top of page

İslam Fetihlerinin Önünü Açan Savaş: Ninova Muharebesi ve İmparatorlukların Sonu




Geç Antik Çağ’ın son yüzyılı, Doğu Roma ile Sasani İmparatorluğu arasındaki uzun soluklu rekabetin belirlediği politik ve askeri bir dengeye dayanmıştır. Bu iki imparatorluk, asırlar boyunca Yakın Doğu’nun ekonomik kaynaklarını, insan gücünü ve stratejik geçiş noktalarını kontrol etmek için karşı karşıya gelmiş; savaş, bu rekabetin olağan bir aracı haline gelmiştir. Ne var ki 7. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan gelişmeler, bu mücadelenin artık sürdürülebilir bir denge üretmediğini ve her iki devletin de yapısal sınırlarına ulaştığını göstermektedir.


602 yılında Bizans’ta patlak veren askeri darbe, yalnızca bir imparatorun devrilmesine yol açmamış; devletin meşruiyet zemininin ciddi biçimde aşınmasına da neden olmuştur. Maurikios’un öldürülmesiyle başlayan süreç, ordunun disiplinini zayıflatmış, mali düzeni bozmuş ve sınır savunmasını işlevsiz kılmıştır. Sasani hükümdarı II. Hüsrev de, bu iç krizi müdahale için elverişli bir gerekçeye dönüştürmüş; Doğu Roma topraklarına yönelen seferler kısa sürede Anadolu, Suriye ve Mısır’ı kapsayacak ölçüde genişlemiştir. Bu aşamada Doğu Roma İmparatorluğu’nun siyasi varlığını sürdüremeyeceği yönündeki kanaat, çağdaş gözlemciler için gerçekçi bir ihtimal haline gelmiştir.


Bu nedenle, Herakleios’un 610 yılında tahta çıkışı, sadece bir iktidar değişimi olarak değerlendirilmemiştir. Devraldığı imparatorluk, askeri bakımdan yıpranmış, ekonomik açıdan zorlanmakta ve siyasal meşruiyetini büyük ölçüde kaybetmiş durumdadır. Buna rağmen Herakleios, savunmaya çekilen bir hükümdar profili çizmemiş; aksine devletin kalan kaynaklarını seferber eden riskli bir karşı hamle stratejisi benimsemiştir. Söz konusu tercih, imparatorun kişisel kaderi ile Doğu Roma’nın varlığını doğrudan birbirine bağlamış ve onu dönemin en sıra dışı hükümdar figürlerinden biri haline getirmiştir.


627 yılında Ninova yakınlarında gerçekleşen muharebe ise, bu uzun ve yıpratıcı sürecin doruk noktasını teşkil edecektir Savaş, taktik düzeyde Bizans lehine sonuçlanmış; ancak ortaya çıkan tablo, mutlak bir zaferden ziyade iki imparatorluğun da tükenmişliğini yansıtmıştır. Sasani İmparatorluğu, savaşın ardından hızla iç çatışmalara sürüklenmiş; Doğu Roma ise kazanmasına rağmen uzun vadeli bir stratejik üstünlük kuramamıştır. Bu durum, birkaç yıl sonra başlayacak olan İslam fetihlerinin neden böylesine hızlı ve kalıcı sonuçlar doğurduğunu anlamak açısından kritik bir bağlam sunmaktadır.


Bu yazımızda, 627 Ninova Savaşı’nı tek başına bir meydan muharebesi olarak ele almak yerine, Doğu Roma–Sasani rekabetinin ulaştığı yapısal sınırları ve geç antik dünyanın kapanış sürecini anlamaya yönelik bir dönüm noktası olarak değerlendirmeye çalışacağız. Herakleios’un “son kumarı”nı, Pers devletinin içten çöküşünü ve her iki imparatorluğun kısa süre içinde tarih sahnesinden çekilişini, bu bağlamda bütünlüklü bir analiz çerçevesi içinde inceleyeceğiz.



  • 602–610 Krizi: Doğu Roma’da Meşruiyetin Çöküşü


602 yılında imparator Maurikios’un bir askeri isyan sonucunda tahttan indirilmesi ve hemen akabinde öldürülmesi, Doğu Roma İmparatorluğu’nda sadece bir yönetim değişikliğine yol açmamış; aynı zamanda devletin siyasal meşruiyet zeminini derinden sarsan bir kırılma yaratmıştır. Muhtelif müellifler tarafından Maurikios, uzun ve maliyetli seferlerine rağmen ordu içinde disiplin sağlamış, mali dengeyi gözetmiş ve merkezi otoriteyi koruyabilmiş bir hükümdar olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle onun devrilmesi, Bizans siyasi düzeninde kişisel iktidarın ötesine geçen yapısal bir sorunun dışavurumu niteliği taşımaktadır.


İmparatorun devrilmesiyle sonuçlanan isyanın elebaşı Phokas’ın iktidara gelişi, Doğu Roma’da askeri gücün politik meşruiyet üzerindeki belirleyici rolünü daha da görünür kılmıştır. Phokas’ın yönetimi, kısa sürede keyfi infazlar, saray içi tasfiyeler ve idari dağınıklık ile anılmaya başlanmış; bu süreçte devletin merkezi kurumları işlev kaybına uğramış, eyaletler ile başkent arasındaki bağlar zayıflamış ve ordunun sadakati büyük ölçüde kişisel çıkarlara bağlı hale gelmiştir. Keza meşruiyetin hukuki ya da geleneksel temeller yerine zor kullanımına dayanması da, imparatorluğu dış müdahalelere açık bir hale getirmiştir.


Mezkur siyasal çözülmenin tartışmasız en önemli sonucu ise, Sasani İmparatorluğu adına elverişli bir müdahale zemini yaratmış olmasıdır. II. Hüsrev, Maurikios’un öldürülmesini kişisel bir hakaret ve siyasal bir gerekçe olarak sunmuş; Doğu Roma topraklarına yönelen seferlerini “meşru imparatorun intikamı” söylemiyle temellendirmiştir. Bu söylem, Sasani aristokrasisi ve ordusu nezdinde seferleri meşrulaştırmakta, aynı zamanda Bizans’taki iktidar krizini de derinleştirmektedir. Böylece dış saldırı, Bizans iç siyasetindeki çözülmenin hem sonucu hem de hızlandırıcısı haline gelmiştir.


603–610 yılları arasında Sasani ordularının hızlı ilerleyişi, Doğu Roma’nın askeri kapasitesinin sınırlarını açık biçimde ortaya koymaktadır. Anadolu’nun iç bölgelerine kadar uzanan akınlar, Suriye ve Filistin’in kaybı ve Mısır’ın tehdit altına girmesi, imparatorluğun savunma sisteminin fiilen çöktüğünü göstermektedir. Bu aşamada Bizans ordusunun, sayısal eksiklikten ziyade komuta bütünlüğü ve lojistik koordinasyon yoksunluğu nedeniyle etkisiz kaldığı aşikardır. Merkezi otoritenin zayıflaması, savunmayı yerel inisiyatiflere bırakmakta ve bu durum direnişi parçalı ve düzensiz bir hale getirmektedir.


Bu bağlamda 602–610 dönemini, Doğu Roma’nın askeri yenilgilerinden çok siyasal felciyle tanımlarsak yanlışa düşmüş olmayız. Zira imparatorluğun, henüz kesin bir askeri darbe almamış olsa da, kendi iç düzenini sürdürebilecek kurumsal kapasiteyi yitirdiği açıktır. Keza devletin ayakta kalmasını sağlayan siyasi meşruiyet ve idari bütünlük ciddi bir biçimde aşınmış durumdadır. Nihayetinde Herakleios’un tahta çıktığı 610 yılına gelindiğinde Doğu Roma, bir askeri yenilgiden ziyade, uzun süreli bir çözülme sürecinin eşiğinde bulunmaktadır.



  • Kağıttan Kaplan: Sasani İmparatorluğu


7.yüzyılın başında Sasani İmparatorluğu, askeri ve siyasal bakımdan Yakın Doğu’nun en güçlü devleti olarak görülmektedir. II. Hüsrev döneminde sınırların genişlemesi, Bizans’a karşı elde edilen ardışık başarılar ve stratejik merkezlerin ele geçirilmesi, Pers devletinin uzun vadeli bir üstünlük kurduğu izlenimini yaratmıştır. Suriye, Filistin ve Mısır’ın kontrol altına alınması, salt askeri bir kazanım değil; aynı zamanda Doğu Roma’nın ekonomik damarlarının kesilmesi anlamına gelmektedir. Söz konusu gelişmeler, Sasani İmparatorluğu’nu bölgesel bir güç olmaktan çıkarıp imparatorluklar arası rekabetin belirleyici aktörü haline getirecektir.


Ne var ki bu askeri genişleme, Sasani devlet yapısının taşıyabileceği sınırların ötesine uzanmaktadır. Uzayan seferler, imparatorluğun mali kaynakları üzerinde ağır bir baskı oluşturmakta; vergi yükü bilhassa kırsal bölgelerde toplumsal hoşnutsuzluğu arttırmaktadır. Yine, ordunun sürekli sefer halinde bulunması, insan gücü kayıplarını telafi etmeyi zorlaştırmakta ve askeri organizasyonun sürdürülebilirliğini zayıflatmaktadır. Bu koşullar altında Sasani başarısı, kurumsal bir istikrardan ziyade, geçici askeri üstünlüklere dayanmaktadır.


Sasani siyasal düzeninin bir diğer kırılgan noktası da, merkezi otorite ile aristokrasi arasındaki gerilimdir. İmparatorluk, güçlü soylu ailelerin desteğine dayanmakta; ancak bu destek, koşulsuz bir sadakat üretmemektedir. II. Hüsrev’in uzun süren savaşları, aristokrasinin çıkarları ile merkezi iktidarın talepleri arasındaki dengeyi bozmuş ve saray çevresinde rekabeti keskinleştirmiştir. Son kertede askeri komutanlıklar, giderek bağımsız güç odaklarına dönüşmüş ve imparatorluk yönetimi iç tutarlılığını tedricen kaybetmiştir.


Bizans cephesindeki iktidar krizinin aksine, Sasani çözülmesi ani bir siyasal kopuş şeklinde değil; kademeli bir yıpranma süreci olarak ilerleyecektir. Devlet, dışarıdan bakıldığında hala güçlü görünmekte; ancak bu güç, içeride konsolidasyonu sağlamaya yetmemektedir. Herakleios’un karşı seferleri başlamadan evvel dahi Sasani İmparatorluğu, uzun vadeli bir savaşı sürdürebilecek toplumsal ve mali dayanıklılıktan yoksun hale gelmiştir. Bu nedenle Pers cephesindeki askeri üstünlüğün, kalıcı bir stratejik avantaj üretmesi ihtimaller dahilinde değildir.


Bu bağlamda Sasani İmparatorluğu’nun 7. yüzyıl başındaki durumu, askeri zaferlerin siyasal istikrarı garanti etmediğini açık biçimde ortaya koymaktadır. II. Hüsrev’in genişleme siyaseti, kısa vadede etkili sonuçlar doğurmuş; ancak devletin kurumsal sınırlarını zorlayarak ileride telafi edilemeyecek bir kırılganlık yaratmıştır. Ninova’ya giden yol, bu açıdan bakıldığında, yalnızca Bizans’ın toparlanma sürecinin değil; Sasani devlet yapısının içten aşınmasının bir sonucu olarak da şekillenmektedir.



  • Herakleios’un Tahta Çıkışı ve Yeniden Yükseliş


602 yılında Phokas’ın iktidarı ele geçirmesiyle birlikte Doğu Roma İmparatorluğu sadece bir hükümdar değişimi yaşamamış, aynı zamanda siyasi meşruiyetini de büyük ölçüde yitirmiştir. Mezkur vetirede ordunun merkezle bağı zayıflamış, mali yapı çözülmeye başlamış, eyalet idaresi ise giderek parçalı bir görünüm kazanmıştır. Yine bu dönemde imparatorluk, hem Balkanlar’da Avar ve Slav baskısı altında kalmakta hem de doğuda Sasani ilerleyişine karşı etkili bir savunma hattı kuramamaktadır. Devlet aygıtı işler gibi görünse de, çanlar Bizans için çalmaktadır ...


Bu anlamda Herakleios’un 610 yılında tahta çıkışı, bir “düzen kurma” hamlesinden ziyade, mevcut dağılmayı durdurmaya yönelik zorunlu bir müdahale şeklinde okunmalıdır. Kartaca kökenli askeri bir elitin desteğiyle Konstantinopolis’e ulaşan Herakleios, devraldığı mirasın farkındadır. Hazine büyük ölçüde boşalmış, Anadolu savunmasız kalmış, Suriye ve Mısır'ın fiilen elden çıkmasına ise ramak kalmıştır. Bu koşullar altında yeni imparatorun önünde kapsamlı reformlar yapabilecek bir zaman da, kurumsal süreklilik de bulunmamaktadır.


Bu nedenle Herakleios yönetimi, klasik anlamda bir yeniden inşa süreci başlatmamış; daha çok elde kalan unsurları işlevsel hale getirmeye çalışmıştır. Saray giderleri kısılmış, kilise hazinesi geçici olarak devletin kullanımına açılmış, ordu ise sayıdan çok hareket kabiliyeti esas alınarak yeniden düzenlenmiştir. Bu adımlar, imparatorluğun uzun vadeli yapısını dönüştürmekten uzaktır; ancak kısa vadede devletin ayakta kalmasını sağlayacak bir manevra alanı yaratmıştır.


Herakleios’un siyasal becerisi, burada ideolojik bir vizyon geliştirmesinde değil, mevcut koşulları doğru okumasında kendini göstermektedir. Sasani tehdidi karşısında savunmaya kapanmanın imkansız olduğunu fark etmiş, pasif bir direnişin devleti tüketeceğini öngörmüştür. Bu nedenle merkezi idareyi geçici olarak gevşetmiş, inisiyatifi doğrudan imparatorluk ordusunun sefer kabiliyetine dayandırmıştır. Devlet artık kurallarla değil, hareketle ayakta durmaktadır.


Karşımıza çıkan tablo, Herakleios’u bir “kurtarıcı” figür olmaktan ziyade, tarihsel zorunlulukların sıkıştırdığı bir aktör hüviyetine büründürür. Tahta çıktığında karşı karşıya kaldığı sorunların çözümü, sistematik bir yeniden yapılanmadan değil, riskli ve gecikmiş tercihlerden geçmektedir. Bu tercihler ilerleyen yıllarda Ninova’ya uzanacak yolu açacak, ancak diğer taraftan imparatorluğun kalan enerjisini de tüketecektir.



  • Ninova Savaşı: Kazanılan Meydan, Kaybedilen Güç


627 yılının Aralık ayında Ninova yakınlarında gerçekleşen çatışma, klasik anlamda bir imparatorluk savaşı olmaktan uzaktır. Zira ortada artık tam kapasiteyle işleyen iki devlet bulunmamaktadır. Doğu Roma ordusu, uzun soluklu seferlerin yarattığı yıpranma ile karşı karşıyadır; Sasani kuvvetleri ise merkezi otoriteden kopmuş, kısmen bağımsız hareket eden komutanların idaresindeki bir askeri yapı haline gelmiştir. Tüm bu olumsuzluklara rağmen savaş, her iki taraf için de geri dönüşü olmayan bir eşik niteliği taşımaktadır.


Herakleios’un Ninova’ya ilerleyişi, askeri açıdan rasyonel olduğu kadar siyaseten de zorunlu bir tercihtir. Savunmada kalınması halinde Bizans’ın çözülmesi kaçınılmaz görünmektedir. Bu nedenle imparator, kış koşullarına rağmen inisiyatifi ele almış, Sasani ordusunu kendi iç topraklarında muharebeye zorlamıştır. Bu hamle, savaşın sonucunu belirleyecek; ancak aynı zamanda ordunun son rezervlerinin de tükenmesine sebebiyet verecektir.


Büyük bir meydan muharebesine sahne olan Ninova'da, Bizans kuvvetleri Herakleios'un yetenekli astlarının idaresinde düşmana karşı taktik üstünlük sağlarken, Sasani komutanlığı ise ağır kayıplar vermiştir. Kaynaklar Herakleios’un bizzat çarpışmaya katıldığını aktarmakta, bu durumu hem askeri moral hem de sembolik liderlik açısından vurgulamaktadır. Ne var ki bu zafer, imparatorluğun stratejik kapasitesini yeniden üretmeyecektir. Günün sonunda kazanılan, sadece zamandır; kaybedilen ise devletin uzun vadeli direnci olacaktır ...


Ninova’nın asıl etkisi, savaş alanının ötesinde ortaya çıkmıştır. Sasani İmparatorluğu, bu yenilginin ardından hızla iç çatışmalara sürüklenmiş, merkezi otorite çözülmüş, hanedan içi mücadeleler devletin bütünlüğünü fiilen sona erdirmiştir. Ancak bu çöküş, Bizans için kalıcı bir üstünlük yaratmayacaktır. Zira Doğu Roma da artık benzer bir yıpranmışlık düzeyine ulaşmıştır.


Bu nedenle Ninova Savaşı, kazananı olan bir meydan muharebesi olmasına rağmen, galip bir imparatorluk olgusu üretememiştir. Herakleios’un zaferi, düşmanı devirmiş; fakat beraberinde kendi devletini ayağa kaldıracak enerjiyi de tüketmiştir. Bu noktadan sonra Bizans’ın elinde yalnızca kısa bir nefes aralığı kalacak, bu aralık ise yaklaşmakta olan daha büyük bir dönüşüm karşısında mukavemet göstermeye yetmeyecektir.



  • Çifte Çöküş: Sasani’nin Dağılması ve Bizans’ın Sessiz Geri Çekilişi


Ninova Savaşı’nın ardından Sasani İmparatorluğu, askeri bir yenilgiden çok daha derin bir krizle karşı karşıya kalmıştır. Merkezi otorite çökmekte, hanedan içi iktidar mücadeleleri ise devletin sürekliliğini ortadan kaldırmaktadır. II. Hüsrev’in devrilmesiyle başlayan süreç, kısa aralıklarla değişen hükümdarlar ve parçalanan eyalet yapılarıyla ilerlemiştir. Bu durum, Sasani devletini dış müdahaleye açık hale getirmiş; imparatorluk, birkaç yıl içinde tarih sahnesinden çekilmiştir.


Doğu Roma İmparatorluğu ise görünürde ayakta kalmış, ancak benzer bir tükenmişliği daha sessiz biçimde yaşamıştır. Herakleios’un zaferi, doğu sınırlarını geçici olarak güvence altına almış; buna karşın Anadolu, Suriye ve Mısır’daki askeri ve idari kapasite ciddi biçimde zayıflamıştır. Ezcümle; vergi düzeni işlemekte, ancak eski verimliliğini yitirmektedir. Yine, sınır orduları bir şekilde varlığını sürdürse de, uzun süreli bir direnişi destekleyecek insan ve kaynak rezervlerinden yoksun durumdadır.


Bu iki imparatorluğun eşzamanlı yıpranışı, VII. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan yeni siyasal aktörler için benzersiz bir zemin yaratmıştır. İslam fetihleri, bu bağlamda salt dini motivasyonlarla açıklanabilecek bir genişleme hareketi değildir. Aksine, uzun savaşlar sonucu çözülen sınır sistemleri, savunmasız eyaletler ve meşruiyet krizi yaşayan merkezi otoriteler, hızlı ilerlemeyi mümkün kılmıştır. Yeni güç, fethettiği topraklarda bu “boşluğu” dolduracaktır.


Bizans’ın mezkur süreçteki geri çekilişi, dramatik bir çöküş şeklinde gerçekleşmemiştir. Devlet, çekirdeğini koruyarak varlığını sürdürmüş; ancak Akdeniz dünyasındaki belirleyici konumunu büyük ölçüde kaybetmiştir. Sasani İmparatorluğu ise böyle bir adaptasyon imkanına sahip değildir. Bu fark, Bizans’ın yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etmesini sağlamış; fakat imparatorluk artık savunmacı, bölgesel ve sınırlı bir güç hüviyetine bürünmüştür.


Bu açıdan bakıldığında Ninova Savaşı, iki imparatorluğun da son büyük eylemi olarak değerlendirilebilir. Biri bu savaşla birlikte çökmüş, diğeri ise ayakta kalabilmek adına tarihsel rolünden vazgeçmiştir. Sonuç olarak Ninova bir dönemi kapatmış ancak yeni dönemin siyasal ve askeri çerçevesini şekillendirecek gücü de, söz konusu imparatorlukların erişim alanının dışına taşmıştır.



  • Sonuç: Geç Kalınmış Bir Zaferin Tarihsel Anlamı


Ninova Savaşı ve onu çevreleyen gelişmeler, tarihsel anlatılarda çoğu zaman bir “Bizans dirilişi” olarak sunulmuştur. Oysa bu zafer, bir yeniden yükselişten ziyade, çöküşün ertelenmesi anlamına gelmektedir. Herakleios’un kazandığı meydan muharebesi, Doğu Roma İmparatorluğu’na zaman kazandırmış; ancak bu zaman, imparatorluğun eski kapasitesini yeniden üretmesine yetmemiştir. Hülasa zafer, geç kalmış; bedeli ağır olmuş, getirisi ise sınırlı kalmıştır.


Sasani İmparatorluğu açısından bakıldığında ise Ninova, devletin çözülmesini hızlandıran bir kırılma noktasıdır. Yenilgi, zaten zayıflamış olan merkezi yapıyı ayakta tutamamış; iç çatışmalar, imparatorluğun kısa süre içinde dağılmasına yol açmıştır. Bu çöküş, askeri bir mağlubiyetten çok, uzun süreli siyasal ve kurumsal yıpranmanın kaçınılmaz sonucudur.


Bu iki imparatorluğun eşzamanlı tükenişi, VII. yüzyılın siyasal dengelerini köklü biçimde değiştirmiştir. İslam fetihleri, bu bağlamda ani ve açıklanamaz bir patlama olarak değil, tarihsel bir boşluğun doldurulması olarak değerlendirilmelidir. Ne Bizans ne de Sasani devleti, artık geniş bir coğrafyayı etkin biçimde kontrol edebilecek güçtedir. Yeni düzen, eski imparatorlukların yıprattığı zeminde kurulacaktır.


Herakleios’un tarihsel rolü de bu çerçevede yeniden düşünülmelidir. O, bir imparatorluğu kurtaran kahraman değildir; ancak onu ani bir çöküşten alıkoyan, geçici bir denge kuran aktördür. Aldığı riskler, kısa vadede başarı getirmiş; uzun vadede ise devletin dönüşümünü kaçınılmaz kılmıştır. Bu durum, Herakleios’u hem başarının hem de sınırlarının sembolü haline getirmektedir.


Sonuç olarak Ninova Savaşı, kazananı olan fakat galibi olmayan bir çatışmadır. Bu savaş, iki büyük imparatorluğun son büyük eylemi olarak tarihe geçmiştir. Ardından gelen dönem ise artık bu devletlerin değil, onların ardında bıraktığı boşluğun şekillendirdiği bir çağ olarak anılacaktır.

Yorumlar

5 üzerinden 0 yıldız
Henüz hiç puanlama yok

Puanlama ekleyin
bottom of page