Arama
Boş arama ile 137 sonuç bulundu
- Teşkilat, İnfaz ve İntihar: Kara Kemal
Asıl adı Ahmet Kemal olsa da, hem ten renginin koyuluğu hem de sahip olduğu gizemli kişilik sebebiyle Kara Kemal olarak anılan, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin "küçük efendisi", İkinci Meşrutiyet öncesi, babası gibi Posta ve Telgraf Nezareti'nde çalışmaktadır. Serez Postanesi'nde görevliyken cemiyetin "büyük efendisi" ve ileride paşa unvanına da haiz olacak olan Talat Bey ile tanışarak İttihat ve Terakki'ye katılmıştır. İlk zamanlarda, mesleğinden mütevellit yasak yayınların ittihatçılara ulaştırılması görevini ifa eden Kara Kemal, 1907 yılına gelindiğinde cemiyetin İstanbul şubesini kurmak gibi mühim bir vazifeyi üzerine almakta tereddüt göstermeyecektir. Zaman kaybetmeden küçük ve orta büyüklükteki esnafı örgütlemeye ve loncaların başına kendisine bağlı kimseleri geçirmeye başlayan bu enigmatik karakterin mezkur faaliyetlerindeki asli motivasyonu, uzun vadede "sokaktaki gücü ve dengeleri İttihat ve Terakki'nin lehine çevirmektir". Nitekim bu girişimleri, Kara Kemal'in cemiyet içerisinde de yükselmesini sağlayacak ve 1912'de yapılan kongrede İttihat ve Terakki'deki ilk günlerinden itibaren himayesini gördüğü Talat Bey'in de desteği ile merkez-i umumi üyeliğine seçilecektir. 1913 yılındaki Bab-ı Ali baskını sürecinde de kendi topladığı adamları sadaret civarındaki kahvehanelere takviye kuvvet olarak yerleştirmek ile kalmamış, baskın günü eski görev yeri olan postaneye de güvendiği adamları yerleştirmiştir. Olay sonrasında sadaretin dış dünya ile olan iletişimini kısıtlayarak, "girişim" başarılı olana kadar hariçten yardım gelmesi ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Cihan harbi yıllarında bir yandan Sansür Heyeti 'nde görev yaparken, diğer yandan da cemiyetin bir nevi yayın organı olan Tanin gazetesinde propaganda içerikli yazılar kaleme alan Kemal'in, savaş yıllarında öne çıkan diğer bir faaliyeti ise milli iktisat politikası doğrultusunda Türk ve Müslüman bir yerli/milli burjuva sınıfı yaratma çabasıdır. Yani, imparatorlukta faal olan yabancı sermayenin ve içerideki varlıklı gayrimüslim kesimin ülke ekonomisi üzerindeki hegemonyasını milli burjuvazinin gücüyle kırmayı amaçlamıştır. 1914'te ise daha farklı bir hedef ile, savaştan dolayı sıkıntıya düşen İstanbul'un iaşesi için Anadolu'dan un ve buğday getirmek amacıyla kurulmuş olan Heyet-i Mahsusa-i Ticariye adlı örgütü, "yerli" burjuva sınıfını yaratma projesinin "sermaye kaynağı" olarak kullanmıştır. İstanbul başta olmak üzere devlet sınırlarının tamamında iaşe kanallarını kontrol altına alan Kara Kemal, sermayeyi millileştirme konusunda başarılı olarak addedilebilecek olsa da, yiyecek ve temel ihtiyaç maddelerine gereksinim duyan halkın taleplerini karşılama konusunda aynı beceriyi gösterememiş, bilakis "harp zengini" veyahut " 1332 Zengini" adıyla müsemma olan karaborsacı grubun hasıl olmasına ön ayak olmuştur. Birinci Dünya Savaşı 'nın sona ermesinin akabinde ülkeyi terk eden ittihatçı triumvir anın aksine Kara Kemal, İstanbul'da kalmayı "tercih etmiş" ve lakapdaşı olan diğer bir "gizemli" karakter Kara Vasıf ile birlikte Karakol Cemiyeti 'ni kurmuştur. Bu cemiyet Anadolu'daki milli mücadele hareketine silah, mühimmat ve para kaçırma işlerinde aktif olarak faaliyet gösterecektir. Ocak 1919'da İngilizler tarafından tutuklanarak Malta 'ya gönderilen ve 6 Eylül 1921'de beraberindeki 20 kişi ile birlikte adadan firar eden Kara Kemal, ilk olarak Almanya' ya gidecek akabinde ise işgal altında bulunan İstanbul'a geri dönecektir. Bu tarihten itibaren Ankara'da bulunan milli hükümet ile tekrar ilişki kurma çabaları sonuçsuz kalacak ve İstanbul'da faaliyet göstermeye devam etmek ile beraber her daim Ankara'nın denetimine tabi olacaktır. Kurtuluş Savaşı sonrası Kara Kemal başta olmak üzere ülkede kalan eski ittihatçılar, Mustafa Kemal Paşa ve ekibi yerine kendilerini yeniden iktidara taşımak amacıyla dönemin maliye nazırı Cavit Bey 'in evinde toplantılar düzenlemeye başlamışlar ve mevzubahis görüşmelerin neticesinde Mustafa Kemal Paşa'ya bir suikast düzenlenmesini kararlaştırmışlardır. Neyse ki, suikastın tetikçileri arasında bulunan Motorcu Giritli Şevki 'nin korkup, 14 Haziran 1926'da durumu İzmir Valiliği 'ne ihbar etmesiyle beraber hain suikast tertibi ortaya çıkarılmıştır. İvedilikle önlem alan hükumet; İstanbul, Ankara ve İzmir'de 49 kişiyi tutuklamıştır. Daha sonra, Ankara İstiklal Mahkemesi üyeleri özel bir tren ile İzmir'e giderek, 26 Haziran 1926'da mahkeme salonuna dönüştürülen milli kütüphane binasında yargılamalara başlamıştır. Kara kemal, hain girişimin ortaya çıkarılmasından sebep firaridir. Gıyaben yargılanmış ve suikast tertibi ile iltisaklı olan diğer 15 kişi gibi idama mahkum edilmiştir. Halihazırda tutuklu bulunan hükümlülerin cezaları kararın açıklandığı gece infaz edilirken, kaçak olan Kara Kemal'in canını almak için önce onu bulmak gerekecektir; zira geniş bir çevresi vardır. Haftalar süren aramaların akabinde nihayet İstanbul Cerrahpaşa 'da bir arkadaşının evinde saklandığına dair ihbar alınır. 27 Temmuz 1926'da bahsi geçen eve baskın düzenleyen kolluk kuvvet ekipleri, canlı ele geçmemek için şakağına dayadığı piştov u ile intihar eden Kara Kemal'in cansız bedenini ele geçirir. Kara Kemal'in intiharı, hükumet açısından suikast dosyasının kapanması anlamına gelmemektedir ve eski ittihatçılar ile kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensupları aleyhinde Ankara'da ayrı bir siyasi dava açılır. Dava neticesinde Kara Kemal'in kurduğu veya kurdurttuğu vakıf, banka, şirket gibi kurumların iaşe işlerinde yapılan yolsuzluklardan elde edilen haksız kazançlar ile siyasi amaçlara hizmet ettiğine hükmedilmiş ve mevzubahis tüm kurumların tüzel kişiliklerinin tasfiye edilip hükümete devredilmelerine karar verilmiştir. Bu son darbeyle beraber ittihatçılar maddi ve manevi olarak Türkiye siyaset sahnesinden tamamen silineceklerdir. Kara Kemal'in hayatı ve faaliyetlerine dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Kemal Tahir'den Kurt Kanunu ve Emrah Safa Gürkan'dan Büyük Devrimin Portreleri: Cumhuriyet'in 100 İsmi adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Vatanın Babası: Publius Aelius Hadrianus
"Beş İyi İmparator"dan biri olarak kabul edilen ve 117–138 yılları arasında hüküm süren Publius Aelius Hadrianus, selefi olan Traianus gibi İspanyol kökenli bir Romalıdır. Aslına bakılırsa iki adam akrabadır ve Hadrianus babasının ölümünün ardından, henüz 10 yaşındayken Traianus'un himayesine verilmiştir. Bir zaman sonra, yani 24 yaşına geldiğinde Hadrianus, hamisinin yeğeninin kızı olan Sabina ile evlenmiş ancak bu, duygusal yakınlık ya da anlaşmazlıkların olmadığı, geleceğin müstakbel imparatorunun dönemin ruhuna uygun bir şekilde pozisyonunu güçlendirmesi adına kurulmuş bir akit / consensus olmuştur. Nitekim yakın aile bağları Hadrianus'u güvenilir kılmış ve tahta çıkmadan evvel, Traianus'un üç önemli savaşında da (İkinci Daciae Savaşı'nda kurmay subay, Üçüncü Daciae Savaşı'nda lejyoner komutanı ve Parth Savaşı sırasında Suriye valisi ve başkumandan olarak) yer alarak tecrübeli bir general ve devlet adamı olarak rüştünü ispatlamıştır. Ancak Hadrianus'un Princepsliği, yine de şüpheyle karşılanmış ve iktidarının başlangıcı yılı olan 117, "Generaller Komplosu" adıyla da anılacak olan kanlı bir mücadeleyi de beraberinde getirmiştir. İmparator Traianus'un ani ölümün ardından Hadrianus'un Praetor Praefectusu, yeni imparatora karşı komplo kurmak ile suçladığı Traianus'un önde gelen komutanlarından dördünü tutuklamış, suçlu bulmuş ve idam etmiştir. Maktullerin iddiası, Hadrianus'un belirlenmiş bir halef olmadığına yöneliktir ve aslına bakılırsa savlarında haklılık payı da söz konusudur. Zira sabık hükümdar ölmeden evvel herhangi bir kişiyi varis olarak ilan etmemiştir. Lakin Hadrianus, son imparatorun vesayeti altında olması bir tarafa, aynı zamanda onun gözdesi, evlilik bağıyla yeğeni ve Doğu'nun başkumandanı konumundadır ve mezkur olgular, zımnen de olsa Hadrianus'un müstakbel hükümdar olması gerektiğine işaret etmektedir. Bununla birlikte, resmi ilan ve imparatorluk mührünün devri, güya Traianus ölüm döşeğindeyken gerçekleşmiş ve törene yalnızca Traianus'un karısı, Praetor Praefectusu ve imparatorun kişisel hizmetçisi (olayın hemen akabinde şüpheli bir şekilde ölmüştür) tanıklık etmiştir. Bütün bunlara ek olarak, veraset belgesi Traianus'un değil, eşinin imzasını taşımaktadır. Kuşkusuz yeni imparator, kabul görmek adına bir hayli efor sarf etmek zorundadır ve başkente ulaşmadan evvel neredeyse bir ayını, ordunun desteğini kazanmak adına sınır lejyonlarının arasında geçirir. Akabinde ise bir cömertlik sağanağı başlar: Askerlere ve Roma'daki ayaktakımına büyük bağışlarda bulunulur. Yeni bir imparatorun tahta çıkması üzerine dağıtılan bahşiş yani "taç giyme altını", İtalya'da tedavülden kaldırılırken; eyaletlerde de miktarı düşürülür. Bu gelişme birtakım homurdanmalara yol açsa da, 225 milyon Denarii gibi dikkat çekici bir meblağa ulaşmış devlete olan borçların tümünün silinmesiyle birlikte çatlak sesler kesilmiş olur. Hem komplocuların art niyetlerinin hem de imparatorun endişelerinin köklerinin, Traianus'un ölmeden evvel Doğu'da yaşadığı askeri dağılma ve yeni imparatorun gelecekteki yönüyle alakalı ordu komutanları arasında ortaya çıkan derin bir ayrılıkta yattığı neredeyse kesindir. Hadrianus ise selefinin aksine çekilmeye ve toparlanmaya, dahası bu politikayı ebediyen imparatorluğa yerleştirmeye karar vermiş durumdadır. Traianus'un izlediği siyaset ile mahmisinin arasındaki karşıtlık bundan daha köklü bir farklılık arz edemezdir. Her ikisi de ideolojik saiklere sahip olsa da, savaş ve fethin altın günlerine dönmeye yönelik bir çabaya denk düşen Traianus'un tasavvuru, geleneksel Roma emperyalizmin bir yansımasıdır; Oysa Hadrianus, yeni gerçeklikleri anlamlandırmaya ve imparatorluk için yeni bir model kurmaya çalışan bir radikaldir. Bu noktada belirleyici olan faktör belki de Hadrianus'un daha evvel bir eyalet valisi olarak görev yapmış olmasının altında yatmaktadır. Keza İspanya'da büyümüş, kariyeri boyunca Gallia'yı, Germania'yı, Balkanlar'ı, Küçük Asya'yı, Levant'ı ve Mezopotamya'yı dolaşmıştır. Onun için İtalya, imparatorluğun pek çok eyaletinden yalnızca biridir ve geleneksel imparatorluk unvanı Pater Patriae'ın (Vatanın Babası) yalnızca Roma ve İtalya'nın değil, imparatorluğun bütün topraklarının koruyucusu ve hamisi anlamına geldiğini tasavvur eden ilk hükümdardır. Bütün eyaletleri aynı barış, refah, iyi yönetim, kent yaşamı ve klasik kültür seviyesine yükseltmek; Pax Romana'nın nimetlerinden faydalanan ve Roma'nın değerlerine olan bağlılıkları etrafında birleşmiş halklardan oluşan bir topluluk yaratmak istemektedir. İmparatorluk bu sayede içeride güçlenecek ve muhtelif halklar bu şekilde savunma yükünü omuzlamaya daha istekli hale gelecektir. Aynı şekilde, artık daha iyi tanımlanmış, istihkam edilmiş ve asker konuşlandırılmış sınırlar bu yolla daha kolay savunulacaktır. Hadrianus, uygarlık ve barbarlık farkının daha keskinleştiği, aralarındaki sınırların daha katı ve aşılmaz hale geldiği dikotomik bir dünya yaratmanın peşindedir. Hülasa bu, doğal sınırlarına ulaşmış bir imparatorluğa uygun bir tasavvur ve siyasettir. Hadrianus hükümdarlığının büyük bir kısmını seyahat ederek geçirmiştir. Ancak selefleri bunu zaman zaman savaşmak için yaparken o, yönetmek için gezmiştir. Bir zamanların yüksek komutanın bitmek bilmeyen enerjisi, her şeyi bizzat görmeye, yerinde değerlendirmeye ve dünyayı yeniden şekillendirmek için gerekli büyük projeleri başlatmaya azmetmiş vizyoner bir devlet adamının, ulus inşacısının, modernleştirici bir reformcunun enerjisine tahvil olmuştur. İlk olarak 129 - 131 arası batı eyaletlerine (Rhenania, Britannia, Gallia, İspanya ve Moritanya (bkz: Fas)) gitmiş, bilahare ise 124 - 126 yılları arasında Küçük Asya, Yunanistan ve Sicilya'yı ziyaret etmiştir. Roma'da geçirdiği 2 yılın ardından üçüncü seyahatinde Afrika'ya gitmiş, 129-131 yılları arasındaysa doğu eyaletleri turunu tamamlamıştır. İmparator, gittiği her yerde silinmez izler bırakmış gibi gözükmektedir, zira Roma İmparatorluğu'nun arkeolojisi günümüzde hala sınırlarda ve büyük klasik şehirlerde Kurucu Hadrianus'un izlerini taşımaktadır. Yaklaşık 10 yıl içerisinde imparatorluk sathındaki tüm ordu ve sınır sistemlerini denetleyen Hadrianus için Cassius Dio; "Her şeyi şahsen görüyor ve soruşturuyordu. Sadece silahlar, makineler, siperler, surlar ve çitler gibi kampların alışıldık tesisatlarıyla değil, fakat herkesin, hem er olarak görev yapanların hem de subayların kişisel meseleleriyle de ilgileniyordu." şeklinde bir açıklamada bulunmaktadır. Hadrianus'un geçişinin en açık gözlendiği yerler ise sınırlardaki savunma hatları olmuştur. Kaleler, işaret kuleleri ve devriyeler ile denetlenen açık hatlar, yerlerini hendek, çit ve duvarlardan oluşan kesintisiz çizgisel bariyerlere bırakmıştır. Britannia'daki Hadrianus Duvarı, bunların içerisinde en üstün ve en iyi çalışılmış örnektir. Newcastle'dan Carlisle'a kadar 117 km boyunca uzanan mezkur yapı, her milde bir dikilen yaklaşık 30 kişilik küçük kaleler ve her üçte bir milde yer alan gözlem kuleleriyle, 3 metre kalınlığında ve muhtemelen 4.5 metre yüksekliğinde taş bir duvardan oluşmaktadır. Duvarın önünde ise geniş, derin, v şeklinde bir hendek yer almakta ve duvar ile hendek arasında çatallı ve keskin dallardan oluşan bir engel bulunmaktadır. Onaylanmış tek geçiş yerleri, sınır trafiğinin kontrol edilebilmesi ve tüccarlardan gümrük resmi alınabilmesi için her milde bir dikilen kaleler ve giriş kapıları olmuştur. Bütün bunları yanı sıra, uzun mesafeli devriye yürüyüşlerini kolaylaştırmak amacıyla duvarın kuzeyine ileri karakol hüviyetinde istihkamlar inşa edilmiştir. Bu kalelerden ve kulelerden oluşan sistem zaman içerisinde Cumberland sahili boyunca aşağı doğru genişletilmiş ve çalışmalar ilerledikçe planlar değiştirilmiştir. Aynı şekilde, duvarın kalınlığı azaltılmış, başlangıçta tezekten yapılan kısımlar taş ile değiştirilmiş ve güneye doğru, duvarın arkasındaki geniş bir toprak kuşağının "askeri bölge" olduğunu gösteren kesintisiz çizgisel bir toprak tahkimat (bkz: Vallum) kazılmıştır. Duvarın yapılma amacıyla ilgili olarak tartışmalar devam etse de; çağdaş Roma askeri doktrinine göre önleyici ve cezalandırıcı saldırı, en iyi savunma biçimidir ve binaenaleyh duvarın bir polis / gümrük bariyeri olarak tasarlanmış olması daha olasıdır. Muhtemelen bu bile, esasen siyasi olan bir projeye gereğinden fazla rasyonellik atfetmektir. Eğer Traianus savaş ve askeri zafer sunuyorsa, Hadrianus bunların yerine büyük binalar, emperyal ihtişamı yansıtan anıtlar ve "Romalıları barbarlardan ayırmanın" bir yolu olarak sınırların sembolik açıdan belirginleştirilmesini teklif etmektedir. Dahası Hadrianus'un yaptıkları, daha büyük bir paketin parçalarıdır. İmparatorluğun sınırlarını toprak ve taştan hatlar ile çizmek suretiyle kutsallaştırdıktan sonra Hadrianus, dikkatini içerideki halka, artık hepsi emperyal bir devletin hisse sahipleri ve sadık destekleyicileri haline gelecek Roma tebaasına çevirmiştir. Yeni dünya düzeninin vitrininde, kuşkusuz imparatorluğun şehirleri yer alacaktır. Burada, taştan abideleşmesi gereken şey yalnızca Hadrianus'un tasavvuru değil; fakat ekseriyetle onun planları, tasarları ve mühendisliğidir. Öyle gözükmektedir ki, Hadrianus bir çeşit mimardır ve şaheseri Roma'daki "Pantheon" olacaktır. Bu yapıda Yunan tapınak mimarisinin yapısal olarak gereksiz sütunları terk edilmiş ve merkezi mabet kafesinden kurtarılarak, yapının bütünü haline getirilmiştir. Geleneksel bir kutunun yerine, Roma tonozunun bütün potansiyeli hayat geçirilmiş ve mabet tavandan zemine, bir taraftan diğerine eksiksiz ve mükemmel bir daire oluşturan dev bir kubbe biçiminde inşa edilmiştir. Binanın ayakları arasındaki, ancak modern zamanlarda aşılabilecek 43.20 metrelik devasa açıklık, temel olarak muazzam bir beton halkaya sahip olması, yüksek kalite Roma harcının kullanılması ve kubbenin inşasında kullanılan materyalin kalınlık ve tipinin tepeden tırnağa dikkatli bir şekilde tasnif edilmesiyle mümkün hale gelmiştir. Bugün, Akdeniz çevresindeki Roma şehirlerinin kalıntılarını ziyaret ettiğimizde, şahit olduklarımızın önemli bir kısmının Hadrianus ve halefi Antoninus Pius'un "altın çağlarına" ait olduğunu görürüz. On yıllar içerisinde çok sayıda imparatorluk şehrinin merkezi bölgeleri inşaat alanlarına dönüştürülmüş ve anıtsal klasik mimari ile barok süslemenin bir araya geldiği yeni kompleksler ortaya çıkmıştır. Kamusal inşaat projelerinin en çok yoğunlaşacağı şehir ise Helenofil imparatorun gözdesi olan kadim Yunan üniversite kenti Atina olacaktır. Burada, eski agoranın yakınlarına duvar ile çevrili bir bahçe, nilüferler ile dolu bir göl, etrafına yerleştirilmiş revaklar ve oturma yerleriyle tamamlanan 120 metreye 80 metre büyüklüğünde bir kütüphane kompleksi inşa ettiren Hadrianus'un başyapıtı ise dünyadaki en büyük klasik mabetlerden biri olan ve 17 adet Korinthos tarzı yüksek sütunun günümüze kaldığı Olympos tanrılarının kralı Zeus'un Tapınağı olacaktır. Dahası, tapınağın etrafındaki bölgede tamamen yeni bir dış mahallenin temelleri atılarak bu eser, eski ve yeni şehirlerin arasına yerleştirilen taştan bir kemer ile ölümsüzleştirilmiştir. Kemerin iç yüzünde "Burası Atina, Theseus'un kadim şehri", dış yüzünde ise "Burası Hadrianus'un şehri, Theseus'un değil" şeklinde yazılar bulunmaktadır. Bu kelime oyunuyla onurlandırılan; geçmiş klasik uygarlığın kaynağı, Hadrianus'un eserini üzerinde inşa etmeyi tasarladığı temel olan Yunanistan'ın ihtişamıdır. Söz konusu geçmiş, yeni eklerle daha da ihtişamlı hale getirilmiş ve onu günün ihtiyaçları için kullanan imparatorun anıtlarıyla yenilenmiştir. Hadrianus bu nokta, büyük kültürel etkileşim projelerinde, imparatorluğun en az Traianus'un boyun eğdirme siyasetinde olduğu kadar sınırlarına ulaştığını keşfedecektir. 132 ile 136 yılları arasında "Yahudi İsyanı" ile uğraşan imparator, nihayet Roma'ya döndüğünde bitkin ve ölümüne yaklaştığının farkındadır. Tibur'da kendisi için inşa ettirdiği büyük köy ikametgahında inzivaya çekilen Hadrianus, son günlerini seleflerinin de muzdarip olduğu halef belirleme süreciyle geçirir. Soy bağının önemini kaybettiği ve liyakatin ön plana çıktığı bu vetirede geçerli olan sistem, kendisinin de tecrübe etmiş olduğu evlat edinme uygulamasıdır. İlk olarak 136 yılının konsülü olan Lucius Aelius Caesar'ı himayesi altına alan imparator, Aelius'un 138 yılındaki ölümünün ardından İtalya'nın dört İmparatorluk Legatesinden biri (Hadrianus tarafından kurulan bir mevkii) ve Asya eyaleti Prokonsülü olarak görev yapmış Titus Aurelius Fulvus Boionius Arrius Antoninus'u (bkz: Antoninus Pius) evlat edinir. Aynı yılın temmuz ayında 62 yaşında Baiae'deki villasında yaşama veda eden Hadrianus'un 21 yıllık iktidarının etkisi, imparatorluğun dört bir yanında yüzyıllar boyunca kendisini hissettirecektir. Hadrianus'un yaşamına ve icraatlarına dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Mary Beard'den SPQR - Antik Roma Tarihi, Adrian Goldsworthy'den Roma Tarihi ve Neil Faulkner'dan Roma: Kartalların İmparatorluğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Roma’nın Kaderini Değiştiren Komutan: Scipio Africanus
M.Ö. 3. yüzyılın sonları, Roma Cumhuriyeti'nin varoluş mücadelesi verdiği bir dönem olarak öne çıkar. Zira Kartacalı Hannibal’in ordularıyla Alpleri aşarak İtalya’ya girmesi, Roma'nın yalnızca askeri gücünü değil; aynı zamanda siyasal istikrarını ve toplumsal direncini de tehdit altına almıştır. Tam da bu kritik eşikte, genç bir aristokrat olan Publius Cornelius Scipio sahneye çıkmış; savaş meydanlarında sergilediği ustalığın ötesinde, devlet yönetimine dair sezgileri, diplomatik manevraları ve dinsel sembolizmi kullanma biçimiyle Roma’nın kaderini tayin etmiştir. İberya’daki askeri hamleleri, Zama’daki tarihi zaferi, Numidya ile tesis ettiği ittifaklar ve Kibele kültünü Roma’ya taşıyarak halkın manevi direncini güçlendirmesi, onu sıradan bir komutandan çok daha fazlası haline getirecek ve tarihte kendisine müstesna bir yer edinmesini sağlayacaktır. Gençliği ve Yükselişi Publius Cornelius Scipio Africanus, M.Ö. 236 yılında Roma'nın en köklü patricii ailelerinden birine, Cornelii Scipiones sülalesine mensup olarak dünyaya gelmiştir. Cornelii klanı, Cumhuriyet Roma’sının erken dönemlerinden itibaren devletin yönetiminde ve ordunun komutasında etkin rol oynamış, ahlaki erdemleri ve geleneksel Roma değerlerine bağlılıklarıyla öne çıkmıştır. Binaenaleyh mezkur aristokratik köken, Scipio’ya yalnızca siyasi ve askeri bir ağ değil; aynı zamanda Roma’nın kendi tarihsel misyonunu omuzlarında taşıma bilincini de kazandırmıştır. Ailedeki güçlü disiplin, erdem vurgusu ve kamu hizmetine adanmışlık ise, genç Scipio’nun karakterinin şekillenmesinde belirleyici olacak ve onun ilerleyen yıllarda gösterdiği vakur duruşun ve ölçülü cesaretin temelini oluşturacaktır. Kadim bir Patricii ailesine mensup olması hasebiyle, erken yaşlarından itibaren eğitimine büyük özen gösterilmiş olan Scipio; retorik, felsefe ve tarih alanlarında dönemin yetkin hocalarından ders almıştır. Genç yaşında gösterdiği düşünsel olgunluk ve doğal liderlik karizması, çevresi tarafından sıkça vurgulanmış, Roma’daki aristokrat çevrelerde büyük beklentiler uyandırmıştır. Ancak onun kişiliğini asıl keskinleştirecek olan deneyim, İkinci Pön Savaşı'nın ilk çarpışmalarında yaşanacaktır. Genç Scipio M.Ö. 218 yılında, henüz on yedi yaşındayken, babası Konsül Publius Scipio Calvus’un komutasında görev alarak Ticinus Nehri yakınlarında Hannibal’in ordusuna karşı yapılan çarpışmaya katılmıştır. Bu muharebe, Roma kuvvetleri açısından bozguna dönüşmüş ve süvari çatışmaları esnasında Konsül Scipio düşman hatlarının ortasında yaralanarak kuşatılmıştır. O sırada henüz tecrübesiz bir genç subay olan Publius, babasını kendi elleriyle düşman çemberinden çıkarmak suretiyle güvenli bölgeye taşımış ve hayatını kurtarmıştır. Bu eylem, yalnızca kişisel bir sadakatin değil; aynı zamanda savaş meydanındaki soğukkanlılık ve cesaretin de erken bir işareti olmuştur. Roma halkı ve Senatosu nezdinde, Scipio’nun gelecekte üstleneceği rol adeta önceden müjdelenmiştir. Söz konusu olayın ardından Scipio’nun adı, genç yaşına rağmen, askeri başarılarla değilse bile, kişisel fedakarlık ve kahramanlıkla birlikte anılmaya başlanmıştır. Babasının yanında sürdürdüğü görevleri boyunca, Kartaca’nın savaş düzenini ve Hannibal’in taktik anlayışını gözlemleme fırsatı bulmuş olan genç Publius; Kartacalı'nın Roma için yalnızca bir düşman değil, aynı zamanda stratejik bir deha olduğunun da idrakine varmıştır. Bu gözlem, ileride Zama Meydanı’nda gercekleşecek büyük hesaplaşmada belirleyici olacaktır. Scipio’nun gerçek çıkışı ise M.Ö. 211’de, Hispania’daki Roma kuvvetlerinin iki komutanının da Kartacalılar tarafından öldürülmesi sonrası tahakkuk etmiştir. Hispania, hem stratejik konumu hem de zengin kaynakları hasebiyle Roma’nın Batı Akdeniz’deki varlığı açısından hayati bir öneme sahiptir. Senato, bu karmaşık cephede komuta edecek uygun bir lider bulmakta zorlanırken, Scipio halk meclisinde yaptığı etkileyici bir konuşmayla gönüllü olduğunu ilan edecektir. Dönemin teamüllerine aykırı şekilde henüz otuz yaşına bile gelmemiş bir subayın böylesine kritik bir cepheye atanması, Senato’nun şüphesiyle karşılanmış olsa da, halkın coşkulu desteği ve Publius'un karizmatik etkisi sayesinde bu itirazlar bastırılmıştır. Scipio’nun bu noktada öne çıkan yönü, salt cesareti değil; zamanlamaya dayalı politik sezgisi ve halkla kurduğu empatik bağdır. Roma aristokrasisinin sıradan bir temsilcisi olmanın ötesine geçerek, halkın desteğini arkasına almayı başaran bir figür haline gelmiş; bu da onu, Cumhuriyet’in klasik askeri liderlerinden ayıran bir başka fazilet olarak ön plana çıkarmıştır. Hispania Seferleri Scipio’nun M.Ö. 211 yılında Hispania’daki komutanlığa atanması, hem Roma tarihinde hem de kendi kişisel kariyerinde bir kırılma noktası teşkil etmiştir. Önceki komutanların ardı ardına Kartacalılar karşısında düşmesiyle Roma’nın Batı Akdeniz’deki etkisi zayıflamış; Hispania’daki yerli kabileler ise Kartaca tarafına meyletmeye başlamıştır. Bu kaotik ortamda genç bir lider olarak görevi devralan Scipio, yalnızca Roma’nın askeri gücünü yeniden tesis etmeyi değil; bölgenin siyasi yapısını Roma lehine dönüştürmeyi de hedeflemiştir. Scipio'nun ilk büyük hamlesi ise, M.Ö. 209 yılında Carthago Nova’yı (bugünkü Cartagena) fethetmesi olacaktır. Kartaca’nın Hispania’daki en önemli üslerinden biri olan bu şehir, yalnızca stratejik bir liman değil; aynı zamanda geniş silah depolarına, esir kamplarına ve zengin gümüş yataklarına ev sahipliği yapan çok kapsamlı bir bölgedir. Zamanın, Roma'nın en büyük düşmanı olduğunun farkında olan genç kurmay, düşman kuvvetlerinin bölgeden uzaklaştığını fark ederek ani ve riskli bir saldırı planı geliştirmiş ve taarruz esnasında karadan ya da denizden yeterli destek bulunmamasına rağmen, bölge coğrafyasına dair detaylı bilgi edinerek Carthago Nova’nın zayıf noktalarını hedef almıştır. Sonuç olarak, taktik zamanlaması ve moralle yönlendirilmiş askeri düzeni sayesinde kent, çok kısa sürede Roma kontrolüne geçecektir. Bu zafer, sadece askeri bir başarıdan ibaret değildir. Scipio, şehri yağmalamaktan kaçınarak yerel nüfusa saygılı bir yaklaşım sergilemiş ve Kartaca’nın aksine Roma’nın “merhametli fatih” kimliğini vurgulamıştır. Bilhassa esir alınan yerli kadınlara ve ailelerine gösterdiği saygı, Roma dışındaki halkların gözünde onu bir fatihten ziyade "kurtarıcı figürüne" dönüştürmüştür. Keza bu tutumu, ilerleyen süreçte, Celtiber ve Lusitan kabilelerinin Roma ile iş birliği yapma konusunda daha istekli davranmasına da zemin hazırlayacaktır. Diplomasiyi savaş meydanı kadar önemseyen Scipio, Hispania’da yalnızca askeri başarılar kazanmakla kalmamış; bölge halkıyla kurduğu siyasi ve kültürel temaslar sayesinde Roma’nın nüfuz alanını derinleştirmiştir. Bu bağlamda Kartaca ile ittifak halinde olan yerel liderlerle görüşmeler gerçekleştiren çiçeği burnunda kumandan, kimilerinin sadakatini kazanırken; kendin taraf olmayanları da bölgesel izolasyonla etkisiz hale getirmeyi başarmıştır. Böylelikle yalnızca düşman hatlarını parçalamakla kalmamış, aynı zamanda düşman koalisyonlarını çözerek bölgedeki güç dengesini Roma lehine değiştirmiştir. Scipio’nun Hispania’daki başarısı, onun bir taktik deha olmasının yanı sıra uzun vadeli bir stratejist olduğunu da göstermiştir. Zira kısa vadeli zaferlerin ötesinde, Roma’nın Akdeniz’deki kalıcı egemenliğini tesis edecek zemini hazırlamıştır. Bütün bu süreç boyunca dikkat çeken bir diğer unsur ise, askerleriyle kurduğu organik bağ olacaktır: Askerlerine karşı adil, disiplinli ama sevecen bir tutum sergileyerek, onların hem sadakatini hem de savaşma arzusunu diri tutmayı başarmıştır. Bu da Roma tarihinde daha evvel pek az örneği görülen bir komutan - ordu ilişkisini ortaya çıkarmıştır. Kartaca’ya Yöneliş, Numidya İttifakı ve Zama’daki Büyük Hesaplaşma Hispania’daki zaferlerinden sonra Scipio, Roma’daki halk ve Senato nezdinde bir kahraman statüsü kazanmıştır. Ancak Hannibal hala İtalya topraklarındadır ve savaşın tam olarak ne zaman nihayete ereceği bir soru işaretidir. Bunun üzerine Scipio, Hannibal’in gücünü doğrudan İtalya’da kırmanın kolay olmayacağına kanaat getirerek farklı bir strateji geliştirir: Kartaca’nın kalbine yönelmek. Bu fikir başlangıçta Senato’da şüpheyle karşılanır; zira Roma aristokrasisi, Kartaca topraklarına yapılacak doğrudan bir çıkarmanın hem yüksek riskli hem de provokatif olabileceğini düşünmektedir. Ancak günün sonunda Scipio, elde ettiği halk desteği ve önceki başarılarının sağladığı meşruiyetle mezkur itirazları, daha önce olduğu gibi, bertaraf etmeyi başaracaktır. Savaş planının temel stratejisi, Kuzey Afrika’daki Numidya Krallığı ile kurulacak olan ittifakı esas almaktadır. Nitekim Kartaca'nın eski müttefiki olan Numidya, stratejik konumu ve yetenekli süvarileriyle savaşın kaderini etkileyebilecek güçtedir. Bu bağlamda Scipio, Numidya tahtı için müttefiki Massinissa’yı Syphax’a karşı destekleyerek, ülkede Roma yanlısı bir rejimin kurulması adına gerekli adımların ilkini atmış olur. Bu diplomatik hamle, yalnızca askeri değil, coğrafi anlamda da Kartaca’yı çevrelemeye yarayan bir etken olmuş ve Roma'nın Kuzey Afrika’daki varlığı için bir çapa görevi ifa etmiştir. M.Ö. 202 yılında Zama Ovası’nda gerçekleşen muharebe, Hannibal ile Scipio’nun ilk ve son kez karşı karşıya geldiği ve taraflar açısından her şeyin kaderinin tayin edildiği büyük bir hesaplaşmadır. Hannibal, on yılı aşkın süredir Roma topraklarında süren savaşın son perdesini bu ovada yazmaya hazırlanırken, Scipio kendisine özgü sakinliği ve ileri görüşlülüğüyle ordusunu düzenlemeye koyulmuştur. Savaşın başlangıcında Hannibal’in savaş filleri Roma hatlarına doğru sürülmüş; ancak Scipio’nun önceden tasarladığı şekilde bu saldırı boşa çıkarılmıştır. Roma ordusu, filleri yanal geçitlerle dağıtarak atlı birliklerin manevra kabiliyetini korumuş ve ardından Massinissa’nın süvarilerinin savaşa katılmasıyla beraber Kartacalıları çevrelemiştir. Zama’daki zafer, gerçekten de, Roma adına büyük bir askeri başarıdır. Ancak genel anlamda, Akdeniz’in siyasal yapısını baştan aşağı değiştiren bir dönüm noktası olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Zira Kartaca, barış anlaşması uyarınca donanmasını ve dış siyaset hakkını yitirmiş; Roma ise Batı Akdeniz’deki mutlak güç haline gelmiştir. Yine, Scipio’ya zaferin ardından “Africanus” unvanı verilmiş ve adı, Roma’nın zafer kültü içinde neredeyse mitolojik bir figüre dönüşmüştür. Diğer taraftan, Zama'daki tarihi mücadeleden yıllar sonra, Yunanistan'da, Scipio ile Hannibal arasında geçtiği rivayet edilen bir diyalog, iki büyük komutanın karakterlerini ve karşılıklı saygılarını özetler niteliktedir. Hikayeye göre; Scipio, Hannibal’e kimleri tarihin en büyük komutanları olarak gördüğünü sormuş; Hannibal de sırasıyla İskender, Pyrrhos ve kendisini zikretmiştir. Scipio ise, "Eğer beni Zama’da yenmiş olsaydın, kendini birinci sıraya koyar mıydın ?" diye sorduğunda ise, Hannibal tereddütsüz “Evet” cevabını vermiştir. Bu kıssadan hissede, yalnızca bir övgü değil; aynı zamanda Scipio’nun çağının ötesinde bir askeri deha olarak kabul edilişinin de yankısı gizlidir. Kibele Kültü ve Scipio’nun Yalın Kılıç Yemini Roma'nın İkinci Pön Savaşı sırasındaki en karanlık günlerinde, halkın yalnız savaş meydanlarında değil; manevi olarak da sarsıldığı bir dönem yaşanmaktadır. Hannibal’in Alpler’i aşarak İtalya içlerine kadar ilerlemesi, geleneksel Roma tanrılarının kudretinin halk nezdinde sorgulanmasına sebebiyet vermiş ve mevzubahis kriz karşısında Senato, çözümü salt askeri tedbirlerde değil; dini ve kültürel bir yenilenmede de aramıştır. Bu bağlamda M.Ö. 204 yılında, Küçük Asya’da Phrygia bölgesinin bereket tanrıçası olan Kibele’nin kutsal taşı, Apollon’un kehanetleri doğrultusunda Pessinus’tan getirilerek Roma’ya yerleştirilmiştir. Tanrıçaya adanan tapınak, Palatinus Tepesi'ne inşa edilmiş ve söz konusu hadise, Roma'nın tanrılarla olan ahdini yeniden kurduğu bir dönüm noktası olarak kabul edilmiştir. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, bu dinsel hamle yalnızca sembolik değil; aynı zamanda siyasi ve psikolojik bir stratejinin de parçasıdır. Zira Roma’nın, düşmanları karşısında kutsal bir koruma altında olduğuna dair kolektif bir bilinç oluşturulmaya çalışılmaktadır. Scipio’nun bu süreçteki rolü ise, halk arasında popülaritesinin artmasını sağlamıştır. Tanrıçanın Roma’ya gelişi sırasında yürütülen törenlerde onun aktif biçimde yer aldığı ve yeni tapınağın inşasında siyasi otoritesini ortaya koyduğu bilinmektedir. Bu durum, Scipio’nun zaferlerinin ilahi düzende de meşru kılındığı algısını pekiştirmiştir. Ancak Scipio’nun inançla kurduğu bağ yalnızca bu dönemle sınırlı değildir. Asıl dikkat çeken simgesel davranışı, M.Ö. 218 yılında, henüz on yedi yaşındayken katıldığı Ticinus Muharebesi esnasında gerçekleşmiştir. Yazımızın başlarında da bahsettiğimiz gibi, babası Konsül Publius Scipio Calvus, bu çarpışmada ağır yaralanmış ve düşman hattı içinde kalmıştır. Genç Scipio, düşman saflarına cesaretle girerek babasını kurtarmış ve onu güvenli bölgeye taşımayı başarmıştır. Bu olayın ardından ise, muhtelif kaynaklarda belirtildiği üzere, bir sunağın önünde kılıcını kınından çıkararak Hannibal’i alt edene kadar durup dinlenmeyeceğine dair bir yemin edecektir. Bu ant ileride, genç bir adamın sıradan öfkesi olarak değil; Roma'nın kaderini değiştirecek bir kararlılığın ilk tezahürü şeklinde yorumlanacaktır. Rönesans ve Barok dönem sanatında sıklıkla betimlenen mezkur sahne, bilhassa Giovanni Battista Tiepolo ekolüne ait eserlerde dramatik bir şekilde işlenmiştir: Genç Scipio, yalın kılıç halde bir sunağın önünde durmakta, gözleri ileriye (muhtemelen Hannibal’e) çevrilmiş biçimde resmedilmektedir. Bu tasvir, tarihsel olgudan ziyade, onun karakterindeki azmi, adanmışlığı ve Roma’nın değerlerine olan bağlılığını simgelemektedir. Binaenaleyh Scipio’nun zaferleri, yalnız strateji ve diplomasiyle değil; erken yaşta şekillenen bir inanç, tutku ve ruhsal bağlılık temelinde yükselmiştir. Ticinus sonrası ettiği yemin, onun sonraki yıllarda üstleneceği büyük rolün sadece askeri değil; bir bakıma uhrevi bir yön taşıdığına da delalettir. Siyasi Yaşamı ve Son Yılları Zama zaferiyle beraber İkinci Pön Savaşı’nı Roma lehine kesin olarak sonuçlandıran Publius Cornelius Scipio Africanus, askeri dehası kadar siyasi arenadaki mücadeleleriyle de Roma tarihine damgasını vurmuştur. Scipio’nun başarıları, halk arasında büyük hayranlık uyandırmış ve Roma’nın gücünü pekiştirmiş olsa da; madalyonun diğer yüzünde, Cumhuriyet’in elit aristokrasisi içinde geniş bir muhalefeti de beraberinde getirmiştir. Bu muhalefetin başını ise, daha gelenekçi ve sert bir Cumhuriyetçi olarak bilinen Yaşlı Cato çekecektir. Cato, Scipio’nun giderek artan popülaritesini ve Senato’daki etkisini, Roma’nın köklü idari yapısına bir tehdit olarak görmekte ve onun, askeri başarılarından doğan siyasi gücünü kişisel çıkarları için kullandığına dair suçlamalarda bulunmaktadır. Yine, bu dönemde, Scipio’ya yöneltilen yolsuzluk ve zimmete para geçirme iddiaları da, onun itibarını zedeleyen unsurların başında gelmektedir. Genel itibariyle Roma elitinin kritikleri; onun, aristokrat sınıfın çıkarları yerine halkın yanında durmasına, askerlerine karşı cömertliğine ve yerel halklara olan hoşgörüsüne yöneliktir. Scipio ise bu saldırılar karşısında kendisini savunmaya çalışmış olsa da; nihayetinde, politik rakiplerinin yoğun baskısı sonucunda geri çekilmek durumunda kalmıştır. Özellikle M.Ö. 187 yılında açılan yolsuzluk davası, Scipio'nun siyasi kariyerinin sonunu teşkil etmiştir. Uzun süren duruşmaların ardından beraat ettiyse de, kamu nezdindeki prestiji ciddi bir biçimde zarar görmüştür. Scipio Africanus’un siyasette yaşadığı bu zorluklar, Roma Cumhuriyeti’nin erken dönemlerindeki güç dengelerini ve aristokrasinin kendi içindeki rekabetini gözler önüne sermektedir. Onun kariyeri, askeri zaferlerin Roma siyasetinde her zaman mutlak bir üstünlük sağlamadığının en çarpıcı emsallerinden biridir. Son yıllarında halkın ve Senato’nun desteğini yitirmiş olsa da, Scipio’nun Roma tarihindeki yeri sarsılmazdır. Ölümünden önce sarf ettiği ve Roma halkına seslendiği rivayet edilen şu sözleri ise, mirasının özünü özetler niteliktedir: " Nankör memleketim, sen kemiklerime bile sahip olamayacaksın ..." Scipio Africanus'a dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Richard A. Gabriel'den Scipio Africanus: Rome's Greatest General, B. H. Liddell Hart'tan Scipio Africanus: Greater Than Napoleon ve Michael Klein'dan Scipio Africanus: The Roman Miltary Genius adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Akdeniz Dünyasında Bir Anti-İmparatorluk Hamlesi: Hannibal Barca’nın Tarihsel Yürüyüşü
M.Ö. 3. yüzyılda Akdeniz coğrafyası, iki rakip güç arasında giderek sertleşen bir hakimiyet mücadelesine sahne olmaktadır: Bir yanda deniz ticaretine dayalı ekonomik yapısıyla Batı Akdeniz'de etkisini hissettiren Kartaca, diğer yanda ise yarımada içinden taşarak dışa açılma arzusunu her geçen gün daha da belirginleştiren Roma Cumhuriyeti. Bu gerilim hattının tam ortasında tarih sahnesine çıkan Hannibal Barca, yalnızca askeri becerileriyle değil, aynı zamanda Roma karşıtı jeopolitik stratejisiyle de döneminin en dikkat çekici figürlerinden biri olarak öne çıkmıştır. Hannibal’ın yaşamı, Roma'nın genişleme eğilimine karşı geliştirilen özgün bir direnç hattını temsil etmesinin ötesinde, Kartaca’nın siyasi zafiyetlerinin, içsel bölünmüşlüğünün ve nihayetinde imparatorluk-dışı bir gücün kendi sınırlarını aşarak Roma’nın kalbine kadar ilerleyebileceğinin tarihsel bir göstergesidir. Bu çalışmamızda, Hannibal'ın yaşam öyküsü yalnızca kronolojik bir anlatı düzleminde değil; Kartaca-Roma rekabetinin ideolojik ve askeri bağlamında ele alacağız. Aynı şekilde, Hannibal’ın tarihsel kimliğini, hem çağdaşı olan rakipleriyle hem de modern tarih yazımındaki yansımalarıyla birlikte çözümlemeye çalışacağız. Babadan Miras Kalan Düşmanlık: Hamilcar Barca ve Hannibal’ın Ant İçişi Kartaca'nın Roma karşısındaki en sert figürlerinden biri olan Hamilcar Barca, 1. Pön Savaşı’nın ardından yenilgiye uğrayan Kartaca’nın intikam arzusunu taşıyan jenerasyonunun simge ismi konumundadır. M.Ö. 241 yılında sona eren mezkur savaş, Kartaca'nın yalnızca denizlerdeki üstünlüğünü yitirmesine değil; aynı zamanda İtalya üzerindeki etkinliğini de büyük ölçüde kaybetmesine neden olmuştur. Söz konusu mücadelenin akabinde, Kartaca’da Roma karşıtı politik kliği temsil eden Barcid Hanedanı, bu mağlubiyetin rövanşını almaya kararlıdır. Binaenaleyh Hamilcar, henüz çocuk yaşlardaki oğlu Hannibal’ı da bu ideolojik ve askeri mirasın bir parçası haline getirmekte tereddüt etmemiştir. Titus Livius’un aktardığına göre, Hannibal henüz dokuz yaşındayken babası tarafından tanrıların huzurunda Roma’ya karşı ebedi bir düşmanlık yemini etmeye zorlanmıştır. Bu dramatik sahne, tarih yazımında sembolik bir kırılma noktası olarak kabul görmektedir; zira Roma’ya karşı duyulan öfke artık bireysel bir hissiyat değil, bir tür hanedan politikası haline gelmiştir. Bilahare Hamilcar, Kartaca Senatosu’ndaki muhalefete rağmen İber Yarımadası'nda bir güç üssü inşa etmek üzere seferlere çıkarken oğlunu da yanına almış; böylece Hannibal, erken yaşlardan itibaren hem askeri kamp hayatına hem de siyasal çatışmalara aşina bir biçimde yetişmiştir. Bu dönem, Hannibal’ın sadece bir asker olarak değil; aynı zamanda bir devlet adamı olarak da şekillendiği yıllardır. Hamilcar’ın ölümüyle birlikte komutanlık önce damadı Hasdrubal’ın, ardından da M.Ö. 221 yılında, henüz yirmi beş yaşındaki Hannibal’ın eline geçmiştir. Böylece Hannibal, yalnızca bir hanedanın değil; Kartaca’nın da kaderini şekillendirecek bir yolculuğa resmen adım atmıştır. İberya’da Yükselen Güç: Hannibal’ın Fetihleri ve Saguntum Krizi Hannibal, M.Ö. 221 yılında Kartaca’nın İberya’daki ordularının başına geçtiğinde, babası Hamilcar ve ardından gelen Hasdrubal tarafından atılan temellerin üzerine inşa edilmiş bir askeri-siyasal düzene hükmetmektedir. Yeni Kartaca (Carthago Nova) merkezli mezkur düzen, Akdeniz’in batısında, Roma’nın dikkatle izlediği fakat doğrudan müdahale edemediği bir alan olarak şekillenmiştir. Hannibal, bu coğrafyada yalnızca askeri başarılar elde etmekle kalmamış; aynı zamanda yerli kabilelerle ittifaklar kurarak Kartaca'nın bölgedeki meşruiyetini sağlamlaştırmayı başarmıştır. Bu süreçte Ebro Nehri’nin güneyinde kalan topraklarda Kartaca etkisi belirgin bir şekilde artmış, bu durum ise Roma tarafından bir tehdit olarak algılanmıştır. Roma ile Kartaca arasında M.Ö. 226 yılında yapılan Ebro Antlaşması’na göre Kartaca, nehrin kuzeyine doğru genişlememeyi taahhüt etmiştir. Ancak Saguntum kenti, her ne kadar Ebro'nun güneyinde yer alsa da Roma'nın dostu olarak kabul edilmektedir. Hannibal, bu kentin Roma’ya olan bağlılığını bir provokasyon olarak değerlendirmiş ve M.Ö. 219 yılında Saguntum’u kuşatma altına almıştır. Kuşatma aylarca sürmüş, kentin direnişi zamanla kırılmış ve şehir yerle bir edilmiştir. Roma Senatosu, söz konusu saldırıyı açık bir savaş sebebi sayarak Kartaca'dan Hannibal’ın teslimini istemiştir. Ancak Kartaca Meclisi, bu talebi reddetmiş; böylece 2. Pön Savaşı'nın fiili başlangıcı gerçekleşmiştir. Hannibal için bu savaş, yalnızca bir askeri meydan okuma değil; aynı zamanda çocukken ettiği yeminin tarihsel zemine kavuşmasıdır. Roma için ise bu kriz, Akdeniz’de karşısında artık diplomatik yollarla sınırlandırılamayacak bir düşmanın varlığını teyit etmektedir. Saguntum krizi, klasik anlamda bir “casus belli” olmakla birlikte, aynı zamanda Kartaca-Roma ilişkilerinin iç dinamiklerini, Roma’nın genişleme siyasetine karşı geliştirilen bölgesel direniş stratejilerini ve Akdeniz’deki güç boşluğunun nasıl hızla topyekun savaşa evirildiğini göstermesi bakımından da tarihsel bir dönüm noktasıdır. Alplerden Roma’ya: Cesaretin ve Stratejinin Zirvesi Saguntum’un düşüşüyle başlayan savaş, kısa sürede Akdeniz’in doğu ve batı kanatlarına yayılabilecek bir çatışma haline gelirken, Hannibal beklenmedik bir hamleyle Roma’nın askeri doktrinini altüst edecek bir rota izlemeyi tercih edecektir. Kartaca donanmasının Roma karşısında mutlak bir üstünlüğe sahip olmadığını bilen Hannibal, savaşın seyrini belirleyecek yeri Roma’nın kendisi olarak tayin eder ve bu doğrultuda, geleneksel stratejileri terk ederek kara yoluyla, Pireneler ve Alpler üzerinden İtalya’ya ilerlemeye karar verir. M.Ö. 218 yılında başlayan bu büyük yürüyüş, yalnızca coğrafi engellerle değil; aynı zamanda iklim koşulları, yerel kabilelerin direnişi ve lojistik zorluklarla da örülmüş bir macera hüviyetindedir. Hannibal, ordusuyla birlikte yaklaşık 50 bin piyade, 9 bin süvari ve sayıları giderek azalsa da savaş filleriyle birlikte Alp geçidine yönelmiştir. Bu hareket, yalnızca askeri açıdan değil; sembolik anlamda da Roma’ya karşı meydan okunmuş bir irade beyanıdır. Polybios’un ve Livius’un aktardığına göre geçiş sırasında Hannibal, askerlerinin moralini yüksek tutabilmek adına doğrudan doğa ile mücadeleyi kişisel cesaretiyle bütünleştirmiş; bu da onun karizmatik liderliğinin temel yapıtaşlarından biri olmuştur. Alplerin aşılması yalnızca fiziksel bir zafer değil, Roma’nın psikolojik üstünlüğüne karşı geliştirilen sembolik de bir taarruzdur. Roma daha evvel, kendi topraklarında böylesine kapsamlı bir istilayla karşılaşabileceğini tasavvur etmemiştir ve Hannibal, savaşın başlangıcından itibaren inisiyatifi eline alarak stratejik zamanlama, sürpriz faktörü ve cephe dışı düşünme yetisiyle klasik Roma savaş anlayışının dışına çıkmayı başarmıştır. Bu yürüyüş aynı zamanda Roma’yı savunma pozisyonuna çeken ilk saldırı niteliği taşımış ve İtalya topraklarında yıllar sürecek olan savaşın temelini atmıştır. Hannibal artık Roma'nın eşiğindedir; ancak bu yalnızca savaşın değil, onun efsanesinin de yeni bir evresinin başlangıcı olacaktır. Zaferler Serisi: Trebia, Trasimene ve Cannae Hannibal, Alp geçidini aşmasının ardından ordusunu yeniden düzenleyerek, Kuzey İtalya’da konumlanır. Bu noktadan itibaren, Roma karşısında üst üste kazandığı zaferlerle hem askeri dehasını kanıtlamış hem de psikolojik üstünlüğü ele geçirmiştir. Mezkur zaferler serisi, onun klasik savaş taktiklerinin ötesine geçen, çevik ve öngörülemeyen bir komutan olduğunu ortaya koymuştur. İlk büyük muharebe Trebia Nehri kıyısında gerçekleşmiştir (M.Ö. 218). Hannibal, Romalı komutan Tiberius Sempronius Longus’un aceleci ve kibirli tutumunu ustalıkla değerlendirmiş; pusuyla desteklenen bir karşı saldırı ile Roma ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Burada uyguladığı kuşatma manevrası, klasik cephe savaşından ziyade çevresel koşulların, psikolojik savaşın ve öncü süvari birliklerinin etkin kullanımının zaferi belirlediği bir örnektir. Bir yıl sonra Trasimene Gölü Muharebesi (M.Ö. 217), Hannibal’ın manevra savaşı konusundaki ustalığını bir kez daha kanıtlamıştır. Doğal araziyi lehine kullanarak, Romalı komutan Gaius Flaminius’un ordusunu dar bir geçitte tuzağa düşürmüş; sabah sisiyle desteklenen bu baskında Roma ordusu neredeyse tamamen yok edilmiştir. Trasimene, Antik Çağ’da uygulanan en büyük pusu taktiklerinden biri olarak kabul edilmiştir ve Hannibal’ın topografik zekasının bir yansımasıdır. Hannibal’ın askeri mirasını ölümsüzleştiren zafer ise, hiç kuşkusuz Cannae Muharebesi’dir (M.Ö. 216). Roma, bu kez çok daha büyük bir orduyla sahaya çıkmış, ancak Hannibal çemberleme (çift kıskaç) taktiğini mükemmel bir biçimde uygulayarak tarihte eşi benzeri az görülen bir yıkım yaratmıştır. Cannae, Roma’nın 80 bin civarında asker kaybettiği, senatörlerin bile savaş alanında öldüğü bir facia olarak kayda geçmiştir. Bu zafer, askeri strateji tarihinin en parlak örneklerinden biri olarak halen modern harp akademilerinde incelenmektedir. Hannibal’ın bu muharebelerde sergilediği deha, yalnızca düşmanı imha etmekle kalmamış; aynı zamanda Roma’nın müttefik ağında da çözülmelere yol açmıştır. Güney İtalya’daki bazı kent devletleri Kartaca safına geçmiş; Roma ise olağanüstü hal politikaları geliştirerek kendi devlet aygıtını yeniden yapılandırmak zorunda kalmıştır. Ancak tüm bu zaferlere rağmen, Hannibal’ın Roma üzerine doğrudan yürümesi yönündeki beklentiler karşılıksız kalmış; Kartaca’dan beklenen askeri ve lojistik destek gecikmiş ya da hiç gelmemiştir. Bu durum, Hannibal’ın başarılarının stratejik karşılığını bulmasını zorlaştırmış ve zamanla avantajını erozyona uğratmıştır. Sürgün, İhanet ve Ölüm: Hannibal’ın Son Yılları Cannae zaferi sonrasında Roma’nın müttefik yapısında yaşanan çözülmeler ve halk arasında yükselen korkuya rağmen, Hannibal İtalya içlerinde kesin bir siyasi sonuç yaratmakta zorlanmıştır. Bunun temel nedenlerinden biri, Kartaca Senatosu’nun Hannibal’ın başarılarına rağmen ona gerekli lojistik ve askeri desteği sağlamaktan imtina etmesidir. Roma’nın aksine merkeziyetçi olmayan Kartaca siyasal yapısı, Barcid Hanedanı'nın etkisini dengelemek isteyen diğer aristokratik çevrelerin direnciyle örülmüş ve Hannibal’a karşı içeriden işleyen bir siyasi kuşatmaya dönüşmüştür. Bu süreçte Roma, kayıplarına rağmen Scipio Africanus önderliğinde sistematik bir toparlanma sürecine girmiş ve savaşın seyrini Afrika kıyılarına taşımayı başarmıştır. Hannibal, yaklaşık on beş yıl boyunca İtalya’da yürüttüğü savaştan sonra, M.Ö. 203 yılında Kartaca’ya geri çağrılmış ve ertesi yıl Zama Muharebesi’nde Roma ordusuyla son kez karşı karşıya gelmiştir. Scipio’nun burada uyguladığı taktikler, Hannibal’ın daha önce başarıyla kullandığı çevreleme stratejisini etkisiz hale getirmiş ve Kartaca bu savaşta kesin bir yenilgiye uğramıştır. Zama, sadece bir savaşın değil, Kartaca'nın da Akdeniz üzerindeki jeopolitik iddiasının sonunu işaret etmiştir. Yenilgi sonrası Kartaca, Roma’nın dayattığı ağır şartları kabul etmek zorunda kalmış; Hannibal ise yine de halk nezdindeki itibarı sayesinde Kartaca'da sufet (baş yönetici) olarak göreve getirilmiştir. Görev süresince yolsuzlukla mücadele etmiş, vergi sistemini reforme etmiş ve Roma yanlısı aristokrasiyle çatışmaya girmiştir. Bu reformcu tutum, Roma nezdinde Hannibal’ın yalnızca askeri değil; siyasi bir tehdit olarak da görülmesine neden olmuştur. Roma Senatosu, Kartaca’dan Hannibal’ın görevden alınmasını talep etmiş; baskılar neticesinde Hannibal, M.Ö. 195 yılında kendi isteğiyle sürgüne gitmiştir. Sürgün yılları boyunca Hannibal, önce Suriye’de Seleukos kralı 3. Antiochos’un hizmetine girmiş, ardından Bitinya’da 1. Prusias’ın danışmanlığına geçmiştir. Ancak Roma, Hannibal’ın varlığını tehdit olarak görmeye devam etmiş ve onu nereye giderse gitsin izlemeyi sürdürmüştür. Bu kıstırılmışlık duygusu içinde, M.Ö. 183 yılında, Bitinya’daki bir Roma heyetinin kendisini teslim almak üzere geldiğini öğrenince, Hannibal, yanında taşıdığı zehri içmek suretiyle intihar etmiştir. Ölümünün ardından söylediği rivayet edilen “Artık Roma halkını uzun süredir meşgul eden bir endişe kalmadı” sözleri, yalnızca bir hayatın değil; aynı zamanda Roma karşıtı bir direniş fikrinin de sonlandığını ifade eder. Hannibal, bir komutandan çok daha fazlasıdır: O, tarihin en kalıcı “yenilmiş kahramanlarından” biri olarak, hem düşmanları hem hayranları nezdinde saygı uyandıran bir figüre dönüşmüştür. Sonuç: Tarihin Tanıklığında Hannibal: Galiptir Bu yolda Mağlup Hannibal Barca’nın yaşamı, bir askeri dehanın zaferle değil; dirençle tanımlandığı nadir örneklerden biridir. O, yalnızca Roma’nın topraklarına giren bir düşman değil; aynı zamanda Roma’nın kendisini yeniden inşa etmesine neden olan bir tehdittir. Trebia’dan Cannae’ye uzanan zaferleri, askeri tarihin ezberlerini bozarken, Kartaca’nın iç siyasal bölünmüşlüğü karşısında yaşadığı yalnızlık, stratejik yetkinliğin siyasal irade olmadan nasıl savrulabileceğini gözler önüne sermiştir. Tarih, genellikle kazananlar tarafından yazılır; ancak Hannibal, bu kuralın istisnasıdır. O, Roma tarafından mağlup edilmiş olsa da, Roma’nın onu tarihsel bir istisna olarak tanıması, onun büyüklüğünü teyit eder niteliktedir. Nitekim Scipio Africanus, Zama zaferinden sonra dahi Hannibal’a duyduğu hayranlığı gizlememiş; modern çağlarda Napoleon Bonaparte ve General Patton gibi askeri figürler Hannibal’ın stratejik düşünüşünü örnek almıştır. Bu bağlamda Hannibal, yalnızca Kartaca'nın değil; evrensel savaş tarihinin de kalıcı figürlerinden biri olmuştur. Öte yandan, Hannibal’ın hikayesi aynı zamanda güç ile kırılganlık arasındaki çelişkiyi temsil eder. Alp Dağları'nı aşan irade ile, Bitinya kıyılarında ölümle yüzleşen yalnızlık arasındaki fark, tarihte bireyin sınırlarını da sorgulatır. O, Roma'yı dize getirecek kadar güçlü, fakat kendi şehir meclisini ikna edemeyecek kadar siyasal olarak yalıtılmış bir figürdür. Sonuç olarak Hannibal, tarihteki konumunu ne yalnızca kazandığı savaşlarla ne de kaybettiği bir imparatorlukla tanımlar. Onun mirası, tarih boyunca yükselen her güç odağının karşısında var olabilen, farklı düşünebilen ve meydan okuyabilen figürlerin kalıcılığına işaret eder. Bu nedenle Hannibal, sadece Roma’nın düşmanı değil; tarihin ortak hafızasında bir uyarı, bir ders ve belki de bir ihtimal olarak yaşamaya devam etmektedir. Hannibal'ın yaşamına ve faaliyetlerine dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Patrick N. Hunt'tan Hannibal, Eve MacDonald'dan Hannibal: Helenistik Bir Hayat ve Philip Freeman'dan Hannibal: Rome's Greatest Enemy adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Savaşa Giden Yol / Birinci Dünya Harbi
Modern Avrupa hakkında ilginç olan şey şudur ki, bugünkü sınırlara baktığınızda Almanya'nın 110 yıl önce bir pazartesi günü patlak veren Birinci Dünya Savaşı'nı kazandığını düşünebilirsiniz. Günümüzde Avrupa Birliği ve eski Sovyet Ülkeleri, merkez üssü Berlin'miş gibi görünen bir Avrupa ile ilişkilendirilirken, Euro üzerinde Almanların belirgin bir hakimiyeti vardır ve aynı şekilde, Eurozone üzerinde baskın olan güç, bir Alman bankası olan Deutsche Bank'tır. Bu durum ilginç bir şekilde, Eylül 1914'te savaşı Almanya'nın kazandığını düşünen bir Alman şansölyesinin söylediklerinde ifade bulur: Buna göre Avrupa bağımlı devletlerden meydana gelmeli ve Rus İmparartorluğu yıkılmalıdır (bkz: Napoleon Bonaparte) (bkz: Avrupa Birleşik Devletleri). Nitekim meydana gelen şey de bu olacaktır. Elbette günümüz Almanları, 1914'teki atalarından epey farklı bir zihniyete sahiptir, ancak şu da gözden kaçırılmamalıdır ki Post Sovyet Ülkeleri ilk olarak mezkur atalar tarafından tahayyül edilmiş ve oluşturulmuştur. Bu durumun en net gözlemlenebildiği yer ise mevcut devletlerin en büyüğü olan, sahip olduğu tahıl ve kömür ile o dönemde Alman imparatorluğu'nun incisi konumundaki Ukrayna'dır. Keza Rusya ile Ukrayna üzerinde günümüzde girilen çıkmazın 1914'ün 100. yılına denk gelmesi buna fazlasıyla uygun bir göstergedir ... 1914 Anglo - Alman savaşı'nın patlak vermesinin görünürdeki sebebi; Almanya'nın, İngiltere'nin koruması altındaki tarafsız Belçika'yı işgal etmesidir. Lakin Birinci Dünya Savaşı, 1840'tan beri İngiltere dış politikasının merkezinde yer alan çok önemli bir soru işaretinin devamıdır: Almanya mı, Rusya mı ? Hepimizin bildiği üzere tıpkı 1941'de olduğu gibi İngilizler tercihlerini Ruslardan yana kullanacaklardır. Geçmişe dönüp baktığımızda bunun tartışmasız bir seçim olduğunu düşünebiliriz, ne var ki durum tam olarak böyle değildir. Bir zamanlar İngiltere'nin Almanya ile çok daha farklı ve tabiri caizse "sıkı fıkı" bir ilişkisi söz konusudur. Her şeyden evvel kraliyet aileleri arasında tartışmasız güçlü bağlar mevcuttur (misal; Kraliçe Victoria, en büyük torunu olan Alman kayzerinin kollarında can vermiştir). Yine, eğitimli Britanyalılar savaştan önceki dönemlerde Alman kültürünü ve edebiyatını iyi bilmektelerdir ki, harbin akabinde bir daha böyle bir birliktelik tesis edilememiştir. İki ülkenin Protestan bir geçmişi paylaşması da, aynı şekilde, unutulmaması gereken ortak paydalardan yalnızca biridir. Şüphesiz muhtelif tarihçiler, İngiltere'nin Almanya ile asla ters düşmemesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir: Bu kimselere göre İngiltere'nin pekala Almanya'nın egemenliği altındaki bir Avrupa ile birlikte yaşayabileceği göz önünde bulundurulması gereken bir ihtimaldir, tıpkı bugün her ne kadar farklı bir surette olsa da yaşadıkları gibi. Alman bir Avrupa hakkında söylenecek çok şey vardır. Almanya, şansölye Bismarck yönetiminde Fransa'yı bozguna uğrattığı 1871'deki savaştan en kuvvetli büyük güç olarak çıkmış, bilahare daha da ileri gitmiştir. 1914'te Berlin, globalleşmeye başlayan dünyanın Atina'sı konumundadır. Sanat ve bilimin kalbinin attığı yer haline gelen kent, bir cazibe merkezine dönüşmüştür. (Hertz, Röntgen, Mach, Dizel hep o dönemden yadigar terimlerdir ve modern dünya bu buluşlar üzerinde inşa edilmiştir.) Alman kimyagerlerinin ve mühendislerinin yaratıcılığının sonu yok gibi gözükmektedir. Örneğin İttifak devletleri'ni İtalya cephesi'nde zafere yaklaştıran şey, Ferdinand Porsche'nin cephenin dağlık yollarına uygun dört çekerli arabayı icat etmiş olmasıdır. Bir zamanlar hakimiyet nasıl Britanya ve Manchester'ın büyük sanayilerindeyse, 1914'te de Ruhr ya da sanayileşmiş Saksonya'nın fabrika bacaları başı çekmektedir. Winston Churchill'in de kabul ettiği üzere, Almanya'nın 1917'de İtalyanlara karşı Caporetto Muharebesi ya da İngilizlere karşı 1918 Mart Taarruzu gibi zaferlerle, İtilaf devletleri saflarındaki uyuşukların asla altından kalkamayacağı parlak güç gösterileriyle, olağanüstü bir savaş çabası gösterdiğine şüphe yoktur. Alman bir Avrupa düşüncesi pratikte de anlamlıdır ve yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, günümüzle belli belirsiz benzerlikler söz konusudur. İsveç ve Fransa'nın maden cevherlerine, Almanya'nın kömür ve çelik sanayilerine sahip, İngiliz ya da Amerikan rekabetinden korunan ve Kuzey Afrika'ya, hatta petrol bakımından zengin Bağdat'a uzanan bir Avrupa Ekonomik Alanı pekala makuldür. Birinci Dünya Harbi'ne giden yolda ülke sanayisi büyüyüp güçlendikçe Almanların özgüveni de artmış ve bu başarı başlarını döndürmüştür. Bismarck kendi döneminde ihtiyatlı politikalar takip etmiş ve merkezde güçlü bir Almanya'nın, komşularının ona karşı birleşebileceğini öngörmüştür. Oysa şimdi yeni bir kuşak gelmektedir ve bu jenerasyonun gözü kendinden başkasını görmemektedir. Bu kuşağın başındaki simgesel figür de, 1889'da tahta çıkan genç imparator kayzer İkinci Wilhelm'den başkası değildir. Wilhelm'in, ülkesi için tasavvur ettiği model ise tam olarak Britanya İmparatorluğu'dur. Britanya çok zengindir ve muazzam ölçekte denizaşırı topraklara sahiptir. Kadim köklere sahip kurumları açısından muhafazakardır ancak aynı zamanda enerjik ve girişkendir. Sınai ürünleri, dünya ticaretinin ekseriyetini oluşturmaktadır ve global konumunu devasa bir donanma ile güvence altına almıştır. Hülasa Almanya'nın da İngilizlerle boy ölçüşebilecek bir denizaşırı imparatorluğu neden olmasındır ? Nihayetinde 2. Wilhelm döneminde Almanya'nun gücü ve bunun "patavatsızca" ifade edilmesi, bir Avrupa krizinin fitilini ateşleyen temel etkenlerden biri olacaktır ... Yaşlı kıtadaki bir diğer kadim rekabet olan Fransa ile Almanya çekişmesi, yakın dönemde yeni Almanya'nın doğudaki Alsace ve Lorraine'i ilhak etmesiyle sonuçlanan Bismarck'ın 1871'deki büyük zaferinin, uzun dönemde ise Fransa'nın Avrupa'ya hakim olduğu ve Almanya'nın birbiriyle kavgalı devletler ile devletçiklere bölünmüş yapısını kalıcılaştırdığı 17. yüzyıla kadar uzanan bir sürecin sonucudur. Bilahare bu gergin rekabete eklemlenecek bir diğer devlet ise Rusya olacaktır. Bismarck, her daim Rusya ile bozuşmamak konusunda dikkatli davranmıştır. Zira Berlin ile Saint Petersburg arasında, kısmen monarşiler arası dayanışmadan mütevellit, kısmen de sindirilmesi zor lokma olan Polonya'dan her birinin kendi payını almış olması hasebiyle bir mutabakat söz konusudur. Ancak 19. yüzyıl itibariyle Osmanlı imparatorluğu Avrupa'da zayıflayınca, yeni bir faktörün ortaya çıkması kaçınılmaz hale gelmiştir. Almanya'nın doğal müttefiki olan Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun Balkanlar'da güçlü çıkarları vardır lakin aynı durum Rusya için de geçerlidir. Nihai olarak Avusturya ile Rusya arasındaki anlaşmazlık, Bismarck'ı denge politikasını terk etmek zorunda bırakacaktır. Binaenaleyh Almanlardan umduğu desteği bulamayan Rusya da, yüzünü Fransa'ya çevirecektir. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrupa'nın dışındaki dünya, kelimenin gerçek anlamıyla dağılıyor gibi gözükmektedir. Hindistan ve Çin Avrupa'nın kontrolüne geçmiş durumdadır ve Osmanlı imparatorluğu'nun çökme ihtimali giderek daha gerçekçi bir hal almaktadır. Bütün bu gelişmelerin sonucunda ortaya çıkan pastadan kendisine de pay isteyen Almanya, ihtiyacı olan son şeyi yaparak, yani Britanya'ya saldırmak üzere bir donanma inşa ederek, Avrupa'nın kucağına bombayı bırakacaktır. Alman savaş gemileri çok iyi inşa edilmiştir ama sayıları çok azdır ve son derece savunmasızlardır. Nitekim 1. Dünya Savaşı'nın neredeyse tamamını limanlarda geçireceklerdir; ta ki sonunda, anlamsız bir feda edilme tehdidi altındaki tayfalar ayaklanıp alman İmparatorluğu'nun sonunu getirene kadar ... Aşağı yukarı aynı tarihlerde, dünyanın o gün bugündür birlikte yaşamak zorunda olduğu bir başka konu ortaya çıkmıştır. Amerika'nın başkanı Eisenhower, 1960'larda mevzubahis konuyu isabetli bir şekilde tanımlamak adına doğru ifadeyi bulacaktır: Askeri - Sınai kompleks. Milyonlarca değilse de binlerce kişiyi istihdam eden, bütçeden büyük pay alan ve gazetelerdeki köşe yazıları da dahil olmak üzere, her sektörü canlandıran savaş sanayii, ekonominin en güçlü öğesi konumuna gelmiş durumdadır. Üstelik savaş sanayii şaşırtıcı bir değişime de tabidir: Bir aşamada akıl almaz bir para israfı gibi görünen şeyin vazgeçilmez olduğu ortaya çıkabilirken (bkz: uçak), aklıselim gibi görünen yatırımların gereksiz masraf olduğunun farkına varılabilmektedir (bkz: kale). Teknoloji pahalı ve öngörülemez hale geldikçe bu karmaşık denkleme bir bilinmeyen daha eklenecektir: Silahlanma yarışı. Dünya savaşı'nın arifesindeki statükoda bir ülkenin silahlanması, bir başkasının silahlanmayı artırması için mazeret yaratmıştır. Hız kesmeden devam eden ve tedricen artış gösteren bu zamana karşı yarışta bir diğer önemli faktör de demiryolları olacaktır. 1914'ten evvel global ticarette büyük bir canlanma olmuş ve Avrupa hükümetlerinin elinde harcayacak çokça para birikmiştir. 1911'de Alman ordusunun harcamalarındaki "mütevazi" artış, 1912'de Fransızların buna karşılık vermesine neden olmuş ve 1913 yılına gelindiğinde belki de bütün dünyanın kaderini tayin edecek belirleyici adımlardan biri atılmıştır: Rusya'yı süper güce dönüştürmeyi amaçlayan büyük bir silahlanma programı. Bu program Rusya'ya Almanya'dan daha fazla top kazandıracak ve nihayet, Rus ordusunun askerlik çağına gelen erkeklerin çok daha büyük bir kısmını beslemesine, giydirmesine ve cepheye nakletmesine imkan sağlayacaktır. Rusya'nın yaşadığı para sıkıntısı ise ordusunun, üç katı bir nüfusa sahip olduğu halde, Alman ordusundan daha büyük olamamasına ve çok daha az silah ile stratejik demir yoluna sahip olması anlamına gelmektedir. Ancak bu durum değişecektir. 1914 yılına gelindiğinde İngiltere, çarlığın resmi finansörü ve müttefiki konumundadır. Rus ordusunun büyümesi ve ağırlığının artması, Almanya açısından yeterince kötü bir haberdir ancak Berlin'de yaşanan paniğin asıl nedeni Rus demiryollarının gelişmesi hasebiyledir. Rusya 1908'den sonra, en parlak sayfaları Amerika ve Almanya'da yazılmış olan, itici gücü kendinden alan sanayileşme sürecine katılmıştır. Kuşkusuz ülke muazzam kaynaklara sahiptir ancak ulaşım sorun olduğundan ve kimse kağıt paraya güvenmediğinden, kaynaklardan optimum seviyede yararlanılamamaktadır. Bu durumun değişmesi ise Germenler için tehlike çanlarının çaldığı anlamına gelmektedir. Alman generallerin, sivil işlerde başka hiçbir ülkede dengi olmayan bir ağırlığı vardır ve itidalini koruyan 1850 kuşağı için, bir Fransız - Rus ittifakı karşısında uygulanacak savaş planı yeterince açıktır. Her ne kadar atılım halinde olsa da Rusya, batılı büyük güçlerden çok daha az demiryoluna sahip, geri bir ülkedir ve Fransızlar çökerken, Rusya ordusunu ancak toparlamış olabilecektir. Nitekim Alman Genelkurmay Başkanı Kont Schlieffen 1897'de, bu koşullarda Alman ordusunun 1870'te Fransa karşısında elde ettiği zaferi tekrarlamak için bol bol zamanı olacağını ifade etmiştir. Ondan sonra ise sıra Rusya'ya gelecektir ... 28 haziran 1914'te Avusturya Macaristan imparatorluğu tahtının varisi olan Arşidük Franz Ferdinand, Güney Slavlarının en önemli merkezi konumundaki Bosna'nın başkenti Saraybosna'da bir suikasta kurban gittiği hemen herkesin malumudur. Bir grup genç Sırp terörist, arşidükü ülkeye yapacağı resmi bir ziyaret sırasında öldürmeyi planlamış ancak suikast anında hedefi ıskalayan bir bomba atarak işi ellerine yüzlerine bulaştırmışlardır. Kargaşayı fırsat bilip dağılan teröristlerden biri ise sakinleşip kendine gelmek için yan sokaklardaki kafelerden birine oturmuştur. Başarısız saldırının ardından küplere binen arşidük, arabasıyla birlikte hışımla Bosna Genel Valisi Potiorek'in karargahına gitmiş ve onu bir güzel haşlamıştır. Daha sonra sabahki bombalama olayında yaralanmış olan bir subayı ziyarete gitmek için oradan ayrılan arşidükün yanında bu defa Kont Harrach adında bir yarbay bulunmaktadır. Yolculuk esnasında şoför Saraybosna ırmağının üzerindeki bir köprüyü geçtikten sonra yanlışlıkla sola sapmış ve adama durması, geri geri gitmesi söylenmiştir. Bu sırada kahvede oturan terörist ise hedefinin yavaş yavaş gelip önünde durduğunu görmüş ve tereddüt etmeden tabancasını çıkartarak ateşlemiştir ... Katil Gavrilo Princip 17 yaşında, milliyetçilik ve terörizm eğitimi görmüş bir romantiktir ve 1850'lerin Rus Nihilistlerinin uzantısı olan bir timin üyesidir. O dönemde Avusturya'da reşit olmayanlara idam cezası verilmemektedir (öldürülen kişi veliaht prens olsa bile ?) ve Princip de cinayeti işlediği esnada reşit değildir. Velhasıl hapishaneye atılmış ve orada Mayıs 1918'de hayatını kaybetmiştir. Ölmeden evvel bir hapishane psikoloğu ona yaptığı eylemle dünya savaşına ve milyonlarca kişinin ölümüne sebep olduğu için herhangi bir pişmanlık duyup duymadığını sormuş, Gavrilo ise tarihe geçecek şu yanıtı vermiştir: "Bunu ben yapmasam, Almanlar başka bir bahane bulacaktı ..." İlk domino taşının düşmesiyle birlikte ültimatomlar ve savaş beyanları peşi sıra gelmiştir. Şimdi, yani 1914'te her genelkurmayın endişesi, ilk önce rakip ordunun harekete geçmesidir. İlk olarak Almanlar, Avusturya - Macaristan'ın Rusya'ya karşı genel seferberlik ilan etmesi adına büyük baskı uygulamış ve demir zarın yuvarlanması gerektiğini ifade etmişlerdir. Nitekim Berlin'de yumrukların masaya inmesiyle 28 Temmuz'da Avusturya ile başlayıp 3 Ağustos'ta Almanların Fransızlara verdiği ültimatomun reddinin ardından beyan ettiği savaş ilanı ile devam eden süreçte, Britanya'nın 4 Ağustos'ta Almanlara Belçika'yı boşaltmalarını talep eden ültimatomun cevapsız kalmasıyla beraber Dünya savaşı'nın başlaması için bütün sahne hazır hale gelecektir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere; birkaç yıl evvel kaybettiğimiz kıymetli hocamız Norman Stone'dan Birinci Dünya Savaşı, Basil Liddell Hart'tan Birinci Dünya Savaşı Tarihi ve Andrew Wiest'ten Birinci Dünya Savaşı Tarihi & Fotoğraflar, Haritalar, Çizimler adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Avrupa Siyasetinin Kaderini Değiştiren İsim: Otto von Bismarck
Almanya'daki dağınık prensliklerin Prusya'nın önderliğinde bir Alman Birliği oluşturmaları, hem genel siyasi tarih hem de Türkiye açısından son derece mühim sonuçların hasıl olmasına sebebiyet vermiştir. Mevzubahis birliğin mimarı olduğuna dair kimsenin şüphe duymaması gereken isim ise Prusya Başbakanı Otto von Bismarck'tan başkası değildir. Kuzey Almanya'nın gelenekçi tarım soylusu aileleri Junkers 'e mensup olan Bismarck, bu zümrenin özellikle erkek çocuklarına gösterdiği ihtimamdan mütevellit son derece disiplinli ve iyi bir eğitime tabi tutulur ancak mizacından ötürü Otto'nun öğrenim yaşamı pek de parlak geçmez. Göttingen Üniversitesi 'nden ayrılmak zorunda kaldıktan sonra yüksek öğrenimini Berlin 'de tamamlayan Bismarck, bilahare Adliye Bakanlığı 'nda adliye katibi olarak devlet hizmetine başlar. Belirli bir zaman zarfının akabinde devlet memuriyetinin yeknesaklığından da sıkılan Otto, önce gönüllü olarak askere yazılır ve bu hizmetini tamamlamasının ardından da ailesinin topraklarını yönetmeye başlar. Girizgahtan da anlayabileceğimiz üzere Otto'nun gençliği oldukça dengesiz ve tam anlamıyla bir "arayış" içerisinde geçmiştir ve bu arayış, Otto'nun 1847 yılında temsilci olarak Diyet meclisi 'ne girmesi ile son bulur. "Anayasa gibisinden bir kağıt parçasının tebaa ile kral arasına girmesine razı olamam. Zaten devleti, liberaller ve liberalizm yıkmaktadır. Liberaller rüya gören adamlardır. Parlamento belki İngiltere için yararlı bir kurum olabilir fakat Prusya için zararlıdır." 1848 devrimleri öncesi kritik dönemde Bismarck'ın parlamento kürsüsünden yaptığı bu tarz sert çıkışlar, onun siyaset anlayışını tüm çıplaklığı ile sergilemektedir ve bu süreçteki çalışmaları salt mecliste verdiği söylevler ile sınırlı kalmaz. Örneğin 1848 yılında Berlin'de işçiler ayaklandıkları zaman, isyanları bastırmak adına çiftçilerden oluşan bir gönüllü müfrezesi toplanması için parlamentoya teklifte bulunur. Otto'nun kafasındaki Birleşik Almanya , anayasal Alman parlamentosunun çatısı altında değil; Prusya çekirdeği çerçevesinde ve Hohenzollern hanedanı başkanlığı altında gerçekleşmelidir. Ancak Bismarck'ın Prusya imparatorlarına olan bağlılığını 4. Friedrich Wilhelm 'in ya da Birinci Wilhelm 'in karakterlerine duyduğu saygıyla bağdaştırmak da pek doğru olmaz. Zira onun karakteri, kendinden başka kimseye hayran olmaya veyahut bağlanmaya müsait değildir. Bismarck'ın nokta-ı nazarında imparator, ulusun başıdır ve bu çerçeve içerisinde toplumun lidere olan tabiiyeti mutlak olmalıdır. Otto'nun siyasi tutumuna eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerekirse; onun, kalabalık ve liberallerle dolu bir meclis ile uğraşmak yerine daha kolay bir biçimde manipüle edebileceği tek bir kişiyle yani imparator ile çalışmak istemiş olması da ihtimaller dahilindedir. Ayrıca şunu da belirtmek de fayda var ki; Bismarck'ın ailesi Prusya Devleti 'ne olan hizmetleri ve Hohenzollern hanedanına olan yakınlıklarıyla nam salmış bir ailedir ve Prusya tarihindeki hemen hemen tüm savaşlara Bismarck ailesinden bir fert muhakkak iştirak göstermiş durumdadır. Örneğin Otto'nun dedesi süvari albayı August Friedrich 1742'de Bohemya 'da gerçekleşen bir muharebede hayatını kaybetmiştir. Bunun yanı sıra Otto'nun annesi Wilhelmine Wecken , kral Üçüncü Friedrich Wilhelm'in özel kalem müdürünün kızıdır ve saraya yakınlığının bir sonucu olarak 4. Wilhelm Friedrich'in çocukluk ve oyun arkadaşıdır. 1851 yılında Diyet 'e tekrar seçilen Bismarck, 1854'te büyükelçi unvanıyla Saint Petersburg 'a atanır. 1857'de ise bir sonraki durağı Paris olur. Burada görev yaptığı süre boyunca Üçüncü Napolyon ile yakın ilişkiler kurar ve bilahare ona karşı kullanacağı zaafları konusunda fikir sahibi olur. 1861 yılında 4. Friedrich Wilhelm'in ölümü üzerine Prusya tahtına, halihazırda 1849'dan beri ülkeyi naip sıfatıyla yönetmekte olan Birinci Wilhelm geçer ve 1 yıl sonra Bismarck'ı başbakanlık görevini ifa etmesi için Berlin'e çağırır. 1862 itibariyle 47 yaşındaki Otto artık Avrupa ve dünya siyaset sahnesinin başrol oyuncuları arasındadır. İktidara gelmesiyle birlikte Bismarck'ın kafasında kuşkuya yer bırakmayacak şekilde her şeyden önce Alman Birliği'nin oluşturulması ve bu birliğin dünya siyasetinin düzenleyicisi olması düşünceleri vardır. Otto'nun bu amaca yönelik siyasetini de beş ana başlıkta toplamamız gerekirse: Güçlü bir ordu oluşturulması Beynelmilel alanda güçlü bir konum elde edilmesi ve bilhassa küçük prensliklerin topraklarının egemenlik altına alınmasıyla beraber hakimiyet alanın genişletilmesi Uygun bir fırsat hasıl olduğu takdirde Avusturya ile çatışılması ve Avusturya'nın Alman Birliği'nin dışında tutulması. Alman Birliği'nin Prusya'nın öncülüğünde kurulması. Kurulacak Almanya'nın Avrupa politikasının egemeni ve düzenleyicisi olması. Danimarka Savaşı Bismarck'ın başbakanlığının ilk yılları parlamento ile sürekli bir savaşım içerisinde geçer. Bilhassa ordunun güçlendirilmesine yönelik olarak milli savunma bütçesinin arttırılmasına meclis tarafından şiddetle karşı çıkılmaktadır. Bismarck evvela ordunun büyütülmesine yönelik tüm girişimlerin sorumluluğunu üzerine alır ve bilahare Danimarka savaşı çıkana ve büyük başarılar elde edilene dek yani dört yıl boyunca bütçeyi parlamentoya sunmadan kararnameler üzerinden yürütür. Bu süreçte Prusya'daki askerlik süresi de iki yıldan üç yıla yükseltilmiş ve her yıl silah altına alınanların sayısı 40.000'den 63.000'e yükseltilmiştir. Ancak ordunun savaş kabiliyetinin de denenmesi gerekmektedir. Mevcut şartlarda askeriyeye yönelik büyük yatırımlarda bulunmuş olsa Prusya; ne Avusturya, ne Fransa ne de Rusya'ya karşı hamle yapabilecek güçtedir. Ahvalin bu şekilde hasıl olduğu bir ortamda Bismarck, aradığı fırsatı Danimarka'ya bağlı prensliklerde bulur. Gerçekleştirilecek olan hareket öncesi doğu sınırını güven altına almak isteyen Bismarck, Rusya'ya bir elçi göndererek halihazırda Lehistan 'da Ruslara karşı gerçekleşen isyanda kendilerini destekleyeceklerini bildirir. Bu gelişmenin akabinde de olağan bir biçimde Rusya ile Prusya arasında saldırmazlık antlaşması imzalanır. Bismarck ilk hedefine tabiri caizse zahmetsiz bir şekilde ulaşmış ve doğu sınırını güvence altına almıştır. Tüm şartların olgunlaşmış olduğuna kanaat getiren Prusya, Danimarka kralı 9. Christian 'ın, ülkesinin anayasasını Elbe Dükalıkları 'na dayatmasını bahane ederek Danimarka'ya savaşa ilan eder. Bismarck, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere bir süredir ordunun gücünü test etmek istemektedir ve İskandinav ülkesi bu konuda tabiri caizse biçilmiş kaftandır. Ancak Bismarck'ı bu harekata yönlendiren tek sebep bununla da sınırlı değildir. Holstein sınırları içerisinde bulunan Kiel limanı da Prusya'nın Baltık denizi üzerindeki çıkarları açısından ehemmiyet taşımaktadır. Prusya'nın Almanya'yı ilgilendiren böylesi bir soruna bu denli yürekten eğilmesi tabii olarak Avusturya'nın da dikkatinden kaçmaz. keza Avusturya, Almanya ile ilgili konularda ve kararlarda mütemadiyen "Prusya'yı yalnız bırakmama" ilkesi ile hareket etmektedir. Velhasıl Prusya, pek istekli olmasa da, Danimarka'ya karşı Avusturya ile beraber hareket etmeyi kabul eder. Prusya ordusu biraz da deneyimsizliğinin etkisiyle bu savaşta büyük taktiksel hatalar yapar ancak subaylarının basiretsizliğine karşın piyadelerinin ve bilhassa topçu kuvvetlerinin azmi sayesinde Danimarka'yı yenilgiye uğratmayı başarır. 14 ağustos 1865 yılında imzalanan Gastein Antlaşması 'na göre Schlesweig 'i Prusya alırken Holstein , Avusturya'nın egemenliği altına girmektedir. Ayrıca Lauenburg da Avusturya tarafından Prusya'ya satılır. Bu savaşın sonucunda Prusya, hem askeri gücünü gösterme fırsatını yakalamış hem de ordusunun savaş konusunda deneyim kazanmasını sağlamıştır. Bismarck artık sıranın yavaş yavaş Avusturya'ya geldiğinin bilincindedir. Avusturya ile Savaş ve Kuzey Alman Federasyonu'nun Kurulması Prusya, her ne kadar topraklarını bir ölçüde genişletmiş olsa da Alman Birliği'nin sağlanmasının yolunun salt toprak ediniminden değil; Avusturya'nın Germen Federasyonu 'nun dışına itilmesiyle gerçekleşeceğinin farkındadır. Zira aynı birlik içerisinde iki güçlü devletin olması, küçük prensliklerin bu ikisi arasındaki denge politikası ndan yararlanarak varlıklarını sürdürmeleri anlamına gelmektedir. Bu nedenle bilhassa Prusya nezdinde Avusturya ile çatışmak kaçınılmaz olmasının yanında aynı zamanda ideallerini gerçekleştirmek açısından zaruridir. Ancak evvela Bismarck'ın bu politikayı hayata geçirebilmek için ülkesi adına uygun koşulları yaratması gerekmektedir. Siyasi kariyeri boyunca hiçbir zaman tedbiri elden bırakmayan, mütemadiyen planlı ve programlı hareket eden Bismarck, aynı Danimarka savaşı öncesinde olduğu gibi Avusturya'ya karşı da aksiyon almadan önce sınırlarını herhangi bir dış tehdide karşı koruma altına almak ister ve bu bağlamda Bismarck'ın ilk hamlesi, "eski dostu" 3. Napolyon ile görüşmek olur. 1865 Ekim'inde Biarritz 'de yapılan görüşmede Bismarck, Fransa'nın tarafsızlığını sağladığı gibi İtalya'yı Prusya ile anlaşmaya zorlama ödününü de koparır ve nihayetinde 1866'da Berlin'de İtalya ile Prusya arasında Avusturya'ya karşı bir ittifak antlaşması imzalanır. Ancak Bismarck diplomatik anlamda ülkesi adına istediklerini elde etmiş olsa da Prusya'nın Germen konfederasyonu içerisindeki konumunu zayıflatmıştır. Zira konfederasyon anayasası, üye devletlerden herhangi birinin bir başkası aleyhine konfederasyon dışı bir devlet ile anlaşma imzalamasını kesinlikle yasaklamaktadır. Ancak Bismarck, halihazırda gelebilecek tepkileri hesaplamış ve kafasındaki terazide Avusturya'ya karşı alınabilecek her türlü desteğin olduğu kefe daha ağır basmıştır. Artık geriye yalnızca Avusturya'ya karşı açılacak savaş için bir bahane yaratmak kalmıştır ve aranan fırsat, Holstein'de başlayan karışıklıklar ile kendini gösterir. Bismarck, ülkesinin böyle bir hakkı olmamasına rağmen Viyana'ya bölgedeki huzursuzluğun sona ermesi için nota verir ve tabii olarak Prusya'yı ilgilendirmeyen bir mesele için Avusturya bu ültimatoma herhangi bir cevap vermez. Bunun üzerine Prusya, Gastein Antlaşması 'nın sona erdiğini ilan ederek Holstein'i işgal eder. Avusturyalılar konuyu konfederasyon meclisine getirmek ister ancak Prusya, Germen konfederasyonu'nun dağılmış olduğunu ifade ederek meclisten ayrılır. Bütün bu gelişmelerin sonucunda konfederasyon kuvvetleri Prusya'ya karşı seferberlik ilan eder ve 14 haziran 1866'da Bismarck'ın çok istediği Avusturya Savaşı resmen başlamış olur. Prusya'nın 350.000 kişilik ordusuna karşılık olarak Avusturya ve müttefiklerinin 850.000 civarında askeri bulunmaktadır ancak Prusya ordusu nicelik bakımından geride olsa da nitelik ve yönetim açısından rakiplerinin çok ilerisindedir. Nitekim 3 temmuz 1866'da Königsreatz 'da gerçekleşen nihai savaşta Avusturya, geride 40.000 ölü bırakarak geri çekilmek durumunda kalır ve Viyana'ya doğru ilerleyen Prusya ordusu karşısında Üçüncü Napolyon'dan yardım ister. İşin bu aşamasında Prusyalı generaller ile Bismarck arasında bir anlaşmazlık hasıl olur. İmparatorun da generalleri desteklediği mevzubahis anlaşmazlık, Viyana'ya girilip girilmeyeceğine dairdir ve Bismarck, öngörülü bir şekilde (ve planları doğrultusunda) ileride çıkması muhtemel olan Fransa / Prusya çatışmasında Avusturya'nın Fransızların yanında yer almasını istememektedir ve binaenaleyh Viyana'ya girerek Avusturyalıların gururunun kırılmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. Velhasıl nihayetinde Bismarck, Wilhelm'i ikna etmeyi başarır ve 26 temmuz 1866'da Nikolsburg'da ateşkes, ardından da 23 Ağustos'ta Prag'ta Avusturyalılar ile barış antlaşması imzalanır. Prag koşullarına göre Avusturya, Alman konfederasyonun dağıldığını ve yapılacak olan yeni düzenlemede yer almayacağını kabul etmektedir. Ayrıca Danimarka savaşı'nın ganimetleri olan Schleswig - Holstein üzerindeki tüm haklarından da Prusya lehine feragat eden Avusturyalılar, 20 milyon taler tutarındaki savaş tazminatını da ödemek zorunda kalırlar. Prag barışı 'nı izleyen aylarda Bismarck'ın aktif diplomatik girişimleriyle Main nehri 'nin kuzeyinde kalan tüm topraklarda bir Kuzey Almanya Birliği oluşturulur. İlk parlamentosunu 1867'de Berlin'de Prusya'nın önderliğinde toplayan söz konusu birlik, 25 milyon nüfuslu büyük bir Almanya'ya tekabül etmektedir ve hız kaybetmeden sürekli şekilde büyüyen bu yeni güç, aynı zamanda Fransa için tehlike çanlarının çaldığına da delalettir ... Fransa ile Savaş ve Alman İmparatorluğu'nun Kurulması Kuzey Almanya Birliği Anayasası'nın getirdiği sistem, tabiri caizse Bismarck'ın eseridir ve ikili meclisten oluşan bu sisteme göre halkın oyuyla seçilen temsilcilerden oluşan Reichstag 'ın yetkileri son derece kısıtlıdır. Buna karşılık birlik üyesi devletlerin gönderdikleri temsilcilerden oluşan Bundesrat neredeyse yetkilerin tümünü elinde toplamaktadır. Bismarck'ın nihai hedefine ulaşması için yani birlik dışında kalan Güney Alman Prensliklerini de büyük Almanya'nın şemsiyesi altında toplamak adına önünde aşması gereken tek bir engel kalmıştır: Fransa. Muhtelif kaynaklar tarafından Birinci Wilhelm'in Ems 'ten başbakanı Bismarck 'a gönderdiği ve İspanya 'daki veraset savaşı ile ilgili gelişmeleri aktardığı meşhur Ems telgrafı , Fransa ile Prusya arasında gerçekleşen savaşın asli nedeni olarak gösterilmektedir. Hadise, İspanya'da kraliçe İsabella 'nın düşürülmesinin akabinde boşalan tahta Hohenzollern hanedanının Katolik kanadından Prens Leopold 'un aday gösterilmesi sonucunda Prusya ve Fransa arasında büyük bir gerginliğin hasıl olması ile başlar. Fransa, Leopold'un tahta geçmesi durumunda İspanya'nın Prusya'nın politikalarını destekleyeceğini ve iki ateş arasında kalacağını düşünmektedir. Binaenaleyh Hohenzollern hanedanından herhangi birini İspanyol tahtında görmek istememektedir. Prusya tarafında ise Bismarck, tahtta pek de gönlü olmayan Leopold'u ikna etmek için büyük bir enerji harcamaktadır. Son kertede Wilhelm neredeyse Leopold'un tahttaki iddiasından vazgeçmesini kabul etmiş durumdadır ancak Fransa'nın Almanya büyükelçisi Benedetti 'nin kendisine karşı takındığı ukala üslup, konuya dair fikrinin değişmesine sebep olur ve ardından veraset görüşmelerinin yapıldığı Ems şehrinden Bismarck'a yeni gelişmeleri aktarmak için telgraf çekilmesini emreder. Bu şekilde aradığı fırsatı elde etmiş olan Bismarck da gizli kalması gereken telgrafı basına servis ederek olayların fitilini ateşler. Nitekim bu koşullar altında Fransa parlamentosu 19 Temmuz 1870'te Prusya'ya savaş ilan eder. Fransa tam anlamıyla hazır olmadan Almanya üzerine yürüyerek ölümcül bir hata yapmıştır ve seferberliğini tamamlamamış olduğunu düşündüğü Prusya'yı kısa sürede saf dışı bırakmak için çabuk hareket etmek isteyen Fransızlar, ağustos aynın ikinci haftasında kendilerini anavatanlarını korurken bulurlar. Birkaç hafta sonra yani 1 Eylül 1870'te ise Sedan 'da yapılan büyük savaşta Üçüncü Napolyon, 80.000 kişilik ordusuyla birlikte Prusyalılara esir düşer. Yenilgi haberi Paris'te duyulduğu zaman toplanan parlamento, son 100 senede geçirdiği devrimlerin kazandırdığı soğukkanlılık ile savaşa devam kararı alır ve Üçüncü Cumhuriyeti ilan eder. Ancak bu cesur hamle, savaşı birkaç ay uzatmaktan başka bir işe yaramaz ve Ulusal Savaş Hükümeti 23 ocak 1871'de teslim olur. Versailles Sarayı 'nın meşhur Aynalı Salonu 'nda Güney Almanya prensliklerinin de katılımlarıyla Alman İmparatorluğu tüm dünya kamuoyuna ilan edilirken Birinci Wilhelm de Almanların imparatoru sıfatıyla taç giymektedir. Otto von Bismarck'ın faaliyetlerine ve Almanya'nın siyasi birliğini nasıl sağladığına dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Jonathan Steinberg'ten Bismarck adlı eseri tavsiye ediyorum.
- 17. Yüzyılda Bir Mesih Fenomeni: Sabetay Sevi
Sabetay Sevi'nin Mayıs 1665'te Gazze 'de "tanrının elçisi" olduğunu ilan etmesi, dönemin konjonktüründe görece mukavemetini ve hareket kabiliyetini yitirmiş olan Yahudi cemaatinde infial yaratmaktan ziyade şaşkınlık ile karışık bir ilginin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Ahvalin bu şekilde hasıl olmasında, 17. yüzyılın insanlık tarihinde muazzam bir istikrarsızlık ve değişim dönemi olmasının da etkisi büyüktür. Otuz Yıl Savaşları , Seksen Yıl Savaşı , Desiderius Erasmus ve Martin Luther gibi isimlerin bir önceki yüzyılda kapısını araladığı fikirlerin daha geniş kitleler tarafından benimsenmiş olmasının ortodoks inançlar üzerinde yarattığı erozyon gibi etkenlerin oluşturduğu "belirsizlik", bilhassa " mesihçilik" gibi gizemci fikirlerin gelişebilmesi için ihtiyacı olan "verimli toprakların" ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. Konfor alanı nın ya da rutin in dışına çıkan bir kimsenin anlamlandıramadığı olaylar karşısında farklı anlayışlara meyletmesinde şaşırılacak bir durum yoktur, çünkü insanın müdahil olduğu herhangi bir denklem bize emprevizyon yani "öngörülemezlik" verir ... Günümüzde yaşadığı takdirde kendisine psikiyatrlar tarafından muhtemelen " bipolar bozukluk" teşhisinin konulacağı Sabetay Sevi; esrime ve coşkunluk dönemleri uzun umutsuzluk nöbetleriyle kesilen, aşırı derecede heyecanlı olduğu dönemlerde ise Yahudi Yasası 'nı reddetme eğilimi gösteren ve geleneklere tümüyle karşı çıkan, İspanyol kökenli olup, 1492 sürgünü sonrası İzmir'e yerleşen ve ticaret ile geçimini sağlayan Yahudi bir ailenin 3 çocuğundan ortancasıdır. Müdahil olduğu toplumda telaffuzu yasak olan tanrının muhtelif isimlerini dile getirmekte herhangi bir beis görmeyen, bir düğün sayvanının altında Torah parşömenleriyle evlenen Sevi, en hafif tabirle "sıra dışı" olarak nitelendirebilecek bütün bu davranışlarının yanında bir de peygamber Hoşea 'ya nazire yaparcasına yaşadığı çevrede pek de iyi bir şöhrete sahip olmayan Sara adlı bir kızla da "diğer evliliğini" gerçekleştirmiştir. Pek çok akıl hastası gibi Sabetay da kendi içinde bulunduğu durumu çok iyi kavrayabildiği süreçler geçirmiştir. Bipolar depresyon da, " mani" ya da bir diğer tabir ile depresyondan arınmış bir orta evre bulunur. Bu evrede hasta, daha dingin ve dengelidir. Sevi de söz konusu periyodu deneyimlerken daha önce sergilediği davranışlar ile alakalı üzüntü duyduğunu dile getirmekte ve "iyi huylu" birine dönüşmektedir. Üstelik entelektüel bilgi birikiminin bir hayli yüksek olmasından mütevellit (dönemin Yahudi geleneği doğrultusunda Sabetay, ailesi tarafından "din adamı" olmak üzere seçilmiş ve bu yönde bir eğitim almıştır) "taşkınlıklarını" sergilemediği zamanlarda lafı sözü dinlenen bir kimsedir. Mesih olduğuna dair iddiasını ilk olarak 1648 yılında ortaya atan Sevi'nin savı tamamıyla mesnetsiz değildir. 15 yaşına kadar Tevrat , hadis , fıkıh gibi konuları çalışan ve akabinde kabala eğitimine başlayan; gösterdiği başarı nedeniyle genç yaşında haham unvanı almaya hak kazanan ve 18 yaşına geldiğinde kendi yorumlarını başkalarına da okuyup öğreten biri haline gelen Sabetay, Yahudi inancına göre 1666'da "kıyametin kopacağını" ve bundan hemen önce kurtarıcı mesih in 1648 yılında geleceğini pekala bilmektedir. Aynı yıl Ukrayna 'da Yahudilere karşı uygulanan zulmün mensubu olduğu cemaatte yarattığı infialin kendisi için bir işaret olduğuna kanaat getiren Sevi, zaman kaybetmez ve İzmir'de Yahudilerin kutsal addettiği üç bayramının ( Hamursuz , Çadır ve Haftalar ) tek bir haftada kutlanması gerektiğini ve On Emir 'in an itibariyle geçersiz olduğunu yüksek sesle dile getirmeye başlayarak mesihliğini ilan eder. Ancak Sabetay'ın bu çıkışı cemaati tarafından hoş karşılanmaz ve uzun istişarelerin ardından aforoz dan kurtulsa da sürgün cezasına çarptırılır. İşte bu noktada " kahramanın yolculuğu "nun başladığını görürüz. 17 yıl boyunca Selanik (ki o dönemde Kabalacılığın merkezi olarak varsayılmaktadır), Kahire (her daim Ezoterizm in merkezi), Rodos, İstanbul gibi pek çok şehir ve ülke dolaşan Sevi'nin kulağına, 40! yaşından gün almaya başladığında (Nisan 1665), Gazze 'de sıra dışı bir dini önderin yaşadığına dair haber çalınır ve bu kişi, Sevi'nin yaratmak istediği persona 'yı tamamlayacak son parça olan Gazzeli Natan 'dan başkası değildir. Kudüs 'te doğan Natan, zengin bir tüccarın damadı olarak vaktini, keyif alabileceği entelektüel meraklarına vakfedebilme olanağına sahip varlıklı bir zattır. Bilhassa Luria Kabalası 'nın teknikleri üzerine kafa yoran Natan, deneyimleri ve çalışmaları sonucunda yakın zamanda mesihin yeryüzüne ineceğine ikna olmuş durumdadır. Sevi'yle tanıştığı ilk andan itibaren Pavlus 'a benzer bir hüviyete bürünen Natan, Sabetay'ın 31 Mayıs 1665'te kendisini "tekrar" mesih ilan etmesinin akabinde, onu bir atın üzerine bindirerek Gazze'de dolaştırır. Bununla da yetinmeyen 20 yaşındaki Gazzeli genç adam, tüm İsrail kabilelerine elçiler göndererek mesihin zamanının geldiğini haber verir. Birinci sınıf bir emprezaryo olan Natan hız kesmeden Sabetay'ı Hebron 'a, Hacca ve İbrahim 'in mezarına götürür. Akabinde bir "Kudüs turu" organize eder ve Sevi'ye kenti sembolik olarak 7 kez dolaştırır. Natan'ın sergilediği organizatörlük, tur operatörlüğü ve reklamcılık becerileri bölgede büyük yankı uyandırır. İlk tepkiler karışıktır. Gazze'deki hahamların ekseriyeti hareketi destekler ancak muhtelif yerlerde, bilhassa Kudüs'te dini çevreler; Sevi, mesihin alameti farikası olan herhangi bir "mucize" sergilemediği için gelişmelere kuşkuyla yaklaşır ancak yine de ilk anda, belki de riskleri asgariye indirmek için, itidallerini koruyarak Sabetay'a karşı resmi bir kınama yayınlamazlar. Rüzgarı arkasına almış olan ve herhangi bir tepkiyle karşılaşmak şöyle dursun, büyük bir sempati toplayan Sevi, bir histeri krizinde bu seferde Osmanlı İmparatorluğu 'nun tahtına kurulacağına dair isteklerini yüksek sesle dile getirmeye başlar ve İstanbul'a doğru, peşinde karnaval benzeri güruhuyla yola revan olur. Çılgın mesihimiz, yolu üzerindeki kent ve kasabalardan geçerken yaptığı propagandanın da etkisiyle büyük bir histeri dalgası yaratır. Domuz eti yiyen, tanrının yasak isimlerini bağıra çağıra söyleyen Sevi'nin peşine takılan insan kalabalığı gün geçtikçe çoğalmaya başlar. Onu protesto etmeye kalkan din adamlarının evleri ise, fanatik yandaşları tarafından tarumar edilir. Sabetay'ın etkisinin bölgesel olmaktan çıkıp beynelmilel bir hüviyete kavuşmasını isteyen Natan ise bu süreçte Sevi'nin misyonunu duyuran metinler bastırarak bunların, Filistin'den Amsterdam 'a kadar bütün Yahudi cemaatlerine ulaşmasını sağlar. Sevi çılgınlığı, artık batıya da sirayet etmiş durumdadır ve Avrupa Yahudileri bir tür kefaret ödemeye başlarlar. Prag 'daki cemaat oruç tutmaya başlarken, Frankfurt 'takiler Kurtuluş Günü 'ne hazırlanmak için sürekli "yıkanma ayinleri" düzenler. Bir kısım Yahudi ise ellerinde avuçlarında ne varsa satarak kutsal topraklara gitmek için hazırlanmaya başlar. Bütün bu gelişmeler yaşanırken Osmanlı sarayı , bu meczubun yandaşlarının ivedi bir şekilde artmasından rahatsız olsa da itidalini korur. Sevi, Gazze'den başlayan ve sonrasında Kudüs, Suriye, Halep şeklinde devam eden yürüyüşünün sonunda 17 yılın ardından, bir zamanlar sürgün edilmiş olduğu İzmir'e tekrar ulaşır. Başkentin talimatıyla yetkili makamlar, kral gibi giyinen ve kendinden geçerek adeta bir vecd halinde ibadet eden Sevi'nin görüşme taleplerini reddeder. Sabetay'ın bu duruma tepkisi ise sinagogun kapısını baltayla kırmak olur. Bununla da yetinmeyen ve hızını alamayan mesihimiz, sinagogda hahamlara karşı müstehcen davranışlarda bulunur ve yasa parşömenini eline alıp dans ederek bir İspanyol aşk şarkısı söylemeye başlar. Natan da yanında olmadığı için iyice kontrolden çıkmış durumda olan Sevi, 18 Haziran 1666'da Kurtuluş Günü'nün yaşanacağını ve Türk sultanının tahtından olacağını ilan ederek kader ipliğini moiralar 'a bırakmadan kesmiş olur. 1666 yılının haziran ayının başlarında İstanbul’a hareket etmek üzere İzmir'den yola çıkan Sabetay'ın binmiş olduğu gemi, Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşa 'nın talimatıyla Çanakkale Boğazı 'nda durdurulur ve Sevi, zincire vurularak tutuklanır. İstanbul'a getirilmesinin akabinde kürek mahkumlarının tutulduğu Haliç 'teki Bagno Zindanı 'na kapatılan Sabetay, üç gün sonra yargılanmak üzere sadrazamın başkanlığındaki Divan'a çıkarılır. Girit Seferi öncesinde ortalığın karışmasını istemeyen Osmanlı yönetimi, idam cezasına başvurmaz ve Sabetay'ın meczup olduğuna kanaat getirerek Gelibolu 'daki Aydos Kalesi 'ne kapatılmasına karar verir. Ancak burada da rahat durmayan ve müritleriyle mektuplaşmayı sürdürüp hapishanesini, kendi tabiriyle, bir güç kalesi haline getiren Sevi, İzmirli hahamların ısrarlı şikayetleri üzerine tekrar saraya getirilir ve padişahın iktidarına meydan okumakla suçlanan Sabetay için Sadaret Kaymakamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa , Şeyhülislam Minkarizade Yahya Efendi ve padişahın imamı meşhur Vani Efendi 'den müteşekkil bir divan kurulur. Sultan 4. Mehmet 'in de paravanın arkasından dinlediği mahkemede Türkçe konuşamayan Sevi için padişahın hekimbaşısı Yahudilikten dönme Hayatizade Mustafa Fevzi Efendi tercümanlık görevini üstlenir. Divan reisi Merzifonlu'nun "Karıştırmadığın halt kalmadı. Uyandırmadık fitne bırakmadın Sabetay Efendi. Haydi bakalım şimdi göster mucizeni!" demesiyle afallayan Sevi ne yapacağını şaşırır. Hele bir de Hayatizade Efendi, ona gerçekleştirmesi gereken mucize için yapması gerekenleri aktarınca (Sevi soyunacak ve vücuduna en maharetli okçular nişan alacaktır. Attıkları oklar vücuduna işlemezse o zaman Osmanlı padişahı da onun mesih olduğunu resmi olarak tasdik edecektir. Çünkü Yahudilere göre mesihe kılıç, ok, tüfek, kurşun işlememektedir) dizlerinin bağı çözülen Sevi, yalvar yakar her şeyi inkar etmeye başlar. Hülasa Sabetay'a iki seçenek sunulur: Ya Müslüman olacaktır ya da ölecektir. Canı tatlı gelen mesihimiz de manipüleye açık olan mizacının da etkisiyle Hayatizade'nin akıllıca telkinlerine kulak verir ve Aziz Mehmet Efendi adını alarak İslam yolunu tercih eder. Bir süre sarayda Kapıcıbaşı olarak görev yapan Sabetay'a, 4. Mehmed'in dahi (meczupluğunu göz önünde bulundurarak) sevecen yaklaştığı söylenir ancak huylu huyundan vazgeçmez misali zaman içerisinde eski davranışlarına meylettiği gözlenen Sabetay bu seferde Arnavutluk 'a sürgüne gönderilir. Tahmin edebileceği üzere Sabetay sürgünde de günlerini kuran okuyup tespih çekerek geçirmez. Manik evrelerinde kendini mesih ilan etmeyi sürdürür. 1675/76 yılında Arnavutluk'taki sürgününde yaşama gözlerini kapatan Sevi'nin ölümünün ardından Pavlus Natan, onun takipçilerine ihanet etmediğini, bilakis onlar için kendisini "kurban ettiğini" ve cennete alındığını beyan eder. Sadece Sabetay'ın mesihlik kariyerini değil; gelecekte vuku bulması muhtemel olayları da hesaba katarak yapılmış olan bu zekice açıklama, bir anlamda etkileri günümüze dek süren Sabetaycılık fikrinin sac ayaklarından birini teşkil etmektedir. Doğru zamanda ve doğru yerde delilerin akıllılara önderlik etmesi ve akıllıların delilere çömez olması ise aslında insanın öngörülemez olduğunu kanıtlar niteliktedir. Sapere Aude ! Sabetay Sevi'ye ve faaliyetlerine dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Gershom Scholem'den Sabetay Sevi: Mistik Mesih / 1626 - 1676 adlı eseri tavsiye ediyorum.
- Suya Yazı Yazmak: İsrail-İran Geriliminde Enerji, Geçiş Hatları ve Yeni Boru Hattı Diplomasisi
Orta Doğu’da yükselen her silah sesi, yalnızca güvenlik mimarisine değil; aynı zamanda bölgenin enerji damarlarına da yöneltilmiş bir tehdidi temsil etmektedir. İsrail ile İran arasında uzun yıllardır devam eden ideolojik ve askeri çekişme, son dönemde açık çatışma ihtimaline her zamankinden daha fazla yaklaşmış görünmektedir. Ancak meseleye yalnızca askeri angajmanlar ya da nükleer tehditler perspektifinden bakmak, derin bir jeoekonomik yapıyı gözden kaçırmak olur: Zira bu kriz, su yüzeyinde silahların konuştuğu bir mücadeleyi andırsa da, suyun altında çok daha sessiz ama stratejik bir savaş sürmektedir — enerji geçiş hatlarının, boru hatlarının, limanların ve boğazların savaşıdır bu. İsrail’in Doğu Akdeniz’deki doğalgaz sahaları üzerindeki iddiası ile İran’ın Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı üzerindeki jeostratejik hakimiyeti, bu iki aktörü yalnızca ideolojik değil; ekonomik ve enerji temelli bir çatışma çizgisine de yerleştirmiştir. Küresel enerji arzının istikrarı bağlamında bakıldığında ise, bu gerilim sadece bölgesel değil, aynı zamanda küresel dengeleri de sarsabilecek bir potansiyel taşımaktadır. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri’nin son dönemdeki tavrı dikkat çekicidir. Geçtiğimiz günlerde İran’ın Buşehr yakınlarındaki nükleer tesisine gerçekleştirilen saldırı, artık ABD'nin yalnızca diplomatik ya da dolaylı değil; doğrudan askeri angajmanla da sürece müdahil olmaya başladığını göstermektedir. Özellikle Trump döneminde şekillenen “maksimum baskı” politikası, sadece nükleer caydırıcılığı değil, aynı zamanda enerji ağlarını yeniden biçimlendirmeyi hedeflemiş; İsrail merkezli bir enerji güvenliği doktrinine zemin hazırlamıştır. İşbu yazı, İsrail-İran gerilimini bölgesel bir güvenlik krizi olarak değil; enerji diplomasisi, geçiş hatları ve stratejik su yolları üzerinden şekillenen yeni bir güç rekabeti olarak okumayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda ABD'nin bu rekabet içindeki konumunu, Türkiye'nin jeopolitik fırsat ve risklerini ve enerji güvenliğinin geleceğine dair senaryoları irdelemeyi hedeflemektedir. 1. Enerjinin Coğrafyası: Su Altındaki Savaş Haritaları İran ile İsrail arasında derinleşen çatışmanın haritası, sadece karada konuşlanan askeri birliklerin ya da havalanan İHA’ların güzergahıyla çizilmemektedir. Bu harita aynı zamanda, suyun altından geçen doğalgaz borularını, limanlara yanaşan LNG tankerlerini ve stratejik boğazlarda konumlanan geçiş hatlarını içeren çok katmanlı bir enerji jeopolitiğine de sahiptir. Bu bağlamda enerji, artık yalnızca bir ekonomik kaynak değil; bir güvenlik meselesi, hatta bir silah haline gelmiştir. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki denetimi, yalnızca Basra Körfezi ülkeleri için değil, küresel enerji piyasaları açısından da kritik bir kırılma noktası oluşturmaktadır. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık üçte biri bu boğazdan geçmekte; İran, zaman zaman bu geçişi tehdit ederek diplomatik kartlarını güçlendirme yoluna gitmektedir. Bilhassa nükleer programı hasebiyle Batı’yla karşı karşıya geldiği dönemlerde Hürmüz Boğazı'nı kapatma tehdidi, Tahran için stratejik bir baskı aracı olagelmiştir. Bugün gelinen noktada, İsrail’le doğrudan çatışma olasılığı bu stratejik tehdidi yeniden gündeme taşımış; bölgedeki deniz güvenliği bir kez daha küresel enerji istikrarının ana başlığı haline gelmiştir. Öte yandan İsrail, Doğu Akdeniz'de keşfettiği Leviathan ve Tamar gibi doğalgaz sahalarıyla birlikte yeni bir enerji aktörü olarak öne çıkmaktadır. Tel Aviv yönetimi bu sahalardan çıkarılan gazı Avrupa pazarlarına ulaştırmak adına yıllardır çeşitli projeler üzerinde çalışmaktadır. Bunların başında, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ile ortak geliştirilen EastMed Boru Hattı projesi gelmektedir. Her ne kadar bu proje ABD’nin mali desteğini kaybetmiş ve teknik olarak sorgulanır hale gelmişse de, İsrail’in bölgesel enerji denklemine nüfuz etme arzusu canlılığını korumaktadır. Ayrıca İsrail’in Mısır üzerinden sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatını sürdürmesi, onu Akdeniz enerji pazarında görünür kılmaktadır. Bu bağlamda, enerji sadece bir ekonomik değer değil; coğrafi hakimiyetin, beynelmilel meşruiyetin ve jeopolitik prestijin yeni adı olarak öne çıkmaktadır. İran, Körfez enerji geçişlerini kontrol ederek baskı gücü elde ederken; İsrail, Doğu Akdeniz gazı üzerinden Avrupa’ya enerji alternatifi sunma iddiasındadır. Bu iki çizgi, yalnızca farklı coğrafi yönelimleri değil, aynı zamanda çatışmanın görünmeyen temel dinamiğini de temsil etmektedir: Kimin enerjisi, kimin topraklarından ve hangi rotayla taşınacaktır ? 2. ABD'nin Trump Dönemi ile Başlayan Yeni Müdahale Doktrini Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu politikası uzun yıllar boyunca petrol güvenliği, İsrail’in bölgesel güvenliği ve İran'ın nüfuzunu sınırlandırmak ekseninde şekillenmiştir. Ancak mezkur çerçeve, Donald Trump’ın başkanlığıyla birlikte yeni bir karakter kazanmış durumdadır: Trump yönetimi, İran’a yönelik geleneksel “çevreleme” politikasını daha sert ve asimetrik bir baskı stratejisiyle ikame etmektedir. 2018’de nükleer anlaşma olan JCPOA’dan (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) çekilme kararı da, bu stratejinin simgesel başlangıç noktası olarak görülmektedir. Trump’ın “maksimum baskı” doktrini yalnızca İran ekonomisini hedef almakla kalmamakta; İran’ın enerji ihracatını sıfırlama amacını da gütmektedir. Söz konusu yaklaşımın arka planında ise, sadece nükleer faaliyetleri sınırlama arzusu değil; aynı zamanda İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik etkisini kırma ve bölgesel enerji yollarını yeniden şekillendirme hedefi de bulunmaktadır. İran üzerinden Avrupa’ya uzanan enerji alternatiflerini devre dışı bırakmak ve yerine İsrail, Körfez ülkeleri ve Doğu Akdeniz merkezli yeni enerji eksenleri kurmak, Trump döneminin örtülü ama etkili jeoekonomik hedeflerinden biri haline gelmiştir. Bu stratejik yönelimin bir uzantısı olarak, İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve ardından Fas arasında kurulan normalleşme anlaşmaları (Abraham Accords), yalnızca diplomatik değil, enerji temelli bir birliktelik inşa etmeyi de amaçlamaktadır. İsrail gazının Körfez ülkeleri üzerinden Asya pazarlarına açılması fikri, görünürde bir enerji ticareti stratejisi olmak ile beraber; diğer taraftan İran karşıtı bölgesel bir koalisyonun altyapısını teşkil etmektedir. Geldiğimiz noktada, ABD’nin geçtiğimiz günlerde İran’ın Buşehr yakınlarındaki nükleer tesisine gerçekleştirdiği saldırı, bu doktrinin sahada somutlaşmış en açık tezahürü olarak okunmalıdır. Washington artık yalnızca diplomasiyi değil, doğrudan askeri gücü de sürece dahil ederek, İran’ın nükleer faaliyetlerine olduğu kadar enerji altyapısına ve sembolik stratejik tesislerine de saldırı düzenlemektedir. Bu müdahale, İran’ın enerji temelli caydırıcılığını kırmaya yönelik bir sinyal olduğu kadar, İsrail’in güvenliğini garanti altına alan enerji eksenli yeni düzenin kararlılıkla savunulacağına dair küresel bir mesajdır. Bununla birlikte, 2021'de Trump’tan sonra göreve gelen Biden yönetimi, görünüşte daha diplomatik bir çizgi izlemiş olsa da, enerji diplomasisi bağlamında Trump’ın attığı stratejik adımların birçoğunu sürdürmüştür. Bilhassa Doğu Akdeniz’deki enerji iş birlikleri, İran yaptırımlarının korunması ve İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki enerji ortaklıklarına verilen destek, bu sürekliliğin göstergeleridir. Bu yönüyle ABD politikası, başkanlık değişimlerinden bağımsız olarak enerji güvenliği ekseninde tutarlılık arz etmektedir. 3. Boru Hattı Diplomasisi: Türkiye, Azerbaycan, BAE ve Yunanistan Ekseninde Yeni Denklem İsrail-İran gerilimi, doğrudan bu iki ülke arasında bir çatışma gibi görünse de, fiiliyatta çok daha geniş bir jeoekonomik alana yayılmıştır. Enerji hatlarının yönü, geçiş yollarının güvenliği ve nihayetinde pazar hakimiyeti gibi unsurlar, bölgedeki pek çok ülkeyi bu stratejik denklemde dolaylı ama belirleyici aktörler haline getirmiştir. Bu bağlamda, özellikle Türkiye, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yunanistan gibi ülkeler, yalnızca enerji geçiş yollarında değil; aynı zamanda boru hattı diplomasisinin diplomatik ve askeri uzantılarında da etkin rol oynamaktadır. a) Türkiye Türkiye, sahip olduğu coğrafi konum sayesinde Avrupa ile Orta Doğu arasındaki en önemli enerji geçiş noktalarından biri olarak konumlanmaktadır. Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP), Trans Adriyatik Boru Hattı (TAP), Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Bakü-Tiflis-Erzurum gibi projelerle birlikte Türkiye, Hazar ve Orta Asya doğalgazının Avrupa’ya ulaştırılmasında kritik bir rol üstlenmiştir. Bu rol yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasi bir kaldıraç işlevi görmektedir. Türkiye’nin İsrail’le zaman zaman normalleşme arayışları içine girmesi, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa’ya aktarılması fikrine zemin hazırlamaktadır. Ancak bu denklem, İran’la olan dengeli ilişki politikasını zorlayan bir kırılma potansiyeli de taşımaktadır. b) Azerbaycan Azerbaycan ise, enerji diplomasisinin yükselen oyuncularından biridir. Hazar gazının Avrupa’ya aktarımında kilit ülke olan Azerbaycan, aynı zamanda Türkiye ile olan stratejik iş birliği sayesinde İsrail’in güvenlik mimarisine dolaylı olarak entegre bir aktöre dönüşmüştür. Özellikle Karabağ Savaşı sırasında İsrail’den alınan İHA teknolojisi ve savunma desteği, bu ilişkinin yalnızca enerji değil; güvenlik ekseninde de derinleştiğini göstermektedir. Azerbaycan böylece, İran’a komşu olmasına rağmen enerji ve güvenlik denkleminde İsrail yanlısı pozisyonunu pekiştirmiştir. c) BAE Birleşik Arap Emirlikleri, Trump döneminde imzalanan Abraham Anlaşmaları sayesinde İsrail ile diplomatik ilişkiler kuran ilk Körfez ülkelerinden biri olmuştur. Bu normalleşme süreci, enerji iş birliğiyle hız kazanmıştır. BAE, Doğu Akdeniz doğalgazını kendi altyapı kapasitesiyle buluşturmayı ve İsrail ile ortak projeler geliştirmeyi hedeflemektedir. Bu durum, İran’ın Körfez üzerindeki deniz trafiğini kontrol etme iddiasına karşı doğrudan bir ekonomik yanıt niteliği taşımaktadır. d) Yunanistan Yunanistan ise Doğu Akdeniz’in enerji diplomasisinde jeopolitik etkisini son yıllarda artırmayı başarmıştır. İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi ile birlikte geliştirilen EastMed projesi, Yunanistan’ın Avrupa’ya enerji aktarımında bir köprü ülke haline gelmesini amaçlamaktadır. Her ne kadar bu proje teknik ve mali açılardan ciddi zorluklarla karşılaşmışsa da, Atina yönetimi enerji diplomasisini hem Avrupa Birliği içindeki konumunu güçlendirmek hem de Türkiye ile olan Doğu Akdeniz rekabetinde bir araç olarak kullanmaktadır. Bu yönüyle enerji, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda stratejik bir dengeleyici unsur haline gelmiştir. 4. Yeni Bir Soğuk Savaş: Enerji Ekseninde Şekillenen Jeo-İttifaklar Orta Doğu'daki güç mücadeleleri tarihsel olarak çoğunlukla "ideolojik kutuplaşmalar" veya "mezhep eksenli rekabetler" üzerinden okunagelmiştir. Ancak son dönemde İsrail ve İran arasında yoğunlaşan gerilim, klasik kutuplaşma kalıplarının ötesine geçerek, enerji temelli yeni jeo-ittifakları gün yüzüne çıkarmaktadır. Bu süreçte yalnızca bölgesel aktörler değil; Rusya, Çin ve ABD gibi küresel güçler de kendi çıkarları doğrultusunda bu ittifak ağlarını şekillendirmektedir. Ortaya çıkan yapı, her ne kadar doğrudan bir dünya savaşı çağrışımı yapmasa da, enerji ekseninde şekillenen ve vekiller aracılığıyla yürütülen bir “yeni-soğuk savaş” görünümünü her geçen gün daha fazla andırmaktadır. a) İran - Rusya - Çin Bloğu İran, uzun süredir Batı’nın enerji politikalarına karşı koyabilmek adına Rusya ve Çin ile yakın ilişkiler geliştirme stratejisini benimsemiştir. Bilhassa Çin’in Kuşak-Yol Girişimi kapsamında İran’a yaptığı enerji yatırımları ve altyapı projeleri, bu yakınlaşmanın ekonomik boyutunu derinleştirmiştir. Benzer şekilde, Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa ile bağları kopma noktasına gelen Moskova, enerji ihracatını Asya pazarlarına yönlendirmeye çalışmakta; bu doğrultuda İran üzerinden geçen güney koridorlarını canlandırma girişiminde bulunmaktadır. Mezkur blok yalnızca enerji üretimi değil; aynı zamanda Batı’nın enerji güvenliği stratejilerine karşı geliştirilen bir alternatif güvenlik mimarisi niteliğindedir. İran'ın BRICS'e üyelik süreci, Şanghay İşbirliği Örgütü ile derinleşen ilişkileri ve Çin’in bölgedeki enerji güvenliğini korumaya dönük diplomatik adımları, bu eksenin sadece ekonomik değil, jeopolitik olarak da bütünleşmekte olduğunu göstermektedir. b) İsrail - ABD - Arap Bloğu Öte yandan İsrail, ABD’nin stratejik desteğiyle Doğu Akdeniz'den başlayıp Körfez ülkelerine uzanan bir enerji ve güvenlik kuşağı inşa etmektedir. Abraham Anlaşmaları ile İsrail ile diplomatik ilişkilere giren Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi ülkeler, bu sürecin sadece sembolik değil; somut enerji projeleriyle pekiştirilen taraflarıdır. İsrail’in doğalgaz rezervlerini Avrupa’ya ulaştırmak için geliştirdiği projelerde, bu ülkeler kritik lojistik ve finansal roller üstlenmektedir. ABD'nin bu bloktaki rolü, yalnızca bir garantörlük değil; aynı zamanda enerji arz güvenliğini yeniden inşa etme çabasıdır. Bilhassa Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa'nın enerji kaynaklarını çeşitlendirme arayışına girmesi, ABD için Doğu Akdeniz doğalgazını hem stratejik hem de ekonomik bir kaldıraç haline getirmiştir. Bu yönüyle enerji, yalnızca bir tüketim meselesi değil; ittifak sistemlerinin kurucu unsuru haline gelmiştir. Yukarıda bahsini geçirdiğimiz çok kutuplu tablo, enerji hatları üzerinden şekillenen yeni bir küresel düzene işaret etmektedir. Artık mesele yalnızca "kim daha çok silah sahibi" değil; aynı zamanda "kim enerjiyi kimin üzerinden, hangi güzergahla ve hangi ittifakla taşıyor" sorusunun cevabında yatmaktadır. 5. Silahların Gölgesinde Yanan Vanalar İsrail ile İran arasındaki gerilim, artık salt askeri ya da ideolojik bir çatışma olarak tanımlanamayacak kadar çok katmanlı bir karaktere bürünmüş durumdadır. Bugün bu kriz, boru hatlarının yönünü, enerji pazarlarının güvenliğini ve küresel ittifakların yapısını doğrudan etkileyen bir jeoekonomik depreme dönüşmüştür. Suyun yüzeyinde füzeler ve insansız hava araçları dolaşırken, suyun altında stratejik geçiş yolları, limanlar, boru hatları ve enerji diplomasisi yeniden şekillenmektedir. Bu karmaşık denklemde Türkiye'nin pozisyonu ise, hem fırsatlar hem de riskler barındırmaktadır. Bir yandan Anadolu coğrafyası, Hazar havzasından Avrupa’ya uzanan en istikrarlı enerji geçiş koridorlarını barındırmakta ve ülkemizi bir “enerji hub’ı” olma iddiasına taşımaktadır. Ancak diğer yandan, Doğu Akdeniz’deki gerilim, İsrail ve Mısır gibi aktörlerle geliştirilecek enerji iş birliklerinin önünde ciddi jeopolitik engeller oluşturmaktadır. Bu bağlamda Türkiye, İran’la tarihsel olarak denge politikası güderken, İsrail ve Körfez ülkeleriyle dönemsel yakınlaşmalar üzerinden kendi enerji diplomasisini inşa etmeye çalışmaktadır. Fakat bölgedeki her sıcak gelişmenin, bu diplomasinin sınırlarını yeniden şekillendirdiği de gözden kaçırılmamalıdır. Dahası, ABD’nin doğrudan müdahil olmaya başladığı bir çatışma ortamında, bölgesel güçlerin manevra alanı da giderek daralmaktadır. Özellikle Trump döneminde başlayan ve geçtiğimiz gün nükleer tesislere yapılan doğrudan saldırılarla devam eden strateji, artık krizi sınırlandırma değil; yeniden biçimlendirme arayışı taşımaktadır. Bu da bölgedeki enerji altyapılarının, yalnızca ekonomik değer değil; aynı zamanda stratejik hedefler haline gelmesini beraberinde getirmektedir. Önümüzdeki süreçte, enerji güvenliği ile ulusal güvenlik arasındaki sınır daha da bulanıklaşacak, doğalgaz vanaları ile savaş düğmeleri arasındaki mesafe giderek kısalacaktır. Hülasa, Orta Doğu’nun geleceği artık yalnızca devletlerin askeri kapasiteleriyle değil, enerji hatları üzerindeki hakimiyet mücadeleleriyle belirlenecektir. Bu yeni dönemin kazananı ise, sadece enerjiye sahip olan değil; enerjiyi güvenli, siyasi dengeleri gözeterek ve çok yönlü diplomasiyle yönlendirebilen aktörler olacaktır. 6. Sonuç: Kalıcı Gerilim, Kırılgan Denge İsrail ile İran arasındaki kriz, artık geçici diplomatik restleşmelerle tanımlanamayacak ölçüde derinleşmiş ve kalıcı bir jeopolitik gerilim hattına dönüşmüştür. Bu hattın merkezinde, yalnızca askeri tehditler veya ideolojik karşıtlıklar değil; enerji güvenliği, geçiş yolları ve bölgesel ittifakların yeniden yapılanması da bulunmaktadır. Bugün Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne uzanan coğrafyada yaşanan her gelişme, bu kırılgan dengeyi yeniden şekillendirmekte; her aktör kendi enerji vizyonunu güvenlik politikalarıyla iç içe geçirmiş durumda hareket etmektedir. Geldiğimiz noktada, çatışmanın konvansiyonel bir savaş formuna bürünmesi olasılığı düşüktür. Ne İsrail ne de İran, doğrudan bir savaşın yaratacağı bölgesel yıkımı ve küresel müdahaleyi göze alacak durumda değildir. Ancak bu durum, tansiyonun düşeceği anlamına da gelmemektedir. Aksine, siber saldırılar, insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen suikastler, nükleer tesislere yönelik sabotajlar ve vekil aktörler üzerinden yürütülen düşük yoğunluklu savaş biçimleri önümüzdeki dönemin olağan çatışma yöntemleri olarak, ne yazık ki kullanılmaya devam edilecektir. Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri'nin rolünün, belirleyici bir faktör olmaya devam edeceği de su götürmez bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Trump döneminde açıkça taraf olan ve enerji merkezli bir İsrail ittifakı inşa eden Washington, Biden döneminde daha temkinli bir söylem benimsese de, son olarak İran’daki nükleer tesise yönelik saldırı ile bu sınırları yeniden zorlamıştır. Velhasıl ABD'nin müdahil tutumu sürdükçe, çatışmanın kontrol altında tutulması değil; daha fazla dış aktörün sürece çekilmesi olasılığı da kuvvetle muhtemeldir.
- Bir İttihatçının Portresi: Enver Paşa
2. Meşrutiyet'in hürriyet kahramanı, Balkan Savaşları'nın "Edirne Fatihi", Bab-ı Ali Baskını'nın tertipçisi, 1. Dünya Savaşı'nın 34 yaşındaki genç harbiye nazırı, Osmanlı ordularının başkumandan vekili, hanedanın Damd-ı Şehriyarisi ve İttihat ve Terakki'nin 3 liderinden biri olan Enver Paşa; 1881 yılında Divanyolu'nda, Hacı Ahmet Paşa'nın oğlu olarak dünyaya gelir. Sivil bir paşa olan Hacı Ahmet'in çocukları "askeri bir hanedanın" temellerini atacaklardır. Enver ve kardeşi Nuri paşalığa kadar yükselecek, Enver'in kendisinden iki yaş küçük amcası Halil ise Kutül Amare kahramanı meşhur Halil Kut Paşa olacaktır. Enver'in kız kardeşlerinin de durumu farklı değildir. Hasene, Selanik merkez kumandanı Nazım Bey ile, Mediha ise cumhuriyet döneminde genelkurmay başkanlığı yapacak olan Kazım Orbay ile evlenecektir. Manastır Askeri Rüşdiyesi ve İdadisi 'ni başarıyla bitirip Mekteb-i Harbiye 'ye geçen Enver; içine kapanık ve sessiz bir öğrencidir. Ancak bu haleti ruhiyesi, onun eylemden kaçan bir adem olduğu anlamına da gelmemektedir. Nitekim "amcası" Halil ile birlikte daha harbiye yıllarındayken tutuklanıp Yıldız Sarayı 'nda yargılanmış ve beraat etmiştir. Erkan-ı Harp mezuniyeti sonrası kıta yeri Makedonya olan Enver'in ilk yılları o dönemde bölgede görev yapan tüm subaylar gibi, yüzyılın popüler olan milliyetçilik akımından etkilenmiş komitacılar ve çetelerle dağ başlarında mücadele ederek geçmiştir. Bu çatışmalarda gösterdiği başarılardan mütevellit Mecidiye ile Osmanlı nişanları alan ve 26 gibi genç bir yaşta binbaşılığa kadar yükselen Enver'in faaliyetleri askerlikle de sınırlı kalmamıştır. Selanik'te 12. üye olarak katıldığı Osmanlı Hürriyet Cemiyeti 'nin (ertesi sene adı İttihat ve Terakki Cemiyeti olacaktır) Manastır'daki (Makedonya) şubesini örgütleyen bu romantik ve tez canlı asker, 1908 yılında dağa çıkıp isyan eden ve meşrutiyetin ilanı ile sonuçlanacak "krizi" çıkaran üç subaydan da biri olacaktır (diğer ikisi Resneli Niyazi ve Eyüp Sabri Bey 'dir). 2. Meşrutiyet'in ilanının akabinde Enver, ataşemiliter olarak Berlin 'e gönderilmiş ve Almanlara karşı olan temayülü bu şekilde başlamıştır. 31 Mart Vakası 'nın hasıl olmasıyla beraber alelacele İstanbul'a dönen Enver, hareket ordusu başkente girmeden evvel ordunun kurmay başkanlığını "yıldızlarının bir türlü barışmadığı" kolağası Mustafa Kemal Bey'den "devralacak" ve bir bakıma ona ait olan prestiji kendi hanesine yazdıracaktır. Hareket ordusu meşrutiyeti kurtarmıştır belki fakat İttihat ve Terakki hala iktidarda değildir. Bu sırada İtalyanlar, Trablusgarp 'a asker çıkarınca aralarında Enver ve Mustafa Kemal'in de bulunduğu genç subaylar gizlice bölgeye gidip ilhaka karşı direniş örgütlemeye koyulacaklardır. Ancak bir süre sonra Balkan Harbi 'nin patlak vermesi, bu genç ve dinamik subayların bölgeden geri dönmesine sebebiyet verecektir. Osmanlı ordularının doğru düzgün savaşamadığı, Edirne'nin kuşatıldığı ve Bulgarların Çatalca hattına kadar geldiği Birinci Balkan Savaşı, askeriyenin genç yıldızlarına eski paşalar ile bu işin yürümeyeceğini göstermiştir. Bütün bu kaosun ortasında İttihat ve Terakki Cemiyeti, darbe yapma kararı alacak ve darbenin başrolünü de Enver oynayacaktır ... 23 Ocak 1913 günü, yanında Talat , Yakup Cemil , Filibeli Hilmi , Sapancalı Hakkı , İzmitli Mümtaz ve Mithat Şükrü Bey gibi önde gelen İttihatçılarla, o zamanın hükümet merkezi olan Bab-ı Ali 'ye silahlı bir baskın düzenlenir. Nuruosmaniye 'den beyaz bir at üzerinde bir kahraman edasıyla gelen Enver, başka bir koldan gelen Talat Bey öncülüğündeki grup ile hükümet konağının önünde birleşir. Binayı korumaya memur olan Uşak Taburu 'nun olaylara "seyirci" kalması ise hala gizemini koruyan bir hadisedir. Velhasıl Enver ve fedaileri Bab-ı Ali'ye girince çatışma başlar. Gürültüleri duyan kabine üyeleri saklanmış, aralarından yalnızca harbiye nazırı Nazım Paşa dışarıya çıkarak isyancılara mukavemet gösterecek cesareti sergilemiş ve maalesef bu cesaretinin bedelini canıyla ödemiştir. Lakin elim hadisenin müsebbibi her zaman disipline ve ordu adabına inanan Enver değil; cemiyetin kontrolü güç fedailerinden ve Nazım Paşa'nın kendisine hakaret ettiğini iddia eden Yakup Cemil 'dir. Baskının akabinde Sadrazam Kamil Paşa istifa etmiş ve yerine hükümeti kurma görevi ittihat ve Terakkicilerin hamisi, hareket ordusu komutanı Mahmut Şevket Paşa 'ya verilmiştir. Birkaç ay sonra Mahmut Şevket Paşa'nın bir suikasta kurban gitmesiyle beraber cemiyet, idareyi doğrudan ele alma imkanı bulacaktır. Yeni kurulan Sait Halim Paşa hükümetinde Talat Paşa dahiliye, Cemal Paşa bahariye ve 33 yaşındaki (yarbay ve kısa bir zaman önce "Edirne Fatihi" sıfatına da haiz olan) Enver de harbiye nazırı olmuştur. Meşhur triumvirlik nihayet kurulmuş, ancak genç yaştaki bir yarbayın tüm Osmanlı ordularının başına geçmesi uygun olmayacağından ötürü "3 hafta" gibi kısa bir sürede Enver, "2 rütbe" atlatılarak "paşa" yapılmıştır. Enver Paşa'nın önlenemez yükselişi, Naciye Sultan ile evlenip saraya damat olmasıyla beraber tamamına erecektir. Enver Paşa'nın harbiye nazırlığı süresince yaptığı belki de en önemli icraat, Balkan Savaşları'nda tezahür eden kumanda zafiyetini gidermek adına yaşlı ve alaylı subayları emekli edip orduyu gençleştirmek olmuştur. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı esnasında karşımıza çıkan kolordu kumandanları albaylar ve mirlivalar (tuğ/tümgeneral) bu gençleştirme operasyonunun bir tezahürüdür. Yıllarca cepheden cepheye koşturacak olan bu kurmay nesli, Sakarya ve Büyük Taarruz gibi muharebelerde rüştünü ispatlayacak ve Kurtuluş Savaşı'nın zafer ile sonuçlanmasını sağlayacaktır. Yine, Enver Paşa döneminde ordu modernize edilmiş ve sıkı bir disiplin altına alınmıştır. Enver Paşa, yukarıda saydıklarımız da göz önüne alındığında görece başarılı bir harbiye nazırı olabilir lakin Osmanlı İmparatorluğu'nu, felaketiyle sonuçlanacak olan cihan harbine sürüklemesi ve Sarıkamış Harekatı 'nda sergilediği yetersiz / bilinçsiz kumandanlığın on binlerce vatan evladının ölümüne sebebiyet verecek trajediyi yaratması madalyonun diğer bir yüzüdür. 1. Dünya Savaşı'nın kaybedilmesinin ardından İstanbul'u terk etmek zorunda kalan Enver, yurtdışında da siyasetten vazgeçmeyecektir. Bir gün Bolşevik liderlerden Karl Radek ile görüşürken, ertesi gün Kamenev 'in başkanlığını yaptığı Doğu Halkları Kurultay 'ına katılmaktadır. Böyle kabına sığmayan bir karakterin "haliyle" Milli Mücadele'ye müdahil olmak istemesi de doğaldır. Ancak Moskova'dan haber gönderip Kurtuluş Savaşı'na katılmayı teklif ettiğinde Mustafa Kemal Paşa bu isteği kesinlikle reddetmiştir. Amcası Halil Paşa'nın Rusya dönüşünde memlekete alınmaması üzerine ise Mustafa Kemal'e, bu seferde Batum'dan mektup yazarak "zamanında başına buyruk hareketlerine askeri kudret ve meziyetlerine binaen katlandığını" yazacaktır. Enver, o dönemde, Mustafa Kemal'in liderliğine karşı Bolşevik Rusya'nın desteğine güvenmektedir. Hatta dönemin Rusya dış ilişkiler halk komiseri Çiçerin , o sıralarda Moskova'da sefirlik görevini ifa eden Ali Fuat Paşa 'ya Anadolu halkının Mustafa Kemal'i desteklemediğini ve aslında Enver'i beklediğini söylemeye dahi cüret edecektir. Kütahya ve Eskişehir muharebeleri sırasında Meclis'in Ankara'dan Kayseri'ye taşınmasının gündemde olduğu günlerde Enver, Türkiye sınırındaki Batum'da İttihat ve Terakki'yi yeniden diriltecek bir kongre düzenlemek ile meşguldür. Olası bir hezimette Trabzon'a geçerek (taraftarlarının çoğunluğu bu havalidedir) buradan topladığı milis kuvvetler ile Milli Mücadele'ye katılmak için Ankara'ya gelmesi işten bile değildir. Ancak korkulan olmaz ve Mustafa Kemal Paşa'nın üstün liderliği ile kazanılan Sakarya Meydan Muharebesi 'nin akabinde bu romantik komitacı başka bir "maceraya" atılmanın vaktinin geldiğine kani olur. Yanındaki birkaç eski ittihatçı ve Teşkilat-ı Mahsusa mensubuyla beraber Buhara'ya gider ve orada "Bolşeviklere karşı!" Özbeklerin sürdürdüğü Basmacı İsyanı 'na katılır. 1922 yılının ağustos ayında ise Rusların verdiği bir baskın sonucu hayatını kaybeder. Enver Paşa'ya ve onun icraatlarına dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere İlber Ortaylı'dan Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu ve Emrah Safa Gürkan'dan Büyük Devrimin Portreleri: Cumhuriyet'in 100 İsmi adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Aztek İmparatorluğu’nun Yükselişi ve Dini Yaşamının Anatomisi
Teotihuacan , günümüzden 2000 yıl önce Amerika kıtasında bulunan en büyük kentti. Orta Meksika platosu üzerinde 20 kilometrekarelik bir alanı kaplıyor ve takriben 200.000 kişilik bir nüfusu barındırıyordu. Bir rahipler kastı, tüccarları ve çiftçileri olan karmaşık bir toplumun merkezi konumundaydı. Bütün bunların yanında tarihte kendine müstesna bir yer edinmiş pek çok kadim şehir gibi saraylara, dükkanlara, pazar yerlerine, su yollarına ve etkili bir kanalizasyon sistemine de sahipti. Öyle ki, bugün Buckingham Sarayı 'nın yanında bulunan gezi yolu, Teotihuacan 'da bulunan Ay Piramidi 'nden öteye doğru bir pist gibi 3 kilometre boyunca uzanan geniş Ölüler Yolu 'nun yanında tabiri caizse patika gibi kalmaktadır. Ölüler Yolu geçmişte bir tür beton ile kaplıydı ve hemen yanında düzenlenmiş meydanların zemini ise renkli sıva kullanılarak dekore edilmişti. Yolun kuzey ucunda konumlanmış olan Ay Piramidi 'ne ek olarak, doğu kanadında ve yaklaşık 800 metre ileride daha da büyük bir yapı olan Güneş Piramidi bulunmaktaydı. Söz konusu iki piramit, Mısır'ın Gize kentindeki iki büyük piramitten sonra antik dünyanın insan elinden çıkmış en büyük yapılarıdır. Ölüler Yolu'nun her iki tarafında daha küçük piramitler düzenli aralıklar ile göz alabildiğince uzanmaktadır. Her piramidin bir yüzeyinde zirveye kadar çıkan dik bir merdiven inşa edilmiştir ve piramitlerin düz ve kare biçimli zirvelerinde, kentin faal olduğu dönemde aktif bir şekilde kullanılmış olan birer sunak bulunmaktadır. Mezkur piramitlerin bir kısmı arkeolojik çalışmaların akabinde yeniden gün yüzüne çıkarılmış ve orijinal yapıtaşları olan volkanik kaya blokları kullanılarak tekrar inşa edilmiştir. Yürütülen kazı çalışmalarının sonucunda neredeyse her piramidin altında birer erkek iskeleti bulunmuştur. Bu iskeletlerden bazılarının elleri arkadan bağlanmış ve diz çökmüş haldedir. Yine, iskeletlerin çoğunun boynunda altı ya da yedi adet insan altçene kemiğinden yapılmış kolyeler bulunmuştur. Bu piramitler hiç de Mısır'daki benzerleri gibi birer anıt mezar olması için inşa edilmiş gibi gözükmemekte ya da öldükten sonra "öteki dünya"ya giden büyük bir insanı korumak için yapılmışa benzememektedir. Bilakis Teotihuacan piramitlerinde kalıntıları bulunan kimseler, bu kentte yaşayan ve tapınan insanlar tarafından öldürülmüşlerdir. Söz konusu kişilerin katledilme sebebi ise kent halkının, kurbanların vücutlarının piramitleri koruyacak ruhları içerdiğine inanmalarıdır. MS 700 yılına gelindiğinde, şehirde esrarengiz bir felaket yaşanmış ve gelişen kent saldırıya uğrayarak, yakılıp yıkılmıştır. Saldırıyı gerçekleştirenler, muhtemelen komşu kentin sakinleri olan Toltekler dir. Ancak şehri işgal etmemişler ve yağmanın akabinde çekip gitmişlerdir. Hayatta kalan Teotihuacan sakinleri kentlerini terk etmek durumda kalmış fakat dinsel uygulamaları yöre halkı tarafından kuşaktan kuşağa aktarılmaya devam etmiştir. Onlardan geriye kalan bir başka şey de kenti süsleyen yazıt ve piktogram lardır. Aradan 500 yıldan fazla bir zaman zarfı geçmiş ve 13. yüzyılın ortalarında, Batı Orta Amerika 'dan yeni bir kabile halkı bölgeye çıkagelmiştir. İlk bakışta önemsiz göçebeler gibi gözüken bu topluluk; söylenceye göre düzlükleri, bataklıkları ve çölleri geçmiş ve kendilerine vadedilmiş olan topraklar a gelmişlerdir. Dönemin şartlarına nazaran mükemmel bir askeri hüviyete sahiplerdir ve kendilerine ılımlı yaklaşmayan çevre halklarını savaşarak bertaraf etmişlerdir. Başlangıçta bir kralları yoktur ve kabilelerinin tanrısı olan Huitzilopochti 'yi göçtükleri her yere dört rahibin omuzlarında taşımak suretiyle götürmektedirler. Muhtemelen yolculukları esnasında tanrılarının kulaklarına Meksika ismini fısıldadığı bu halk, Aztekler 'den başkası değildir. Bugün Mexico kentinin etki alanı içerisinde bulunan bölgeye yerleşen Aztekler, çok geçmeden Teotihuacan 'ın gizemli kutsal kalıntılarıyla karşılaşmışlardır. Bu eski yapılar, onları derinden etkilemiş; binaenaleyh Huitzilopochti 'nin yanı sıra kentin kadim tanrısı tüylü yılan Quetzalcoatl 'ı da tanrılar panteonuna müdahil etmişlerdir. Ayrıca seleflerinin pek çok kurban ayinini de benimsemekten geri kalmamışlardır. Daha sonraki süreçte ise, askeri becerilerini ve daha önce çevre halkların hükümdarlarına paralı asker olarak hizmet vermiş olmalarının sağladığı avantajları kullanarak ivedi bir biçimde imparatorluk hüviyeti kazanmışlardır. Artık sıra kendi piramitleri ile süsleyecekleri başkentlerini inşa etmeye gelmiştir. Aztekler, neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar Orta Amerika'nın o zamana kadar gördüğü en güçlü imparatorluk haline gelmiştir ve bu bakımdan, zaman açısından aynı dilimde olmamak ile beraber, Mezopotamya 'daki kadim imparatorluklar ile büyük benzerlikler göstermektedir. Karmaşık bir altyapıya sahip olan, komşu kabileleri vergiye bağlayan, katı yasalar yapan, rahipler ve ayrıcalıklı soylular tarafından yönetilen bir toplum Aztekler, son tahlilde kendilerine, aynı zamanda tanrı da olan bir imparator seçmeye karar vereceklerdir. Ancak selefleri gibi Aztekler'in de Orta Amerika'nın kadim uygarlıklarının uyguladığı kanlı ritüellerden geri kalmadıklarını, hatta tabiri caizse "kana doymadıklarını" söyleyebiliriz. İnançları doğrultusunda Aztek rahipleri merdeyse her gün birilerini öldürerek, yeri geldiğinde de kendi kanlarını dökerek (inanışlarına göre en değerli metalardan biri de rahip kanıdır) tapındıkları tanrılarını memnun etmeye ya da öfkelerini dindirmeye çalışmıştır. Keskin obsidyen bıçaklar ile kendi vücutlarını kesmekte, dikenler ya da sivri kemik parçaları ile kulaklarını, kollarını defalarca delmekte veya dillerine derin kesikler atmaktadırlar. Öyle anlaşılmaktadır ki, rahipler kendilerini kurban etmeyi bir tür simgesel ölüm olarak görmekte ve bu sayede hayatlarını sürdürmelerine izin veren tanrılara "borçlarını ödediklerini" düşünmektedirler. Öte yandan Mexico'daki antropoloji müzesi, beynelmilel üne sahip bir esere ev sahip yapmaktadır: Güneş Taşı . Yaklaşık beş metre çapındaki bu yontulmuş sert kırmızı kumtaşı diskin çevresinde Aztek takvimi nin 20 günlük döngüsünü temsil eden bölmeler bulunmaktadır. Diskin ortasına, seçme genç savaşçıların birbirleriyle dövüşmesini canlandıran bir sahne işlenmiştir. Diskin tam orta noktasında ise savaşçıların verdiği mücadelenin fonunda tanrı Xiuntecuthli 'nin yüzü görünmektedir. Xiuntecuthli, her iki elinde birer insan kalbi tutmaktadır ve dışarı doğru uzattığı diline bir ayin bıçağı saplıdır. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, Aztekler için en önemli dinsel törenlerden biri hatta belki de en önemlisi, insan kurban edilmesidir. Cortes 'in Meksika'yı dize getiren fatihlerine eşlik eden papazlar gözlemlerinde; piramitlerin kurbanların kanıyla kızıla ve kahverengiye boyandığını belirtir. Yazılı kaynakların aktardığına göre; koku öylesine kötü ve kesiftir ki, İspanyollar Aztek kentlerini daha uzaktan görmeden kokusunu almışlardır. Azteklerin ritüelleri esnasında kurban ettikleri kurbanların ekseriyeti tutsak edilmiş savaşçılardır ancak zaman zaman bakireler ve hatta çocuklar da bu korkunç ve insanlık dışı ölüme kurban gitmişlerdir. Aztekler, kurban edilen kişilerin cennette Güneş Tanrısı 'na katılmadan önce Sinekkuşu na dönüşeceğine inanmaktadırlar ve tören zamanı gelene dek, bu kimselere bazen aylarca kimi zaman da bir yıl boyunca bakmaktadırlar. Ayrıca ayinsel bir yıkama ve arındırma işleminin akabinde kurbanlara, piramidin tepesine çıkarılıp da infaz edilene dek "tanrı" muamelesi yapmaktadırlar. (infazın detayları insanlık dışı ve dilin tasvire varmadığı kertede olmasından mütevellit bu satırlarda yer vermiyorum.) Bir başka kaynakta ise, görgü tanığı olduğu sanılan peder Deigo Duran 'ın tasvir ettiğine göre gladyatör dövüşleri ne benzeyen bir öldürme yöntemine de Aztek savaşçılarının arasında sıkça rastlanmaktadır. Bu ritüelde bir savaş tutsağı yuvarlak bir taşa bağlanmakta ve seçme bir Aztek savaşçısına karşı kendisini savunmaya zorlanmaktadır. Tutsağa "tüyden" yapılmış bir kılıç verilmekte ve Aztek savaşçısı da keskin obsidyen bıçakları eksik olan iri bir sopa almaktadır. Kimi zaman ise bazı savaş tutsakları bir direğe bağlanmakta ve ölene kadar ok yağmuruna tutulmaktadır. Şunu da ifade etmekte fayda var ki, bahsini geçirdiğimiz infaz ayinleri diğerlerine nazaran tabiri caizse en "hafifleridir". Aztekler, gerçek anlamda havsalamızın alamayacağı derecede korkunç yöntemler ile insan kurban etmişlerdir. Pek çok kurban töreni ise yamyamlık ile noktalanmaktadır. Kuşkusuz, bu tür törensel etkinliklerin önemini, bilhassa modernite sonrası, algılamak ve idrak etmek zordur. Azteklerin, evrenin işleyişini sürdürmesi adına "insan kanı" istedikleri doğrudur. Bu tür olayların ayin katılımcılarına günahlarından arınma fırsatı sunuyor olması da muhtemeldir. Antropolog Micheal Harner , insan kurban etme uygulamasının tüm Orta Amerika halkları arasında yaygın olmasının sebebinin bölgedeki insanların tükettikleri besinlerde az miktarda protein olduğu iddiasını öne sürer. Ancak bilinmektedir ki, örneğin; Aztekler, pek çok evcil hayvan türüne sahip olmasalar da bakliyat ve fasulye türü bitkileri yeterli ölçüde temin edebilmektedir. Keza pek çok Aztek kurban ayini de bu tür yiyeceklerin bol olduğu hasat mevsimi nde gerçekleşmiştir. Üstelik ilk İspanyol fatihlerden öğrendiğimiz kadarıyla kurbanlar, beslenme konusunda pek de fazla problem yaşamayan soylular tarafından tarafından "yamyamlığa" maruz kalmaktadır. Kurban ayininin gücü büyük ölçüde siyaset ve dinin bileşiminden ileri gelmektedir. Aztekler için geçerli olan şey muhtemelen, tarihöncesi toplumlar için de aynı derecede geçerlidir. Aztek kralları yalnızca tanrılar hüküm sürmelerini istedikleri için iktidardadırlar ve binaenaleyh kral, rahiplerin koruyucusu ile tapınakların bekçisi hüviyetini takınmaktadır. İnsan kurban etme uygulaması, o dönemin şartlarında ritüelin insanların yüreğine korku salması bir tarafa, tanrılar ve devlet arasındaki bağlantıyı göstermenin de etkili bir yoludur. Mevzubahis "gösteriler" halkın nazarında tanrılar tarafından krala verilmiş olan yönetme yetkisi nin pekiştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu ayinler, devletin otoritesini güçlendirmek adına ziyadesiyle etkili bir "araç" vazifesi görmüş olmalıdır. Azteklerin kurban ayinlerinin korkunç ayrıntıları, söz konusu ritüellerin nispeten yakın zaman içerisinde ( Hernan Cortes , Michelangelo 'nun Sistine Şapeli 'ndeki resimlerini tamamlamasından yaklaşık 10 yıl sonra, 1519'da Orta Amerika'yı işgal ettiği zaman) sona erdiği düşünüldüğünde, durumun vahameti daha da artar. Zira Avrupa aydınlanması tüm hızıyla sürerken, Aztekler hala Baal ya da Marduk 'u onurlandırmak için yapılan türden pagan ayinleri düzenlemektedirler. Belki de batı uygarlığı Altın Buzağı 'nın Musa zamanında reddedilmesine sanıldığından daha çok şey borçludur ... Aztekler'e dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Camilla Townsend'den Aztekler / Yağmalanan İmparatorluk, Lewis Spence'den Aztek Mitolojisi ve Robert Winston'dan Tanrının Öyküsü adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Zerdüşt: Antik Dünyanın Peygamberi ve Mazdeizm’in Temelleri
İsa'nın doğumundan takribi olarak 3000 yıl kadar önce, bugünkü Rusya'nın steplerinden batıya ve güneye doğru muhtelif topluluklar, hatırı sayılır ölçekte bir göç hareketi gerçekleştirir. Bir kabile, göç eden bu kitleden ayrılarak günümüzde İran'ın bulunduğu coğrafyaya doğru yönelir ve bölgeye yerleşir. Tahminen o dönemler bölgede su tedariki diğer yerlere nazaran daha kolaydır ve binaenaleyh İndo-İranlılar'ın çeşitli yerleşim yerleri kurarak komşularıyla ticaret yapmasından, bölgede kalıcı bir varlık oluşturmak istemeleri akla yatkındır. Bu süreçte bölgenin yeni sakinleri, Mezopotamya'da taşıma aracı olarak kullanılan öküz arabasını kendi sosyal hayatlarına entegre ederler ve bulundukları platoyu çevreleyen dağlardan bakır ve kalay gibi madenleri çıkarmayı öğrenirler. İlerleyen zamanlarda, yeni yeni geliştirmeye başladıkları metalürji becerilerini savaş meydanlarında da kullanmaya başlarlar ve kullandıkları dilde savaşçı ya da savaş arabası gibi pek çok askeri terim ortaya çıkar. Arkeolojik kayıtlar, kendi aralarında kan davası gütmek veya kendi yerleşim yerlerine saldırmakla, en az dışarıdan gelen saldırıları savuşturmak kadar çok uğraştıklarını göstermektedir. Bütün bu çalkantılı kan dökme çağının belirli bir aşamasında ise, yeni bir inanç sistemi ortaya çıkar. Söz konusu akide; eşitliği, kişisel sorumluluğu ve tanrının egemenliğini ilan etmektedir. İndo-İranlılar, Zerdüştçülük'ten önce, rahiplerin yönettiği çapraşık bir hayvan ve bitki kurban etme sistemi kullanarak bir dizi tanrıya tapınmaktadır. Doğanın öğelerine aşina ve yakın olan bu halk; suya, ateşe, gökyüzüne, aya ve rüzgara çeşitli ulvi anlamlar yüklemektedir. İlk zamanlarda göçebe olmalarından mütevellit inançları doğrultusunda herhangi bir kalıcı eser veyahut tapınak inşa etmemişlerdir ve bu konudaki bilgi ve tecrübe eksikliklerinden dolayı ilk tapınak örnekleri son derece basit ve pratiktir: Çevresine siper kazılmış dikdörtgen bir toprak parçası. Kurban törenlerini ve ritüellerini; tam ortasında bir ateşin olduğu söz konusu alanda ve bir rahibin yönetiminde gerçekleştirmektedirler ve hareket halinde bir topluluk olmalarından mütevellit "ağır eşyalara" sahip olmaktan kaçınarak kutsal nesneler edinmemişlerdir. Kurban törenlerinde kullanılan aletler, ritüelin akabinde su ile temizlenmekte ve böylece "sıradan insanlar" tarafından dokunulabilecek ve paketlenip taşınabilecek hale getirilmektedir. Pek çok savaşçı toplum gibi İndo-İranlılar da zaman içerisinde birtakım ahlaki davranış kuralları geliştirmişlerdir. Örneğin; dürüstlük ve terbiyenin, tıpkı güneşin doğuşu ve batışı ya da mevsimlerin geçişi gibi, Asha adını verdikleri temel yasalar olduğuna inanmakta ve ne zaman bir kişinin yemin etmesi ya da bir başka kimseyle anlaşma yapması gerekse söz konusu protokolü gözetmesi için belli başlı tanrıları yardıma çağırmaktadırlar. Bu şekilde davranarak yemini ya da anlaşmayı bozan kişinin büyük çileler çekmesini, inançları doğrultusunda teminat altına almışlardır. Panteonlarındaki en önemli tanrılarından biri de, belirli bir zaman zarfının akabinde, içerisinde düalist ve eskatolojik inanışın ilk örneklerini barındıracak monoteist bir vahiy dininin yegane simgesi, namı diğer bilgelik tanrısı Ahura Mazda'dır. Kadim İndo-İran toplumunda katı bir kast sistemi egemendir ve ölümden sonra yaşam söz konusu olduğunda kadınlar, çocuklar ve alt tabakadan insanlar ölüler diyarında belli belirsiz bir varoluş dışında herhangi bir lütuf elde edememektedir. Mezkur diyarda varlıklarını sürdürebilmeleri, hayatta olan akrabalarının kendilerine kurban sunmalarına bağlıdır. Savaşçılar, rahipler ve toplum piramidinin üst basamaklarında yer işgal eden kimseler için ise ahval, çok daha iç açıcıdır. Onlar için yeryüzünün merkezinden yukarı doğru yükselen bir köprüyle ulaşılan, öncesiz ve sonrasız bir cennet vaat edilmektedir. Bu cennete girmeye hak kazananlar, hayatlarının sona ermesinin üzerinden bir yıl geçmesinin akabinde "ölümden sonraki yaşam"ın tüm zevklerini tatmak üzere fiziksel bedenlerine tekrar kavuşmaktadır. İşte Zerdüşt, ya da Yunanların daha sonradan ona verdiği isim ile Zoroaster, yukarıda bahsini geçirdiğimiz itikadın rahiplerinden biridir. Onun hakkında bildiğimiz pek az şeyin büyük bir kısmını ise Gatalar adlı, yine onun tarafından bestelendiği düşünülen 17 ilahiden öğreniriz. Söz konusu ilahileri, Zerdüşt'ün takipçileri önce sözlü daha sonra ise yazılı olarak kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Zerdüşt ve Gatalar'ın gerçek yaşı hakkındaki tartışmalar günümüzde de devam etmektedir. Örneğin; Zerdüştçülük'ün bir mezhebi, Zerdüşt'ün İsa'dan 6000 yıl önce yaşadığını iddia ederken, bir başka mezhep bu zaman zarfının 600 yıl olduğunu ileri sürmektedir. Muhtelif araştırmacı bilim insanları ise Gatalar ile MÖ 1600-1500 yılları arasında bestelendiği bilinen Hindu metinleri Vedalar arasındaki benzerliğe vurgu yaparak MÖ 2. yüzyıl ortalarını daha makul bulmaktadır. Zerdüşt kendisini Zaotar yani "törenlerin lideri" olarak tanımlar ve bu, onun aynı zamanda yirmisine basmadan, hatta muhtemelen 15 gibi küçük sayılabilecek bir yaş aralığında rahipliğe atandığı anlamına gelmektedir. Zerdüştçülük inancına göre 15 yaş, çocukluğun bitip erkekliğin başladığı yaştır. Işıltılı bir varlık, onu, bilgelik tanrısı olan Ahura Mazda'nın huzuruna götürdüğünde 30 yaşında olan Zerdüşt, ömrü boyunca bu "varlık" ile birkaç kez daha karşılaşacak ve kimi zaman onu "doğrudan" görecek, kimi zaman ise sadece sesini duyup sözlerini işitecektir. Bütün bu "deneyimlerin" akabinde Zerdüşt için Ahura Mazda; tüm tanrıların babası, öncesiz, sonrasız ve "yaratılmamış" tek tanrı'dır. Zerdüştçülük öğretisine göre dünya, iyiliğin ve kötülüğün çarpıştığı bir savaş meydanıdır ve bu mücadelede Ahura Mazda, kötüler ile cahillerin tanrısı olan Angra Mainyu'ya karşı savaşmaktadır. Zerdüşt, öğretisini geliştirirken kadim panteonu yeniden düzenler ve 6 tanrıyı, (Ahura Mazda'nın yarattığı, görece daha küçük ancak yine de ehemmiyet taşıyan) ilahi varlıklar olarak kabul eder. Bunun yanında savaşçıların tanrısı olan İndra'yı ise reddeder. Öğreti; Ahura Mazda'yı tek önemli tanrı olarak yüceltirken, toplumda uzun zamandır varlığını sürdüren diğer tanrıların "kötü" olduklarını beyan eder ve yavaş yavaş yeni bir anlayışın tohumlarını ekmekten de çekinmez. Aslına bakılırsa Zerdüşt'ün, açık seçik tanımlanmış sosyal bir amacı vardır. O, iyi ve kötü güçlerin varoluşlarından itibaren hüviyetlerini seçmiş olduklarına inanmaktadır ve dünyevi yaşamda da insanlar, benzer bir şekilde yaptıkları seçimlerden ibarettir. Zerdüşt'ün bu düşünce yapısı, ölümden sonra yaşam ile alakalı kadim inancın aktardıklarını sorgulamasına sebebiyet vermiştir. Cennet, der Zerdüşt, tüm cinsiyet ve sınıflara açıktır; oraya girmek, insanın ömrü boyunca biriktirdiği iyi düşünce, söz ve davranışların miktarına bağlıdır. Yine, Zerdüşt'ün öğretisine göre; Urvan (ruh) ölümden sonra, kelimenin gerçek anlamıyla, "tartılmaktadır". Eğer ruhun sahibi eser miktarda "iyilik" biriktirdiyse "güzel bir bakire" yanına gelerek onu, sonsuz bir mutluluğa uzanan Şinvat Köprüsü'nden geçirmektedir. Ancak ruhun sahibinin kötülükleri ağır basarsa köprü, incecik bir ip olana dek daralmakta ve kişinin "cehenneme" düşmesine sebebiyet vermektedir (bkz: Sırat Köprüsü). Zerdüşt öğretisinde, rahipliğin gereksiz olduğunu veyahut kurban sunmanın hiçbir işlevi olmadığını söylemez. Ya da toplumun yozlaştığına ve yakında yok olacağına dair her dönem popüler olan klişe beyanlarda da bulunmaz. Bu tarz kehanetler, insanlığın tektanrıcılığa yöneldiği süreçte sıkça ortaya atılmıştır ancak Bronz Çağı'nda yaşamış bu sıra dışı İranlının perspektifinde bu minvaldeki söylemlerin yeri yoktur. Semavi olarak nitelendirilen dinlerde olduğu gibi Zerdüştçülükte de kutsal metinleri vardır ve bunların tamamına Avesta adı verilir. Avesta, aynı zamanda, Zerdüşt'ün öğretileri olan Gatalar'ı da içermektedir. Rivayet odur ki; Büyük İskender, MÖ 4. yüzyılda bölgeyi fethettiğinde Avesta'ya el koymuş ve geri dönerken de kitabı yanında götürmüştür. Bu sayede de Avesta, Helen istilasından kurtulmuş ve Zerdüştçü rahipler sistematik bir biçimde öldürülürken "inancın" hayatta kalmasının temel dayanağı olmuştur. Avesta, sadece Zerdüştçülüğün yaratılış ile alakalı görüşünü içermez; içinde çeşitli yasalar, ilahiler ve dualar da bulunur. Yine, elementlerin saflığı, Zerdüşt'ün öğretisi açısından önemlidir. Kitapta insanların söz konusu elementleri kirletmekten sakınmaları için tasarlanmış ayrıntılı ayinler ve kendilerini kötülükten sakınmalarını sağlayacak birtakım kurallar mevcuttur. Sessizlik Kuleleri'nin kökeni bu bilgilere dayanmaktadır. Örneğin; ölünün gömülmesi ya da yakılması toprağa karşı saygısızlıktır, çünkü onu kirletmektedir. Zerdüştçülük inancına göre bir cesedi yok etmenin en uygun yolu, bedenin, sapa bir tepede köpekler ve kuşlar tarafından yenmesini sağlamaktır. İtikadın yayılmasının akabinde inancın takipçileri kentlerde yaşamaya başlar ve defin işleri açısından pratik bir çözüm yolu olarak Sessizlik Kuleleri'ni inşa ederler. Öğretiye göre; ölüm, doğal bir olay değil; acıklı bir felakettir ve kötü tanrı Angra Mainyu'nun icraatı olarak kabul edilir. Zerdüşt'ün "kendi yolunu çizmesinden" evvel mensubu olduğu atalarının kadim dininin rahipleri, görevlerinin bir işareti olarak bellerine yünden örülmüş kemerler takmaktadır. Zerdüşt, akidesini ilan ettiğinde bu uygulamayı öğretisine mensup tüm takipçileri için genişletir. Rahiplik kurumunu kaldırmaz ancak müritlerine, herkesin kendi kurtuluşundan kendisinin sorumlu olduğunu telkin eder. Zerdüşt'ün takipçileri günümüze dek, boğaz kısmına içeriden küçük bir cep dikilmiş beyaz bir gömlek ile "Kusti" adını verdikleri bu kemeri hep takmışlardır. Bu adet onlara; iyi düşünceler, sözler ve davranışlar aracılığıyla "ruhani servet" biriktirmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Zerdüşt'ün yeni dini insanlara sadece soyut kavramlar vermek yerine, elleriyle tutabilecekleri somut simgeler vermiştir. Bu da yeni dinin yayılmasında önemli bir unsur olarak göze çarpmaktadır. Zerdüşt ayrıca günlük ibadet sayısını da üçten beşe yükseltir ve mevsimlere göre belirlenmiş yedi bayram içeren yeni bir takvimi de yürürlüğe sokar. Aynı zamanda, günümüze dek devam eden bir ibadet rutini geliştirir. Buna göre dindar kişi önce ellerini yıkar ve sonra kutsal kemerini çözer. Kustisini de ellerine alarak ayakta durur ve kötü tanrı Angra Mainyu'yu hor gördüğünü göstermek için kemerin uçlarını hızlıca sallar. Bu eylem esnasında gözlerini kutsal alevlere dikmekten de geri kalmamaktadır. Kadim ateş töreninin bir kalıntısı olan bu alevler, Zerdüştçülük inancının etkili sembollerinden biridir. Yezd'deki Ateş Tapınağı'nın merkezinde yaklaşık olarak "1700" yıldır kesintisiz yanmakta olan bir ateş bulunur. Beyazlar giymiş bir rahip sürekli bu ateşin bakımıyla meşgul olur ve ateş besleneceği zaman rahip, ateşin bir insanın soluğuyla kirlenmemesi için yüzüne pamuklu kumaştan bir maske takar. MÖ 2. yüzyıl ile İslam fütuhatı arasında kalan zaman zarfı içerisinde Zerdüştçülük, İran coğrafyasındaki en önemli dindir. Ancak 1979 yılında gerçekleşen İslam Devrimi sonrası bölgedeki Zerdüştçülerin ekseriyeti ya mezkur topraklardan göç etmeyi ya da inançlarını daha "göze batmayacak" şekilde sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Zerdüştçülük, tam olarak tektanrılı bir din olmasa da kurduğu inanç sistemiyle sosyal statü gözetmeksizin yeteri kadar iyilik yapan herkesin "ölümden sonra yaşamayı" hak ettiğini ilan eden ilk dinlerden biridir. Bilahare semavi dinlerde de bu tema öne çıkarılacaktır. O halde neden Zerdüştçülük'e monoteist bir din denmektedir ? Bunun sebebi, Zerdüştlüğün tarihinin büyük bir kısmının Batılı Yahudi / Hıristiyan bakış açısıyla yazılmış olmasından ileri gelmektedir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Joseph Wiesehöfer'den Antik Pers Tarihi ve William Sandys'ten Persler: Parthlar, Sasaniler adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Tevhid'in Mimarı: Hz. İbrahim
MÖ 3. binyılın sonunda Orta Doğu'daki medeniyetin demografik yapısı, doğudan batıya doğru gerçekleşen göç hareketlerinin yol açtığı bir dizi istilanın sonucunda radikal değişikliklere maruz kalır. Söz konusu istilacılar bilhassa Mısır ve Kenan gibi bölgelerde büyük kargaşaya ve yıkıma sebebiyet verirler. Arkeolojik çalışmalar doğrultusunda edinilen bilgiler, göç eden toplulukların mezkur coğrafyalara yönelmelerinin altında yatan motivasyonun denize yani Akdeniz'e ulaşmak olduğunu göstermektedir. Ekseriyetinin Batı Sami dili konuştuğu tahmin edilen topluluktan, bölgedeki kazılar sonucunda ortaya çıkarılan bir dizi Mezopotamya tableti; Hapirular ya da Habirular yani başka bir deyiş ile İbraniler şeklinde bahsetmektedir. Belirli bir zaman zarfının akabinde bölgeye entegre olan istilacıların tam olarak yerleşik yaşamı benimsememelerinden mütevellit belirli bir toprak parçası üzerinde hak iddia etmediklerini, tarım ile uğraşmadıklarını ya da kendi devletlerini kurmaya yeltenmediklerini görürüz. Başlıca uğraşları "tüccarlık" ve "paralı askerlik" olan Habirular esasen bir kabile topluluğudur ve basit bir yapılanmaya sahip olmasına rağmen pek çok konar göçer kavimde gözlemleyebileceğimiz üzere içerisinde muhtelif gruplar da barındırmaktadır. Her Habiru grubunun kendi önderi vardır ve bu kimselerin sadakati mensubu oldukları kabileye değil, liderlik ettikleri grubun yaşadığı bölgede iktidarı elinde bulunduran hükümdarlara karşıdır. Velhasıl yazımızın odağında olan Hz. İbrahim'in de İbrani klanına mensup Habiru önderlerinden biri olduğu tahmin edilmektedir. İbrahim'in öyküsü, gerçeğin ve efsanenin birbirine karıştığı yer olan kadim Ur kentinde başlar. Bilimsel çalışmalar MÖ 1900'e kadar (ki bu tarih aynı zamanda İbrahim'in yaşamış olabileceği döneme de çok yakındır) Ur'un, uygar ve gelişen bir metropol ve dönemin şartları göz önüne alındığında sakinlerine güvenlik ile "yüksek yaşam standartları" sunan bir kent olduğunu göstermektedir. Bu tarihten itibaren ise şehir için bir ekonomik çöküş süreci başlar. Şehri yöneten Akad hanedanının, Amoritler karşısında yaşadığı ağır hezimet muhtemelen kentteki yaşam şartlarını çok daha istikrarsız hale getirmiş ve binaenaleyh imkanı olan pek çok aile şehri terk etmeyi tercih etmiştir. İbrahim'in babası Terah ve ailesinin diğer üyeleri ile beraber Ur'u terk etmesi de takriben bu tarihlere tekabül etmektedir. Yaratılış Kitabı bizlere, İbrahim ve Terah'ın, önemli bir ticaret yolu üzerinde bulunmasından dolayı gelişip zenginleşmiş bir kent olan ve bugün Şanlıurfa ilimizin sınırları içerisinde yer alan Harran 'a doğru yola çıktığını aktarmaktadır. "Haran" kelimesi İbranice ve Akadca , "yol" ya da "rota" anlamına gelmektedir ve Hititçe deki " Harvana" sözcüğü de muhtemelen aynı kökene sahiptir. Bugün günlük hayat içerisinde sıkça kullandığımız ve etimolojik yapısı Farsça olan " Kervan" sözcüğü de, yine, bu kökene dayanmaktadır. MÖ 2. binyılın başlarında yaygın bir inanç olan Ay Kültü 'nün merkezi o dönemlerde Ur'dan Harran'a taşınmıştır ve İbrahim'in babasının bu yolculuğa çıkmasının altında yatan tali unsurlardan biri de pekala bu olabilir. Ancak sebebi her ne olursa olsun Harran, İbrahim'in hayatının tamamen değişeceği yer olacaktır, çünkü babasının vefatının akabinde Hz. İbrahim'e ilk vahiy burada gelecektir. "Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye git." (Yaratılış 12:1) Böylece İbrahim, "yeni inancını" daha iyi yaşamak ve kendi pagan çevresinden kaçınmak için bir kez daha yola revan olur. Bu kez daha batıya, 700 kilometre ötedeki Kenan'a gidecektir. Bu süreçte, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, İbrahim, bir Habiru önderi olarak hayli güçlü ve nüfuzlu biri haline gelir. Yine, Yaratılış Kitabı 13. Bölümde İbrahim'in, yeğeni Lut 'u tutsak alanların peşine düşmek üzere "evinde doğup yetişmiş 318 adamını alarak" büyük bir kuvvet topladığını anlatır. Aynı kitabın 12. bölümünde ise, kabilesi Kenan'daki ciddi bir kıtlıktan kaçarken İbrahim'in, Mısır'daki otoritelerle görüşmeler yapmasına olanak sağlayacak bir "statüye" sahip olduğunu görürüz. Mısır'daki görüşmeleri esnasında İbrahim, güzelliği dillere destan bir kadın olan karısı Sara 'yı mısırlılara kız kardeşi olarak tanıtmıştır. Mısırlıların karısına el koymak isteyebileceğini öngören İbrahim, hem karısını hem de kendi hayatını kurtarabilmek adına böyle bir yönteme başvurmuştur. Keza aynı mizanseni Gerar ülkesinde seyahat ederken Kral Avimelek 'e karşı da kullanacaktır. İbrahim'in evlatlık oğlu olan Eliezer ile olan hikayesi de bizlere hem İbrahim'in karakteristik özelliklerini hem de yaşadığı dönemde inanç kavramına dair genel geçer algıyı göstermesi açısından kayda değer bir önem taşımaktadır. Kutsal kitaptaki anlatıya göre İbrahim, bir varisi olmayışından mütevellit kederli bir şekilde yakınırken şöyle der: "Ey egemen Elohim bana ne vereceksin ? Çocuk sahibi olamadım. Evim Şam lı Eliezer'e kalacak". Eliezer, İbrahim'in uşağı olmasının yanı sıra aynı zamanda evlatlığıdır ve o döneme ait pek çok çivi yazısı tabletin de bize gösterdiği üzere çocukları olmayan çiftlerin evlat edindikleri kimse, bu durumun aksine yönelik bir düzenleme olmadığı takdirde, söz konusu çiftin yasal varisi olmaktadır. Kısır olan ve kocasını çok seven Sara , bu sorunu ortadan kaldırmak adına cariyesi Hacer 'i İbrahim'e sunmuştur. Tabiri caizse taşıyıcı annelik kurumunun ilk denemelerinden biri olan Sara'nın bu girişiminin amacı, sadece kocasının acısını dindirmek değil; aynı zamanda kendi konumunu da sağlamlaştırmaktır. Nuzu (günümüzde Şam kentine yakın bir bölge) tabletleri bu tür bir taşıyıcı annelik sözleşmesinin Mezopotamya'da büyük ölçüde kabul gören bir uygulama olduğunu göstermektedir. Evli ama kısır bir kadın, cariyelerinden birini "çocuk sahibi olabilmek adına" kocasına "sunabilir" ve yine, Nuzu tabletlerinden öğrendiğimiz kadarıyla kadının, cariye ile kocasının beraberliğinden doğan çocuk üzerinde "anne" sıfatıyla otorite kurması kendisine verilen bir haktır. Bunlar yalın gerçeklerdir ama Yaratılış Kitabı'nda anlatılan öykü, bu tarz düzenlemelerin ortaya çıkarabileceği sonuçları da saklamaz. Hacer hamile kalınca Sara'yı "küçümsemeye" başlar. İsmail'in dünyaya gelmesi ile beraber Sara'nın kıskançlığı daha da artar ve nihayetinde Hacer'i evden kovup çölün insafına terk eder. İbrahim ise bu gelişmeler karşısında Sara'ya engel olmayı tercih etmez ve herhangi bir sorumluluk almayı reddeder. İbrahim'in tek müdahalesi, Hacer çöle doğru yola çıkarken ona bir tulum su ve bir somun ekmek vermek olur. İşte tam bu noktada tanrı devreye girer ve Hacer'e bir melek göndererek (kutsal kitapta ilk kez bu hikayede meleklerden söz edilmektedir.) onu İbrahim'in evine dönmeye ikna eder. Bunu yaparken Hacer'e, oğlu İsmail'in günün birinde büyük bir halkın babası olacağını söylemeyi de ihmal etmez. Bu aşamada Elohim başka bir hüviyet kazanır. İbrahim'e bir kez daha görünerek kendini El Şaddai yani "her şeye gücü yeten tanrı" olarak tanıtır. "Benim gösterdiğim yoldan yürü ve bana karşı samimi ol.". Bu sözlerin akabinde El Şaddai, İbrahim'den kendisine söz vermesini ister ve aralarındaki sözleşmeye bağlı kalacağının bir işareti olarak İbrahim'e ailesinin tüm erkek üyelerini ve onların torunlarını sünnet ettirmesi talimatını verir. İbrahim'in tek tanrısı, onun önceden aşina olduğu diğer tanrılardan farklıdır. İbrahim'in tamamen iyi bir insan olmadığını kabul eder (zaten kimse tamamen "iyi" değildir) ve onu eleştirmekten çok, iyi şeyler yapmaya teşvik eder. Önceki tanrılardan farklı olarak El Şaddai, insanların kendisiyle "tartışmasına" izin vermektedir. Örneğin; tanrı, İbrahim'in kardeşi Lut'un yaşadığı kent olan Sodom adlı kötü şöhretli kenti yeryüzünden silme tehdidinde bulunduğunda İbrahim tanrıya karşı samimi davranır ve ona, eğer orada 50 iyi insan yaşıyorsa bu kenti yok etmek "ahlaki" açıdan "doğru" olur mu şeklinde bir soru yöneltir. Tanrı, İbrahim'in sorusunu makul bulur ve ona, 50 "iyi" kişi bulabildiği takdirde şehri yok etmekten vazgeçeceğini söyler. İbrahim daha da ileri giderek sayıyı devamlı azaltmaya çalışır. Bu kıssadan hissede İbrahim'in ağzından insanlığa verilmek istenen ahlaki ders; sadece tek bir iyi insanın (iyiliğin) bile bütün kötülüklerden üstün gelmesi gerektiğidir. İlk bakışta bu pasaj her ne kadar tanrının sınanması olarak gözükse de aslında tanrı, İbrahim'in kişiliğinde insanı " adalet duygusuna sahip bir canlı " olarak tasvir etmeyi amaçlar. Bu düşüncenin İbranilerin tektanrılı dininin ana teması olduğu söylenebilir. Bilahare yine, kutsal kitabın ilerleyen kısımlarında "adalet" kavramı defaatle işlenecektir. İbrahim'in hayat hikayesi bize, tüm "insanlık" hakkında bir şeyler anlatmaktadır. Tanrı hakkındaki tüm fikirler herkes tarafından kabul edilebilir veyahut benimsenebilir nitelikte olmak zorunluluğu taşımamalıdır. Nitekim insanlık tarihine ilişkin görüşlerin çoğu, sadece hayatta kalmamıza ve ürememize yardımcı olan inançları benimsediğimiz varsayımı üzerine kurulmuştur. Muhtelif antropologlar, her ayinin toplumları birbirine bağlama amacı güttüğünü anlatırken; Marksistler , Tanrı Fikri'nin bir grubun diğer bir grup üzerinde egemenlik kurmasının bir yolu olduğunu söyler. Bu bilgilerin ışığında Tanrı Fikri 'nin acı ve sefalet doğurabileceği ya da barışçıl bir varoluş sebebi olabileceği sonucu çıkabilir. En nihayetinde, her şeyde olduğu gibi bu konuda da "seçim" insan a aittir.











