Arama
Boş arama ile 137 sonuç bulundu
- Samuray: Japon Tarihinin Savaşçı Kimliği ve Bushido Felsefesi
Japonya'nın tarihsel evriminde samuray, yalnızca savaşçı bir sınıfı değil, aynı zamanda toplumsal yapının en derin katmanlarına kök salmış ve kültürel kimliğin ayrılmaz parçası haline gelmiş bir figürü temsil etmektedir. Samuray kültürü, feodal Japonya'nın en dinamik ve değişken sınıfı olarak, sadece askeri alanda değil, aynı zamanda etik, estetik, felsefi ve sosyo-politik düzeyde de iz bırakmıştır. Bu kültürün doğuşu, Heian Dönemi'nin sonlarına kadar uzanır; ancak onun tam anlamıyla şekillenmeye başlaması, Kamakura Dönemi'ne dek süren bir evrim sürecini gerektirmiştir. Başlangıçta, samuraylar yalnızca savaşçılar değillerdir; ilk dönemlerde, bilhassa feodalite öncesi dönemde, ziraat ve toprak işleme gibi faaliyetlerde de yer almışlardır. Ancak Sengoku Dönemi'nin kaotik savaş koşulları ve feodal yapının derinleşmesi, samuray sınıfını, Japon toplumunun en önemli askeri ve yönetici sınıfı haline getirmiştir. Bushido, yani samurayın yolunu tarif eden felsefe, zamanla sadece bir savaşçı kodu olmaktan çıkmış, bir yaşam biçimi, bir toplum düzeni ve bir kimlik manifestosu olmuştur. Samurayın ideali, yalnızca savaş meydanlarındaki cesaretle değil, aynı zamanda ahlaki değerlere, onura, sadakate ve toplumsal sorumluluğa dayanan bir felsefi bütünlük ile şekillenmiştir. Samurayların kökeninden başlayıp, Bushido'nun felsefi temellerine, roninlerin toplumsal konumuna ve Edo Dönemi'ndeki idealleştirilmiş biçimlerine kadar geniş bir çerçevede ele alınacak işbu yazı, Japon tarihinin en önemli ve en renkli toplumsal sınıfının, kültürel bir mirasa nasıl dönüştüğünü ve modern Japon kimliğinin şekillenmesindeki rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Samuray Kültürünün Doğuşu ve Evrimi Samurayların kökeni, Japonya'nın kabile savaşları ve toprak mücadeleleriyle dolu erken Orta Çağ'ına, özellikle de Heian Dönemi'ne (794–1185) dek uzanmaktadır. Saburai (hizmet eden kişi) teriminden türeyen "samuray" mefhumu, başlangıçta aristokrat sınıfın özel askerleri olarak ortaya çıkmıştır. Görevleri, soyluların topraklarını korumak ve yerel ayaklanmaları bastırmaktır. Ancak zamanla, yalnızca hizmet eden askerler olmaktan çıkıp, kendi siyasal güçlerini tesis eden bir askeri sınıfa dönüşmüşlerdir. 12.yüzyılda gerçekleşen ve Genpei Savaşı (1180–1185) olarak da bilinen büyük iç savaş ise, Japon tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu savaşın sonunda Minamoto no Yoritomo, Kamakura'da ilk şogunluğu kurarak siyasi iktidarı imparatorluktan devralmıştır. Bu, samurayların yalnızca savaşçılar değil, aynı zamanda siyasi elitler haline gelmeye başladığı dönemin de başlangıcıdır. Artık güç, saray aristokrasisinden çok, kılıç sahibi savaş beylerinin ellerine geçmiş durumdadır. İzleyen yüzyıllarda, özellikle Muromachi (1336 - 1573) ve ardından gelen Sengoku Dönemlerinde (15. - 16. yüzyıllar) Japonya kaosa sürüklenmiştir. Sengoku Dönemi, "Savaşan Devletler Çağı" olarak anılmış ve neredeyse kesintisiz bir iç savaşlar silsilesine sahne olmuştur. Bu dönem, samuray kültürünün en "vahşi" ve en "pragmatik" şeklini aldığı yıllardır: Sadakat ve onur gibi kavramlar idealize edilse de, pratikte kurnazlık, güç mücadelesi ve ihanet de en az onlar kadar hayatın parçası haline gelmiştir. Ancak 1600'de Sekigahara Savaşı'nı kazanan Tokugawa Ieyasu'nun iktidarı ele geçirmesiyle bu çalkantılı dönem sona ermiştir. Edo Dönemi'nde samuraylar, savaş meydanlarından saray koridorlarına çekilmişler ve "kılıç taşıyan bürokratlar" hüviyetine bürünmüşlerdir. Söz konusu gelişmeler kaçınılmaz bir biçimde, samuray kimliğinin yeniden tanımlama ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. İşte bu bağlamda bushido, yani "savaşçının yolu", samuray sınıfına yeni bir ahlaki çerçeve sunmuştur. Bushido, eski savaş erdemlerini - sadakat, şeref, cesaret, adalet duygusu - barış döneminin toplumsal düzeniyle uyumlu hale getiren bir yaşam felsefesi olarak ortaya çıkmış ve binaenaleyh samuray kültürü, yalnızca savaşın değil, aynı zamanda ahlakın, disiplinin ve hizmetin simgesi olarak kalmaya devam edebilmiştir. Sengoku Dönemi: Kılıcın ve Hilenin Çağı Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, 15. yüzyılın ortalarında, Japonya büyük bir parçalanma sürecine sürüklenmiş durumdadır. Merkezi iktidarın zayıflamasıyla başlayan bu karışıklık dönemi, tarihe Sengoku Jidai yani "Savaşan Devletler Çağı" olarak geçecektir. 1467 yılında patlak veren Ōnin Savaşı, bu kaotik çağın kıvılcımı olmuş ve Kyoto şehrini harabeye çeviren mezkur iç savaş, Japonya'nın dört bir yanındaki daimyo ailelerinin kendi bölgelerinde bağımsız güçler kurmasına yol açmıştır. Artık herkes kendi kaderinin efendisi konumundadır ve iktidar için verilen mücadele, ülkeyi tam anlamıyla kana ve ateşe boğacaktır. Sengoku Dönemi'nde Japonya, birbirine rakip düzinelerce küçük hanlığa bölünmüştür. Bu hanlar arasında sürekli ittifaklar kurulmakta, bozgunlar yaşanmakta ve ihanetler hasıl olmaktadır. Sadakat ise çoğu zaman geçici bir çıkar ilişkisine indirgenmiş durumdadır. Bir samurayın efendisine bağlılığı idealde kutsal sayılsa da, pratikte çoğu kez güçlü olan tarafa geçmek bir "hayatta kalma meselesi" haline gelmiştir. Bu nedenle "Sengoku samurayı", yalnızca yüksek faziletleri değil; aynı zamanda siyasi kurnazlığı, stratejik düşünceyi ve zaman zaman acımasız pragmatizmi benimsemek zorundadır. Bu dönemde Oda Nobunaga, Toyotomi Hideyoshi ve Tokugawa Ieyasu gibi büyük savaş beyleri tarih sahnesine çıkmıştır. Oda Nobunaga, geleneksel düzeni yıkmakta tereddüt etmemiş; sert reformları ve acımasız askeri taktikleriyle dikkat çekmiştir. Toyotomi Hideyoshi ise, Japonya'yı yeniden birleştirme yolunda dev adımlar atmıştır. Son olarak Tokugawa Ieyasu, Sekigahara Muharebesi'nde rakiplerini kesin bir yenilgiye uğratarak Edo Şogunluğu'nu kuracak ve Sengoku kaosuna son verecektir. Sengoku Dönemi, Japon savaş sanatlarının, kale mimarisinin ve askeri teknolojinin hızla geliştiği bir dönem olması hasebiyle de ayrıca bir önem arz etmektedir. Popüler kültürde imgeleştirilen samuray figürünün olmazsa olmazları arasında yer alan; kılıç ustalığı, okçuluk, süvarilik ve taktik bilgi gibi mefhumlar da, yine bu dönemin öne çıkan temel unsurları arasındadır. Ancak, bu acımasız gerçeklik, Edo Dönemi'nin barış ortamına girildiğinde geriye yalnızca "nostaljik bir kahramanlık miti" bırakacaktır. Tam da bu nedenle, Edo Dönemi samurayları için Sengoku Çağı hem korkulan bir anarşinin hem de yüceltilen bir kahramanlık çağının temsilcisi olagelmiştir. Bushido felsefesi ise, işte bu yıkıcı çağın hatırasını daha "saf" ve "idealleştirilmiş" bir biçimde kodlamak hasebiyle doğmuştur. Şogun: Kılıçtaki İktidarın Simgesi Şogun unvanı, Japon tarihinde askeri gücün en yüksek temsilcisi anlamına gelmektedir. Tam ifadesiyle Seii Taishogun, yani "Barbarları Bastıran Büyük Komutan" unvanı, ilk kez 8. yüzyılda imparatorluk tarafından sınır boylarındaki kabilelere karşı düzenlenen askeri seferlere liderlik eden generallere verilmiştir. Ancak zamanla bu unvan, yalnızca savaş alanlarında değil, siyasi iktidar arenasında da en büyük otoritenin sembolü haline gelecektir. Şogunluk kavramının siyasi anlamda güç kazanması, esas olarak 12. yüzyılda Minamoto no Yoritomo'nun Kamakura Şogunluğu'nu kurmasıyla başlamıştır. Yoritomo, fiili iktidarı imparatorluk hanedanından alarak askeri yönetimi tesis etmiş ve imparatorluk, sembolik bir kutsallık makamına çekilmek zorunda kalmıştır. Böylece Japonya'nın tarihinde bir ilke imza atılmış; şogunlar, görünüşte imparatora sadık, gerçekte ise tüm ülkeyi yöneten fiili hükümdarlar konumuna yükselmişlerdir. Kamakura Şogunluğu'nu takip eden Ashikaga Şogunluğu (Muromachi Dönemi) sırasında merkezi otorite zayıflamış ve Japonya yavaş yavaş Sengoku'nun kaotik ortamına sürüklenmiştir. Şogun, resmiyette imparatorun askeri temsilcisi hüviyetindedir; fakat pratikte, ülkenin toprak düzenini, vergi sistemini, adalet mekanizmalarını ve daimyo hanedanlarını kontrol eden en yüksek güç pozisyonundadır. Edo Dönemi'nde Tokugawa ailesi bu makama yerleştiğinde, şogunluk kurumu olağanüstü bir istikrara kavuşmuş ve Tokugawa şogunları, 250 yıl boyunca Japonya'yı sıkı bir merkezi otoriteyle yönetmişlerdir. Şogunluğun meşruiyeti, iki temel esasa dayanmaktadır: Geleneksel olarak imparatorun adına hareket ettiklerini iddia etmek ve askeri güç ile siyasi pratik sayesinde gerçek iktidarı ellerinde bulundurmak. Bu çift yönlü meşruiyet yapısı, şogunluk sistemine hem tarihi bir saygınlık hem de fiili bir hakimiyet sağlamaktadır. Ancak Edo Dönemi'nin sonlarına doğru, özellikle Batı'nın Japonya kapılarına dayanmasıyla birlikte, şogunluğun geleneksel yapısı sarsılacak ve "Meiji Restorasyonu" ile bu kadim kurum tarihe karışacaktır. Samurayın Ruhu: Bushido Daha evvel bahsini geçirdiğimiz üzere, Edo Dönemi Japonya'sında, siyasal istikrar ve toplumsal hiyerarşinin katılaşmasıyla birlikte, samuray sınıfı savaş meydanlarından çekilmiş ve bürokratik işlevlere yönelmiştir. Binaenaleyh mezkur dönüşüm, savaşçılık kimliğinin yeniden tanımlanmasını da kaçınılmaz kılmıştır. İşte bu bağlamda, Bushido yani "savaşçının yolu", bir davranış normu, bir ahlaki ideal ve bir toplumsal kimlik manifestosu olarak şekillenmeye başlamıştır. Bushido, samuray sınıfının tarihsel deneyimlerinden ve Japon kültürünün yerleşik değerlerinden süzülerek gelişmiş; doğrudan bir kurucu metne değil, farklı dönemlerde kaleme alınan çeşitli eserler aracılığıyla dolaylı bir biçimde kuramsallaştırılmıştır. Başta Yamamoto Tsunetomo'nun Hagakure adlı eseri ve Miyamoto Musashi'nin Go Rin no Sho su olmak üzere, pek çok metin Bushido'nun farklı yorumlarını sunmuştur. Bushido'nun temel ilkeleri: Gi - Adalet ve Doğruluk: Samuray, adalet duygusunu kişisel çıkarlarının önünde tutmakla yükümlüdür. Doğru olanı yapmak, hayatın merkezinde yer almaktadır. Yü - Cesaret: Ölüm korkusunu aşmak, erdemli bir yaşamın önkoşulu olarak görülmektedir. Ancak bu cesaret, körü körüne bir gözü karalık değil; bilinçli ve ölçülü bir iradenin ifadesidir. Jin - Merhamet: Güç sahibi olanın, bu gücü zayıfları korumak için kullanması gerektiği anlayışı, Bushido'nun derin etik boyutunu yansıtmaktadır. Rei - Nezaket ve Saygı: Toplumsal düzenin ve insan ilişkilerinin temelini saygı oluşturmaktadır. Samurayın nezaketi, zayıflık değil, güçtür. Makoto - İçtenlik ve Dürüstlük: Samurayın sözü, yazılı antlaşmadan daha kuvvetli sayılmaktadır. Verilen söz, samurayın şerefini temsil etmektedir. Meiyo - Onur: Onur, bir samurayın hayatı boyunca koruması gereken en yüce değeri ifade etmektedir. Onurun kaybı durumunda, yaşam da anlamını yitirmektedir. Chügi - Sadakat: Samuray, efendisine karşı koşulsuz bir sadakat içinde olmalıdır; bu sadakat, gerektiğinde hayatını feda etmeyi de kapsamaktadır. Bushido, yalnızca bireysel bir ahlak anlayışı değil; aynı zamanda toplumsal sistemin sürekliliğini sağlayan ideolojik bir çerçevedir. Edo Dönemi'nin barış ortamında, Bushido'nun pratikteki anlamı da dönüşüme uğramış; savaş alanındaki kahramanlık, yerini yönetsel sadakate ve kültürel asalete bırakmıştır. Ancak idealin kendisi, tarihsel gerçekliklerden bağımsız olarak kutsanmaya devam etmiştir. Özünde Bushido, yaşam ile ölüm arasındaki dengeyi arayan bir ruh halini temsil etmektedir. Samuray için ölüm, kaçınılmaz bir son değil; onurlu yaşamanın doğal uzantısıdır. Nitekim bir samurayın değer ölçütü, nasıl yaşadığı kadar, nasıl öldüğüyle de belirlenmektedir. Ronin: Efendisiz Samuray Edo Dönemi Japonya'sında, samuray kimliği büyük ölçüde efendisine - yani daimyo veya şoguna - bağlılık üzerinden tanımlanmaktadır. Bir samurayın sosyal meşruiyeti, sadakatle hizmet ettiği efendisine olan bağlılığı kadar güçlüdür. Ancak, daimyonun ölümüne, görevden alınmasına ya da mülkünün müsaderesine bağlı olarak birçok samuray, efendisiz kalmakta ve böylece ronin, yani "dalgalar arasında savrulan adam" statüsüne düşmektedir. Roninlik kavramı, Bushido ideali açısından da büyük bir paradoks yaratmaktadır. Zira Bushido, efendiye mutlak sadakati ve bu uğurda hayatı feda etmeyi kutsarken; roninler, bir şekilde bu bağlılık zincirinin kopmuş olduğu bireyler konumundadır. Bu durum, Edo Dönemi'nde roninlere karşı hem toplumsal hem de kültürel düzeyde ikircikli bir tutum gelişmesine sebebiyet vermiştir. Teorik olarak bir samurayın, efendisinin ölümünün akabinde harakiri (ritüel intihar) yaparak onurunu koruması beklenmektedir. Ancak Edo Dönemi'nin siyasi ve hukuki düzeni, bireysel intikam ve intiharı sınırlamış, roninlerin varlığını daha kalıcı bir toplumsal olgu haline getirmiştir. Bu yüzden birçok samuray, ideallerine sadık kalmak ile hayatta kalmak arasındaki çelişkiyle mücadele etmek durumunda kalmıştır. Bu ikili durum, Bushido'nun normatif gücünü aşındıran önemli bir sosyolojik gerçeklik olması hasebiyle ehemmiyet arz etmektedir. Ronin olgusunun kültürel temsili ise edebiyat ve tiyatroda dramatize edilerek yeniden kurgulanmıştır. Bilhassa Chushingura hikayesi - 47 roninin efendilerinin intikamını almak için yıllarca ve sabırla plan yapıp sonunda hayatlarını feda etmeleri - ronin figürünü onurlu ve kahramanca bir ışıkta sunarak, Bushido'nun itibarını edebi alanda yeniden üretmiştir. Bu anlatılar, gerçek hayattaki roninlerin yaşadığı aşağılanma ve marjinallik ile romantize edilen ideal arasındaki büyük uçurumu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Velhasıl Edo Dönemi'nde roninler, samuray kültürünün kırılganlığını ve Bushido felsefesinin uygulanabilirliğinin sınırlarını açığa çıkarmışlardır. Toplumun gözünde onlar hem düzenin bozulmuş unsurları hem de potansiyel kahraman figürleridir. Bu ikili kimlik, Japonya'nın modernleşme sürecinde dahi ronin kavramının sürekli bir tartışma ve temsil alanı olmasına zemin hazırlamış ve Bushido ideallerinin tarihsel gerçeklik karşısındaki savrulmalarını sembolleştirmiştir. Kaynakça Nitobe, Inazō. Bushido: The Soul of Japan Shinoda, Yoshiko. The Culture of the Samurai: A Study of the Japanese Warrior Class Hurst, G. Cameron. Arming the Samurai: The History of Japanese Weaponry Togo, Shigemi. Samurai Ethics and the Bushido Code: The Origins and Evolution of Japanese Warrior Values Totman, Conrad. A History of Japan
- 29 mayıs 1453: İstanbul'un Fethi'nin Kronolojik Öyküsü
6 - 7 Nisan: İlk top ateşi başlar. Edirnekapı yakınındaki surların bir kısmı yıkılır. Gece vakti savunucular bu gediği kapatırlar. Osmanlı Kuvvetleri tarafından hendeklerin doldurulmasına ve yeraltında lağımlarının kazılmasına başlanır. 9 Nisan: Baltaoğlu Süleyman Bey idaresindeki Osmanlı donanması, Haliç'e girmek adına ilk saldırıyı gerçekleştirir. İkinci Mehmet, Haliç Surları'nı kuşatma dışında bırakmak istememektedir. 11 Nisan: Büyük toplarla surların dövülmesine başlanır ve surlar yer yer yıkılır. Savunucular, ağaç kızaklar ve toprak doldurulmuş torbalar ile siper yapmak suretiyle gediği kapatmaya çalışırlar. 12 Nisan: Baltaoğlu, Haliç'e çekilmiş olan zinciri koruyan Hıristiyan gemilerine saldırı girişiminde bulunur. Denizde gerçekleşen mücadelede, yüksek bordalı Venedik kadırgalarının da etkisiyle, Bizans birlikleri üstün gelir. Bu başarı, kent halkı ile savunucuların moralini ve gayretini yükseltir. Osmanlı ordusunda ise moral bozukluğu baş gösterir. Sultanın emri doğrultusunda havan topuyla Haliç'teki gemiler dövülmeye başlanır ve bir düşman kadırgası, bu atışlar sonucunda batırılır. 18 Nisan: İlk büyük taarruz. O gece, çalan davulların ve meşalelerin eşliğinde top atışları sonucunda surlarda açılan gediğe güçlü bir saldırı gerçekleştirilir. 4 saat süren mücadeleden herhangi bir netice alınamaz. Osmanlı birliklerinin, kazıklarla yapılmış siperi yakma girişimi başarısız olur. 20 Nisan: Papa'nın gönderdiği erzak ve silah yüklü 3 Ceneviz gemisi ile buğday yüklü büyük bir Bizans gemisi Çanakkale'yi geçmek suretiyle cuma sabahı Konstantinopolis önüne gelir. Sultan Mehmet kıyıya dek atını sürerek Baltaoğlu'na gemileri ele geçirmesi veya batırması adına sert emirler verir. Kent halkı ise bu esnada Akropolis Tepesi'ne (Topkapı Sarayı Tepesi) toplanmış, sonucu kaygı ve heyecanla beklemektedir. Tam bu sırada bir lodos çıkmış ve kabaran deniz, Osmanlı gemilerinin manevra kabiliyetini güçleştirmiştir. Öte yandan, yüksek bordalı düşman gemilerinden atılan ok ve kargılar, Osmanlı askerine göz açtırmamaktadır. Donanmasının atıl kaldığını görerek gazaba kapılan genç sultan, atını denize sürerek adeta savaşa bizzat katılmak ister. Nihayetinde akşama doğru rüzgar birden lodostan poyraza çevirir ve yelkenlerini şişiren 4 Hıristiyan gemisi, Osmanlı donanmasını yararak Haliç'e yaklaşır ve geceleyin alçaltılan zincirin üzerinden geçerek şehre ulaşır. Bir Bizans kroniğine göre; bu mücadelede Hıristiyanlar 23, Osmanlılar ise 300 asker kaybetmiştir. Sultanın hiddetine maruz kalan Baltaoğlu azledilmiş ve idamdan güçlükle kurtulmuştur. Donanmanın başına Çakırcıbaşı Hamza Bey getirilir. Bu başarısızlık, Osmanlı ordusunda ciddi bir bozgun havası estirse de, genç sultan itidalini kaybetmez ve ertesi gün bombardımanın şiddetlendirilmesi emrini vererek askerini cesaretlendirir. Öte yandan Mehmet, donanmasını Dolmabahçe üzerinden Haliç'e indirmek için de hareket geçmiş durumdadır. Tursun Beg'e göre bu proje, önceden düşünülmüş ve Galata kara surlarının hendekleri boyunca Tophane'den Kasımpaşa koyuna dek bir yol inşa edilmiş, gemileri çekecek kızaklar hazırlanmıştır. 22 Nisan: Sabahtan öküzlerin çektiği ve yüzlerce kişinin iki taraftan halatlarla dengelediği 70 kadar gemi, kızaklar üzerinde karada seyre başlar. Öğle vakti geldiğinde ise gemiler, savunucuların hayret ve korku dolu bakışları arasında Haliç'e inmiş durumdadır. 28 Nisan: Bizans'ın Haliç'e inen Osmanlı donanmasını yakma girişimi, casusları vasıtasıyla tehditten haberdar olan Sultan Mehmet'in kıyıdan açtırdığı şiddetli top ateşi sayesinde sonuçsuz kalır ve düşman gemilerinden ikisi tahrip edilir. Haliç zaferi, kuşatma esnasında Osmanlıların moralini yükselten mühim bir hadisedir. Keza kent artık Haliç dahil deniz surları yönünden tamamen kuşatılmış haldedir. Cenevizliler, tarafsız görünmek ile birlikte, o güne dek el altından gıda ve asker takviyesi sağlamak suretiyle savunucuları desteklemişlerdir. Osmanlı donanması Haliç'e indiğinde ise "tam tarafsızlığı" gözetmek zorunda kalmışlardır. Sultan, Haliç'in iki yakasındaki kuvvetler arasında ulaştırmayı kolaylaştırmak için Ayvansaray ile Sütlüce arasına bir köprü yapılması emrini verir. Köprü, ivedi bir biçimde, birbirine sıkı sıkıya bağlı büyük fıçılar üstüne kalaslar döşenerek yapılır. Daha sonra köprüye bağlı bulunan platform üzerine toplar yerleştirilir ve Blakhernai (bkz: Ayvansaray) Surları dövülmeye başlanır. Kentte erzak sıkıntısı artmış, dışarıdan yardım gelmediği takdirde teslim olma emareleri kendisini göstermeye başlamıştır. Bizans'ın bütün ümidi, Venedik donanmasının vaktinde yetişmesine bağlıdır. 13 Nisan'da Amiral Aloise Longo'ya verilmiş olan talimat, hızla Tenedos'a (bkz: Bozcaada) gitmesi yönündedir. Orada, Baş Kaptan Pietro Loredano'nun kendisine katılmasını bekleyecektir. Öte yandan Venedik, sultan ile imparator arasında barış yapılma ihtimalini pek de uzak görmemektedir. İtalyanların tasavvuruna göre; eğer donanmaları kente vardığında Osmanlı fethi gerçekleşmiş ise donanmayla beraber gitmiş olan elçi Bartolomeo Marcello, sultana Venedik'in barışsever niyetleri hakkında güvence verecektir. Diğer taraftan Papalık da Venedik'ten kiralayıp Konstantinopolis''e göndermeyi düşündüğü 5 kadırga için acele etmemektedir. O günlerde Bizans İmparatoru, Cenevizliler aracılığıyla Sultan Mehmet ile görüşmek ister. Cenevizlilerin bir barıştan elde edebilecekleri kazanç ayan beyan ortadadır. Sultan, koşulsuz teslim karşılığında kent halkının canı ve malı adına kesin güvence verir. Ayrıca teslimin ardından imparator da serbestçe Mora'ya gidebilecektir. Ancak bu kısa görüşmelerden herhangi bir sonuç alınamaz. Kentin düşmesinin akabinde Lukas Notaras, sultana kenti teslim etmeyi düşündüklerini lakin İtalyanların buna razı olmadıklarını ifade edecektir. Bir ara imparatorun kaçmasını ve Balkanlar'da bir ordu hazırlayarak dışarıdan savaşla kenti kurtarmasını tavsiye edenler de olmuş fakat kentten ayrıldığı takdirde savunmanın çökeceği düşüncesinde olan Konstantin, bu öneriye sıcak bakmamıştır. 7 Mayıs: Osmanlı Kuvvetleri, ağır bombardımanın ardından gecenin ilk saatlerinde Topkapı kesiminde artık doldurulmuş halde olan hendeği aşmak suretiyle büyük bir saldırı başlatmış, 3 saat süren çarpışmadan herhangi bir sonuç alınamamıştır. 12 Mayıs: Gece yarısı, surların zayıf kesimi konumundaki Blakhernai ve Theodosius surlarının bitiştiği yere yoğun bir taarruz gerçekleştirilmiş ancak Osmanlı askeri gedikteki siperi aşamamıştır. 16 - 23 Mayıs: Yoğun top ateşine ve lağım kazma çalışmalarına devam edilir. 18 - 23 Mayıs: Sultan Mehmet'in yeni bir sürprizi: Ağaçtan teşkil bir yürür-kule, Meseteinon (Topkapı) kesiminde surlara doğru yürütülür. Kulenin koruması altında hendeğin doldurulmasına devam edilir. Ancak kulenin savunmacılar tarafından yakılması ve lağımların etkisizleştirilmesi sonucunda mezkur girişim başarısız olur. 23 Mayıs: Bir Venedik Brigantini, Osmanlı gemilerinin takibinden kurtulup Haliç'e girer. Venedik donanmasından veyahut Macarlardan herhangi bir haber yoktur. Şehirde umutsuzluk yaygınlaşır. Öte yandan Osmanlı ordusunda da tedirginlik hakimdir; surların ekseriyeti yıkılmış ancak yağma ilan edilmemiştir ve asker genel saldırıdan alıkonmaktadır. Macar elçileri ordugaha gelir ve evvelce Hünyadi Yanoş ile yapılmış olan anlaşmayı tanımadıklarını bildirirler. Haber, orduda huzursuzluğa sebebiyet verir. 25 Mayıs: Venedik donanmasının Ege'ye vardığı haberi ordugaha ulaşır. Durum sıkışıktır. Konstantin'e, şehri teslim etmesi için İsmail Bey yeniden elçi olarak gönderilir. İsmail Bey, imparatorun elçisiyle geri döner. Sultan Mehmet, 100 bin altın ödenmesini ve kentin teslimini talep eder. İtalyanların ayak diremesi sonucu, görüşmeler yine sonuçsuz kalır. 26 Mayıs: Venediklilerin ve Macarların yardıma gelmekte olduğu haberi asker arasında yayılır, orduda umutsuzluk yaygınlaşır; genç ve tecrübesiz sultana karşı çatlak sesler yükselmeye başlar. Ahvalin bu şekilde hasıl olduğu bir ortamda, son bir genel saldırı için harp meclisi toplanır. Çandarlı Halil Paşa, eski iddialarını yineleyerek çekilme kararı alınması konusunda direnir. Zaganos Paşa bu fikre şiddetle karşı çıkar ve Hıristiyanların birleşip saldırıya geçmeyeceklerini, Osmanlı kuvvetlerinin hem deniz hem de karada düşmandan katbekat üstün olduğunu ve korkmadan saldırıya devam edilmesi gerektiğini vurgular. Turahan Bey ve Şehabeddin Paşa onu kuvvetle destekler. Genel saldırı kararı alınır. Sultan, istemeyerek de olsa "kentin taşı toprağı ve binaları benim, kalanı askerin" diyerek 3 gün yağma izni verir. Haber ivedi bir şekilde orduda ilan edilir. Zaganos Paşa, saldırı gününü belirlemek ve hazırlıkları tamamlamak ile görevlendirilir. 27 Mayıs: Münadiler 2 gün sonra genel saldırı olacağını orduda ilan ederler. 28 Mayıs: Askere istirahat izni verilir. Derviş grupları morali yükseltmek adına neferlerin arasına dağılır. Sultan Mehmet, sabah Dolmabahçe'ye gidip donanmaya son direktiflerini verir. Akabinde ordu saflarını dolaşarak askeri yüreklendirir, öğleden sonra otağında kumandanlarını toplar ve mevcut koşullar altında başarıya olan inancını ifade eder. Zaganos, Blakhernai kesimindeki saldırıyı yönetmek için bölgeye intikal eder. Gece vakti asker istirahate çekilir, Osmanlı ordusu tam bir sessizliğe gömülür. Kenttekiler son anın geldiğini hissederek Ayasofya'da büyük bir dini alay düzenlerler. İlahiler ve çanlar şehre vaveyla verir, imparator son mecliste herkesi savunmaya çağırır. Akşam ayasofya'ya gidip dua etmesinin ardından Blakhernai'daki sarayına çekilir. 29 Mayıs: Gece saat 01:30'da Sultan Mehmet, saldırı emri verir. Savunmadakiler surlar üzerinde savaş pozisyonu alırken, halk kiliselere koşuşmuş dua etmektedir. Osmanlı ordusu karadan ve denizden, tekbirler, davul ve nakkare seslerinin sağır edici gürültüsüyle hareket geçer. İlk saldırıyı yaya ve azeblerden oluşan hafif piyade birlikleri gerçekleştirir, düşman yıpratılır. Onlar çekildiği vakit, İshak Paşa kumandasındaki Anadolu askeri saldırıya geçer. Şafaktan bir saat evvel Urban'ın topu ağaçtan müteşekkil siperde büyük bir gedik açar. O zaman sultanın seçkin kuvvetleri olan yeniçeriler, ok ve kargı atışlarının korumasında sarsılmadan gediğe doğru hücum ederler. Mehmet, hendeğin yanına kadar gelerek askerini yüreklendirir. Yeniçerilerin üstün savaş meziyetleri karşısında gedikte cansiperane savaşan düşman birlikleri çaresizlik içerisinde gerilemeye başlar. Top yıkığı kesiminde savaşan savunma birlikleri başkomutanı Guistiniani ağır bir şekilde yaralanır ve Haliç'te bulunan bir Ceneviz gemisine bindirilerek bozgundan kaçırılır. Artık imparator Konstantin yalnız başınadır. Durumu fark eden, "Fatih" olma eşiğindeki genç sultan, yeniçerilerini "top yıkığı" noktasına yönlendirir. Yeniçeriler gediği ivedi bir biçimde ele geçirirler ve hendeğe giren düşmanı yok ederek surların üzerine çıkarlar. Venedik balyozu esir alınmıştır. O esnada deniz surları tarafından Osmanlı Leventleri de kente girmeyi başarmıştır. Konstantin, saray büyükleri ve değerli eşya dolu sandıklarla Haliç'te bekleyen gemiye doğru kaçarken bir azeb grubu ile karşılaşır ve yaşanan çarpışmada hayatını kaybeder. Fetih ile beraber, 1100 yılı aşkın süredir varlığını devam ettiren Bizans imparatorluğu artık tarih sahnesinden çekilmiş ve şehirlerin kraliçesi konumundaki İstanbul, Fatih Sultan Mehmet'in hükümdarlığı altında, Roma İmparatorluğu'nun mirasını devralan Osmanlıların eline geçmiştir.
- Roma'nın Quasimodosu: Claudius Germanicus
MS 41 ile 54 yılları arasında hüküm süren dördüncü Roma imparatoru Tiberius Claudius Caesar Augustus Germanicus, yanlış bir şekilde aptal ve görece tecrübesiz olduğunu varsayan düşmanları tarafından kolaylıkla bir budala gibi karikatürize edilmiştir. Her ne kadar emin olamasak da muhtemelen beyin felcinden mustariptir ve ailesinin, onun "fiziki ve akli kusurlarından" utanması hasebiyle siyasi veyahut askeri bir kariyeri söz konusu olmamıştır. Aynı zamanda iri yapılı, kekeme ve sefih bir entelektüel olan Claudius'un iktidar yürüyüşü ise, tamamen tesadüfi olarak ve hiç hesapta yok iken, halefi olduğu akli melekelerinden yoksun Caligula'nın Palatium Oyunları esnasında iki Praetor Tribününün liderliğinde bir grup ordu subayı tarafından defalarca bıçaklanarak öldürülmesiyle gerçekleşmiştir. Nitekim suikast sonrası ortaya çıkan dehşet ortamında canını kurtarmak adına sarayda saklanır haldeyken Praetorian Muhafızları tarafından bulunan Claudius'un, tanınmasıyla kışlaya götürülmesi bir olmuş ve halihazırda kaosun hakim olduğu başkentte bir Homo Novus'un hikayesi yazılmaya başlanmıştır. Praetorianlar, kolay görev şartlarından, yüksek maaşlardan, cömert bağışlardan ve başkentin tüm rahatlık ile hoşluklarından faydalanan, imparatorların askerleri arasındaki en şımartılmış unsurlardır. Bu imtiyazlar ayrılmaz bir şekilde Iulius - Claudius hanedanının iktidarına bağlıdır ve binaenaleyh mezkur grup, Caesarcı himaye ilişkilerinin bir ürünüdür. Keza Claudius'un imparator olarak taç giymesi sürecinde, (her ne kadar Caligula'nın katlinin hemen akabinde Capitolinus Tepesi'nde yapılan toplantıda kimi senatörler tarafından Libertas'ın yeniden tesis edilmesi yani cumhuriyetin tekrar kurulması fikri ateşli bir şekilde savunulmuş olsa da) imparatorluk hanesinin hayatta kalan en yaşlı erkek üyesinin Princeps için mevcut en iyi aday olduğuna kanaat getiren muhafızların devletin idaresinde ne kadar etkili olduğunun açık bir göstergesidir. Capitolinus'taki senatörler ile ordu arasındaki çekişme hali çok uzun soluklu olmamış ve gün geceye doğru dönerken artan sayıda destekçi ve dalkavuk, Praetorianların "himayesi" altındaki Claudius'a biatlarını sunmaya gelmiştir. Aynı şekilde, Caligula'nın öldürülmesi sonrası ortaya çıkan heyecan dalgası da yavaş yavaş ivme kaybetmiş ve krizi doğru yönetemeyen senato, Caesarcı kitlelerin Iulius - Claudius hizbinin etrafında konsolide olmasının önüne geçememiştir. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte senatörlerin muktedir görünüşleri dağılmış ve Claudius zafer alayıyla Palatium'daki imparatorluk sarayına taşınmıştır. Hülasa MS 41 Darbesi, Iulius - Claudiusçu kliğin zaferiyle sona ermiştir. Caesar'ın MÖ 44 yılında öldürülmesinin ardından, cumhuriyetçiliğin ezilmesi için 8 yıl gerekmiştir. Caligula suikastinden sonra ise yalnızca 24 saat ... Yeni rejimin kalemşorlarının yapacağı çok iş vardır. Zira Claudius, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, bilhassa senatonun nazarında budala olarak görülmesinin yanı sıra artık aynı zamanda bir gaspçı ve asi askerlerin gönüllü bir aleti olarak kukla bir hükümdar hüviyetindedir. Nitekim tehlike ertesi yıl, hoşnutsuz senatörler ve generallerin Balkanlar'a yerleştirilmiş devasa lejyoner ordularından birini Roma'ya getirmek üzere bir kumpas kurmalarıyla görünür hale gelir. Ancak askerlerin başkente ilerlemeyi reddetmesiyle beraber bu girişim de kısa bir zaman zarfı içerisinde (5 gün) çözülür. Avcı müfrezeleri şüphelileri toplar. Senatoda göstermelik mahkemeler kurulur. Suçluların cesetleri ise Tiber'e atılacaktır. Toplamda ise, yani Claudius'un 13 yıllık iktidarı boyunca 35 Senatör ve 321 Eques ihanet suçlamasıyla idam edilecektir. Claudius, halkın sevgisini "eski yöntemler" ile satın alır. İlk olarak, velinimeti olan Praetorianlara adam başı 5000 Denarii'ye varan bahşişler veren çiçeği burnunda imparator (Caligula yalnızca 500 Denarii vermiştir), ordunun geri kalanına ise yaklaşık 200 milyon Denarii'lik bir ödeme yapar. Bu sayı, aynı zamanda, imparatorluğun "bir yıllık vergi gelirine" tekabül etmektedir. Ayaktakımı nakit sadakalarla, tahıl yardımlarıyla, kamusal inşaat programlarıyla ve gladyatör oyunlarıyla satın alınır. Tüm bu cömertlik devlet hazinesini kurutmanın eşiğine getirse de Caesarcı popülizmin maliyeti, geleneksel olarak, savaş ganimetleriyle karşılanmaktadır ve savaş, tam da Claudius'un danışmanlarının önerdiği şeydir. Yalnızca ganimet için değil; yeni Princeps'e meşruiyet kazandırmak, sadık taraftarları canlandırmak ve hoşnutsuzlar ile muhtemel komplocuları yalnızlaştırmak adına da savaş, iktidar hizbinin altın bileti olarak gözükmektedir. Bariz hedef Britannia'dır. Catuvellaunia Krallığı'nın adanın güneydoğusuna doğru genişlemesi (Romalı bir mahmi kralın aleyhine), elverişli bir "casus belli" politikası teşkil etmektedir ve halihazırda Caligula'nın kurmayları, MS 40 yılında gerçekleşmeyen yeni istila için gerekli hazırlıkları zaten yapmış durumdadır. Britannia; gizemli, tehlikeli, "okyanusun ötesinde" bir yerdir ve bir anlamda Julius Caesar'ın bir asır evvelki seferlerinden bu yana bir türlü "bitirilememiş bir iş" hüviyetindedir. Adaya yönelik bir istila, muhtemelen Germania'da savaşmaktan daha az riskli olsa da, halka, Roma'nın büyük askeri başarılarından biriymiş gibi sunulabilme imkanını da taşımaktadır. Keza Britannia'nın, Claudius'un harcamalarını karşılayacak kadar zengin kaynaklara sahip olduğu da unutulmamalıdır. Velhasıl istila, tahmin edildiği üzere, parlak bir başarı ile sonuçlanır. Aulus Platius ve 40.000 adamı, MS 43 yazının başlarında adaya çıkar ve Roma, kısa süre içerisinde Caratacus'a ve Catuvellaunia Krallığı'nın ana sahra ordusuna karşı iki gün süren bir meydan muharebesini kazanır. Bunun üzerine Claudius, ordunun başında düşmanın başkenti Camulodunum'a (bkz: Colchester) zafer alayıyla girmek ve 11 Britannialı kralın teslimiyetini kabul etmek adına adaya gelir. Britannia zaferi, Claudius MS 44'te yolu üzerindeki batı eyaletlerine de uğrayıp Roma'ya geri geldiğinde; MS 47'de Aulus Platius adadan döndüğünde; MS 49'da zaferin anısına Roma şehrinin sınırları genişletildiğinde ve nihayet MS 51 yılında esir alınan Britannialı lider Caratacus, başkentin sokaklarında gezdirildiğinde tekrar tekrar kutlanacaktır. Claudius'un iç politikada güttüğü siyaset ise, Britannia'dakinin aksine daha muhafazakardır. Yani Augustus'un son dönemlerinde ve Tiberius'un iktidarında olduğu gibi; yeni fetihlerden kaçınmak, sınırları güçlendirmek ve yeni tebaaları asimile etmek. "Budala / gasıp" Claudius, kendisini "Fatih Claudius"a dönüştürür dönüştürmez, "emperyal tasarruf siyasetine" geri dönmüştür. İmparatorluğun gücü kısmen bir yanılsamadan ibarettir. Roma, sağlam ve her yeri fethedebilirmiş gibi gözükse de, devlet adamlarının "prestij" adını verdiği bu profil, imparatorluğun güvenliği için yaşamsaldır. Zira Roma, artık doğal sınırlarına ulaşmış durumdadır. İmparatorluk, topraklarını korku ile yönetmektedir ve bu korku, tebaaya "prestij" ile aşılanmaktadır. Bu doğrultuda da kurbanlar yanıt vermeleri halinde emperyal devletin kendilerini ezecek güce sahip olduğuna ikna edilmiş durumdadır. Roma'nın prestiji ise zafere bağlıdır ve sınırların ötesinde yaşanacak muhtemel herhangi bir askeri yenilgi, mezkur kavramın zarar görmesi riskini taşımaktadır. İmparatorluğun, tebaası konumundaki toplumları aşırı sömürmesi halindeyse, isyan ya da ordunun iç güvenliğe odaklanması gibi olumsuzlukların hasıl olması kaçınılmaz olacaktır. Binaenaleyh Claudius'un Britannia'yı istila etmesinden "şanlı günlerin geri geldiği" anlamı çıkarılmamalıdır. Adaya yönelik sefer yalnızca siyasi gerekliliklerin yol açtığı bir anomalidir. İmparatorluk sarayını tanımlayacak doğru kelime ise entrikadır ve hakim hiziplerin başında Claudius'un iki eşi bulunmaktadır. İlk olarak, Messelina, imparator ile tahta çıkmasından kısa bir süre sonra evlenmiş ve MS 41'de, daha sonra Britannicus adını alacak bir erkek varis dünyaya getirmiştir. Ancak Messelina daha sonra altından kalkamayacağı işlere girişmiş ve kendisine bir "aşık" edinmek ile kalmayarak, bu kişiyle bir de gizli bir evlilik akdi gerçekleştirmiştir. Saraydaki düşmanları tarafından olayın gün yüzüne çıkarılmasıyla beraber "aşıklar" tutuklanmış ve önde gelen azatlılardan Narcissus'un başında olduğu bir muhafız birliği tarafından infaz edilmişlerdir. Claudius'un ikinci karısı olan Julia Agrippina ise, Messelina'dan daha az entrikacı bir hüviyete sahip değildir ve daha önceki evliliğinden olan oğlu Lucius Domitius Ahenobarbus'u (bkz: Nero), Claudius'un meşru oğlu olan Britannicus'un yerine taht varisi yapmak adına elinden geleni ardına koymamıştır. Nihayetinde ise istediğini elde etmiş ve oğlunun meşruiyetini pekiştirmek adına onu, Messelina'nın kızı Octavia ile evlendirmeyi de başarmıştır. Praetor muhafızlarının Praefectusu Burrus ile ittifak kurarak hizbinin gücünü pekiştirdikten sonra Agrippina, Nero'nun hedonist karakterinin Claudius'u başka düşüncelere sevk edeceği korkusuyla kocasını "ortadan kaldırmaya" karar vermiş ve onu bir tabak mantar ile zehirleyerek öldürmüştür. Claudius'un yaşamı ve faaliyetleri hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Gaius Suetonius Tranquillus'tan On İki Caesar'ın Yaşamı, Robert Graves'ten Ben, Claudius ile Tanrı Claudius, Mary Beard'den SPQR - Antik Roma Tarihi, Adrian Goldsworthy'den Roma Tarihi ve Neil Faulkner'dan Roma: Kartalların İmparatorluğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Klasik Dünyanın Sonu: Papalık Ve Manastır Kurumlarının Teşkili
Geleneksel tarihyazımında Roma İmparatorluğu'nun çöküşü, klasik dünyanın ve bir bakıma "uygarlığın çöküşü" olarak kabul edilmektedir. Bu yıkımın ardından, bilhassa Avrupa'da, "Romanistas"tan geriye kalan yegane kurum ise kilise olacaktır. Kilisenin piskoposları, idari deneyime sahip kimselerdir ve en azından, tıpkı diğer yerel otoritelerde olduğu gibi, sorunlarla başa çıkabilmek adına gerekli entelektüel donanıma sahip kişilerden oluşmaktadır. Aynı şekilde, birçok yerde imparatorluk orduları çekildikten ve merkezi idare çöktükten sonra okuma yazma dahi bilmeyen bir yönetici sınıfının içerisinde "klasik mirasın taşıyıcısı", yine, onlar olacaktır. Mezkur kimselerin ekseriyeti, muhtelif bölgelerin önde gelen ailelerinden devşirilmişlerdir ve binaenaleyh aristokrattırlar. Bu durum aynı zamanda ruhani rollerini destekleyebilecek maddi kaynaklara da sahip oldukları anlamına gelmektedir. Yeni bir çağın şafağında olan insanlığa, Romalılardan yadigar kalan kültür mirası, yalnızca yukarıda bahsini geçirdiklerimiz ile sınırlı kalmayacaktır. Klasik dünyanın sonu, Batı Kilisesinden yükselen ve çökmekte olan bir uygarlık ile doğmakta olan bir medeniyetin arasındaki tehlikeli akıntılarda yaşamsal önem taşıyan iki yeni kurumun da neşet ettiğini görecektir. Bu fenomenlerden ilki olan manastırlar, ilk kez Doğu'da ortaya çıkmıştır. Anlatı; 285 yılı civarında, bir Kıpti olan Aziz Anthony'nin Mısır'da bulunan bir çölde inzivaya çekilmesi ile başlar. Bu örneği ise düşünen, dua eden ve dünyevi olan her şey ile oruç ve daha sert disiplinler vasıtasıyla mücadele eden diğerleri izlemiştir. Nihayetinde mevzubahis kimselerin bir kısmı bir araya gelerek cemaatler oluşturmaya başlamışlar ve bu yeni ruhanilik biçimi, bir sonraki yüzyılda başta Doğu Akdeniz ve Suriye'de olmak üzere kurumsallaşmıştır. Bilahare bu fikir, Fransa'nın Akdeniz sahillerine de sıçramış ve 5. yüzyılın çökmekte olan Galya'sında, rahatsız edilmeden ve çileci bir disiplin ile dua ederek ibadete ve tanrıya hizmet etmeye dayanan manastır ideali, feraset ve karakter sahibi birçok kişiyi kendine çekmiştir. Sunduğu idealinden mütevellit kişisel kurtuluşu da "garanti" eden söz konusu cemaatler, değişmekte olan dünyada kendilerine bir sığınak arayan soylulara da cazip gelmiştir. Ancak bu durum aynı zamanda, Roma'nın devlete hizmet düsturundan (bkz: Stoacılık) kaçan ve toplum hayatından el ayak çekerek sorumluluklarına sırt çeviren vatandaşlara yönelik sert eleştirilerin de hasıl olmasına sebebiyet vermiş ve kilise erkanı da kendi cemaatlerindeki en ateşli kişilerin bu şekilde münzevi bir hayat idame ettirmelerini her daim hoş karşılamamıştır. Bunun yanı sıra, muhtelif toprak sahipleri de kendi arazileri üzerine yeni cemaatler kurmaya başlamış veyahut halihazırda sınırlarının içerisinde bulunanlara maddi destek sağlamıştır. Bu gelişme kaçınılmaz bir biçimde, nepotizm ve rüşvet gibi etik olmayan adaletsizlikleri de beraberinde getirmiştir. Bir süre sonra, hakkında başarıları ve mucizevi işleri dışında çok az şey bildiğimiz İtalyan bir keşiş, manastırların ahvalinden fena halde rahatsız olmaya başlamıştır. Bu din adamı, kilise tarihinin en etkili kişilerinden biri olan Aziz Benedict'ten başkası değildir. İşlerin rayına oturması adına radikal kararlar alınması gerektiğine kanaat getiren Benedict, 529 yılında Monte Cassino'da bir manastır kurmuş ve burayı, kılı kırk yararak oluşturduğu yeni kurallar doğrultusunda yönetmiştir. Söz konusu kaideler bilahare, Batı Hıristiyanlığında ve dolayısıyla Batı Uygarlığında geniş ufuklar açmıştır. Otoritenin "başrahibe" ait olduğu manastırda, keşişin dikkati cemaate yönlendirilmiş ve düzenli olarak ibadet ederek dua ile emek çerçevesi içerisinde sahip olduğu görevlere iştirak göstermesi zorunlu hale getirilmiştir. Binaenaleyh o zamana kadarki geleneksel manastırcılığın bireyselliğinden yeni bir insanlık aracı ortaya çıkarılmış ve keşişhaneler zaman içerisinde "Kilise Cephaneliğinin" ana silahı haline gelmiştir. Aziz Benedict, idealleri için çok yüksek bir çıta belirlememiştir ve bu, onun başarısının en önemli sac ayaklarından biridir. Manastır kuralları, tanrısını seven her sıradan insanın yerine getirebileceği türdendir ve keşişler ruhsal ile bedensel olarak kendilerini "sakatlamak" zorunda değillerdir. Benedict'in insanların ihtiyaçlarını tatmin etmek ile ilgili başarısı, manastırların yaygınlaşmasındaki hızıyla kendisini gösterir. Benedikten Manastırları çok kısa bir zaman zarfı içerisinde, bilhassa batıda olmak üzere, pek çok yerde ortaya çıkmaya başlamış ve pagan İngiltere ile Almanya'da misyonerliğin ve Hıristiyanlığa geçisin ana kaynağını oluşturmuştur. Batıda, yalnızca Kelt Kilisesi, kadim çileci keşişlik modeline sıkı sıkıya bağlı kalacaktır. Kilisenin bir diğer büyük destek kolonu da Papalıktır. Aziz Peter'in piskoposluğunun saygınlığı ve havarinin kemiklerinin efsanevi koruyuculuğu Roma'ya, Hıristiyanlığın piskoposlukları arasında daima özel bir yer sağlamıştır. Roma Kilisesi, havarilerden biri tarafından kurulmuş olması bakımından batıda tektir ancak yine de bundan biraz daha fazlasına ihtiyacı vardır. Zira Batı Kilisesi, mezkur dönemde bir alt kol hüviyetindedir ve Asya Kiliselerinin ekseriyeti havariler ile daha yakın bir bağ içerisindedir. Velhasıl Papalığın, Orta Çağ dünyası tarafından kabul edilen haşmetine erişmesi için mümtaz bir dokunuşa ihtiyacı vardır. Bir gerçeklik olarak Roma Şehri, asırlar boyunca dünyanın başkenti olarak görülmüştür. Roma'nın piskoposlarının senato ve imparatorun "iş arkadaşları" olmaları bir tarafa; imparatorluk sarayının Konstantinopolis'e geçişiyle birlikte kilisenin varlığı, şehrin itibarı açısından farklı bir önem kazanmıştır. Bunun yanı sıra, doğu kanadından gelen ve Romalıların, en az barbarlar kadar hoşlanmadıkları yabancı devlet memurları, İtalyan sadakatinin odağının papalığa dönmesini sağlamıştır. Papalık, aynı zamanda zengin bir piskoposluktur ve elindeki mülklerle siyasi iktidara denk bir pozisyondadır. Ayrıca genel idari becerisiyle de imparatorluk yönetiminin dışında her tür yürütmeden daha üstün bir konumdadır. Nitekim bu ayrım sorunlu dönemlerde, barbarlar hasebiyle imparatorluğun idare mekanizması felç olduğunda, varlığını daha net hissettirmiştir. Hülasa Papalığın büyük bir tarihsel güç hüviyetiyle ortaya çıkışının temelinde bu saydıklarımız yatmaktadır. 5. yüzyılda Büyük Leo, Roma Piskoposluğunun yeni gücü açıkça hissedildiği esnada, Aziz Peter'in tahtına oturur. Bu dönemde İmparator 3. Valentinianus, papalığın kararlarının kanun hükmünde olduğunu ilan eder ve akabinde Leo, daha evvel imparatorlar tarafından kullanılmakta olan Pontifex Maximus unvanını kullanmaya başlar. Attila ile görüşmesinin ardından Hunları İtalya'ya saldırmaktan vazgeçirdiğine de inanılan Leo'nun bu davranışı onun, dört bir yandan gelen akınlar ile çöküşün eşiğinde olan imparatorluğun ahvalini doğru bir şekilde kavradığını da göstermektedir. Bütün bu gelişmelere rağmen Roma, Leo'nun idaresi sırasında, dini her şeyden önce hükümdarın görevi olarak gören I. Justinianus'un İmparatorluk Kilisesinin bir parçası olmaktan kurtulamamıştır. Geleceğin Papalık vizyonunu en fazla ortaya koyacak isim ise, aynı zamanda bir zamanlar keşiş olan Büyük Gregory'dir. 590 ile 604 yılları arasında hüküm süren Gregory, kilisenin iki büyük kurumsal yeniliğini bir araya getiren ilk Papadır. Büyük iç görü sahibi bir devlet adamı olan Gregory, Romalı aristokrat bir aileden gelmesine rağmen tüm barbar Avrupa tarafından kabul edilmiş ilk Papa olma özelliğini taşır. Pontifliği ise ileride, klasik dünyadan tam bir kopuş anlamına gelecektir. 596 yılında Canterburyli Augustin'i misyonerlik görevi ile pagan İngiltere'ye yollayan bu dinamik adam, bir yandan Aryan "sapkınlığı" ile mücadele ederken diğer taraftan Vizigotların Katolikliği kabul edişini büyük memnuniyet ile karşılar. Aynı şekilde, Cermenik krallara karşı hiçbir zaman tedbiri elden bırakmazken, Lombardların en sert muhalifi olarak Frankları kendi tarafına çekmeyi de ihmal etmez. Nihayetinde ise İtalyanlar onu, Aziz Peter'in olduğu kadar, Roma İmparatorunun da ardılı olarak görmeye başlayacaktır ... Gregory'de hem Klasik Roma Mirası hem de Hıristiyanlık bir araya toplanmıştır ve her ne kadar bunu kendisi pek göremese de yepyeni bir mefhumu temsil etmektedir. Hıristiyanlık, klasik dünyanın mirasçısı olarak ortaya çıkmış ancak zaman içerisinde ondan uzaklaşmış ve ayrışmıştır. Gregory ile birlikte kilisenin barbarlar ile olan ilişkisi de farklı bir hüviyet kazanmış ve bu hikayenin odağı Akdeniz havzası değil, Avrupa olmuştur. Yeni düzende Yaşlı Kıta, geçmişten tayin edici bir şekilde farklıdır. Roma eyaletlerinin düzenli, okur yazar ve telaşsız hayatının yerini; parçalanmış ve bölgenin eski sakinleriyle kaynaşmış savaşçı bir aristokrasi ile kabile üyelerinden oluşan toplum almıştır. Mezkur kabilelerin kral olarak kabul edilebilecek şefleri, yalnızca kendi yandaşlarının lideri olmalarının ötesine geçmişler ve Roma'dan geriye kalanlarla geçirilen 200 yıldan sonra sadece "barbar" olmaktan çıkmışlardır. Nitekim 550 yılında ilk kez bir barbar kralı, üzerinde imparatorluk mührü olan kendi parasını basmıştır. Daha yüksek bir kültürün kalıntılarının hayal güçlerinin üzerinde bıraktığı etkiyle Roma düşüncesinin bizatihi kendisinin yarattığı faydayla ve kilisenin bilinçli veyahut bilinçsiz çalışmalarıyla bu insanlar, her şey bir yana, uygarlık yoluna çıkmışlar ve sanatlarıyla da bunu kanıtlamışlardır. Formel kültür açısından yanlarında antikiteyle kıyaslanabilecek hiçbir şey getirmemiş olan barbarların, uygar akla da efektif bir katkısı olmamıştır fakat bu durum, kültürel trafiğin örgün düzeyin altında ve her daim aynı yönde aktığı anlamına da gelmemektedir. Clovis gibi kralların Hıristiyanlığı kabulü, idareleri altındaki halkların mezkur itikadı benimsedikleri manasını taşımamaktadır. Nitekim birçokları, mezarlarının da gösterdiği gibi, kuşaklar boyunca pagan olarak kalmış ve dini dönüşüm zaman içerisinde gerçekleşmiştir. Bu doğrultuda kilise, halk büyüsünden yararlanmış ve herhangi bir kutsal mekanın yanına, kırların ya da ormanların asırlık inançlarına saygılı birer aziz eklemiştir. Mucizeler ve mabetlerde azizlerin hayatlarıyla ilgili durup dinlenmeden anlatılanlar, bu çağın ikna edici argümanları haline gelmişlerdir. Böylece toplumun ekseriyeti için insanlık tarihinin büyük bölümünde olduğu gibi, din, bir ahlaki rehberlik veya ruhsal iç görünün koşulu değil; görünmeyen güçlerin yatıştırılmasının "aracı" olmuştur. Hıristiyanlık, kendisiyle pagan geçmiş arasındaki muğlak çizgiyi ancak kan dökerek çekebilecek ve pagan uygulamaları ile kalıntıları bu şeklide Hıristiyanlaştırılacaktır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere J.M. Roberts'tan Avrupa Tarihi, John Merriman'dan Modern Avrupa Tarihi, Henri Pirenne'den Avrupa Tarihi: Kavimler Göçü'nden 16. Yüzyıla kadar ve Ralph Henry Carless Davis'ten Orta Çağ Avrupa Tarihi adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Bir Çarın Portresi: Korkunç Ivan
"Şimdi benim zalim ve öfkeli olduğumu söylüyorlar, peki kime karşı zalim ve öfkeliyim ? Bana zalimlik edenlere karşı zalimim. İyi ! Ah, onlara kendi pelerinimi ve zincirimi veriyorum ben ! Tebaam beni düşmanlarıma satabilirdi. İhanetin büyüklüğünü bir düşünün ! Cezalandırılanlar bunu hak etmedi mi, onlar benim kölelerim değil mi, ben kölelerime istediğimi yapamayacak mıyım ?" Dolgorukiler'in yaşamın akıntısını Kiev'den kuzeye çevirdiği zamandan beri Rusya'da pek çok devrim olmuştur. Ancak tüm bunların içerisinde belki de en önemlisi, Avrupa monarşilerini gölgede bırakacak bir otorite konsolidasyonu ve merkezileşmesidir. Bugünden bakınca 15. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak 16. yüzyılda hemen hemen tüm ulusların karşı konulmaz bir şekilde sürüklendiği bu otokratik akıntıyı görmek kolaydır. İspanya'da Ferdinand ve İsabella, tüm küçük krallıklar ile Mağriplileri tek bir taç altında birleştirmiştir. Fransa'da 11. Louis, feodalizm kumaşını yırtıp, halk ile kurnazca ittifak yaparak aristokrasiyi bastırmıştır. İngiltere'de 8. Henry ve Almanya'da Maximillian ise, mezkur vetirede, otoritelerini sağlamlaştırmışlardır. Aslına bakılırsa bu süreç; Rusya'da Andrey Bogoliubski'nin otokratik amaçlarıyla başlamış fakat değişim çemberinin kapanması ve Rurik soyunun en büyük rüyası olan tek bir Rusya ve birleşik imparatorluk hayalinin gerçekleşmesi, Korkunç İvan'ın babası 3. Vasili'nin döneminde gerçekleşmiştir. Moğollar'a 200 yıldan fazlaca bir süre yapılan dalkavukluk meyvelerini vermiş ve nihayetinde Moskof Prensliği, Vasili'nin, son bağımsız prenslik olan Pskov'a boyun eğdirmesi sonucunda Rusya'nın tek hakimi konumuna gelmiştir. Doğu Roma İmparatorluğu'nun da tarih sahnesinden çekilmesini fırsat bilen hırslı Moskova iktidarı, 1547'de Rus Ortodoks Kilisesi'nin de onayıyla prens unvanını da rafa kaldırmış ve Slavca "Caesar" anlamına gelen "Çar" unvanını kullanmaya başlamıştır. Moskova Büyük Prensliği'nin, Çar unvanını kullanabilme hakkına sahip olmasının ardında yatan sebep ise, Büyük İvan'ın eşi ve Vasili'nin annesi olan Sophia'nın (Yunanca ismi Zoe) Palaiologos soyundan bir Bizans prensesi olması hasebiyledir. Vasili'nin saltanatını tek bir cümle ile özetlememiz gerekirse; iktidarın, "boyarların" yani soyluların elinden Çarın eline geçmesidir. Vasili, babası Büyük İvan'ın başladığı işi bitirmiş ve merkezi konsolidasyonu sağlamıştır. Ancak 1533 yılındaki ölümü ve 3 yaşındaki oğlu 4. İvan'ın iktidarı devralmasıyla beraber soylular, fırsatı ganimet bilecek ve hakimiyetlerini tekrar tesis etmek adına harekete geçecektir. İlk olarak, İvan'ın annesi Elena Glinskaya zehirlenerek öldürülmüş ve oligarşi, 3 yaşındaki İvan'ı yok sayarak hükümeti ele geçirmiştir. Sonraki yıllarda çocukluğunu yad ederken İvan o günleri ; "Yarı çıplaktım, üşüyordum ve açtım. Hayatta kalmamı sağlayan şey kitaplarımdı." şeklinde ifade edecektir. Küçük yaştan itibaren çok okuyan ve gözlem yeteneği yüksek bir çocuk olan İvan, kendisine karşı uygulanan acımasız muameleyi hiçbir zaman unutmayacaktır. 1543 yılına gelindiğinde 13 yaşındaki İvan, bir "coup d'etat" yani "saray darbesi" ile iktidarı tekrar devralmıştır. Muhafızlarına boyarların elebaşını yakalama emrini vermiş ve adamı, huzurunda, köpeklere parçalatmıştır. Artık İvan, "Grozni" lakabı için ilk adımı atmıştır ve gelecek yıllarda yaşanacak olan vahşet düşünüldüğünde bu infaz, İvan'ın dönüşümündeki milat olacaktır. Zaman içerisinde tüm Rusya, Moskof sarayında ihanetin bedelinin pek de "nazik" olmadığına dehşet içinde şahitlik edecektir ... Vahşi bir infaz ile başlamasına rağmen İvan'ın iktidarının ilk yılları sorunsuz geçmiş ve çocukluğunda yaşadığı travmanın da etkisiyle İvan, dışarıya karşı hassas ve tembel bir genç profili çizmiştir. Şehvet düşkünü olmaya meyillidir ve devlet işlerinden çok kitaplarıyla vakit geçirmekten hoşlanmaktadır. 17 yaşına geldiğinde, ilk büyük aşkı olan Romanovlar'dan Anastasia ile evlenir ve yukarıda da belirttiğimiz üzere, Rus Ortodoks Kilisesinin tasdikiyle Rusya'nın ilk Çar'ı olarak taç giyer. Hemen akabinde ise, devleti, dini ve dünyevi yönden idare etmesi için "Adaşev" adlı bir soylu ile Rahip Silvester'i yetkilendirir. Tarihe "Mümtaz Heyet" olarak geçen bu kabine bürokrasiyle ilgilenirken; genç İvan vaktini, büyük atası olan Bilge Yaroslav'ın koyduğu eski yasaları incelemek ve düzenlemek ile geçirmektedir. Bu yıllar İvan adına çok huzurlu geçer. Sevdiği kadın ve kitapları ile beraberdir. Ancak vahşetin zehri, İvan'ın damarlarında dolaşmakta ve kendini göstermek için doğru zamanı beklemektedir. Nitekim hummaya yakalandığı dönemde arkasından çevrilen entrikaları öğrenmesi ve akabinde çok sevdiği eşi Anastasia'nın süpheli ölümüyle beraber derin uykusundan uyanan "Korkunç İvan", dışarı çıkmak için travmalı çarımızın ruhunun kapılarını yumruklamaya başlayacaktır ... Zalim "köle aristokrasisi" tamamen yok olmadığı müddetçe Rusya'nın kargaşadan kurtulamayacağına artık iyiden iyiye kanaat getirmiş olan İvan, 1564'te çocuklarını, maiyetini ve saray hazinesini alarak Kremlin'i terk eder. Bu gidiş halkın gözünde bir muammadır; ancak bütün bu mizansen, İvan'ın planının bir parçasıdır. Nitekim bir yıl sonra "mağrur çar", soylulara ve ruhani liderlere, "soylular ihanet içinde olduğu için Moskova'yı terk ettiğini" yazacak ve mektup, Moskova'da derin bir etki yaratacaktır. Zaman kaybetmeden çarın geri dönmesi adına hummalı bir çalışma başlatılır ve nihayet, iki ayın sonunda İvan "ikna olarak" Moskova'ya döner. Fakat halk, hem dış görünüş hem de davranış açısından dönen kişinin İvan olduğuna inanmakta güçlük çeker; zira çar, 35 yaşında olmasına rağmen ihtiyar bir görüntüyle tanınmaz hale gelmiş ve gergin sinirlerine mütevellit sıklıkla histeri krizleri geçirmektedir. Artık dönüşüm tamamlanmıştır; nazik ve hassas İvan gitmiş, yerine caniliği ile nam salacak olan "Korkunç İvan" gelmiştir. 1571 yılı, İvan'ın katliam yılı olarak takvimlerdeki yerini alır. Aynı yılın mayıs ayında İvan'ın Livonya Konfederasyonu'na karşı Baltık'ta verdiği savaş sırasında Moskova'yı savunmasız bırakmasını fırsat bilen Kırım Hanı Devlet Giray ordusuyla şehre yürür ve başkenti yağmalar. Yağma sırasında çıkan (kimi kaynaklara göre 10.000, kimilerine göre ise 80.000 kişinin hayatını kaybettiği) meşhur Moskova Yangını ve şehrin düşüşü, paranoyak çarı iyiden iyiye çileden çıkarır. Felaketin tanrıdan gelen bir ceza olduğuna kanaat getiren ve tövbe edilip arınılması gerektiğine inanan İvan, uzun süredir yok etmek istediği boyarların ortadan kaldırılması için aradığı bahaneyi artık bulmuştur. 986'sının isimleriyle anıldığı 3475 kişi için kiliseden "dua ister" ve isimleriyle anılan kurbanların yanına şu uğursuz ifadeleri ekletir: "Karısı ve çocuklarıyla birlikte" ya da "oğullarıyla birlikte". Gerçekleştirilen katliam ve başkentin kül olmasına sebebiyet verecek yangın, ileride İvan'ın Rus tarihçiler tarafından "Rusya'nın Nero'su" şeklinde anılmasına da sebebiyet verecektir. İlk eşi Anastasia'nın ölümünün akabinde 7 kez daha evlenen İvan, Katolik Baltık Birliği'ne karşı verdiği mücadele sırasında müttefik arayışı içerisindeyken, iyi ticaret bağlarına sahip olduğu Protestan İngiltere'nin kraliçesi Elizabeth'e, ilişkilerinin geliştirilmesi adına farklı bir teklifte bulunur ve kendisine, 8. karısının ölümüyle boşalan yerin doldurulması adına kraliçenin kuzeni olan Leydi Mary Hastings ile evlenmek istediğini bildirir. Teklif ilk başta kraliçe tarafından olumlu karşılansa da İvan'ın meşhur zalimliği İngiltere sahillerine kadar uzanmıştır ve genç leydi bu evliliğe razı gelmez. İvan'ın iktidarında gerçekleşen bir başka ilginç olay ise Sibirya'nın fethidir. Ölüm cezasına çarptırılmış bir Kazak eşkıya, yandaşlarıyla beraber Ural Dağları'nın ötesindeki topraklara kaçar ve mezkur bölgenin bir kısmını kontrolü altına alır. Bir zaman sonra Kremlin'e İvan'dan af dilemek için geri dönen Kazak eşkıyamız, canına ve özgürlüğüne karşılık olarak çara, Sibirya'yı teklif eder. Bu olay bir "Bilinaya" yani Rus tarihi şiir biçimine de aşağıdaki gibi konu olmuştur: "Ben Don'un soyguncu Hetman'ıyım. Ve şimdi Ortodoks çar, Sana hain başımı getirdim, Yanında Sibirya İmparatorluğu ile birlikte hem de ! Ortodoks çar konuşacak, Konuşacak Korkunç İvan, Demek sen Yermak'sın, Don'un Hetman'ısın, Seni ve çeteni affediyorum, Sadık hizmetlerin adına seni affediyorum - Ve görkemli, ve kibar Kazak'a miras olarak Don'u veriyorum." Gençliğinde, atası Bilge Yaroslav'ın yazdığı kanunlar üzerine incelemeler ve eklemeler yapmış İvan'ın artık sürgüne göndermek istediği kimseler için devasa bir de hapishanesi vardır. Rusların özellikle ceza düzenlemeleri korkunçtur. Örneğin; iflas etmiş bir borçlu, halka açık bir yerde yarı çıplak bağlanmakta, 30 ya da 40 gün boyunca günde 3 saat dövülmekte ve sonra kimse onu kurtarmaya gelmezse, varsa karısı ve çocuklarıyla birlikte köle olarak satılmaktadır. Ancak İvan'ın aklında Sibirya'ya dair daha farklı fikirler vardır. Korkunç çar, Sibirya'yı, devlete karşı işlenen suçlar için bir ceza kolonisi olarak kullanacaktır. İvan'ın bulduğu "Sibirya İcadı", Rus devlet otoritesi tarafından öyle benimsenecektir ki; 19. yüzyılın başından itibaren Sibirya'ya "1 milyon" civarı siyasi sürgünün gönderildiği düşünülmektedir. Ömrünün sonuna doğru İvan, en sevdiği oğlu Çareviç İvan İvanoviç'i bir öfke nöbeti sırasında, kimilerine göre yanlışlıkla, başına vurduğu demir bir asa ile öldürür. Ressam İlya Repin bu sahneyi, 19. yüzyılın sonunda yaptığı "Korkunç İvan Oğlunu Öldürüyor" adlı eserinde çarpıcı bir biçimde tasvir etmiştir. Tabloda; babanın dehşeti, pişmanlığı ve azabı, ve hayatı sönmekte olan oğlunun sakin ifadesi gerçekçi bir şekilde aktarılmıştır. Repin'in, İvan'ın yaşadığı dehşeti yansıtabilmek adına Francisco Goya'nın meşhur "Çocuklarını Yiyen Satürn" tablosundaki Satürn'den (bkz: Kronos) esinlendiği varsayılmaktadır. 1584 yılında 53 yaşında Bogdan Belsky ile satranç oynarken rahatsızlanarak hayatını kaybeden İvan'ın, ölümünden neredeyse 400 yıl sonra açılan mezarından elde edilen kemiklerinde cıva buluntularına rastlanmış ve bu keşif, İvan'ın zehirlenerek öldürüldüğüne dair iddiaları da beraberinde getirmiştir. Farklı görüşler, İvan'ın ağrılarını iyileştirmek adına o zamanın tıbbi yöntemlerine uygun bir biçimde cıvayla tedavi edildiği yönündedir. Modern tıbbın bize söylediği ise, cıvanın deliliğe yol açtığıdır. Velhasıl, belki de bu gümüş renkli element, Korkunç İvan'ın nevrotik ve histerik karakteri ile alakalı pek çok soru ve efsanenin cevabı niteliğindedir. Korkunç İvan'a dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Mary Platt Parmele'den Rusya tarihi, Aleksey Tolstoy'dan Korkunç İvan ve İsabel de Madariaga'dan Korkunç İvan adlı eserleri tavsiye ediyorum.




