amaç Ragnar'ın, yılanın ısırığından ya da zehrinden korunmasıdır.


Bu ayrıntı okuyucuya, Ragnar’ı düşünmeden saldıran bir savaşçıdan çok, riskini hesaplayan bir figür olarak gösterir. Yılanın öldürülmesiyle kazanılan Loðbrók lakabı da, kahramanızımın kimliğinde kalıcı bir iz bırakacaktır. Zira bu olaydan sonra Ragnar, salt eylemleriyle değil; adıyla müsemma bir savaşçı haline gelecektir. Ayrıca Ragnar'ın Thora ile olan evliliğinden dünyaya gelen Erik ve Agnar adlı oğulları, doğdukları andan itibaren saga içinde özellikle belirtileceklerdir.


Aslaug (Kráka): Bilgelik ve Kehanet


Ragnar'ın bir diğer eşi olan Aslaug, saga anlatısında gizli bir kimlikle sahneye çıkar. Sigurd Fafnisbane’in kızı olan Aslaug, Ragnar’la ilk karşılaştığında Kráka adıyla, sıradan bir köylü kızı gibi yaşamaktadır. Soyunun gizlenmesi ise, anlatının temel motiflerinden birini teşkil etmektedir. Zira onun bilgeliği, doğrudan açıklamalarla değil; dolaylı sınamalar ile ortaya konacaktır.


Ragnar’ın Aslaug’a yönelttiği meşhur bilmece (Ne giyinik ne çıplak, ne tok ne aç, ne yalnız ne kalabalık) saga anlatısının en bilinen sahnelerinden biridir. Aslaug’un bu bilmeceyi , soğan ve köpek yardımıyla çözmesi, arkaik bir toplumda dahi zekanın fiziksel güçten üstün tutulduğunu anlatması nedeniyle bilhassa dikkat çekicidir. Saga, Aslaug’u sadece bilge değil; öngörü sahibi bir figür olarak da aktarır. Nitekim Ragnar’ın ileride yapacağı hatalar da, onun uyarılarına kulak asmamasıyla ilişkilendirilecektir.


Ragnarssons


Saga, Ragnar’ın oğullarını doğdukları andan itibaren birbirlerinden ayırır ve söz konusu figürler, tek tip birer kahraman şeklinde sunulmaz. Örneğin; Kemiksiz Ivar, bedensel engeline karşın zihinsel üstünlüğüyle öne çıkarken; Bjorn Demiryüz, fiziksel güç ve dayanıklılıkla ilişkilendirilir. Yılan gözlü Sigurd ise, gözündeki yılan biçimli işaret nedeniyle doğumundan itibaren kaderle damgalanmış bir figür şeklinde aktarılır. Keza Hvitserk, daha belirsiz çizilse de savaşçı kimliğiyle anlatıya dahil edilir.


Bu çeşitlilik, bilinçli bir anlatı tercihidir. Zira Saga, Ragnar’ın mirasının tek bir varis üzerinden devam etmeyeceğini daha en başından açık etmekte ve oğulların farklı özellikleri, ileride yaşanacak dağınık ama etkili yayılmanın da ön işaretleri olarak dikkat çekmektedir.



  • Ragnar’ın Seferleri ve Şöhreti


Ragnar Lothbrok’a atfedilen seferler, ağırlıklı olarak 9. yüzyılın ilk yarısı ile ortalarına yerleştirilir. Bu dönem, Viking dünyası açısından yalnızca askeri hareketliliğin değil; aynı zamanda şöhret temelli iktidar biçiminin belirginleştiği bir zaman aralığına tekabül etmektedir. İskandinavya’da merkezi bir siyasi yapı henüz oluşmamıştır; ancak Britanya adaları ve Frank toprakları, düzenli aralıklarla Viking seferlerine maruz kalmaktadır.


Frank kronikleri, bilhassa 830’lar ve 840’lar boyunca Seine havzasında etkin olan Viking liderlerinden söz eder. Paris ve çevresinde gerçekleşen kuşatmalar, manastırların yağmalanması ve Karolenj otoritesiyle kurulan geçici uzlaşmalar bu metinlerde kayda geçirilmiştir. Ragnar adı bu anlatılarda ya hiç geçmez ya da dolaylı biçimde hissedilir. Buna karşın saga geleneği, söz konusu seferleri tek bir figür etrafında toplar ve onları Ragnar’ın kişisel şöhretinin yapı taşları haline getirir.


Bu noktada seferlerin askeri başarısından çok, bıraktığı iz önem kazanmaktadır. Zira Viking dünyasında güç, kalıcı bir toprak hakimiyetiyle değil; tekrar edilebilir korku, hatırlanabilir cesaret ve anlatıya dönüştürülebilir eylemlerle ölçülmektedir. Ragnar’a atfedilen seferler de tam olarak bu mantık içinde anlam kazanır. Yağma, salt ekonomik bir faaliyet değildir; ad bırakma ve ün üretme pratiğidir. Bu doğrultuda bir kıyının, bir nehrin ya da bir manastırın adı, Ragnar anlatısına eklemlendiği ölçüde siyasal değer taşıyacaktır.


9.yüzyıl Avrupa’sında savunmasız manastırlar ve dağınık yerel otoriteler, Viking seferlerinin temel hedefleri haline gelmiştir. Ancak saga anlatısında bu hedefler ikincil planda kalır. Asıl vurgu, Ragnar’ın kişisel cesareti, meydan okuyan tavrı ve risk alabilme kapasitesi üzerinedir. Bu bağlamda şöhret, sonuç değil; sürecin kendisi olarak kurulur. Bir seferin başarısı, elde edilen ganimetten çok, anlatıya dönüşme potansiyeliyle ölçülür.


Ragnar’ın şöhreti, coğrafi sınırları aşan bir dolaşıma sahiptir. Britanya kıyılarından Frankia içlerine dek uzanan anlatılar, İskandinav dünyasında yankı bulur ve Ragnar’ı yerel bir savaşçıdan çıkartarak ortak bir hafıza figürü haline getirir. Bu hafıza da, soy bağı kadar, hatta ondan daha fazla, tekrar edilen hikayeler üzerinden işlenmiştir. Böylece Ragnar, sabit bir merkezden hükmeden liderden ziyade; sürekli hareket halinde ve varlığını eylemleriyle yeniden kurgulayan bir figür olarak şekillenecektir.


Bu tablo bizlere, devlet öncesi politik düzenin temel karakterini açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Kurum veya yazılı hukuk yoktur; buna karşılık şöhret vardır ve şöhret korunmak zorundadır. Ragnar’a atfedilen seferler, tam da bu nedenle süreklilik taşır. Her yeni eylem, önceki ünü pekiştirmek zorundadır. Aksi halde yaratılan etki hızla dağılacaktır.


Binaenaleyh Ragnar’ın seferleri, 9. yüzyılın Viking dünyasında sadece askeri hareketlilik şeklinde okunmamalıdır. Onlar, iktidarın nasıl dolaştığını, nasıl hatırlandığını ve nasıl meşrulaştırıldığını gösteren siyasal pratiklerdir. Ragnar’ın adı etrafında örülen bu anlatılar, bireysel cesaretin kolektif hafızaya nasıl dönüştüğünü açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

.


  • Ragnar’ın Ölümü


Ragnar Lothbrok’a atfedilen ölüm anlatısı, 9. yüzyılın ortalarına, yaklaşık olarak 860’lı yıllara yerleştirilir. Bu tarih, Viking seferlerinin Britanya adalarında yoğunlaştığı ve Anglo-Sakson krallıklarının artan bir baskı altında kaldığı döneme karşılık gelmektedir. Ragnar’ın ölümü, kronolojik kesinlikten çok, sosyolojik bir ağırlık taşır; zira bu olay, onun hikayesinin sonu olmaktan ziyade, siyasal etkisinin genişlediği bir eşiği temsil etmektedir.


En yaygın anlatıya göre Ragnar, Northumbria Kralı Ælla tarafından yakalanır ve yılanlarla dolu bir çukura atılarak öldürülür. Bu sahne, saga geleneğinde uzun ve dikkatle inşa edilmiş dramatik bir yapıyı temsil etmektedir. Ragnar’ın ölümü, pasif bir cezalandırma anı olarak sunulmaz; aksine meydan okuma, kader bilinci ve onur kavramlarıyla çerçevelenir. Ragnar’ın son sözleri de, onun gücünün bedensel varlığından değil, ardında bıraktığı efsaneden kaynaklandığını ima eder:


"Genç domuzlar homurdanacak, yaşlı domuzun başına gelenleri duyduklarında.

Yakında tanrıların salonunda oturacağım, yüksek koltuklarda içeceğim.

Ölümden korkmam; Odin beni çağırıyor.

Hayatımı sevinçle yaşadım, kılıçla kazandım adımı, kaderimden kaçmadım.

Şimdi sona geliyorum; ama bu bir son değildir.

Oğullarım bunu duyacak ve intikamı geciktirmeyecek.

Ne mutlu bana, Valhalla’ya gidiyorum."


Hristiyan kronikleri ise, Ragnar’a atfedilen ölümü farklı bir çerçevede ele alır. Bu metinlerde Viking lideri, Tanrısal adaletin tecellisiyle cezalandırılan bir barbar figürü olarak resmedilmiştir. Şiddet, ahlaki bir karşılıkla dengelenir ve saldırganın ölümü, düzenin yeniden tesis edildiğini gösteren sembolik bir anlatı işlevi görür. Bu bakış açısı; Ragnar’ı kişisel cesaretin değil, ilahi düzenin karşısında duran bir tehdit olarak konumlandırır.


Saga anlatısı ile Hristiyan kronikleri arasındaki bu ayrım, ölümün kendisinden çok, ölüme yüklenen anlam üzerinde yoğunlaşmıştır. Viking dünyasında ölüm, yenilgiye eşitlenmez. Aksine, doğru biçimde anlatıldığı sürece, ölüm şöhreti yücelten bir unsur haline gelmektedir. Ragnar’ın yılan çukurunda ölmesi, fiziksel olarak bu dünyadan göçmesini ifade ederken; anlatı düzeyinde kalıcı bir başlangıca işaret etmektedir.


Bu noktada Ragnar’ın ölümü, biyografik bir olay olmaktan çıkar ve politik bir eşik haline gelir. Zira söz konusu ölüm; intikam fikrini, soy bağını ve kolektif hareketi harekete geçiren bir çağrıya dönüşecektir. Günün sonunda Ragnar, yaşarken kuramadığı sürekliliği, ölümü üzerinden inşa etmiştir. Böylece kişisel eylem, kuşaklar arası bir anlam zincirine bağlanmıştır.


9.yüzyıl Viking dünyasında, liderlik bedensel varlığa sıkı sıkıya bağlıdır. Yani bir liderin ölümü, çoğu zaman dağılma anlamına gelmektedir. Ragnar anlatısı ise bu kuralı tersine çevirir. Nitekim onun ölümü, dağılmayı değil; toparlanmayı tetikleyecektir.


Sonuç olarak Ragnar Lothbrok’un ölümü, tarihsel doğruluğu tartışmalı bir olaydan çok, toplumsal hafızanın merkezinde yer alan kurucu bir anlatıdır. Bu anlatı, bireysel şöhretin kolektif eyleme nasıl dönüştüğünü gösterir ve yazımızın bir sonraki bölümünde ele alınacak olan Büyük Viking Ordusu'nun oluşumuna giden sürece doğrudan zemin hazırlar.



  • Ölümden Sonra: Büyük Viking Ordusu


Ragnar Lothbrok’un ölümünün ardından ortaya çıkan Büyük Viking Ordusu, 865 yılı civarında Britanya adalarına ulaşır. Anglo-Sakson kaynaklarının micel here olarak adlandırdığı bu güç, önceki Viking seferlerinden farklı bir karakter taşımaktadır. Amaç kısa süreli yağma değildir; nitekim sefer, uzun soluklu bir askeri ve siyasi baskı sürecine dönüşecektir. Bu yönüyle hareket, Viking dünyasında önemli bir kırılmaya işaret etmektedir.


Ordunun ilk büyük hedefi Northumbria olur. 866 yılında York’un ele geçirilmesi, yalnızca askeri bir başarı değildir; Vikinglerin İngiltere’de kalıcı olabileceğini gösteren ilk güçlü işarettir. Northumbria iç çekişmelerle zayıflamış durumdadır ve Vikingler bu boşluktan yararlanır. Kısa sürede krallığın merkezi kontrol altına alınır. Ragnar anlatısında bu zafer, intikamın gerçekleşmesi olarak sunulsa da, tarihsel düzeyde sonuç çok daha yapısaldır: Vikingler ilk kez bir Anglo-Sakson krallığının kalbine yerleşmiştir.


Takip eden yıllarda ordu, Mercia ve Doğu Anglia topraklarına yönelir. 869’da Doğu Anglia’nın düşmesi ve Kral Edmund’un öldürülmesi, Hristiyan kroniklerde derin bir travma şeklinde kayda geçirilmiştir. Bu noktada Vikingler, salt askeri bir güçten ziyade, siyasi belirleyici konumundadır. Keza krallar devrilmiş ve yerine Vikinglerle uzlaşan yerel yöneticiler getirilmiştir. Ragnar ile başlayan sürecin sonunda oğullarının, şiddeti, düzen kurmak adına bir araca dönüştürmüş olması bilhassa kayda değerdir.


Söz konusu ilerleyişin sınırı ise Wessex olacaktır. 870’li yılların başında Viking ordusu, Wessex Kralı Alfred ile uzun süren bir mücadeleye girmiş ve bu cephede mutlak bir zafer sağlanamamıştır. Çatışmalar, nihayetinde 878 Edington Savaşı sonrasında yapılan anlaşmayla sonuçlanacaktır. Bu anlaşma ile beraber, Viking ilerleyişini durmuş; fakat İngiltere’deki varlıkları resmi olarak tanınmıştır.


Bu tarih özellikle kritiktir, zira Vikingler artık İngiltere’de kalıcı hale gelmiştir. 9. yüzyılın sonlarından itibaren Danelaw olarak anılan bölge, Viking hukukunun, yerleşim biçimlerinin ve toplumsal düzeninin hakim olduğu bir alan olarak şekillenecektir. Toprak paylaşımları yapılmış, çiftçilik başlamış ve yerleşik hayat yaygınlaşmıştır. Sonuç olarak yarım asırdan fazla bir süredir devam eden Viking akınları, yağma karakterini büyük ölçüde kaybederek, bir yerleşme sürecine evirilmiştir.


Büyük Viking Ordusu’nun yarattığı en önemli sonuç, İskandinav dünyasında iktidarın biçimini değiştirmiş olmasıdır. Artık şöhret, yalnızca mobilize şiddet ile üretilmemektedir. Toprak tutmak, nüfus kontrol etmek ve yerel düzen kurmak gibi etkenler, yeni bir güç anlayışını da beraberinde getirmiştir. Bu durum aynı zamanda, devlet öncesi yapının sınırlarını görünür kılmaktadır. Evet, mit ve soy hala belirleyicidir; ancak kalıcılık, yeni araçlar gerektirmektedir.


Ragnar anlatısı, bu dönüşümde hala işlevseldir. Zira onun ölümü etrafında kurulan intikam söylemi, farklı liderleri ve grupları ortak bir çerçevede birleştirmiştir. Fakat sahadaki gerçekliğin değiştiği de aşikardır. Vikingler artık akıncı değil, yerleşik bir güçtür. Bu da artık Ragnar’ın kişisel şöhretini aşan bir politik evreye geçildiğinin açık bir göstergesidir.


Neticede Büyük Viking Ordusu, belki de istemsizce, bir son değil, başlangıç üretmiştir. İngiltere’deki Viking varlığı, ilerleyen yüzyıllarda politik, hukuksal ve kültürel bir melezleşmeye zemin hazırlayacaktır. Ragnar’ın adı bu süreçte bir efsane şeklinde varlığını sürdürecek; fakat onun mirası, artık yerleşik bir iktidar pratiği içinde yeniden şekillenecektir.



  • Babalar ve Oğullar


Ragnar Lothbrok anlatısında oğullar, intikam motifiyle tek bir gövdede birleşmektedir; tarihsel kaynaklara yaklaşıldığında ise söz konusu tablo parçalanır ve genişler. 9. yüzyılın ikinci yarısında Britanya adaları, İrlanda Denizi hattı ve kısmen İskandinav iç siyaseti, Ragnar’ın “oğulları” denen isimlerin çevresinde örülen bir dizi olaya sahne olmuştur.


Ivar the Boneless


Ivar, Büyük Viking Ordusu’nun (Great Heathen Army) 865 sonrası İngiltere’deki ana ivmesiyle ilişkilendirilen başlıca isimler arasında yer alır. Sigurd anlatısının da işaret ettiği çerçevede, ordu liderliği Ivar ile Ubba üzerinden görünür hale gelmektedir.  Ragnar’ın ölümünden sonra “intikam” söylemiyle birleşen kuvvetin York’u hedeflemesi, Viking yayılmasının salt yağma olmaktan çıkıp krallık merkezlerine yöneldiği evreyi göstermektedir. Saga katmanı bu sahneyi dramatize ederken, tarihsel bakış açısı sonuçları üzerine yoğunlaşmıştır.


Ivar’ın önemini artıran esas nokta şudur: İngiltere’deki süreç, tek seferlik bir baskın olmaktan çıkarak yıllara yayılan bir basınca dönüşmüş ve bu basınç, adadaki siyasi düzeni yerinden oynatmıştır. Bu nedenle Ivar, “savaşçı” bir profilden çok, strateji ve yönlendirme konusunda uzman bir hüviyeti temsil etmektedir.


Ubba


Ubba, adının doğrudan geçtiği anlatıların en dikkat çekici tarafı, 878’deki Cynwit bağlamıdır. Cynwit, Anglo-Sakson anlatılarında 878 yılı içindeki İngiliz direniş momentlerinden biri olarak kayda geçmiştir. Bu çatışma hattı, Viking ilerleyişinin “her yerde aynı sonuç” üretmediğini gösterecektir.


Cynwit’in ayrıca sembolik de bir boyutu vardır: Anglo-Sakson geleneği, bu bağlamda “raven banner”ın (Ragnar'ın sancağı) ele geçirilmesi gibi motiflere vurgu yapmaktadır ki; bu, Viking savaş kültürünün simgesel repertuarı ile yerel Hristiyan anlatının “tanrısal adalet” retoriğinin aynı sahnede çarpıştığını düşündürmektedir.


Halfdan Ragnarsson


Halfdan, oğullar arasında “kalıcılık” meselesine en somut malzeme sağlayan isimdir. Kaynaklar onu, Büyük Viking Ordusu’nun komutanlarından biri olarak tanımlar ve ölüm tarihini 877 olarak verir; ölüm yeri ise Strangford Lough şeklinde kayda geçmiştir.


Burada asıl kritik ayrıntı, Halfdan’ın İngiltere deneyimini İrlanda Denizi hattına taşıması ve orada Viking grupları arasındaki rekabetin içine girmesidir. Strangford Lough çatışması, İrlanda yıllıklarında “dark heathens” ve “fair heathens” şeklinde ayrılan rakip Viking gruplarıyla ilişkilendirilir ve Halfdan’ın burada öldüğü belirtilir.  Yani Viking dünyası, dışarıya karşı tek blok gibi görünse de, içeriden parçalanmakta ve iktidar rekabet üzerinden yeniden dağıtılmaktadır. Halfdan’ın hikayesi, İngiltere’deki baskının “tek çizgi” olmadığını; aynı dönemde liderlik ve ganimet düzeninin kendi içinde çatışma ürettiğini gösterecektir.


Bir diğer ilginç nokta da, bazı müelliflerin Halfdan’ın Hvitserk lakabını taşıdığını ve hatta Hvitserk ile Halfdan’ın aynı kişi olabileceğini ileri sürmesidir.


Björn Ironside


Björn Ironside, tarihsel kaynaklardan çok saga geleneğinde güçlü biçimde yer alır ve ona atfedilen seferler, 9. yüzyıl ortalarında Frank toprakları üzerinden Akdeniz’e dek uzanan geniş bir coğrafyayı kapsar. Bu anlatıların tamamı tarihsel olarak doğrulanamasa da; Björn figürü, Viking dünyasında hareket ve keşif fikrinin hala canlı olduğunu göstermektedir.


Björn'ün hikayesi okuyucuya, İngiltere merkezli yerleşme sürecinden ziyade, Ragnar’ın erken dönem şöhret modelinin sürdüğünü aktarmaktadır. Onun anlatıdaki rolü, Viking iktidarının tek bir yöne sabitlenmediğini ve yerleşme ile dolaşma arasında bölündüğünü ortaya koyar. Bu yönüyle Björn, devletleşme eğilimine mesafeli bir Viking siyaset tarzını temsil etmektedir.


Sigurd Snake-in-the-Eye


Sigurd, “yarı efsanevi” karakteri açıkça belirtilen, fakat İskandinav krallık soy kurguları açısından çok işlevsel bir figürdür. Kaynaklar onu, 9. yüzyıl ortası ile sonu bir aralığa yerleştirmiş ve Danimarka’da bir tür krallık iddiası ve Halfdan sonrası bir “miras” düzeni anlatısı bu figürün etrafında şekillenmiştir.


Burada kurgu açısından önemli olan nokta şudur: Sigurd, savaş meydanından çok hanedan mantığı üzerinden işlevsellik kazanmaktadır. İngiltere’deki şiddet pratiği, Danimarka anlatısında soy ve miras fikrine eklemlenmekte; “yılan göz” motifi, iktidarın doğuştan işaretlerle meşrulaştırıldığı bir sembol düzenini taşımaktadır. Sigurd, böylece Ragnar anlatısının “dışarıya taşan şiddet” kısmını, “içeriye dönen meşruiyet” kısmına bağlayacaktır.

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page