top of page

İran Krizi: Rejim, Toplum ve Bölgesel Denge Üzerine


  • İran’daki Protestolar: Ani Patlama mı, Yapısal Kırılma mı ?




İran’da son yıllarda tekrar eden protesto dalgaları, yüzeyde birbirinden kopuk tepkiler izlenimi verse de, daha derinde süreklilik arz eden bir toplumsal gerilime işaret eder. Her dalga farklı tetikleyiciler etrafında şekillenmiştir; ahlak rejimi uygulamaları, ekonomik baskılar ve siyasal temsil kanallarının darlığı gibi unsurlar, söz konusu patlama noktalarının öne çıkanları arasındadır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen ortaya çıkan tablo, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin uzun süredir istikrarlı bir biçimde yeniden üretilemediğini göstermektedir. Mevcut koşullarda rejimin önünde iki seçenek vardır: Ya protestoları "geçici tepkiler" olarak ele alarak sorunun kökenine inmeyi "alışılagelmiş refleksleriyle" reddedecek; ya da toplumun isteklerini "yapısal bir uyumsuzluk bağlamında" değerlendirmek suretiyle gerçek anlamda reformist bir hüviyete bürünecek ...


İran siyasal düzeni, 1979 Devrimi sonrasında ideoloji, din ve devlet aygıtı arasında yoğun bir bütünlük ekseninde şekillenmiştir. Bu bütünlük de, politik meşruiyetin devrimci hafıza, dış tehdit algısı ve kurumsal disiplin üzerinden yeniden üretilmesine dayanmaktadır. Diğer taraftan toplumsal yapı ise aynı ölçüde durağanlık göstermez. Kentleşme oranındaki artış, eğitim seviyesindeki yükselme, kadınların kamusal alandaki görünürlüğü ve küresel kültürel dolaşım, toplumsal beklentileri belirgin biçimde dönüştürmektedir. Günün sonunda, siyasal sistemin kurucu normlara yaslanma eğilimi ile toplumsal dönüşüm arasındaki mesafe, protestoların temel arka planını oluşturmaktadır.


Bu çerçevede protestolar, belirli dönemlere özgü istisnai tepkilerden çok, uzun süreli bir gerilimin farklı eşiklerde görünür hale gelmesi şeklinde ortaya çıkar. İran’da son on beş yıl boyunca gözlemlenen protesto dalgaları, farklı toplumsal kesimlerin siyasi düzene yönelik hoşnutsuzluğunu farklı biçimlerde ifade etmektedir. Taleplerin içeriği değişkenlik gösterir; ancak siyasal katılım kanallarının sınırlılığı ve temsil krizinin sürekliliği ortak bir zemin sunmaktadır. Sokak, bu nedenle, siyasal taleplerin yöneldiği tekrar eden bir ifade alanı olarak öne çıkmaktadır.


Öte yandan ekonomik göstergeler de, söz konusu yapısal gerilimi derinleştiren önemli unsurlar arasında dikkat çekmektedir. Dış yaptırımların etkisi, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelir dağılımındaki bozulma, toplumsal memnuniyetsizliği maddi bir güvensizlik duygusuyla pekiştirmekte ve bu bağlamda ekonomik performans, rejimin meşruiyet üretiminde giderek daha belirleyici bir konuma yerleşmektedir. Mezkur eğilim de, kaçınılmaz bir şekilde, ekonomik talepler ile siyasi talepler arasındaki sınırın daha geçirgen hale gelmesine yol açmaktadır.


Devletin protestolara verdiği yanıt ise, ağırlıklı olarak güvenlik merkezli bir çerçeve içinde şekillenmektedir. Bu yaklaşım, kısa vadede kamusal düzenin tesisini mümkün kılsa da, uzun vadede toplumsal hafızada yeni sınır deneyimleri üretmektedir. Zira bastırma pratikleri, protesto davranışını ortadan kaldırmaz; aksine onu yeniden üretilebilir bir politik ifade biçimine dönüştürür. Zaman içinde korku eşiğinin aşağı çekilmesi, protestoların sürekliliğini açıklayan temel etkenler arasında yer alacaktır.


Bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, İran’daki protestoları ani kopuş anları şeklinde tanımlamak analitik açıdan yetersiz kalır. Rejimin toplumsal dönüşümle uyum üretmekte zorlandığı, meşruiyet mekanizmalarının aşındığı ve bu aşınmanın dönemsel protesto dalgalarıyla görünür hale geldiği yapısal bir krizden söz etmek mümkündür. Protestolar, bu krizin nedeni olarak değil; semptomları olarak ele alındığında daha açıklayıcı bir çerçeve sunmaktadır.


Bu perspektif bizlere, ilerleyen tartışmalar için gerekli kavramsal zemini sağlayacaktır. Rejimin dayanıklılığı, bölgesel dengelerde ortaya çıkabilecek kaymalar ve Türkiye’ye olası yansımalar, ancak bu yapısal arka plan dikkate alındığında sağlıklı biçimde analiz edilebilir.



  • İran Nasıl Ayakta ?


Belki de en son söylememiz gerekeni ilk başta ifade etmemiz gerekir: İran’daki protestoların sürekliliği, siyasi düzenin meşruiyet kapasitesini tartışmalı hale getirse de, rejimin kısa vadede çözülmesine yol açmayacaktır. Aksine ortaya çıkan tablo, yoğun toplumsal baskıya rağmen kurumsal bütünlüğünü koruyabilen bir devlet yapısına işaret eder. Bu bağlamda sorulması gereken soru, protestoların neden gerçekleştiğinden çok, rejimin nasıl ayakta kalabildiğidir.


İran siyasal sistemi, salt ideolojik bir yapıdan ibaret değildir; aynı zamanda yüksek derecede örgütlenmiş bir devlet aygıtı üzerine kuruludur. Devrim Muhafızları, güvenlik bürokrasisi, yargı mekanizması ve ekonomik kurumlar arasında tesis edilen ilişki, iktidarın sadece baskı yoluyla değil; kurumsal süreklilik üzerinden yeniden üretilmesini sağlar. Mezkur yapı, protestolar karşısında devlet kapasitesinin hızlı biçimde devreye girmesine imkan tanımaktadır.


Rejimin dayanıklılığını açıklayan temel unsurlardan biri de, elitler arası bütünlüktür. Zira politik ve askeri elitler arasında ciddi bir kopuş yaşanmaması, protestoların rejim içi bir krize dönüşmesini engellemektedir. Binaenaleyh siyasal sistem, çatlakları asgari düzeyde tutmayı başardığı sürece, toplumsal hoşnutsuzluklar devlet aygıtının çözülmesine değil; güvenlikçi reflekslerin güçlenmesine yol açacaktır. Bu durum, protestoların rejimi zorladığı fakat henüz parçaladığı bir aşamaya ulaşamadığını göstermektedir.


İdeolojik meşruiyet alanı ise karmaşık bir görünüm sergilemektedir. Devrimci söylem, toplumun tamamını kapsamakta zorlanmakla birlikte, tamamen işlevsiz hale gelmiş değildir. Dış tehdit algısı, bilhassa "Batı müdahalesi söylemi", rejimin belirli toplumsal kesimlerle bağını korumasını mümkün kılmaktadır. Söz konusu söylem, protestoları “içeriden” bir siyasi itirazdan çok, “dış bağlantılı” bir istikrarsızlık girişimi çerçevesinde sunarak, devletin güvenlik merkezli politikalarını meşrulaştırmaktadır.


Protestoların örgütsel niteliği de rejim dayanıklılığı açısından belirleyici bir faktör olarak öne çıkar. Hareketler geniş bir toplumsal tabana yayılmakla birlikte, merkezi bir liderlik, programatik hedefler veya alternatif bir iktidar tasavvuru üretmekte zorlanmaktadır. Bu durum, sonuçta, rejimin karşısında net bir siyasal muhatap oluşmasını engeller. Evet, protestolar, güçlü bir itiraz dili üretmekte; ancak bu dili iktidar alternatifi haline getirecek kurumsal araçlar halihazırda bulunmaktadır.


Uluslararası bağlam da rejimin dayanıklılığını destekleyen dinamikler arasında yer alır. İran, Rusya ve Çin ile geliştirdiği ilişkiler sayesinde, Batı merkezli baskı mekanizmalarının etkisini kısmen dengeleyebilmektedir. Aynı zamanda bölgesel çatışmalardaki rolü, İran’ın ani bir rejim değişikliğinin yaratacağı belirsizlik nedeniyle dış aktörler açısından temkinle ele alınmasına yol açmaktadır. Bu durumun, rejimin karşı karşıya olduğu baskının sınırlarını belirlediği açıktır.


Tüm bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, İran’daki rejimin yalnızca baskıya dayalı bir varlık sürdürmediği görülür. Kurumsal bütünlük, elit uyumu, ideolojik çerçeve ve beynelmilel konjonktür, rejimin dayanıklılığını besleyen temel dinamikler arasında yer almaktadır. Protestolar, bu yapıyı aşındırmakta; ancak henüz onu parçalayan bir kırılma üretememektedir.


Bu nedenle İran örneğinde mesele, rejimin yıkılıp yıkılmayacağı sorusundan ziyade, bu dayanıklılığın ne ölçüde sürdürülebilir olduğuna evirilmektedir. Protestoların sürekliliğinin, rejimi ani bir kopuştan çok, uzun vadeli bir uyum baskısına maruz bıraktığı gözden kaçırılmamalıdır. Bu baskının nasıl karşılanacağı da, hem İran’ın iç politika dengeleri hem de bölgesel istikrar açısından belirleyici olacaktır.



  • İran Zayıflarsa: Bölgesel Dengede Kim Kazanır, Kim Kaybeder ?


İran’daki gerilimin derinleşmesi, meseleyi yalnızca ülke içi bir istikrar sorunu olmaktan çıkararak bölgesel dengelerle doğrudan ilişkili hale getirecektir. İran, Orta Doğu’da uzun süredir sadece bir devlet değil; aynı zamanda çok katmanlı bir jeopolitik aktör olarak konumlanır. Bu nedenle rejimin zayıflaması ya da içe kapanması, çevresindeki güç dengelerini kaçınılmaz biçimde etkileyecektir.

İran’ın bölgesel etkisi, klasik diplomatik ilişkilerin ötesine uzanır. Suriye, Irak, Lübnan ve kısmen Yemen gibi alanlarda kurulan askeri, siyasi ve ideolojik ağlar, İran’ı bölgesel statükonun asli unsurlarından biri haline getirmektedir. Söz konusu bağlantılar, doğrudan devlet kapasitesinden ziyade, vekil aktörler ve yerel ittifaklar üzerinden işlemektedir. Binaenaleyh İran’daki iç zayıflama, mezkur ağların tamamının aynı anda çözülmesi anlamına gelmez; ancak koordinasyon ve süreklilik kapasitesini aşındıracaktır.


Bu noktada ortaya çıkan temel soru, İran’ın zayıflamasının otomatik biçimde başka bir aktörün güçlenmesine yol açıp açmayacağıdır. Bölgesel deneyim, güç boşluklarının genellikle düzen üretmekten çok rekabet doğurduğunu göstermektedir. İran’ın etkinliğinin azalması, ABD, İsrail, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi aktörler açısından fırsat alanları yaratabilir; ancak bu alanların istikrarlı biçimde doldurulacağı varsayımı fazlasıyla iyimser olacaktır.


Suriye örneği bu açıdan açıklayıcıdır. İran’ın sahadaki varlığı, rejimin askeri kapasitesini destekleyen temel unsurlardan biri olarak işlev görmektedir. İran’ın bu alandaki etkisinin zayıflaması, rejimin tamamen çözülmesine yol açmayabilir; fakat güç dengelerini daha kırılgan hale getirecektir. Benzer biçimde Irak’ta İran’ın politik ve milis ağları, merkezi devletin zayıflığıyla iç içe geçmiş durumdadır. İran’ın geri çekilmesi, devlet kapasitesinin güçlenmesini değil; yeni rekabet alanlarının açılmasını pekala beraberinde getirebilir.


Küresel güç dengeleri de şüphesiz bu tabloyu doğrudan etkiler. ABD açısından İran, kontrol altına alınması gereken bir rakip olmanın yanı sıra, tamamen çöken bir İran senaryosunun yaratacağı belirsizlik nedeniyle temkinle ele alınmaktadır. Rusya ve Çin ise İran’ı, Batı merkezli baskı mekanizmalarına karşı stratejik bir denge unsuru olarak görür. Bu nedenle İran’ın ani ve kontrolsüz biçimde zayıflaması, küresel güçler açısından da öngörülemez sonuçlar doğuracaktır.


Bu bağlamda İran’ın zayıflaması, tek yönlü bir “kazanç” üretmez. Aksine, bölgesel sistemde belirsizlik, rekabet ve kırılganlık düzeyini artıracaktır. Güç boşlukları, çoğu zaman hızlı biçimde doldurulmaz; farklı aktörlerin eş zamanlı hamleleriyle istikrarsız alanlara dönüşür. İran’ın mevcut rolü, her ne kadar tartışmalı ve çatışmalı olsa da, belirli bir denge üretme işlevi görmektedir.


Sonuç olarak İran’daki siyasi krizin bölgesel yansımaları, “Kim kazanır?” sorusundan çok, “Hangi dengeler bozulur?” sorusu etrafında ele alınmalıdır. İran’ın zayıflaması, Orta Doğu’da daha öngörülebilir bir düzenin değil; daha parçalı ve rekabetçi bir ortamın ortaya çıkmasına yol açacaktır. Bu durumun, bölgedeki tüm aktörler için yeni fırsatlarla birlikte yeni riskleri de beraberinde getireceği gözden kaçırılmamalıdır.



  • İran Krizi ve Türkiye: Güvenlik, Göç ve Sınır Siyaseti


Ülkemizi açısından değerlendirdiğimizde, İran’daki gerilimin derinleşmesi sadece dış politika bağlamında değil, doğrudan güvenlik ve iç siyasetle kesişen sonuçlar üretecektir. Türkiye – İran ilişkisi, tarihsel olarak istikrarlı rekabet ve kontrollü iş birliği arasında şekillenen bir dengeye dayanmaktadır. Söz konusu denge, İran’daki iç kırılganlıkların artması halinde yeniden tanımlanmak zorunda kalacaktır.


Bu yansımaların en somut hissedildiği alan ise, sınır güvenliği ve göç hareketleri olacaktır. İran, Afganistan ve Orta Asya kaynaklı düzensiz göç bakımından Türkiye’ye açılan temel geçiş hatlarından birini oluşturur. İran’daki ekonomik ve siyasal istikrarsızlığın derinleşmesinin, bu hattın yeniden yoğunlaşmasına yol açması da kaçınılmaz olacaktır. Bu durum da, Türkiye’de sınır güvenliği tartışmalarını salt teknik bir mesele olmaktan çıkararak siyasi bir öncelik haline getirecektir.


Diğer yandan göç baskısının artması, güvenlikçi politikaların meşruiyet alanını genişletmesini beraberinde getirecek ve sınırların korunması, kamu düzeni ile toplumsal istikrar söylemi, iç siyasette daha görünür bir konuma yerleşecektir. İran’daki gelişmelerin, ülkemizdeki güvenlik–özgürlük dengesine ilişkin tartışmaları dolaylı biçimde beslediği unutulmamalıdır. Bu doğrultuda istikrar vurgusunun, dış kaynaklı riskler üzerinden yeniden üretilmesi kaçınılmaz bir hale gelecektir.


Ekonomik boyut da bu tabloya eşlik etmektedir. İran, yaptırımlara rağmen Türkiye için enerji ve ticaret açısından önemli bir komşudur. İran’daki krizin derinleşmesi, enerji arzı ve ticaret hacmi üzerinde belirsizlik yaratacak ve bu belirsizlik, ülkemizde ekonomik sorunların dış konjonktürle ilişkilendirilmesini kolaylaştıracaktır. İran’daki gelişmelerin, iç ekonomik tartışmalarda açıklayıcı bir arka plan işlevi gördüğü aşikardır.


Dış politika düzleminde ise Türkiye, İran’daki istikrarsızlığa karşı dikkatli bir denge siyaseti izlemek zorundadır. İran’ın zayıflaması, Türkiye’nin bölgesel manevra alanını genişletebilir; ancak aynı zamanda yeni riskleri de beraberinde getirir. Suriye ve Irak gibi alanlarda İran’ın etkisinin azalması, boşlukların doğal bir biçimde ülkemiz lehine dolacağı anlamına gelmez. Aksine bu alanlar, çok aktörlü rekabetin yoğunlaştığı kırılgan zeminler haline gelecektir.


İran krizi, Türkiye’nin Batı ile olan ilişkilerinde de dolaylı etkiler üretmektedir. İran’ın zayıflaması, Batı açısından yeni jeopolitik hesapları gündeme getirirken, Türkiye bu hesapların doğal temas noktalarından biri haline gelir. Bu durum beraberinde, Türkiye’nin denge siyaseti üzerindeki baskıyı arttıracak ve Batı ile ilişkileri yeniden tanımlama ihtiyacı, Rusya ve Çin ile kurulan ilişkilerin sınırlarıyla birlikte düşünülmek zorunda kalacaktır.


İç siyaset açısından bakıldığında, İran’daki gelişmeler Türkiye’de doğrudan bir mobilizasyon üretmez; ancak güçlü bir söylemsel etki yaratır. İran, Türkiye’de çoğu zaman “Ne olmamalıyız ?” anlatısının bir parçası olarak dolaşıma girer. Bu anlatı, farklı siyasal aktörler tarafından farklı biçimlerde kullanılır: istikrar vurgusu, kaos ve dış müdahale riskleri üzerinden güçlendirilir; eleştirel söylemler ise baskının uzun vadeli sonuçlarına dikkat çeker.


Sonuç olarak İran’daki kriz, Türkiye’ye ani ve dramatik etkilerle değil, kademeli ve çok katmanlı yansımalarla temas edecektir. Sınır güvenliği, göç, ekonomi ve dış politika alanlarında ortaya çıkan bu etkiler, Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde güvenlik merkezli bir dilin güçlenmesine zemin hazırlayacaktır. İran’daki gelişmeler, Türkiye açısından bir kriz ithali değil; fakat risk algısının yeniden çerçevelenmesi anlamına gelmektedir.



  • Arap Baharı’ndan İran’a: Rejim Değişimi Her Zaman Mümkün mü ?


Arap Baharı sürecinde ortaya çıkan rejim değişiklikleri, siyasi kriz ile iktidar dönüşümü arasında doğrusal bir ilişki kurma eğilimini güçlendirmiştir. Kitlesel protestoların, otoriter rejimleri kaçınılmaz biçimde çökerteceği varsayımı, bu dönemin en yaygın politik çıkarımlarından biri haline gelmiştir. Ne var ki sonraki deneyimler, mezkur varsayımın hem ampirik hem de teorik açıdan sorunlu olduğunu göstermektedir.


Tunus, Mısır ve Suriye örnekleri, benzer toplumsal mobilizasyonların neden farklı siyasal sonuçlar ürettiğini anlamak açısından öğreticidir. Tunus’ta rejim değişikliği, görece zayıf bir güvenlik aygıtı ve sınırlı elit direnci sayesinde mümkün hale gelmiştir. Mısır’da ise rejim değişimi ilk aşamada gerçekleşmiş; ancak devlet kapasitesi ve askeri elitin bütünlüğü, kısa sürede yeni bir otoriter restorasyonu beraberinde getirmiştir. Suriye örneğinde ise rejimin çözülmemesi, kitlesel protestoların uzun süreli ve yıkıcı bir iç savaşa evirilmesine yol açmıştır. Bu örnekler, protestoların varlığının tek başına rejim değişimi üretmediğini açık biçimde ortaya koymaktadır.


Bu noktada belirleyici olan unsur, protestoların yoğunluğu kadar, devlet aygıtının yapısı ve elitler arası ilişkilerin niteliğidir. Siyasal literatür, rejim değişimlerinin çoğunlukla devlet kapasitesinin zayıfladığı, güvenlik aygıtının bölündüğü ve iktidar elitleri arasında derin çatlakların oluştuğu koşullarda gerçekleştiğini göstermektedir. Bu koşulların yokluğunda, kitlesel hareketler rejimi sarsmakta; ancak onu devirmek yerine dönüştürücü baskılar üretmektedir.


İran bu karşılaştırmalı çerçevede özgün bir konumda yer alır. İran siyasal sistemi, ideolojik meşruiyet ile yüksek düzeyde kurumsallaşmış bir güvenlik aygıtını bir arada barındırır. Devrim Muhafızları, yargı ve bürokrasi arasındaki koordinasyon, rejimin protestolar karşısında dağılmasını engelleyen temel unsurlar arasında yer alır. Elitler arası bütünlük, zaman zaman gerilimler üretse de, sistemin çözülmesine yol açacak ölçekte bir bölünmeye işaret etmemektedir.


Binaenaleyh “rejim değişimi mümkün mü?” sorusu, soyut bir ihtimal tartışmasından ziyade, somut koşullar çerçevesinde ele alınmalıdır. Protestoların sürekliliği, rejimin meşruiyetini aşındırmakta ve uyum kapasitesini zorlamaktadır; ancak bu süreç, doğal bir biçimde iktidar değişimine yol açmayacaktır. Rejimler çoğu zaman bir anda yıkılmak yerine, uzun süreli aşınma süreçleriyle dönüşmektedir.


İran bağlamında da benzer bir dinamik gözlemlenmektedir. Protestolar, rejimin kurucu ideolojisi ile toplumsal dönüşüm arasındaki mesafeyi görünür kılmakta; siyasal sistem üzerinde sürekli bir uyum baskısı yaratmaktadır. Bu baskının kısa vadede rejim değişimi üretmesi düşük bir olasılık olarak görünse de, uzun vadede rejimin yönetme biçimini ve meşruiyet stratejilerini dönüştürmesi muhtemeldir.


Sonuç olarak Arap Baharı deneyimi, rejim değişiminin ne kaçınılmaz ne de imkansız olduğunu göstermektedir. Politik krizler, farklı bağlamlarda farklı sonuçlar üretir. İran örneği, bu bağlamların özgüllüğünü dikkate almadan yapılan rejim değişikliği tahminlerinin analitik değerinin sınırlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle İran’daki gelişmeler, ani kopuş beklentileriyle değil, uzun vadeli yapısal dönüşüm ihtimalleriyle birlikte değerlendirilmelidir.

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page