top of page

Arama

Boş arama ile 137 sonuç bulundu

  • Kumların Üzerine Yazılmış Bir Ağıt: Kerbela

    Yaşandığı tarihin üzerinden neredeyse 1400 yıla yakın bir zaman zarfı geçmiş olmasına rağmen günümüzde hala dünya politikasını etkilemeyi sürdüren Kerbela olayı, sahip olduğu trajik hüviyetiyle büyük bir dini hizipleşmenin de temelini oluşturmaktadır. Söz konusu elim hadisenin bugüne dek süren etkilerini doğru bir şekilde analiz etmek için ise, trajedinin cereyan ettiği ana dek yaşanan olaylar silsilesine bakmak gerekir. "Yiğitçe savaşan, bilgece öğüt veren, güzel konuşan, dürüştçe arkadaşlık eden ve düşmanlarına karşı bile dostça davranan Ali , hem Müslüman asaletinin ve cömertliğinin mükemmel örneği hem de adına sayısız şiir yazılan, deyişler söylenen, vaazlar verilen ve öyküler anlatılan Arapların Süleyman 'ı oldu." Tarihçi Philip Hitti 'nin yukarıdaki ifadeler ile Hz. Ali'yi tanımlarken okuyucunun gözünde canlanmasını istediği portresi kanımca, onun sahip olduğu faziletleri göstermesi açısından daha doğru ve yerinde çizilemezdi. Gerçekten de İslam'ın 4. halifesinin haiz olduğu üstün nitelikler göz önüne alındığında onun kaybı, hem önderlik ettiği cemaatin hem de temsilcisi olduğu inancın ahvali açısından olumsuz sonuçların doğmasının ve geri dönülemez kopmaların yaşanmasının miladı olarak tanımlanabilir. Nitekim Ali'nin suikasta kurban gitmesinin akabinde yaşanan iktidar mücadelesi, yazımızın konusu olan Kerbela Olayı 'nın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. İlk olarak, Ali'nin ölümüyle beraber iki oğlu Hasan ve Hüseyin kaçınılmaz bir şekilde halife adayı haline gelirler. Peygamberin her iki torunu da ümmet tarafından cemaat önderi yani imam olarak görülmektedir ve bu konjonktürde İmam Hasan, Bağdat 'ın doğusunda yer alan ve Hz. Ali'nin karargahının da bulunduğu Kufe kentinde destekçileri tarafından halife ilan edilir. Ancak Sıffin Savaşı 'nda gerçekleştirdiği hile ile Ali tarafından yok edilmekten kıl payı kurtulan Suriye valisi Muaviye , aradan geçen 4 yıllık zaman zarfı içerisinde mukavemetini tekrardan toparlamış veAali hayatta iken bir şansının olmadığını idrak etmesinden mütevellit doğru zamanı beklemeye koyulmuştur ve Hasan'ın halifeliğini ilan etmesiyle beraber zamanının geldiğine kanaat getirir. Binaenaleyh Suriye , Filistin ve Kuzey Arabistan 'dan topladığı 60.000 kişilik ordusuyla Şam valisi, Hasan ile kozlarını paylaşmak üzere Kufe'ye doğru kentten ayrılır. Muaviye'nin ordusuyla beraber hareket halinde olduğunu öğrenen Hasan da, Madain yakınlarında mevzilenmek üzere ana kuvvetleriyle beraber Kufe'den yola çıkar. İki ordu karşı karşıya geldiğinde, tarihte örneklerine sıkça rastladığımız bir hadise cereyan eder ve Hasan'ın askerlerinden bir kısmı Muaviye'nin tarafına geçer. Daha sonra kendilerini Hariciler şeklinde tanımlayacak olan kesim de Muaviye'ye destek vermeye karar verince Şam ordusu, Hasan'ın kuvvetlerine karşı sayıca bariz bir üstünlük sağlamış olur. Emrinde yalnızca 4000 asker kalan ve durumun umutsuz olduğuna kanaat getiren Hasan, Muaviye'ye barış teklifinde bulunmak durumunda kalır. Mutabakatın akabinde Kufe'ye girerken " Ben İslam'ın ilk kralıyım " dediği rivayet edilen Muaviye'nin temellerini attığı Emevi hanedanı işte bu şekilde tesis edilmiş olur. Bütün bu gelişmelerin ardından, ömrünü ibadet ederek geçirmek isteyen Hasan, Medine 'de inzivaya çekilir ancak Muaviye, onun hala hayatta olmasının kendi iktidarı için bir tehdit oluşturabileceğini düşünerek Hasan'ı öldürtür (Kimilerine göre suikastı gerçekleştiren kişi, Muaviye tarafından aklı çelinen Hasan'ın karısı Eş'as bin Kays kızı Cude'dir. Muaviye ona, Hasan'ı zehirlediği takdirde oğlu Yezid ile evleneceğini vaat etmiş ancak Hasan'ın vefatının akabinde böyle bir evlilik gerçekleşmemiştir). Muaviye, 19 yıl iktidarda kaldıktan sonra kendisinden beklenileceği üzere verdiği söze riayet etmez ve hilafeti saltanata dönüştürmeyeceği; bunun yerine istişare ile ardılının seçilmesine izin vereceği şeklinde hasan ile anlaşmış olmasına rağmen, oğlu Yezid 'in yerine geçmesini vasiyet ederek ölür. İktidarı devralan Yezid, ivedilikle Medine valisine buyruk göndererek Hüseyin'in kendisinin egemenliğini tanıdığını bildirmesini ister. Muaviye'nin ardından kendisine halife olacağı sözü verilmiş olan Hüseyin de bu usulsüzlüğe bir tepki olarak davasına destek bulmak amacıyla ailesini de yanına alarak Medine'den Kufe'ye doğru yola çıkar. Bu gelişmeyi haber alan Yezid, Hüseyin ile taraftarlarının Kufe'ye ulaşmasını önlemek amacıyla 4000 kişilik bir kuvveti onların üzerine yollar ve Hüseyin'in yürüyüşü, Kufe'ye 40 kilometre uzaklıktaki Kerbela Ovası 'nda Yezid'in kuvvetleri tarafından durdurulmuş olur. İbni Sad komutasındaki Yezid kuvvetleri, Hüseyin ve ailesinin suya ulaşım imkanını ekarte edebilmek adına Fırat kıyılarını kontrol altında tutacak şekilde konuşlanır ve İmam Hüseyin'i yanında bulunan 72 kişiyle beraber çember altına alır. Akabindeki süreçte pazarlıklar başlar ve görüşmeler 8 gün sürer. İbni Sad görüşmeler esnasında Hüseyin'e Yezid'in halife olmasının kaçınılmaz olduğunu ve Hüseyin'in buna rıza göstermekten başka çaresinin olmadığı telkininde bulunur. Bu sırada Şam'dan yani Yezid'den İbni Sad'a, Hüseyin'in direncinin kırılacağına ve onun grubundan herhangi birinin kesinlikle Fırat nehrine ulaşmaması ve su temin etmesine izin verilmemesi gerektiğine dair bir mesaj gelir. Günler geçtikçe Hüseyin ve yakınlarının su ihtiyacı artar. Bu gereksinimi gidermek adına Hüseyin'in küçük kardeşi Abbas , Fırat Nehri'ne yönelik cesur bir huruç harekatı gerçekleştirir ve birkaç kırba su ile geri dönmeyi başarır. Ancak bu geçici çözüm, nihai sona yaklaşmakta olan Hüseyin ve kafilesi adına kaçınılmaz olanın geciktirilmesinden ibarettir. Nitekim Hüseyin, yandaşlarını toplayarak hepsine teşekkür eder ve onlara karşı minnetinin sonsuz olduğunu ifade eder. Akrabalarına ve yandaşlarına gitmelerine yönelik defaatle telkinde bulunsa da hiçbiri bunu kabul etmez. Bunun üzerine Hüseyin, 10 Ekim 680'de sabaha karşı bazıları daha 14 yaşında olan taraftarlarını savaş düzenine sokar. Ancak ne yazık ki Hüseyin'in yandaşları cesurca direnmelerine rağmen sayıca çok üstün olan Yezid kuvvetleri tarafından bir bir katledilir. Hüseyin'in daha bir bebek olan oğlu dahi bu vahşetten kurtulmaz ve babasının kucağında boynuna isabet eden bir ok ile yaşama veda eder. Ölmeden önce sayısız yara alan İmam Hüseyin'in akıbeti ise, yaşanan insanlık dramının final perdesinden başka bir şey değildir. Başı kesilen ve vücudu atların nalları altında çiğnetilen Hüseyin'in ailesinden geriye sadece birkaç savunmasız kadın ve ağır yaralı büyük oğlu Ali Zeyn kalır. Onlar da muhafızlar tarafından yakalanarak Şam'a gönderilir... Hz. Muhammed 'in ailesinin Kerbela'da katledildiğinin haberi, İslam dünyasında, tabiri caizse, bir deprem etkisi yaratır. Katliamdan sonra Yezid, Hüseyin'in ağır yaralı şekilde ele geçirilen oğlu Ali Zeyn'i bir devenin arkasına bağlar ve büyük bir ganimet kazanmışçasına onu Kufe sokaklarında dolaştırır. Bununla da yetinmeyen Yezid, "otoritesini pekiştirmek adına" Hüseyin'in kesik başını halk arasında gezdirmeyi de ihmal etmez ... Bu vahşi ve insanlık dışı gösteri, muhalefeti gidermek şöyle dursun isyan ve iç savaşın çıkmasına sebebiyet verir. Hariciler , İran ve Arabistan Yarımadası'nda bağımsızlıklarını ilan eder. Kufe halkı ayaklanır ve kentin önde gelen isimlerinden bazıları Emevi iktidarını tanımadıklarını dile getirirler. İslam topraklarının parçalanmanın eşiğinde olduğunu farkına varan Yezid, zaman kaybetmeden kuvvetleriyle Mekke ve Medine 'yi kuşatır. Müslümanların kutsal şehirleri uzun süre Emeviler'e karşı dirense de belirli bir zaman zarfının akabinde teslim olmak durumunda kalır. Kerbela Olayı 'ndan dört yıl sonra, kendilerine Tevvebun yani "Tövbekarlar" diyen bir grup Müslüman, Hüseyin ve ailesinin yasını tutmak üzere katliamın gerçekleştiği yerde toplanırlar. Niyetleri hem İmam 'a bağlılıklarını göstermek hem de Hüseyin ve ailesi katledilirken Kufe'den çıkıp onların yardımına gelmemelerinden ötürü çektikleri vicdan azabını dindirmektir. Toplu halde dövünmeleri ve kurban yoluyla kefaret ödeme çabaları, zaman içerisinde Şiilik mezhebinin en önemli öğeleri haline gelecektir. Hüseyin'in ve yakınlarının yaşadığı trajedi, pek çok kültürde ve muhtelif toplumların algısında tiranlık ve zulme karşı verilen mücadelenin simgesi haline gelmiştir. Kerbela Ovası, Hüseyin'in ölümüyle beraber kutsal bir yer haline gelir ve İmam'ın gömüldüğü yere bir türbe yaptırılır. Şia itikadının takipçileri, Kerbela olayını andıkları Aşure Bayramı 'nda 10 gün süreyle yas tutarlar ve bu zaman zarfı içerisinde "Kötü Yezid'in", "İyi Hüseyin" karşısında galebe çalmasının yasını tutarak göz yaşı dökerler. Yine, bu dönemde, Kerbela katliamını anlatan temsiller düzenlenir ve 10. gün, Muhammed'in torunu İmam Hüseyin'in aldığı yaraların anısına kendilerini zincirler ile döven ve bazen de bıçaklarla kesen oruçlu erkeklerin oluşturduğu cenaze alayının geçişiyle bayram sona erer. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Abdülbaki Gölpınarlı'dan Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik, Farhad Daftary'den Şii İslam Tarihi ve Laurence Louer'den Sünniler ve Şiiler / Bir İhtilafın Siyasi Tarihi adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Zamanın Ötesinde Bir Zihin: Galileo Galilei

    Galileo, tüm zamanların en önemli bilim adamlarından biridir ve bir Katolik olmasına karşın çalışmaları; bilimsel araştırmaların dinden ayrılmasına ve bilimin, dünyayı açıklamakta kullanılan bir araç olarak skolastisizmin yerini almasına yardımcı olmuştur. Modern fiziğin kurucusu olarak da nitelendirebileceğimiz Galileo, belki de kaderin cilvesiyle erken yaşta bir manastır tarikatına katılmıştır (bkz: Dominikan Tarikatı ). Ancak oğlunun bu hareketi karşısında dehşete kapılan babası, onun dini bir tedrisattan geçmesini istememektedir ve bu sebepten mütevellit Galileo'yu manastırdan çıkararak tıp eğitimi alması için Pisa 'daki üniversiteye gönderir. Parlak bir öğrenci olmasına ve kabul edilmiş gerçekleri sorgulamasından ötürü saygınlık kazanmasına rağmen üniversiteden diplomasını almadan ayrılan Galileo, okul sonrası ilk olarak Floransa 'da özel matematik dersleri vererek hayatını kazanmaya çalışır. Boş zamanlarında sarkaçlar ile deney yapmayı seven bu genç adamın parası yoktur ve bilimin masraflı bir iş olduğu düşünüldüğünde kendisine bir hami bulması gerekmektedir. Bunun üzerine yerel bir aristokrat ve aynı zamanda mekanik alanında saygın bir otorite olan Marki Guidobaldo del Monte 'nin himayesi altına giren Galileo, markinin nüfuzu sayesinde dört yıllık bir ayrılığın ardından bir zamanlar terk etmiş olduğu Pisa Üniversitesi 'ne bu sefer profesör olarak geri döner. Ancak bu alev saçlı, sıra dışı öğretmenin iş arkadaşlarıyla mesafeli bir ilişkisi olacaktır. Öğrencileriyle birlikte kentin pespaye semtlerinde sarhoş olmayı, akademisyen cübbesi giymeye tercih eden Galileo, 1592 yılında Pisa'dan ayrılarak o zamanlar Venedik tarafından yönetilmekte olan Padua 'da yeni bir göreve başlar. Yeni işi sayesinde Venedik toplumundaki güçlü ve zengin kişilerle temas kurma şansını yakalayan Galileo, Bretna kanalı üzerindeki şık villasında çılgın partiler düzenlemesiyle nam salmış, zevk ve sefa düşkünü Gianfranco Segafredo ile yakın arkadaş olur ve uçarı bir hayat tarzı benimser. Hayatımın aşkı olarak nitelendirdiği Maria Gamba ile de bu süreçte tanışan Galilei, ne olduğunu anlamadan 3 çocuk babası bir adam haline gelmiştir. Sansasyonel bir yaşam tarzına sahip olan Galileo, yine de bilimsel çalışmalarını aksatmaz. Hayatını kökünden değiştirecek olan buluşu ise teleskop olur. Aslında bu tür aygıtların ilkini 1608 yılında Hollandalı bir mercek imalatçısı geliştirmiştir. Hatta 1609 yılında Paris'te insanların bu yeni ve orijinal aleti birbirlerine hediye ettiği de bilinmektedir. Galileo bu tarz bir aletin varlığını ilk kez Venedik Doçu 'nun teknoloji danışmanı olan Peder Paolo Sarpi 'den duyar ve ufukta beliren gemilerin neyin nesi olduğunu görmeyi sağlayan bir aygıtın deniz ticaretine bağımlı olan Venedik'e (ve kendisine) büyük bir fayda sağlayabileceğini hemen kavrar. İvedilikle benzerlerinin ötesinde, görüntüyü düz (ilk teleskoplar görüntüyü ters göstermektedir) ve olduğundan on kat daha büyük gösteren bir teleskop yaparak şık bir deri kılıf içerisinde doça sunar. Doçun ihsanına mazhar olan Galileo, altın yumurtlayan tavuğunu geliştirmeye devam eder ve muhtelif Avrupalı hükümdarlara bu aygıtın birtakım versiyonlarını gönderir. Galileo zaman içerisinde görüntüyü 20 kat büyütme gücüne sahip teleskoplar geliştirir ve artık o ana dek kimsenin yapamadığı şekilde gökyüzünü gözlemleyebilmektedir. Pürüzsüz olduğu düşünülen ay ın yüzeyinde krater ler bulunduğunu keşfeden, Jüpiter 'in hareketlerini gözlemleyen ve Samanyolu 'nun binlerce farklı yıldızdan meydana geldiğini idrak eden Galileo, bulgularını Siderius Nuncius (Yıldızların Habercisi) adlı eserinde yayımlayarak akademik camiadaki saygınlığını da perçinlemiş olur. Eser, yayımlandıktan 5 yıl sonra 1610'da Çince ye dahi çevrilecektir ... Ancak Galileo'nun keşifleri aynı zamanda bir paradoks da yaratmıştır. Dünya, diğer gezegenler ile birlikte güneşin etrafında dönmektedir ve bu gerçek, İncil 'in aktardıkları ile çelişmektedir. Nicolaus Copernicus 'un başına gelenlere aşina olan Galileo, kendisinden beklenmeyecek şekilde ihtiyatlı davranmaya karar verir ve 1611 yılında Toskana 'ya bilim elçisi olarak atanmasının akabinde Roma'ya giderek Papa'yı ziyaret eder. Papa'nın başdanışmanı Kardinal Bellarmine 'den eseriyle alakalı onayı bu şekilde temin eden Galileo, Roma'da gördüğü sıcak karşılamadan cesaretle yeni keşfettiği bulguları da kamuoyuna sunar. Ancak 1621'de Papa V. Paul ile Kardinal Bellarmine 'nin ölümü, okları tekrar çılgın mucidimizin üzerine çevirir. Birtakım yüksek mevkilerde bağlantıları olması rağmen engizisyon un nefesini ensesinde hisseden Galileo, kurtuluşu, Barberini adını taşıyan genç bir soylunun özel öğretmenliğini yaparak bulur. Mevzubahis genç adamın amcasının 1623 yılında 8. Urban adıyla Aziz Petrus Tahtı 'na oturmasıyla beraber şans bir kez daha kendisine gülmüş olur. Galileo zaman kaybetmeden yeni kitabı Ayarcı 'yı Barberini ailesinin arılı armasıyla süsleyip yeni Papa'ya ithaf eder. Bu jest Urban'ın o kadar çok hoşuna gider ki yemek yediği zamanlarda kitabın yüksek sesle kendisine okunmasını istemektedir. Rüzgarı tekrar arkasına aldığını hisseden galileo, daha radikal bir adım atmaya karar verir ve 1629'da yayımladığı İki Büyük Dünya Sistemi Üzerine Diyalog adlı eserinde Kopernik çi görüşü savunan Salviati ile Batlamyus çu görüşü savunan Simplicio adlı iki karakterin ağzından okuyucuya aktardıklarıyla bir anlamda kendi sonunu hazırlamış olur. Aptal yerine konduğunu düşünen Urban, Cizvit lere Galileo'yu suçlayıcı nitelikteki tüm materyalleri toplama emri verir. Kopernikçi evren modelini benimsememesi, savunmaması ve öğretmemesi konusunda Mart 1616'daki Papa ile olan görüşmesinde Galileo'nun uyarıldığına dair tutanaklar da dahil olmak üzere pek çok belge Cizvitler tarafından toparlanır ve oluşturulan kapsamlı rapor 1631 yılında Peder Melchior İnchofer tarafından Papa'ya sunulur. Bunun üzerine Galileo, sapkınlık suçlamasıyla yargılanmak üzere Roma'ya çağrılır. Engizisyon tarafından işkence ile tehdit edilen ve arterit ten ötürü ziyadesiyle acı çekmekte olan Galileo, 69 yaşında ömür boyu hapis cezasına çarptırılır. Onu idamdan kurtaran ise, tövbe edeceğini beyan etmiş olmasıdır. Aslına bakılırsa bu o kadar da ağır bir ceza değildir. Hapis cezası, ev hapsine çevrilir ve Galileo'nun, Floransa 'yı gören tepelerde büyük bir bahçesi olan ve şehir merkezine yürüyüş mesafesi içinde bulunan taraçalı villasında cezasını ifa etmesine izin verilir. 1642 yılında ölene dek burada çalışmalarına devam Galilei, ömrünün geri kalan yıllarında ürettiği İki Yeni Bilim adlı eserde tüm evrenin insan aklı tarafından anlaşılabilecek yasalar ile yönetildiği ve matematik sayesinde öngörülebilecek güçler tarafından işlediği görüşünü ortaya atar. Mevzubahis eser gizlice İtalya'dan çıkarılarak Hollanda'da Louis Elsevier tarafından basılır ve tüm Avrupa'da bilimin gelişimi açısından hayati derecede önemli bir etki yaratır ( Isaac Newton , 1687'de yayımladığı Philosophiae Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) adlı eserini Galileo'dan ilham alarak yazmıştır). Galileo'ya ve onun düşüncelerine dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere "İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog" ve "İki Yeni Bilim Üzerine Diyaloglar" adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Tanakh: Eski Ahit’in Anlatısal Yolculuğu

    Eski Ahit'in İbranicedeki karşılığı olan "Tanakh" kelimesi, Yahudi kutsal metinlerinin üç önemli cildinin isimlerinin baş harflerinden meydana gelir. "T" harfi, Musa'nın beş kitabı olan Torah'ı; "N" harfi ", Nevi'im'i yani "Peygamberler Kitabı"nı ve son olarak "K" harfi de Ketuvim'i yani "yazılar" kitabını temsil eder. Karmaşık dini yasalar sisteminin türetildiği Torah 'ın beş kitabının bazı kısımlarını bir kenara bırakırsak, İbrani kutsal kitabı başından sonuna dek bir tarih kitabı olarak da pekala okunabilmektedir. Hikaye, tanrının insanı (erkeği) kendi suretinde topraktan yaratması ile başlar. Akabinde tanrı, Adem ile Havva 'ya içinde yaşamaları için Cennet 'i verse de onlar tanrıyı hayal kırıklığına uğratırlar ve cennetten kovulurlar. Dünyadaki sürgünlerinde devamlı olarak göç edip durmak zorunda kalan Adem ile Havva'dan kuşaklar sonra tanrı, insanı günahlarından arındırmak için yeryüzüne büyük bir sel yollar ama bu korkunç felaket esnasında dürüst bir adam olan Nuh 'u ve ailesini korur. Bilahare tanrı, Nuh'un torunu olan İbrahim 'e; çocuklarının ve torunlarının kudretli bir ulus yaratacağını bildirir. Bu gelişmeler yaşanırken aynı zamanda çölde yaşayan bir ailenin olağanüstü hayat macerası da bütün erdemleri ve kusurlarıyla tasvir edilmektedir. Bir zaman sonra İbrahim'in torunu olan Yakup 'un (bkz: İsrail ) en sevdiği oğlu olan Yusuf , kıskanç kardeşleri tarafından göçebe bir kabileye satılır ve Mısır'a götürülür. Mısır'da talihi dönen ve kendisini gösterme fırsatı yakalayan Yusuf, zaman içerisinde firavunun en güvenilir danışmanı haline gelir. Bu sırada Kenan Diyarı'nda büyük bir kıtlık yaşanmaktadır. Yakup'un önderliğinde İsrailoğulları "eski küskünlükleri bir kenara bırakarak" Mısır'a göç eder ve buraya yerleşir. Belirli bir zaman zarfının akabinde yeni bir firavun, onların zaten pagan bir toplum tarafından zihinsel olarak köleleştirilmiş durumda bulunan torunlarını fiziksel olarak da köleleştirir. Bunun üzerine tanrı, Musa'ya görünür ve ona İsrailoğulları'nı Mısır'ın boyunduruğundan kurtarma ve özgürlüklerine kavuşturma görevini verir. Esaretlerinin sona ermesiyle beraber Musa'nın önderliğindeki İbraniler, Kızıldeniz 'i geçip ıssız topraklara doğru yol alırlar. Bu sırada Musa'nın liderliği de sürekli sınanmaktadır. Musa, kardeşi Harun 'u İsrailoğulları'na başrahip olarak bırakır ve Sina Dağı 'na çıkar. Musa burada On Emir 'i doğrudan doğruya tanrıdan alır. Bu emirler, Yahudiler tarafından uyulması ve tüm dünyaya yayılması gereken "evrensel yasalar" hüviyetindedir. Lakin Musa dağda iken İbraniler inançlarını yitirirler ve altın bir buzağı inşa ederler. Musa geri döner ve tanrı, yasalara sıkı sıkıya bağlı kalmaları şartıyla onları affeder. Kırk yıl boyunca çölde dolaşmalarının akabinde başka bir önderin, Yeşaya 'nın liderliği altında ve içinde On Emir 'i sakladıkları Sözleşme Sandığı 'nı da taşıyarak, vaat edilmiş topraklar a, "süt ve bal ırmakları akan ülkeye" giriş yaparlar. 12 İsrail kabilesi, Kenan 'ın muhtelif yerlerine yerleşir ve yeni bir ulusun nüvesini oluşturmanın ilk adımlarını atmış olur. Bir dönem " yargıçlar" tarafından yönetilirler ve bir zaman sonra Kenanlılar ile olan mücadelelerinde kendilerine liderlik etmesi için bir kral atamaya karar verirler. Son yargıçları olan Samuel 'in önderliği altında (MÖ 11. yüzyıl) gevşek bağlara sahip kabile konfederasyonu, bir monarşi ye dönüşür. Karizmatik bir savaşçı olan Saul kutsanarak başa geçirilir. Kenanlılar ile yapılan bir savaşın kaybedilmesinden ötürü Saul hayatına son verir ve yerine bir başka büyük savaşçı ve Saul'ün damadı olan Davut gelir. Yahuda Devleti 'ni yıkılmaktan kurtaran Davut'tan sonra ise oğlu Süleyman iktidarı devralır ve başkent Yeruşalim 'de " Birinci Tapınağı" inşa eder (MÖ 10. yüzyıl). Süleyman'ın vefatının ardından kuzey kabilelerinden on tanesi İsrail Krallığı 'nı kurmak üzere birlikten ayrılır. Davut'un torunları ise Yahuda'da kalır ve devleti idare etmeye devam eder. İsrail krallığı halkı genellikle Baal kültü ile diğer pagan pratikleri tercih ederek ve birbirlerine adaletsizce davranarak onları koruyan tanrılarına ( Yehova ) sadece göstermelik bir bağlılık duyarlar. Peygamberler, bu şekilde devam ettikleri takdirde "kıyametin" yakın olduğunu vaaz ederek günahkar halkı uyarırlar ancak çabaları beyhudedir. İsrail Krallığı MÖ 700'de Asurlular tarafından istila edilir ve halkı kılıçtan geçirilir. Bu elim hadiseden aşağı yukarı 100 sene sonra yani MÖ 587'de bu sefer de Yahuda Krallığı, Nebukadnezar 'ın önderliğindeki Babilliler tarafından istila edilir. Halk, Babil 'e sürgün edilir ve 400 sene önce Süleyman tarafından inşa edilmiş olan kutsal tapınak yok edilir. Takriben 50 yıl sonra Yahudiler sürgünden geri dönerek Yeruşalim'in etrafındaki surları onarıp " İkinci Tapınağı" inşa ederler ve bu şekilde Eski Ahit'in anlatısı sona ermiş olur.

  • 20. Yüzyılın En Büyük Siyasi ve Askeri Dehası: Mustafa Kemal Atatürk

    Kurtuluş Savaşı'nın en önemli şahsiyeti, Türkiye Cumhuriyeti'nin büyük banisi, ilk cumhurbaşkanı ve iki mareşalinden biri olan Mustafa Kemal Atatürk, Selanik'te orta halli bir Osmanlı ailesinin mensubu olarak dünyaya gelir. Doğum tarihi genelde 1881 olarak bilinse de, Osmanlı dönemindeki kayıtlarda 1879 ve 1880 gibi tarihlere de rastlanmaktadır. 1922 yılında, saltanatın kaldırılmasından iki hafta önce hazırlanan ve bugün hala Şişli'deki Atatürk Müzesi'nde sergilenen hüviyetinden hareket ile Necdet Sakaoğlu'nun önerdiği tarih ise 4 ocak 1879'tur. Mustafa Kemal'in babası gümrük memuru Ali Rıza Bey , annesi ise Zübeyde Hanım 'dır. Ali Rıza Bey, bir ara kereste ticareti ile uğramış fakat sonunda iflas etmiş ve akabinde büyük bir moral çöküntüsü içerisine girerek vefat etmiştir. Babasının vefatı sonrası 7 yaşındaki Mustafa, ilk önce okulu bırakmış ancak kısa bir zaman zarfının akabinde halasının yanında Selanik Mülkiyesi 'nde tekrar eğitim hayatına başlamıştır. Ancak küçük Mustafa'nın gönlünde yatan bürokrat değil, asker olmaktır. Binaenaleyh bu doğrultuda, annesinden gizli olarak girdiği Selanik Askeri Rüşdiyesi sınavını kazanır ve hem kendisinin hem de ülkesinin kaderini sonsuza dek değiştireceği kariyerinin ilk adımlarını atmış olur. Dönemin Selanik'i, Osmanlı İmparatorluğu'nun en modern şehirlerinden biridir ve İkinci Abdülhamit 'i meşrutiyet ilan etmeye zorlayacak olan İttihat ve Terakki Cemiyeti 'nin de merkezi konumundadır. Her ne kadar ilerleyen yıllarda Atatürk , asker olmak istemesinin altında yatan motivasyonun üniformalı komşusuna özenmesi olduğunu ifade etse de o dönemde askeri okul, orta sınıfa mensup bir Osmanlı genci için görece rahat bir yaşam sürmenin ve belki de "sınıf atlamanın" en emin yollarından biridir. Zira bu mektepler sadece asker yetiştirmek ile kalmamakta, aynı zamanda yabancı dil eğitimini de içeren modern bir eğitim vermektedir. Nitekim askeri rüşdiyelerde okuyan subay namzetleri bu eğitim ile ileride başka alanlarda da faaliyet göstereceklerdir. Mustafa Kemal, 1896 yılında Selanik Askeri Rüşdiyesi'nden dördüncülük ile mezun olur. Ardından yine, Balkanlar 'daki bir başka şehre geçecek ve Manastır Askeri İdadisi 'ne kaydolacaktır. Burayı da ikincilik ile bitiren genç Mustafa, ileriki hayatında önemli rol oynayacak olan arkadaşları Ali Fethi Okyar ve Kazım Özalp ile de bu okulda tanışmıştır. İdadideki yılları Mustafa Kemal'in, batı kültürü ne merak saldığı yıllardır ve okuldaki derslerinden arta kalan zamanlarında Frenkler mektebi olarak da bilinen College des Freres de La Salle 'ye gidip Fransızca eğitimi almıştır. Harbiye yıllarında da yine Fransızca özel ders almayı ihmal etmeyen Mustafa Kemal, Sofya ve Karlsbad 'da bulunduğu dönemlerde ise kendisine bir Almanca hocası tutmaktan geri kalmayacaktır. Bu öğrenme ve kendini geliştirme isteği yalnızca atamıza mahsus değil, o dönemin kuşağına mensup pek çok kişide (bilhassa kurmaylarda) görülen bir özelliktir. Örneğin ismet inönü , cumhurbaşkanlığı döneminde özel bir hocadan İngilizce, fizik ve kimya dersleri almıştır. 1899 yılına gelindiğinde, orta ve lise seviyesindeki okullarda gösterdiği başarılardan mütevellit İstanbul'daki Mektebi Harbiye 'ye gitmeye hak kazanan Mustafa Kemal'in payitahta gelmesiyle beraber siyasi olarak bilinçlenmesi de bir olur. Bir ara arkadaşları ile bir gazete çıkaramaya da niyetlenen genç Mustafa'nın bu girişimi, okul müdürü Ali Rıza Paşa'nın bu gazeteden haberdar olmasıyla beraber pek de uzun ömürlü olmayacaktır. Harbiye Mektebi'nin ilk senesinde 700 öğrenci arasında 27. , ikinci senesinde 11. ve son senesinde 8. olan Mustafa Kemal, bu başarısı sayesinde Mekteb-i Erkan-ı Harbiye 'ye gitmeye hak kazanır. Genç Mustafa'nın, Ali Fuat Cebesoy ile olan yakın dostluğunun başlangıcı da yine bu dönemlere tekabül etmektedir. Ali Fuat'ın babası, daha sonra Kurtuluş Savaşı 'nın ilk yıllarında da önemli bir rol oynayacak olan İsmail Fazıl Paşa 'dır. İkinci Abdülhamit tarafından sürgüne gönderilmiş ve terfii uzun süre engellenmiş muhalif bir komutan olan İsmail Fazıl Paşa, oğlunun yakın arkadaşını kendi evladı gibi kollamaktadır. Mustafa Kemal, izin günlerinde Ali Fuatların Kuzguncuk 'taki evine sık sık gitmekte ve bu iki genç delikanlı hafta sonları İstanbul'u baştan sona arşınlamaktadır. Mustafa Kemal, 1905 yılında Erkan-ı Harbiye'den mezun olur ve artık kıtaya çıkması gerekmektedir. Ancak mezuniyetinden hemen önce yaşadığı tatsız bir olay (Şişli'de Harbiyeli arkadaşlarıyla yaptığı gizli toplantılar bir muhbir tarafından saraya ihbar edilir ve neticesinde Mustafa Kemal ile arkadaşları birkaç hafta hapis yatar), gönlünde yatan aslan Makedonya olmasına rağmen (bir nevi sürgün anlamına da gelen) kendisini Suriye 'deki 5. Ordu'da bulmasına sebebiyet verir. Bu atama onun kariyerinde önemli bir rol oynayacaktır; zira bu yıllar İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin serpildiği döneme tekabül eder ve Mustafa Kemal o an için "oyunun" uzağında kalmış gibi gözükmektedir. Makedonya'da görev bulabildiğinde ve İttihat ve Terakki'ye üye olduğunda ise, takvim yaprakları 1907 yılını göstermektedir. Bu iki yıllık gecikme kendisinin Enver Paşa gibi akranları tarafından bir süre ekarte edilmesine yol açacaktır. İkinci Meşrutiyet 'in 1908'deki ilanıyla birlikte kendilerini bir anda siyasetin göbeğinde bulan İttihat ve Terakki'nin önde gelen liderleri ile Mustafa Kemal arasında her daim bir fikir ayrılığı olmuştur. Mustafa Kemal'e göre ordu, siyasete angaje olmamalıdır ve kendisi bu eleştirilerini 1909'da toplanan cemiyetin kongresi başta olmak üzere defaatle ve açık şekilde pek çok yerde dile getirmekten de çekinmemektedir. Gençliğinin, dönemin ruhunun ve karakterinin de etkisiyle Mustafa Kemal, kariyeri boyunca birçok kez düşündüğünü söylemekten imtina etmeyen bir hüviyete sahiptir. Her vizyoner gibi o da, çevresinin ekseriyeti tarafından anlaşılamamaktadır ve inatçıdır. Karşıt görüşleri dinlemek ile beraber, herhangi bir şeyi kafasına koyduysa onu kararından döndürmek zordur. Askeri kariyerinin ilk senesinde bilhassa bu aykırı mizacı ve düşüncelerinden mütevellit geri planda kalmak zorunda olması, kendisine hazır olmayan toplulukların arka plana ittiği mühim tarihi şahsiyetler gibi, onun da elbette canını sıkmış olmalıdır. Ancak dönem savaş dönemidir ve parlak bir kumandan, gerçek değerini her daim muharebe meydanlarında ispatlama şansına sahiptir. Nitekim kariyerini kurtaran da belki de ahvalin bu şekilde hasıl olması olacaktır; olası bir barış döneminde Mustafa Kemal gibi çevresinin çok ilerisinde vizyona sahip birinin, insanlığın müdebbir vasatlığına yenik düşmesi ihtimaller dahilindedir. Onun gibi aksiyon adamlarının en büyük düşmanının "atalet" olması boşuna değildir. Çanakkale 'de kurmay olarak maharetlerini sergilediğinde, en büyük rakibi Enver dahi onun vazgeçilmez olduğunu anlayacaktır ... Mustafa Kemal'in cemiyet içindeki en önemli rakibi Enver Paşa 'dır. Bu iki parlak subay adeta birbirlerinin zıddıdır. Enver'in romantizmine ve tez canlılığına karşılık, Mustafa Kemal'in gerçekçiliği ve kararlığı söz konusudur. Enver, Mustafa Kemal'in askerlik kariyerinin ilk on yılında hemen her aşamada şu veyahut bu şekilde onun önünü kesmiş ve parlamasına engel olmuştur. Örneğin; 1909'da Hareket Ordusu, İkinci Meşrutiyet'i korumak için İstanbul'a yürüyüşe geçtiğinde, ordunun başında Selanik Redif Komutanı Hüsnü Paşa vardır ve onun kurmay başkanı genç kolağası Mustafa Kemal'dir. Enver ise o sırada Berlin 'de ateşemiliter olarak görevlidir. Ancak ordu, tam İstanbul önlerine geldiğinde Enver onlara yetişecek ve kurmay başkanlığı Mustafa Kemal'den devralacaktır. Selanik'teki İttihat ve Terakki merkezinden gelen talimata göre, ordunun komutası Mahmut Şevket Paşa 'ya devredilmelidir. Tahmin edebileceğiniz üzere onun da Kurmay Başkanı Enver'den başkası değildir. Balkan Savaşları 'nda da benzer bir "köşe kapmaca" durumu hasıl olur. Hem Bolayır Muharebesi 'nde hem de Edirne 'nin kurtarılışı esnasında Enver ile Mustafa Kemal karşı karşıya gelir. Lakin nihayetinde, 1913 yılındaki Bab-ı Ali baskını ile bu rekabet kesin bir şekilde Enver lehine sonuçlanacaktır. O, artık bir Osmanlı Prensesi ile evlidir yani bir Damad-ı Şehriyari 'dir. Rütbeleri "birer ikişer" alıp paşa olmuş, bununla da yetinilmemiş bir de üzerine harbiye nazırlığına getirilmiştir. Bu sırada Mustafa Kemal'in payına, Sofya 'ya diplomatik bir görevle (sürgüne) gönderilmek düşmüştür. Mustafa Kemal'in Çanakkale'de kazanacağı prestij ise, bu dengeyi yavaş yavaş değiştirecektir. Birinci Dünya Savaşı 'nın ilerleyen yıllarında Suriye 'de ve Doğu Cephesi 'nde Kazım Karabekir ve İsmet İnönü gibi isimlere de komutanlık yapan Mustafa Kemal'i, Kurtuluş Savaşı 'nın gelecekteki kurmaylarının, kendisini lider olarak görmeye başlamış olmaları da kanaatimce bu döneme tekabül etmektedir. Mustafa Kemal ile Enver arasındaki ilişkiyi kavrayabilmek için o dönemin ruhunu ve kuşağını doğru analiz ve idrak etmek gerekmektedir. Karşımızda sadece kendisini düşünen, pragmatist bir kariyerizm içerisinde boğulmuş insanlar değil; aynı okullardan çıkmış idealist subaylar vardır. Mevzubahis subaylar, en güçlü gözüktükleri anlarda dahi kendi arkadaşları gözündeki itibarları kadar muktedirdirler. Nitekim en acımasız zamanlarda bile "vatanı kurtarmak" olarak tanımladıkları bir ülkü çerçevesinde hayatlarını riske atmaktan çekinmeyeceklerdir. Lakin ahvalin bu şekilde hasıl olması Enver'in, özellikle Çanakkale Savaşları'ndaki başarılarının akabinde Mustafa Kemal'den "tedirgin" olmasının önüne ket vuramayacaktır. Bu tedirginliği, Mustafa Kemal'in resmini Harp Mecmuası 'nın kapağından çıkarttırmasında ve kendisini paşa yapmak "zorunda kaldığında" söylediklerinde görmek mümkündür: "Mustafa Kemal'in mirlivalığa terfi iradesi cebimdedir. Ama siz onu bilmezsiniz. O hiçbir şey ile memnun olmaz. Mirliva olur, feriklik ister; ferik olur, müşirlik ister. Müşir yaparsınız, bununla da yetinmez; padişahlık ister." Velhasıl İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde aradığını bulamasa da Mustafa Kemal, subaylık meziyetlerini görev aldığı her sahada başarılı bir şekilde sergilemiştir. Özellikle, Osmanlı İmparatorluğu'nun kaderini belirleyen cihan harbi ndeki faaliyetlerine baktığımızda Mustafa Kemal'in ileride de karşımıza çıkacak iki mühim niteliği gözümüze çarpacaktır. İlk olarak, harp boyunca, başta Liman von Sanders olmak üzere Alman komutanların aldığı yanlış kararları sorgulayacak ve inisiyatif almaktan çekinmeyecektir. Alman subayların, Osmanlı ordusunda bu kadar söz sahibi olmasını, egemenlik açısından doğru bulmamakta ve açıkça eleştirmektedir. İkinci olarak, yaptığı tüm tahminler doğru çıkmış ve askeri dehası taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanmıştır. Örneğin; Çanakkale Savaşları esnasında İngilizlerin yaptığı çıkarmanın ilk günü Arıburnu 'ndan Conkbayırı 'na ilerleyen düşman birliklerini durduran kumandan odur. Dört ay sonra Anafartalar 'da düşmana ağır kayıplar verdiren de yine bizzat kendisidir. Çanakkale'nin akabinde, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, Suriye ve Doğu Anadolu gibi pek çok cephede komutanlık yapan Mustafa Kemal, kendisinden "esirgenen" paşa rütbesine mirliva olarak atandığı 1916 senesinde ulaşır. Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığı sırada ise, Yıldırım Orduları Kumandanı sıfatıyla askeri kariyerindeki en prestijli görevlerinden birini ifa etmektedir. Aynı şekilde, mütarekenin imzalanacağından haberi olur olmaz, İstanbul'u telgraf yağmuruna tutarak tavsiyelerini paylaşmakta da zaman kaybetmeyecektir. Pes etmeyen, halkından ve vatanından bir an olsun ümidini kesmeyen, çağının fersah fersah ötesindeki bu büyük adam a göre; yeni askere alımlar ile ordu güçlendirilmeli, askeri teçhizatlar Toroslar 'ın güneyine taşınmalı ve Mondros'taki kısıtlamalardan etkilenmeyen jandarma kuvvetleri güçlendirilmelidir. Mütarekenin meşhur yedinci maddesi nin, İtilaf Devletleri tarafından kötüye kullanacağının ivedilikle farkına varan Mustafa kemal paşa, İngilizler kendisinden İskenderun 'u boşaltmasını istediğinde askerlerine ateş emri vermiş, lakin saraydan gelen talimat ile bu emrini geri çekmiştir. Nitekim kısa bir zaman zarfının akabinde de bilhassa harbiye nezareti ile sürekli fikir ayrılığına düşmesi onun payitahta yani İstanbul'a geri çağrılmasına sebebiyet verecektir. Ancak bu, ilerleyen yıllarda Atatürk'ün ölümsüz eseri Nutuk 'ta da ifade ettiği gibi, onun öngördüğü bir durumdur. Zira artık esas mücadele cephelerde değil, siyasi dengelerin her gün değiştiği yorgun payitahtta verilmelidir. Mustafa Kemal Paşa'nın en başından beri kadim düzeni ya da Fransızların deyimiyle Ancien Regime 'i demode bulduğu aşikardır ve onu olabildiğince köklü bir şekilde değiştirmek istemektedir. Bu değişimin bir kültürel ayağı olmasını istediği de bellidir; zira Sofya Operası 'nda Bizet 'nin Carmen 'ini dinledikten sonra böyle bir eser üreten bir toplumun yıkılamayacağını ifade eden bir şahsiyetten bahsediyoruz. Bunun dışında "yabancıların" askeri ve idari olarak müdahil olmasından duyduğu rahatsızlığı da Çanakkale'de Liman Von Sanders'e ve Suriye'de Von Falkenhayn 'a karşı tavırlarından anlayabiliyoruz. İstanbul'a dönmesinin akabinde zaman kaybetmeden çalışmalarına başlayan Mustafa Kemal Paşa, 14 Ekim 1918'de Vahdettin'in yaveri Naci Eldeniz 'e çektiği telgrafta Tevfik Paşa yerine Ahmet İzzet Paşa 'nın sadrazam olması gerektiğini belirtmiş ve yeni oluşturulacak kabinede Ali Fethi , Rauf , İsmail Canbulat , Tahsin Uzer ve Azmi bey ler ile birlikte kendisinin de harbiye nazırı olarak yer alması gerektiğini önermiştir. Mondros'u takip eden kaos ortamında komutanların askerlerini terhis etmesinin ve silah ile teçhizatın düşmana teslim edilmesinin önüne geçmek adına harbiye nezareti nin kontrolü bilhassa ehemmiyet teşkil etmektedir. İstanbul'da kaldığı zaman zarfı boyunca dört kere Vahdettin ile görüşme imkanı bulan Mustafa Kemal Paşa, ondan bir şey beklememek gerektiğini hemen anlamıştır. Mebusan Meclisi 'nin de aksiyon almakta atıl kaldığını fark eden bu azimli kurmay, direniş için umudun Anadolu 'da olduğuna karar verir ve Ali Fuat Cebesoy , Kazım Karabekir , İsmet İnönü gibi vatanperver subaylar ile "vatanın selameti" için toplantılar yapmaya başlar. Bir zaman sonra İngilizlerin, Ali Fethi Okyar 'ın da aralarında olduğu birtakım Osmanlı subay ve siyasetçilerini tutuklayıp Malta'ya sürgüne göndermesi, İstanbul'da yapılacak bir şey kalmadığının ve direniş için Anadolu'ya geçmek gerektiğinin Mustafa Kemal ve silah arkadaşları açısından kesin göstergesi olur. Nitekim Ali Fuat ve Kazım Karabekir paşalar, kendilerini Anadolu'daki iki kolordunun başına atatmayı başarmışlardır. Mustafa Kemal Paşa da aradığı fırsatı, İngilizler'den gelen bir talep ile yakalar; Doğu Karadeniz'deki "karışıklıkların" bastırılması ve "asayiş-i dahili"nin sağlanması için oluşturulan "9. Ordu Kıtaatı Müfettişliği". Genç, dinamik ve prestijli bir komutan olarak Mustafa Kemal Paşa, dönemin şartlarında bu görev için en ideal isim olarak gözükmektedir. Her ne kadar İttihatçılar ile sınıf arkadaşı olsa da, aktif olarak siyaset yapmaktan kaçınmış ve hatta subayların siyasete girmemesi gerektiğini defaatle dile getirmiştir. Ayrıca padişahın da güvendiği bir isim olan Mustafa Kemal Paşa; Vahdettin'e 1918'deki Almanya seyahati esnasında eşlik etmiştir yani onun bir anlamda fahri yaveridir. Örneğin; bu kadar geniş yetkiler ile Anadolu'ya gönderilmesine karşı çıkan adliye nazırı ve şeyhülislama, Damat Ferit !, padişahın Mustafa Kemal Paşa'ya olan teveccühünü hatırlatacaktır. Tabi Damat Ferit gibi bir haini kendisine güvenebileceği konusunda ikna eden sebepler arasında, Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a hareket etmeden hemen önce 14 mayıs akşamı onunla görüştüğü sırada gösterdiği kişisel karizması ve diplomasi yeteneğini de unutmamak gerekir. Mustafa Kemal Paşa Anadolu'ya geçer geçmez, ordu müfettişliği unvanının verdiği yetkileri de kullanarak ivedilik ile bir direniş örgütlemeye koyulur. Bu noktada tüm Kurtuluş Savaşı boyunca kendisini gösterecek olan bir örüntüden bahsetmezsek, Atatürk'ü milli mücadelenin diğer paşalarından ayıran özelliği ifade etmekte zorlanırız. Diğer kumandanların aksine Mustafa Kemal Paşa, başkentin ataletinin en başından beri farkındadır. Damat Ferit'i de, Vahdettin'i de çok iyi tanımaktadır ve onun vizyonu Anadolu'dan yeni bir hareket çıkarmak, ülkeyi kurtarmayı başarabilirse de yeni bir düzen kurup imparatorluğun kronik problemlerini çözmektir. Binaenaleyh en cesur hamleleri yapmaktan çekinmez. Bu hamlelerin her birinde yanındakilerin "şerhiyle" karşılaşması, milli mücadele boyunca karşımıza çıkan bahsettiğimiz "örüntüdür". Gerek Erzurum ve Sivas Kongrelerinde gerekse ardından son Osmanlı Meclisi' nin toplanmasına yol açan süreçte Atatürk, yanındakilerinin ekseriyetinin kendisine olan desteğinin "şartlı" olduğunun farkındadır. Zaten Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında yanında bulunan Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi isimlerle ilerleyen yıllarda yollarının ayrılmasının nedeni biraz da budur. Mustafa Kemal, bu paşalara nazaran daha radikal fikirlere sahiptir ve bu fikirlerin "uygulama" zamanı geldiğinde bunu hiç tereddüt etmeden fiiliyata dökme konusunda da ısrarcıdır. Gençlik yıllarından itibaren kafasında her daim modern bir toplum ve devlet modeli olan Mustafa Kemal Atatürk, bu tasavvurunu köklü inkılap lar ile gerçekleştirmek isteyen biridir. Kariyerinin ilk dönemlerinde fikirleri fazla iddialı bulunup pek fazla itibar görmemiş olsa da Birinci Dünya Savaşı 'ndan başlayarak Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadarki süreçte elde ettiği muazzam başarılar, ülkemizin ve toplumumuzun bekası için yapmak istediklerini gerçekleştirmek adına kendisine gerekli olan güç ve yetkiyi elde etmesine imkan sağlamıştır. Atatürk 'e dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Falih Rıfkı Atay'dan Çankaya, Attila İlhan'dan Hangi Atatürk, İlber Ortaylı'dan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Emrah Safa Gürkan'dan Büyük Devrimin Portreleri: Cumhuriyet'in 100 İsmi adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Haçlı Seferlerinin En Karanlık Yüzü: Maarra

    "Burası yabani hayvanların kol gezdiği bir çayırlık mı yoksa benim evim mi, doğduğum yer mi, bilmiyorum!" Bağları, zeytinlikleri ve incir bahçeleriyle refah içerisinde ve o dönemde Halep 'in hükümdarı olan Rıdvan 'ın metbuluğu altında dingin bir yaşam idame ettiren Maarra şehrinin kaderi, "kutsal toprakları kurtarma" gayesi ile batıdan yola revan olmuş ve daha sonra Haçlılar olarak nitelendirilecek olan Frenk lerin istilası sırasında korkunç bir hal alacaktır. 1098'in ilk aylarında Maarra sakinleri, kendi şehirlerinden üç günlük yürüyüş mesafesi uzaklıkta bulunan Antakya 'da gerçekleşen savaşı kaygı içerisinde takip etmektedirler. Şehrin düşmesinin akabinde muzaffer Frenkler, komşu birkaç köye çapul akını düzenlemiş ancak Maarra'ya dokunmamışlardır. Sıranın kendilerinde olduğunu hisseden şehrin kimi sakinleri, daha güvenli olacağını düşünerek Halep , Humus ve Hama gibi nispeten daha büyük ve korunaklı yerlere göç etmeyi tercih etmiş ve zaman, kasım ayının ortasına doğru binlerce Frenk atlısı gelip de Maarra'yı kuşattığında, bu kaygıların ne kadar yerinde olduğunu haklı çıkarmıştır. Nüfusun bir bölümü kaçmayı başarmış olsa da, çoğunluk kapana kısılmıştır. Maarra'da düzenli bir ordu değil, yalnızca şehir milisi vardır ve hiçbir askeri tecrübesi olmayan birkaç yüz genç de, tehlikenin büyümesinin ardından ivedilikle milis kuvvetlere katılmıştır. Ürkütücü şövalyeler karşısında iki hafta boyunca şehri cesurca savunan kuvvetlerin direnci, 11 Aralık 1098'de kırılmış ve Maarra'nın ileri gelenleri, saldırganların başında bulunan Antakya'nın yeni efendisi ve 1. Haçlı Seferi 'nin meşhur 4 komutanından biri olan Bohemond ile şehrin teslim şartlarını görüşmek üzere temas kurmuştur. Bohemond, çarpışmayı kesip bazı meskun yerlerden çekilmeleri koşuluyla şehrin sakinlerinin canının bağışlanacağına dair söz vermiş; ancak Haçlı Seferleri esnasında sıkça gördüğümüz üzere Frenkler, yine, verdikleri sözde durmamışlardır. İbnü'l Esir 'in aktardığına göre; 12 aralık günü şafak ile beraber şehre giren kuvvetler, büyük bir kıyım gerçekleştirmiştir. Ancak anlatıdaki dehşet, kurban sayısının çokluğundan ziyade, ahaliye reva görülen ve tasavvuru bile güç olan sondan kaynaklanmaktadır. "Maarra'da bizimkiler yetişkin dinsizleri kazanlarda kaynatıyor, çocukları ise şişe geçiriyor ve kızartıp yiyorlardı."  Bu sözler, Frenk kronikçi Raoul de Caen 'e aittir. Maarra'ya yakın yerleşimlerde yaşayanlar, Raoul'un bu itirafını okumasalar dahi, görüp işittiklerini ömürlerinin sonuna kadar unutamayacaklardır. Hem yerel ozanlar hem de sözlü rivayetler tarafından yayılan bu vahşetin anıları, silinmesi çok zor bir Frenk imgesini belleklere kazıyacaktır. O dönemde kültür olarak çok üstün olsa da, her türlü savaşçılık özelliğini çoktan yitirmiş olan Araplar açısından Frenk istilası, korku ve horgörünün birbirine karıştığı duyguların hasıl olmasına sebebiyet verecektir. Bu algının bir tezahürü olarak Arapların hemen hemen bütün destan edebiyatında Frenkler, "insan yiyen kişiler" olarak betimlenecektir. Maarra'daki vahşetin ertesi yılı Bohemond'un Papa'ya gönderdiği resmi mektupta konuya dair şu ifadeler yer almaktadır: "Ordu, Maarra'da korkunç bir açlığın pençesine düştü ve ihtiyaç, onları Müslümanların cesetlerini yemek gibi canavarca bir işe mecbur etti." Maarra bölgesinin sakinlerinin maruz kaldıkları ve sadece "açlık" ile izah edilemeyecek zulüm, 1098'nin meşum kışı boyunca devam etmiştir. Bağnaz Frenk çeteleri olan Tafur ların, Müslüman eti yemek istediklerini yüksek ses ile haykırarak kırlara dağıldıkları ve akşamları öldürdükleri insanları parçalayıp yemek için yaktıkları ateşin başında toplandıkları, muhtelif kaynaklarda belirtilmektedir. Bu yamyamlık bir ihtiyacın sonucu mudur yoksa bağnazlığın mı ? Tüm bu anlatılanlar son derece gerçekdışı gelse de, tanıklıklarda dile getirilen suçlamalar hem betimledikleri olaylar hem de hissedilen marazi hava açısından inandırıcıdır. Bu bağlamda, Maarra'daki kuşatmaya bizzat katılmış Frenk kronikçi Albert d'Aix 'in bir cümlesi, dehşet düzeyindeki erişilmezliğini korumaktadır: "Bizimkiler sadece öldürülmüş Müslümanları değil, köpekleri bile hiç iğrenmeden yiyorlardı !" Maarra'da yaşanan vahşet, Araplar ile Frenkler arasında yüzyıllar geçse de kapanmayacak derin bir uçurum yaratacaktır. Bu menfur hadisenin bir sonucu olarak, Frenk istilası sırasında pek çok şehir, köşeye sıkıştırılmadıkları takdirde direnmeden teslim olmuştur. Arkalarında dumanı tüten harabelerden başka bir şey bırakmayan Frenklerin Kudüs'e doğru yürüyüşleri esnasında kendi iç çekişmeleriyle meşgul olan Suriyeli emirler ise, Maarra ile aynı kaderi paylaşmamak adına istilacılara armağanlar yüklenmiş elçiler göndermiş ve iyi niyetleri konusunda güvence vermişlerdir. Haçlı Seferleri'ne dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere; Ernoul Kroniği / Haçlı Seferleri Tarihi ve Amin Maalouf'dan Arapların Gözünden Haçlı Seferleri adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Protestan Reformu ve Avrupa’nın Dönüşümü

    16. yüzyılın başlarında genç bir üniversite öğrencisi Almanya'nın Erfurt kasabası civarındaki kırlarda yürümektedir. Bir fırtına çıkar ve şimşekler çakmaya başlar. O esnada bir yıldırım, genç adamı kıl payı ıskalayarak toprağa saplanır. Genç adam bu olayı, tanrıdan gelen ilahi bir işaret olarak addeder ve ona olan minnetini göstermek adına papaz olmaya karar verir. Martin Luther , doğduğu yer ve yetiştiği ailenin de etkisiyle küçük yaşlarından itibaren belirli aralıklarla nevrotik dönemlerden geçen ve çevresine adapte olma konusunda birtakım güçlükler çeken, tabiri caizse münzevi bir kişiliktir. 1510 yılında, yine, bu tarz buhranlı bir ruh halindeyken gerçekleştirdiği Roma yolculuğu da aslında bir süredir gözlemlediği ve kendisini düşünmekten alıkoyamadığı birtakım "olumsuzlukların" dışavurumundan ibarettir. Muhtelif bunalım türlerinin ortak özelliği; kişinin yaşadığı dünyayı çirkin ve kötü bir yer olarak addetmeye başlamasıdır. Ne dinlediği müzikten hoşnut olabilen ne de doğası itibariyle sosyal bir varlık olmasına rağmen çevresindeki insanlarla diyalog kurmaktan keyif alabilen kişi, bu nevrozun bir sonucu olarak mütemadiyen her şeyi sorgulamaya başlar. Binaenaleyh Martin için de Roma, sözüm ona uhrevi bir kent olmasına rağmen büyük zenginliği ve ölçüsüz savurganlığı ile yozlaşmış bir hüviyete sahiptir. Kilisenin prensleri yani kardinal ler, metrelerce kumaş harcanarak dikilmiş kaftanlar giymekte ve kutsal şehrin sokaklarında arzı endam etmektedir. Neferi olduğu öğretinin temsil ettiği değerler ile birebir zıtlık içerisinde olan Aziz Petrus'un tahtı için bir şeyler yapılması gerektiğine kanaat getiren Luther, nihayetinde İsa'nın izinden giderek çilekeş bir yaşam süren ve "zengin adamı" cennete sokacak yegane niteliğin alçakgönüllülük olduğunu dile getiren gezgin bir din adamıdır ... Protestan lığın sadece nevrotik bir keşişin Roma 'da deneyimlediklerinden mütevellit ortaya çıktığını iddia etmek, olguları basite indirgemek olacaktır. İnsanlık tarihi boyunca gözlemleyebileceğimiz gibi büyük değişimler; rastlantısal olaylar ile elverişli koşullar çakıştığı zaman meydana gelir. Filhakika Luther ortaya çıkmadan önce de pek çok kişi uzun süredir (Roma İmparatorluğu ile kilisenin nikahlanmasından bu yana) kiliseyi eleştirmekte, onun gücüne ve zenginliğine karşı çıkmaktadır. (bkz: Tanchelmus ) (bkz: John Wyclif ) lakin muhtelif isimler arasında en büyük etkiyi ve köklü bir değişimi yaratacak olan Martin Luther'dir. Luther ilk olarak öfkesini, kilisenin "parayla günah bağışlama" uygulamasına yöneltir. Roma, bu işten ciddi bir gelir elde etmektedir ve Martin'in kutsal şehirde bulunduğu esnada "günah bağışlama piyasasında" patlama yaşanmaktadır. Örneğin; 1516 yılında Papa X. Leo "üc reti mukabilinde" kutsal emanetleri görmeye gelenlerin günahlarını affetmiştir. 1517 yılında ise Tetzel adlı bir Dominiken rahibi, katedral inşa etmek ve bağlı olduğu başpiskoposun "kişisel" borçlarını ödemesine yardımcı olmak adına Almanya'da kapı kapı gezip para karşılığı günah bağışlamıştır. 16. yüzyılın ilk yarısında İsa'nın giysileri ya da üzerinde gerildiği tahta haçın parçaları gibi sözüm ona kutsal emanetler hemen her yerde satılmaktadır ve birtakım manastırların en önemli gelir kalemi, kutsal emanetlerin endüstriyel ölçekte üretimidir. Yine, kilisedeki önemli pozisyonların rüşvet karşılığında alınıp satılması, dönemin alışkanlık haline gelmiş bir diğer uygulamasıdır. Yukarıda bahsini geçirdiğimiz Tetzel 'in "hamisi" olan Mainz başpiskoposu, bulunduğu konumu elde etmek adına verdiği rüşvetlerden mütevellit büyük bir borç yükünün tahakkümü altındadır. Bütün bu gelişmelerin akabinde ve gördüklerinin de etkisiyle öfkeli Luther, kilisenin anlamsız uygulamalarına yönelik eleştirilerini içeren meşhur 95 Tez 'ini hazırlar ve 31 Ekim 1517'de metni Wittenberg Katedrali 'nin kapısına çiviler. Mevzubahis davranış bugün bize fazlasıyla dramatik ya da tiyatral gelebilir ancak Orta Çağ Avrupası'nda bir tartışma başlatmak isteyen kimseler ekseriyetle bu şekilde davranmaktadır. Nitekim Luther'in bu hareketi gerçekten de Avrupa tarihindeki görece en büyük dini kargaşanın fitilini ateşleyecektir. Luther'in Katolik öğretisine karşı eleştirisi üç temel noktaya odaklanmaktadır. İlk olarak Aziz Pavlus 'un Romalılara yazdığı mektuptaki bir pasaja dayanarak insanların "kurtuluş" için sadece iman etmelerinin (inanmalarının) yeterli olduğunu ileri süren Martin; rahiplerin, keşişlerin, piskoposların ve benzerlerinin "sıradan bir insandan" daha kutsal ya da mühim olmadığını ifade eder. Ona göre gösterişli ayinlerin, resimlerin, diz çökmelerin ya da parayla günah bağışlamaların herhangi bir ehemmiyeti yoktur ve bütün bunların "kurtuluş" için bir araç olarak görülmesi saçmalıktan ibarettir. Önemli olan yegane şey, Sola Fide yani "sadece inanç"tır. İnananların tanrıya sadece ayinlere katılarak ya da dua ederek değil, günlük hayatlarını idame ettirmek için ifa ettikleri görevlerini (işlerini) şevk ile yerine getirerek ibadet etmesi de mümkündür. Hülasa ister hasat kaldırmak ister ticaret yapmak olsun, "sıkı ve dürüst bir şekilde çalışmak" da tanrıya ibadet etmenin bir yoludur. İkinci olarak Luther, kutsal kitabın Hristiyanlığa dair yegane bilgi kaynağı olduğunu ileri sürer. Ona göre İncil 'in okunması ve içeriği hakkında düşünülmesi bireylerin hem hakkı hem de vicdani sorumluluğudur. Papa'ya varıncaya dek hiçbir rahibin bu süreç içerisinde işlevsel bir yeri yoktur çünkü kurtuluş, bireysel bir meseledir ve kişinin vicdanı ile tanrı arasındaki ilişkide aracıya gerek duyulmamalıdır. Üçüncü olarak Luther, vaftiz ya da komünyon gibi ayinlerin "büyülü" bir yanı olmadığını dile getirir. Bunlar inancın sembollerinden başka bir şey değildir. Katolik öğretisi ise rahibin şarap ekmek ayini sırasında şarabı ve ekmeği, İsa'nın kanı ve etine dönüştürme gücüne sahip olduğunu belirtmektedir. Luther, bu fikirlerin bir kenara atılması gerektiğini ifade eder ve böylece ileride Calvin gibi birtakım Protestanların komünyon ayininin sembolik anlamı dışında herhangi bir niteliği olmadığını iddia etmelerinin zeminini hazırlamış olur. Aslına bakılırsa Luther'in fikirlerini objektif bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde söylediklerinde özgün veyahut benzersiz bir yan olmadığını kolaylıkla gözlemleyebiliriz. Farklı inanç sistemlerinde de görebileceğimiz üzere "tanrı fikri" nerede bir rahipler hiyerarşisi ve ayinler silsilesi doğuran örgütlü bir din halini alacak olsa, birileri çıkıp bireysel ibadetin daha önemli olduğunu ileri sürmekte ve günlük yaşamımız içerisinde gerçekleştirdiğimiz en sıradan eylemler dahil, her şeyin aslında ilahi ve uhrevi bir hüviyeti olduğunu (bkz: ibadet ) iddia etmektedir. Ancak Luther'in kişisel protestosunun pek çok insanın hep bir ağızdan attığı savaş narasına dönüşmesinin belli başlı tarihsel sebepleri vardır. Örneğin; 15. yüzyılın ikinci yarısı ve 16. yüzyılın başı itibariyle okuryazarlığın artması ve ucuz kitapların yaygınlaşması, Martin'in fikirlerinin bir ülkeden ötekine sıçramasına yardım etmiştir. Dini ve dünyevi otoriteler, artık yalnızca kitapları yakarak fikirleri yok etmeyi başaramamaktadır çünkü yeni teknoloji (bkz: matbaa ), yakılanların yerine ivedilikle yenilerinin konmasına olanak sağlamaktadır. Antik Yunan'a ve kadim Roma'ya yeniden ilgi duyulması, insan aklını her şeyden üstün tutan hümanizm felsefesini beslemiş ve septisizm 'i teşvik etmiştir (bkz: neoklasisizm ). Yine, kutsal kitabın İbraniceden ve Yunancadan yapılan çevirileri toplumun, kilisenin kutsal metinlere dair resmi yorumlarını sorgulamasına neden olmuş ve Erasmus gibi düşünürlerin hicvi, cehalet ve batıl inançlara karşı bir silah olarak kullanmasına olanak sağlamıştır. (bkz: Deliliğe Övgü ) (bkz: Deliler Gemisi ) Protestanlığın başarısındaki bir diğer unsur da ekonomi modeli ndeki değişimlere doğru bir şekilde entegre olmasıdır. Teknolojik gelişmeler, keşfedilen Yeni Dünya 'daki zenginlikler ve gelişmiş iletişim ile taşımacılık yöntemlerinin ortaya çıkması bilhassa tüccarların daha uzak ve farklı yerlerde ticaret yapmasına ve büyük servetler edinmesine olanak sağlamıştır. Aynı zamanda kendi yiyeceğini ve giysilerini üreten aile birimi , insanların gereksinim duyduğu şeyleri satın alma kapasitesi elde edebilmek için emeğini satmaya başlamasıyla birlikte daha az kendi kendine yeter bir hale gelmiştir. Bilahare Karl Marx 'ın da ifade edeceği gibi bu yeni kapitalist yaşam tarzının kendine özgü birtakım sakıncaları vardır. Mevzubahis düzende parası olmayanın gücü de yoktur ve işçiler, aynı kişiye hem emeklerini satmak hem de ondan temel ihtiyaçlarını "satın almak" durumundadır ve arz sahibi de bu yol ile işçileri sömürerek azami kar elde etmektedir. İşte bu noktada protestanlık inancının, yeni ekonomik modele uyumlandığını görürüz. İtikadın savunduğu ilke doğrultusunda tanrıya günlük yaşam pratikleri kanalıyla ibadet edilebileceği fikri, çalışmanın kendisinin ruhani bir etkinlik olduğu anlamına gelmektedir. Yine, Protestanlığın lüks ve zenginliği reddetmesi ve dindarlardan çalışkan olmalarını istemesi, pragmatist arz sahiplerinin daha fazla kar etmeye özenmelerine sebebiyet vermektedir. Velhasıl "rastlantısal" olarak şartların ortaya çıkardığı uyum, kapitalizmin de yeni amentüyü desteklemesine neden olmuştur. Milliyetçilik akımının ortaya çıkışı da, yine, Protestanlığın yayılışının ilk aşamalarında önemli bir rol oynamıştır. Avrupalı hükümdarlar, oldukça maliyetli haçlı seferleri ni finanse etmek ve kiliseye ağır vergiler ödemek zorunda bırakılmalarından (papanın, bilhassa monarşiler üzerindeki tahakkümünü de unutmayalım) mütevellit Luther'in Papa'nın otoritesini reddetme fikrini cazip bulmuşlardır. Ayrıca Martin'in savunduğu Cujus Regio, Ejus Religio ilkesi, Roma'ya karşı Avrupalı monarkların aradığı türden bir ideolojidir. Basitçe ifade etmemiz gerekirse, bu fikre göre; dini farklılıklar hoş görülebilmektedir lakin her toplum, kendi önderinin dinini benimsemelidir. Kilise tarafından "sapkınlık" olarak nitelendirilen Protestanlık, hükümdarların kendi uyruklarının neye inanacağına karar vermesine olanak tanıyarak Katolisizm karşısında kendisine güçlü müttefikler edinmiş olur. Unutulmamalıdır ki, belli bir dini inanç ancak onu bastıracak bir iktidar varsa sapkın olarak addedilebilir ve söz konusu ilke, yeni itikadın eskisi karşısında kora kor bir mücadele vermesine olanak tanımıştır. Nitekim 1555 yılında gerçekleşen Augsburg Barışı 'nın, Cujus Regio, Ejus Religio ilkesine pozitif hukuk içerisinde önemli bir yer açarak Protestan hükümdarların kendi uyruklarına özgür olma ve hoş görülme hakkını tanımasıyla beraber Katolik kilisesinin otoritesi her anlamda ciddi bir darbe almış olur. Protestanlık, bireyin kurtuluşundan kendisinin sorumlu olduğuna vurgu yaparak günümüz modern toplumlarını oluşturan aydınlanma fikirlerinin ortaya çıkışını kolaylaştırmıştır. Ağustos 1789'da Fransa'daki devrimciler, "insanlar eşit haklarla doğarlar ve yaşarlar" diyerek evrensel insan hakları nı deklare ettikleri zaman kısmen de olsa Protestanlığın dünyaya getirmiş olduğu bir "ruhu" devam ettirmektedirler. Özgür ve tüm insanlar ile eşit olan birey fikri, varoluşumuzun temel dayanaklarındandır ve bu bireyin önemi, herhangi bir itikadın değerinden çok daha fazladır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Martin Luther'den Doksan Beş Tez, Desiderius Erasmus'tan Deliliğe Övgü, Immanuel Kant'dan Aydınlanma Nedir ve Friedrich Engels'ten Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Haşhaşiler: Dağın Gölgesinde Korku ve İtaatin Mimarları

    Haşhaşiler; devlet içerisinde devletin hakimiyet ve hükümranlığının teşekkülü. 300 yıllık bir zaman dilimi içerisinde her yere dehşet salmış bir korku imparatorluğu... Peki nasıl oluyor da karizmatik bir liderin etrafına toplanmış bir avuç adamın yaptıklarının etkileri günümüze kadar ulaşabiliyor ya da pek çok kişi tarafından suç örgütü olarak nitelendirilen ve yerleşik kamu düzenine bir tehdit hüviyetindeki bu oluşum popüler kültürde kendisine müstesna bir yer edinebiliyor, bilgisayar oyunlarında (Assassin's Creed) ve tüketim toplumunun ihtiyaçlarında ziyadesiyle yer bulabiliyor ? İnsanın düzene karşı başkaldırı ihtiyacı mı ? Kuralsızlığa, anarşiye duyulan özlem mi ? Yoksa içimizde süregelen iyi ve kötü çatışmasının bir tezahürü mü ? Tüm bu soruların cevabını bulabilmek adına geçmişe, neredeyse bin yıl geriye gitmemiz gerekiyor çünkü her konuda olduğu gibi geçmiş, bugüne ve geleceğe anlam kazandırmak isteyenlerin başvurabileceği yegane kılavuz ... Haşhaşiler 1090 yılında, Alamut Kalesi 'nin alınmasından çok önce, tarikatın kurucusu ve ilk şeyhi olan; Seyidna , Şeyh el Cebel , Yaşlı Adam ve Dağın Şeyhi gibi sıfatlara haiz Hasan Sabbah tarafından organize edilmeye başlanmış bir örgüttür ve her yapılanmada olduğu gibi Haşhaşiler'de de bir hiyerarşi söz konusudur. Hiyerarşinin en tepesinde, her türlü sırrın sahibi "şeyh" yer alır. Şeyhin hemen arkasından ise üç yardımcısı gelir ve bu kimselerin müdahil olduğu gruba " dai" denmektedir. Dailer, basitçe ifade etmemiz gerekirse, propagandacı dervişlerdir. Tarikata mürit toplamak ya da tarikatın ideolojisini insanlara tebliğ etmek gibi önemli işlerin denetimden mesul olan mevzubahis kimseler, aynı zamanda örgütün ekseriyetle faaliyet gösterdiği üç bölgeden de sorumludurlar. (Haşhaşi faaliyetlerinin en yoğun olduğu bölgeler ehemmiyet sırasına göre ilk olarak; Doğu İran , Horasan , Kuhistan ve Maveraünnehir , ikinci olarak; Batı İran ile Irak ve son olarak Suriye 'dir. Hiyerarşi piramidinin dailerden sonraki basamağında " refikler" yer almaktadır. Refiklerin (gerekli eğitimi almalarının akabinde) bir kaleyi idare etme, bir kenti veyahut eyalet örgütünü yönetme gibi önemli yetkileri bulunmaktadır ve bu grubun içerisinde en yetenekli olanlar, belirli bir zaman zarfının akabinde dai payesini elde etmeye hak kazanırlar. Refiklerin arkasından ise "tarikata bağlı olanlar" yani " lesikler" gelmektedir. Bu kimseler, ilme veya şiddete meyilli olmayan tabandaki müritlerdir ve aralarında Alamut civarından pek çok çoban, kadın ve ihtiyar vardır. Yukarıda bahsini geçirmediğimiz ancak tarikatın bel kemiği olarak nitelendirilebilecek bir grup vardır ki o da mücibler yani "icabet edenler"dir. Mücib, örgüt üyeliğine aday olan kimselere verilen isimdir ve adaylar aldıkları ilk eğitimin akabinde yeteneklerine göre refik veya fedai sınıfına ayrılmaktadır. Bu noktada " fedai" sınıfına bir parantez açmamız gerekir. Fedailer tarikatın, bilhassa Alamut Kalesi'ne yerleşmesinin akabinde, "vurucu gücünü" oluşturan kesimidir. Binaenaleyh şeyh onları; imanı sağlam, becerikli ve dayanıklı ancak ilim ile eğitime fazla ilgisi olmayan mücibler arasından seçmektedir. Fedailer; hızlı ve gizli haberleşme araçları olan posta güvercinlerini kullanmak, şifreli alfabeleri ezberlemek, yerel bir lehçeyi/ağzı öğrenmek, yabancı ve düşman bir ortama sızmak ve orada yeri geldiğinde haftalarca hatta aylarca kendini belli etmeden yaşamak, saldırı yapılacak kimseye dair en ince ayrıntıyı (alışkanlıklarını, kiminle nerede ve ne zaman vakit geçirdiğini öğrenmek gibi) kuşku uyandırmadan araştırmak gibi muhtelif ve zorlu eğitimlerden geçmektedirler. Fedailere verilen en dikkat çekici eğitimlerden biri de, infazı gerçekleştirecek kişinin cinayetin akabinde olay yerinden kaçmamasına yönelik olandır. Psikolojik harp olarak da nitelendirebileceğimiz bu davranış biçimiyle amaçlanan yaratılacak olan dehşetin etkisini arttırmak ve kendisini feda eden kimsenin yüce bir davaya hizmet ettiğini topluma göstermektir. Sabbah'ın meşhur öğretisinde de ifade ettiği gibi tarikatın müritleri, kendilerini savunmak için öldürmekte ancak insanları ikna etmek, kazanmak için ölmeyi de bilmektedirler ... 11. yüzyılın sonlarında ve 12. yüzyılın ilk yarısında Haşhaşiler'in faaliyet gösterdiği coğrafyadaki konjonktür göz önüne alındığında suikastlerin yapıldığı kişiler ve eylem sonrası fedailerin takındığı tavır Hasan Sabbah'a ve takipçilerine gerçek dışı bir hüviyet kazandırmaktadır. Ancak alışılmışın dışında olan bu davranış biçimi, aynı zamanda ( Selçuklu sarayının bilhassa propagandasını yaptığı) Sabbah'ın takipçilerinin uyuşturucu etkisinde eylemlerini gerçekleştirdiklerine dair dedikoduları da beraberinde getirmiştir. Filhakika Haşhaşiler bir süre sonra Haşşaşiyun yani "afyon içenler" ismiyle anılmaya başlanır. Muhtelif oryantalistlere göre Avrupa dilindeki "Assassin" kelimesi de bu tabirden türemiştir. Muvaffak Nişaburi 'nin okulunda Ömer Hayyam ve Nizamülmülk ile beraber eğitim gören Hasan Sabbah'ın bitkilere ilgi duyduğu, onların şifalı etkileri bir yana yatıştırıcı ve uyarıcı özelliklerini de iyi bildiği ve Alamut'taki kalesinde müritlerini "öğrenmeye" daha açık kılmak için ceviz, bal ve kişniş karışımı bir macun hazırladığı dönemin vakanüvisleri tarafından muhtelif kaynaklarda aktarılmaktadır. Ancak Haşhaşi kelimesinin etimolojik yapısına baktığımızda ve Alamut'tan günümüze kadar gelmiş olan belgeleri incelediğimizde karşımıza bambaşka bir gerçek çıkmaktadır. Bu bağlamda Sabbah'ın müritlerine "dinin esaslarına bağlı kalanlar" manasında Esasiyun şeklinde hitap ettiğini ve zaman içerisinde bu kelimenin hem bölge insanlarının yanlış telaffuzu hem de tarikatın kötü şöhreti hasebiyle "Haşşaşiyun"a yani "afyon kullananlara" evirildiğini görürüz. Buraya kadar tarikatın teşkilatlanmasını, isminin etimolojik kökenini ve faaliyetlerini icra etme biçimlerini inceledik. Sıra, tarihe damga vurmuş mevzubahis yapılanmanın arkasındaki üst akılda yani Hassan Sabbah'ta. Hasan Sabbah, Rey kentinden gelen ve katı bir şii tedrisatından geçen Ali isimli bir rafızi nin oğludur. Bugünkü İran'ın Kum kentinde 1040'lı ya da 1050'li yıllarda dünyaya geldiği rivayet edilmek ile birlikte Hasan'ın doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. Küçük yaşlarında babasının da etkisiyle On İki İmam Şiiliği üzerine eğitim gören Hasan, daha sonra yine babası tarafından, yukarıda da belirttiğimiz üzere, meşhur bir Sünni alim olan Muvaffak Nişaburi 'nin okuluna Nişabur'a gönderilir ve burada (kimi kaynaklarda durumun bu şekilde olmadığı belirtilse de) Ömer Hayyam ve Nizamülmülk ile tanışır. Rivayet odur ki; üç arkadaş talebelik yıllarında birbirlerine "aramızdan kim ihya olur, sübuta ererse; diğer ikisine yardım edecek." şeklinde bir söz vermiştir. Nitekim Nizamülmülk, belirli bir zaman zarfının akabinde Selçuklu Devleti 'ne vezir olur. Kendisine ilk ziyareti Hayyam yapar. Nizam, Hayyam'a vezirlik teklif eder lakin dünya malında gözü olmayan Hayyam, şiir ve astronomi ile uğraşmak istediğini dile getirir. Bunun üzerine Nizamülmülk, Hayyam'a ilim çalışmalarını rahat bir şekilde ifa edebilmesi için devlet hazinesinden belirli bir ödenek sağlar. Hasan'ın ise Nizam'ın ilk vezirlik yıllarında sesi çıkmaz. 1072'de Melikşah 'ın tahta çıkması ile beraber Sabbah, Selçuklu sarayına gelir ve Nizam'a birbirlerine verdikleri sözü hatırlatır. Bunun üzerine Nizam, Sabbah'ı sultana takdim eder ve Sabbah, Selçuklu sarayında makam sahibi olur. Zaman içerisinde Sabbah'ın rekabetçi kimliği kendini gösterir ve Melikşah'ın gözünde itibarı artar. Bilahare Sabbah, Nizam'a, devlet gelir ve giderleri ile alakalı tutulacak çeteleyi 40 günde halledebileceğine dair Melikşah'ın huzurunda meydan okur. İtibarının sarsıldığını hisseden Nizam, bu süreçte Sabbah'tan gizli bir şekilde onun yaptığı hesaplara dair çalışmanın mühim birkaç sayfasını bozar. 40. günün sonunda Sabbah, sultanın karşısına yanlış hesaplar ile dolu bir çalışma çıkar ve saraydan kovulur. Nizam'ın oyunun farkına varan Sabbah, hayatının tehlikede olduğunu anlar ve önce Rey şehrine akabinde de Isfahan'a kaçar. Isfahan'da olduğu süre boyunca evinde kaldığı Ebufasl 'ın etkisiyle tekrar eski inancına yönelim göstermeye başlayan Sabbah, Fatımiler in koruyuculuğu altındaki İsmaililik mezhebine geçiş yapar. Daha sonra Irak bölgesi Başdaisi Abd'ul-Melik İbn Attaş 'ın yanına giden Sabbah, onun tavsiyesiyle Fatımi halifesi olan Müstansır 'ın yanına gider ve Darülhikme 'de İsmaili mezhebi hakkında eğitim almaya başlar. Zaman içerisinde burada da sivrilen Sabbah, Müstansır'dan icazet alarak Horasan bölgesinden sorumlu dai olur. Halife Müstansır'dan sonra hilafet makamına veliaht Nizar 'ın geçmesini isteyen Sabbah, burada da Selçuklu sarayında olduğu gibi yine Başvezir Bedr el-Cemali ile karşı karşıya gelir. Mısır'daki iktidar mücadelesi de hüsran ile sonuçlanan Sabbah, önce Cemali tarafından hapse atılır akabinde de Kahire'den sürgün edilir. 1081 yılında tekrar Isfahan'a gelen hasan burada, 9 yıl boyunca sürecek olan ve kendi tabiriyle Bâtınîlik - İsmaililik'in bir sentezi olan ideolojisinin tebliğine başlar. 1090 yılına gelindiğinde Sabbah bütün hazırlıklarını tamamlamıştır. Artık ihtiyacı olan tek şey faaliyetlerini organize şekilde yürütebileceği bir merkezdir. Uzun yıllar boyunca yaptığı seyahatlerin ve çalışmaların bir sonucu olarak Hasan, hem coğrafi konumu ve yapısı itibariyle mükemmel bir hüviyete sahip olan hem de yaratacağı personanın temel direklerinden biri olabileceğini öngördüğü Alamut Kalesi 'nde karar kılar ve kale, kısa süren bir müzakere sürecinin akabinde üç bin altın dinar karşılığında (kan dökmeden) kalenin komutanı ve aynı zamanda bir Selçuklu subayı olan "Muzaffer Reis"ten teslim alınır. 34 yıl boyunca Alamut'tan çıkmak şöyle dursun, kalenin kulelerinden birinde kendisi için özel olarak hazırlattığı bölümden dahi ayrılmayan Sabbah buradan, kimilerine göre insanlık tarihinin gördüğü en dehşetengiz faaliyetleri planlamış ve idare etmiştir. Sabbah'ın organize ettiği suikastlerde okul arkadaşı Nizamülmülk ve Selçuklu sultanı Melikşah da dahil olmak üzere pek çok devlet adamı ve önemli şahsiyet yaşamını yitirmiştir. Haşhaşiler'e dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Joseph von Hammer'den Haşhaşilerin Esrarlı Tarihi, Amin Maalouf'tan Semerkant, Vladimir Bartol'dan Alamut Kalesi ve Bernard Lewis'ten Haşhaşiler adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Bir Diktatörün Anatomisi: Gaius Julius Caesar

    Sayısız kuşağı etkisi altına alan ve dramatik hayatı ile Shakespeare ve Bernard Shaw gibi büyük isimlere ilham kaynağı olmuş Gaius Julius Caesar, tüm zamanların en yetenekli generallerinden biri olmak ile kalmayıp aynı zamanda Roma Cumhuriyeti'nde en yüksek yetkeyi ele geçirmiş, hiçbir zaman kral titrini kullanmasa da pratikte hükümdarlık mertebesine ulaşmış bir politikacı ve devlet adamıdır. Kendisinden sonra iktidara gelen, yeğeni ve aynı zamanda evlatlık oğlu olan Octavianus'un ilk imparator sıfatıyla yarattığı hanedanlık, MS 68'de Nero ile birlikte son bulmasına rağmen onunla hiçbir kan veya evlatlık bağı bulunmayan tüm Roma imparatorlarının Caesar unvanını kullanması ise dikkate değerdir. Julii gibi kadim ancak pek de popüler olmayan bir klanın mensubu olan Caesar'ın isminin bilhassa uzun vadede yüce ve meşru gücü simgeleyen bir san haline gelmesi, Gaius'un insanlık tarihine etkisini idrak etmek açısından son derece önemlidir. İktidar ile isim arasındaki bu ilişkinin kuvveti, 20. yüzyılın başında dünyanın en güçlü ülkelerinden ikisinin hükümdarının unvanlarının, Caesar isminden türemiş olan "çar" ve "kayzer" olmasından da anlaşılabilir. Günümüzde batı devletlerinde klasik medeniyetler özellikle eğitimde eskisi kadar merkezi bir yer teşkil etmemesine rağmen Julius Caesar, antik dönemin beynelmilel tanınan birkaç isminden biridir. Keskin zekalı ve iyi eğitimli biri olan Gaius'un hafızalara kazınmasını sağlayan nitelikleri, ataklığı ve eylem adamı olmasıdır. Fevkalade kabiliyetlidir ve hitabet ile edebiyat alanlarındaki yeteneğinin yanı sıra hem yasa yapmakta hem de politik sahada oldukça başarılıdır. Ancak dört buçuk yüzyıl sürmüş olan cumhuriyet rejiminin son bulmasındaki başlıca aktörlerden biri olan Caesar'ın belki de en önemli özelliği hem Roma halkını hem askerleri hem de baştan çıkardığı kadınları cezbeden karizmasıdır. Onun iyi bir insan olduğunu veyahut yaptıklarının daima şüphe götürmeyecek şekilde olumlu sonuçlar doğurduğunu iddia etmek zordur. Ancak yaptığı yanlışları en azından kendisine itiraf edebilmekte ve hasıl olan yeni koşullara ivedilikle adapte olabilmektedir. Keza onu büyük yapan ve halefleri ile seleflerinden ayıran fark da burada yatmaktadır. Yeri geldiğinde oldukça acımasız olabilen ve hatta bir defasında muharebede ele geçirilen tüm esirlerin ellerinin kesildikten sonra salıverilmesi talimatını veren Gaius'un, mağlup ettiği düşmanlarına karşı merhamet göstermesi ise daha sık karşılaştığımız bir durumdur. Bu tavrın nedenleri aslen pratiktir. Asıl amacı mağlup olan bu insanları Roma idaresi altına sokup vergi mükellefleri haline getirmek olan Gaius, pragmatik bir hüviyete sahiptir ve merhamet ile vahşet arasında bir seçim yapması gerektiğinde öncelikli kriteri; hangi durumun kendisine daha büyük avantaj sağlayacağına dairdir. Hareketli ve enerjik bir emperyalist olan Gaius, bu zihniyetin yaratıcısı değil; uygulayıcısıdır. Caesar'ın iktidarı ele geçirmesinden evvel Roma'nın yönetimi, makamlarını sık sık kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan ve hem daha fakir Romalıların hem de eyaletlerdeki diğer insanların sırtından geçinmekte herhangi bir beis görmeyen bir grup senatörün elindedir. Binaenaleyh cumhuriyet rejimi içten içe çürümüş ve hem Caesar'ın doğumundan önce hem de onun çocukluğunda yaşanmış olan iç savaşlardan mütevellit yıpranmış durumdadır. Caesar'ın, diktatörlüğü ile başlayan süreçte sorumlu bir şekilde davrandığı ve senatör aristokrasisinden farklı bir çizgi izlediği ise açıktır. Onun yaptığı yasalar, belirli bir zümrenin çıkarlarına yönelik değil; bilakis toplumun büyük bir kısmının yararınadır. Nitekim iktidarını tesis etmesiyle beraber baskıcı bir rejim izlememiş ve birçok eski düşmanını affetmiştir. Roma, İtalya ve diğer eyaletler Caesar'ın yönetimi altında uzun zamandır olduklarından çok daha müreffeh durumdadır. Yine de bu sorumlu idareye rağmen Gaius'un iktidarı ele geçirmesi bir anlamda özgür seçimlerin sonu demektir ve kendisi ne kadar adilce hükmetse de monarşi , kaçınılmaz olarak Caligula veyahut Nero gibi imparatorları da beraberinde getirecektir. Şunu da unutmamak gerekir ki; Roma tarihi ekseriyetle aristokrasiye mensup kimseler tarafından dikte ettirilmiş ya da yazılmıştır ve Caesar'ın yükselişi bu sınıfın muktedirliğini kaybetmesine sebebiyet vermiştir. Genel geçer ahlak kuralları üzerinden değerlendirdiğimizde Caesar'ın ahlaklı bir kimse olduğunu söylemek zordur hatta muhtelif konularda ahlaksızca davrandığı da açıktır. Nazik, cömert, kin tutmayan, düşmanlarından dost edinmeye çalışan bir kimse olduğu doğrudur fakat yukarıda da belirttiğimiz üzere, yeri geldiğinde son derece acımasız olabileceğini sergilemekten de kaçınmamıştır. Aynı zamanda müzmin bir çapkın ve hem eşlerine hem de çok sayıdaki sevgilisine karşı mütemadiyen vefasızca davranmış olan Caesar, bunun yanında son derece mağrur ve bilhassa dış görünüşü itibariyle kibirli bir mizaca sahiptir. Caesar hakkında kesin yargıya sahip olmayan bir antik dönem tarihçisi bulmak neredeyse imkansızdır. Kimileri onu Cumhuriyet'in devasa problemlerini fark eden ve bu sorunlara çözüm bulan bir vizyoner olarak görüp takdir ederken kimileri de çok daha eleştirel bir ton tutturmuş ve Caesar'ı yasalar ile adetleri umursamadan hızla tepeye çıkan fakat elde ettiği güç ile ne yapacağını bilemeyen tipik hırslı bir aristokrat olarak değerlendirmiştir. Objektif olmamız gerekirse; Gaius günün sonunda fırsat kollayan bir oportünisttir ve giriştiği her işte şansın önemine inanmış, kendisinin başkalarına nazaran mütemadiyen daha şanslı olduğunu hissetmiştir. 56 senelik yaşamı boyunca kaçak, esir, politikacı, general, avukat, asi, diktatör ve hatta tanrı gibi rolleri üstlenmiş olan bu sıra dışı adam, doğruları ve yanlışlarıyla insanlık tarihinde kendisine müstesna bir yer edinmiştir. Caesar'a dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere, kendisinin yazmış olduğu İç Savaş ve Adrian Goldsworthy'den Caesar adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Pers Gölgesi: Ahameniş İmparatorluğu ve Eski Dünyanın Jeopolitiği

    "Söylenenlere göre kral, Susa ya da Ekbatana'da gözlerden ırak, altın, fildişi ve kehribar ile parlayan devasa duvarların yükseldiği ve aralarında kilometrelerce mesafe bulunan burçlar ve bronzla takviye edilmiş giriş kapılarıyla çevrelenmiş görkemli bir sarayda saltanatını sürdürüyor. Sarayın ileri gelenleri, kralın özel hizmetlileri ve muhafızları olarak görev alanların dışında, dış savunma duvarlarının güvenliğinden sorumlu muhafız alayı ve kralın [...] her yerde gözü ve kulağı olmasını sağlayarak onu olan bitenden haberdar etmek ile yükümlü askeri denetçiler de saraydaki hiyerarşik önem sırasına göre yerlerini alırlar. Bunların dışında ordu komutanları, av sorumluları, armağan kabulünden sorumlu hazine memurları ve mali işleri yürüten üst denetçiler de saraydaki mevkilerine göre sınıflandırılmışlardır. Diğer görevleri üstlenen, benzer bir memur ve hizmetli sınıfı da saray hiyerarşisinin parçasıdır. Bütün Asya 'nın yönetimi [...], büyük kralın köleleri olarak görülen generaller, satrap ve krallar arasında bölüştürülmüştür. Bunun yanı sıra muharebe subayları, kurye ve ulakları, emir erleri ve işaret istasyonlarını denetleyen öncü birlikleri vardır. Özellikle imparatorluğun en uç kesimlerinden, Susa ve Ekbatana'ya kadar, birbiri ardına yakılarak işaret vermeye hazır durumda bekletilen ateşlerden oluşan sistem, kralın Asya'da patlak veren her nevi ayaklanmadan aynı gün içerisinde haberdar edilmesini sağlayan ve saat gibi işleyen bir düzenektir." Yaşamının bir bölümünü Pers İmparatorluğu 'nda geçiren ve bilahare Büyük İskender 'in eğitimini üstlenen Stagiroslu Aristoteles , Evren üzerine adlı (İskender'e ithaf ettiği) eserinde Ahameniş Krallığı'nın yönetimini yukarıda aktardığımız şekilde anlatmıştır. Herodotos kimi zaman gerçeklik ile söylence arasında kesin sınırlar koymakta zorlansa da, az sayıdaki muhtelif kaynaklar ile karşılaştırıldığında Pers İmparatorluğu'nun kuruluşu ile alakalı bizi en çok aydınlatabilen tarihçidir ve aktardığı bilgilerin doğruluk payı, bugün elimizde olan veriler ile mukayese edildiğinde bir hayli yüksektir. Onun anlatısına göre; krallığın kurucusu, MÖ 600-530 yılları arasında yaşamış olan Büyük Kyros 'tur. İmparatorluğun merkezi coğrafyasını teşkil eden İran 'ı kurmasının yanı sıra Kyros, Anadolu 'nun batısındaki Lidya 'yı kontrolü altına almış ve günümüzde Irak , Suriye , Lübnan ve Filistin topraklarına tekabül eden bölgede hüküm süren Babil Krallığı 'nı da fethetmiştir. Kyros'un ardından ise (525 yılında Mısır 'ı aldıktan 3 yıl sonra yaşamını yitiren) oğlu Kambyses tahtı devralmıştır. Herodotos eserinde Kambyses'in ölümün ardından hasıl olan iç savaştan söz etmese de ardılı Birinci Dareios 'un Ahameniş hanedanı mensubu olduğunu ve binaenaleyh Kyros ile kan bağı bulunduğuna değinir. Krallığın sınırlarını bugünkü Libya , Ukrayna ve Pakistan 'a ardı ardına düzenlediği seferler sonrası genişleten Dareios MÖ 486 yılında öldüğünde imparatorluk, o zamana dek sahip olduğu en geniş sınırlara ulaşmış durumdadır. Persepolis 'te bulunan Nakşı Rüstem 'deki lahdini süsleyen rölyeflerde kazandığı zaferler ile tasvir edilen Dareios, söz konusu eserde egemenliği altındaki halkları temsil eden 28 elçi tarafından taşınan bir tahtın üzerinde resmedilmiştir. Mezar taşında ise şu ifadeler yer almaktadır: "Merak eder de, Dareios kaç ülkenin halkına hükmetti diye kendinize sorarsanız, tahtı taşıyan kazınmış figürleri sayınız. O zaman Pers'in mızrağının en uzaklara ulaştığını anlarsınız ve Pers'in evinden çok uzaklarda savaştığını bilirsiniz.". Bu ifadelerden "mızrağın", pers emperyalizmi nin bir sembolü olduğu açıkça görülmektedir. Bilahare Büyük İskender de mevzubahis sembolü hükümranlığı boyunca sahiplenecektir. Dareios'un hükmettiği halklar arasında İyonlar ya da bir diğer deyişle Yunanlar da yer almaktadır ve Batı Anadolu'da ikame eden İyonlar, Asya'da yaşadıkları zaman zarfı boyunca Kyros'un egemenliğini tanıyıp "haraç" ödemişlerse de Avrupa'da yani Yunanistan'da yaşayan soydaşları bağımsızlıklarını korumuştur. 499 yılına gelindiğinde ise Asyalı İyonlar, ani bir dizi saldırı düzenleyerek bölgedeki Pers garnizonlarını dağıtmış ve Atina 'dan gelen savaşçıların da yardımıyla Sardes Satraplığı'na bağlı muhtelif yerleşim yerlerini yok etmişlerdir. Dareios'un nezdinde bu eylem; barbar bir kabilenin gerçekleştirdiği sıradan bir eşkıyalık değil, bilakis yüz kızartıcı ve egemenlik unsurlarını hiçe sayan bir hakaret hüviyetindedir. Bütün bu gelişmelerin akabinde Pers kralı, bölgede asayişin yeniden sağlanmasının ancak imparatorluk ve denizaşırı Yunan devletleri arasında oluşturulacak bir tampon bölgeyle mümkün olabileceğine kanaat getirir ve bu doğrultuda MÖ 492 yılında 20 yıldır Ahamenişler'e haraç ödeyen Makedonya 'da yeni bir satraplık tesis edilmesi için Avrupa'ya bir ordu gönderir. İki yıllık bir zaman zarfının ardından Persler, tanrıları Ahura Mazda 'ya eşdeğer tuttukları Apollon 'a kurban kestikleri kutsal Delos Adası da dahil olmak üzere bütün Ege adaları nı istila etmiş durumdadır. Bir sonraki adım ise Atina'ya bir cezalandırma seferi olacaktır ve Pers donanması, zaman kaybetmeden Atinalıları abluka altına alır. Hatta eş zamanlı olarak Pers süvarileri Batı Anadolu'da bir misilleme hüviyetinde Sardes'i de yağmalamışlardır. Ancak Yunanistan'daki ablukanın altıncı gününde Persler denize açıldığında İyonlar, saldırıya geçerek düşmanlarına büyük kayıplar verdirirler. Nitekim elde edilen bu başarı bugün dahi Yunanlar tarafından "Marathon Zaferi" (bkz: Maraton Savaşı ) olarak kutlanmaktadır. 480 yılına gelindiğinde ise Dareios'un halefi Kserkses , İyonlar'dan babasını intikamını almak için tekrar harekete geçer. Makedonya'dan güneye doğru yol çıkan Kserkses'in komutasındaki üstün teçhizatla donatılmış ordu öylesine kalabalıktır ki, gereken mühimmat ve erzak tedariki için ayrı bir sevkiyat filosu mevzubahis birliklere eşlik etmektedir. Kserkses büyük bir direniş ile karşılaşmadan Teselya 'yı istila eder ve Orta Yunanistan 'ı geçerek Thebai ve Atina 'yı topraklarına katar. Ancak İyon filosunu Atina liman bölgesinden geri püskürtme amacıyla harekete geçen Pers donanması, Yunanlar karşısında büyük bir hezimete uğrar (bkz: Salamis Deniz Savaşı ). Beklenmedik bu yenilgi karşısında birliklerini Batı Anadolu'ya yani Sardes 'e çekmeye karar veren Kserkses, burada salt batı cephesini kontrol altında tutmakla kalmayıp gözünü uzun süredir çatışmaların ardı arkasının kesilmediği bir başka yere, Babil 'e diker. 479 yılın yaz aylarında çıkan Samas - Eriba isyanı, Pers kralına aradığı fırsatı vermiş olur ve Kserkses ivedi bir şekilde harekete geçerek bölgede tekrardan hakimiyetini tesis eder. 478 yılına gelindiğinde ise Kserkses artık, getirisinden çok götürüsü olan, sapa ve gözlerden ırak Yunanistan topraklarından vazgeçmenin, üzerinde hak iddia etmekten çok daha akla yatkın olacağına kanaat getirmiş durumdadır. İyonlar gibi halihazırda kendi aralarında bölünmekte olan ve kayda değer bir tehlike potansiyeli arz etmeyen halkları kaderleriyle baş başa bırakmak makul olandır. Ancak bu düşüncenin ne kadar yanlış bir akıl yürütme olduğu kısa bir zaman zarfının akabinde ortaya çıkacaktır ... Kserkses'in halefi Birinci Artakserkses 'in hükümranlığı döneminde Atinalıların verdiği huzursuzluk yeniden rahatsız edici boyutlara ulaşmış durumdadır ve Atina'nın önderliğinde kurulmuş olan Delos Birliği , bilhassa Anadolu ile Doğu Akdeniz 'de Pers çıkarlarına büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Pers iktidarının mevzubahis bölgelerdeki varlığı ve devamlılığı, İyonların bölünmüş olmasına bağlıdır ve bunun farkında olan Artakserkses, batı cephesinde tekrar aksiyon almaya karar verir ancak bu sefer izleyeceği yöntem, seleflerinkinden farklı olacaktır. Büyük kral, Atina ile savaşın eşiğinde olan Yunan şehir devleti Sparta 'yı büyük meblağlar karşılığında kendi saflarına çekmeyi başarır. Ardından bir diğer yunan şehir devleti Thebai 'nin de bu ikiliye katılmasıyla birlikte Atinalılar bozguna uğrayabilecekleri riski karşısında 449 yılında Artakserkses'in egemenliği altındaki bölgelerde hiçbir surette müdahil rol oynamayacakları yönünde taahhütte bulunmak durumunda kalırlar. Ancak Atina bir süre sonra verdiği sözü tutmayarak 414 yılında Pers İmparatorluğu'nda cereyan eden Amorges liderliğindeki bir isyana destek verince Artakserkses'in halefi İkinci Dareios , Spartalılara yeniden mali destek vermeye başlar. Aldığı desteğin akabinde Sparta, vakit kaybetmeden Atina ile arasında gerçekleşen mücadelenin şiddetini arttırır ve 404 yılında Atinalıları büyük bir yenilgiye uğratarak Peleponnes Savaşları 'nı nihayete erdirir. Pers aleyhtarı politikanın bu vesileyle sona erdiğini zanneden İkinci Dareios, kısa süre sonra ne kadar yanıldığının farkına varacaktır. Bozguna uğrayarak köşesine çekilen Atina'nın yerine şimdi de Sparta, Ahamenişlere rahat vermemektedir. İlk olarak, Pers tahtı için kardeşiyle mücadeleye girişen Lidya satrapı Kyros 'a asker desteği veren Spartalılar, gittikçe daha saldırgan bir hüviyete bürünürler. Bunun üzerine büyük kral, Spartalılara verdiği mali desteği keser ve bu sefer de bir denge sağlamak amacıyla mağlup Atinalıları (tekrar ihya olması için) desteklemeye başlar. Ancak Ahamenişlerin takip ettiği " böl ve yönet" politikasının bir noktada sona ermesi gerekmektedir çünkü İyonlar aynı zamanda Pers ordusuna paralı asker temin eden en önemli kaynak durumundadır ve gözünü budaktan sakınmayan bu korkusuz askerler, Pers askeri yapısı için vazgeçilmez bir konumdadır. Binaenaleyh bütün bunları göz önünde bulunduran Pers İmparatorluğu, İkinci Artakserkses iktidarında yani 387 yılında batılı komşularıyla bir barış antlaşması imzalar. Buna göre Spartalılar artık büyük kralın batıdaki idari temsilcisi konumundadırlar ancak her zaman olduğu gibi bu durum da çok uzun ömürlü olmayacaktır. Nitekim 366 yılında Susa 'da düzenlenen barış konferansından çıkan sonuca göre yeni gölge iktidar , bir diğer Yunan şehir devleti olan Thebai olacaktır ... Buraya kadar aktardıklarımızdan anlaşılacağı üzere Pers kralı; Atina, Sparta ve Thebai'yi çıkarları doğrultusunda birbirine düşürmekte ve satın almakta pek zorluk çekmemektedir. Ayrıca batılı komşularını bilhassa onlardan asker tedarik ederek zayıf düşürmektedir. Ancak bu strateji dördüncü İyon devletinin yükselişi ile birlikte kökünden değişecektir. Pers İmparatorluğu MÖ 338 yılından itibaren Makedon istilasının önünü kesecek yetkinlikte bir geri püskürtme hareketi gerçekleştirmesini olanaksız kılan büyük bir karışıklığın içerisindedir ve bu durumdan mütevellit İskender'in babası olan Philippos 'un iktidarının güçlenmesine de seyirci kalır. Nitekim Büyük İskender 'in Pers İmparatorluğu'nu çökertebilmesini sağlayan salt unsur da askeri dehası değildir. Ahvalin bu şekilde hasıl olmasında Pers kralının yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere İkinci (Kör) Philippos'a karşı uzun süre direniş gösterememesi nedeniyle makedonların giderek daha fazla tehlike arz eden hasımlara dönüşmesinin de önemli ölçüde payı söz konusudur. Velhasıl dünya tarihinde örnekleriyle sıkça karşılaştığımız üzere Pers imparatorluğu da barbar istilalarından dolayı değil; barbarlara, tehlikeli hasımlara dönüşme fırsatı verdiği için yıkılmıştır. (bkz: Roma İmparatorluğu ) Ahameniş İmparatorluğu'na dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Josef Wiesehöfer'den Antik Pers Tarihi, Herodotos'tan Tarih ve J. M. Roberts'tan Dünya Tarihi adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Doğu'nun Kahramanı, Batı'nın Asil Düşmanı: Selahaddin Eyyubi

    Hadimü'l Haremeyn , Müslümanlar için iki mukaddes şehir olarak görülen ve bu sebepten mütevellit Haremeyn olarak anılan Mekke ve Medine 'nin "hizmetkarı" anlamına gelmektedir. Bu unvanı ilk kullanan hükümdar ise yazımızın da konusu olan Selahaddin Eyyubi'den başkası değildir. Selahaddin'in akabinde, kendilerini onun ardılları olarak addeden ve Mısır 'ın hakimleri olan Memluk sultanları da bir egemenlik nişanesi olarak bu sıfatı benimsemişlerdir. Bilahare Osmanlı İmparatorluğu 'nun Suriye ve Mısır'ı ele geçirmesiyle beraber mevzubahis unvan Yavuz Sultan Selim 'den itibaren Osmanlı padişahları tarafından da kullanılmaya başlanacaktır. Selahaddin Eyyubi, 1138 yılında günümüzde Irak 'ın sınırları içerisinde yer alan Tıkrit şehrinde dünyaya gelir. Babası Necmeddin Eyyub , Selçuklular ’ın Tıkrit valisidir ve ilerleyen yıllarda Selahaddin'in hayatının bugün bildiğimiz hüviyetine evirilmesindeki başlıca etkenlerden olan 12. yüzyılın meşhur Müslüman komutanı ve Musul atabegi İmadüddin Zengi 'nin isteği üzerine Selahaddin’in doğduğu yıl aşiretiyle birlikte Tıkrit’ten ayrılarak Musul’a gider ve Zengi’nin hizmetine girer. Öte yandan aynı dönemde, yine Selahaddin'in hayatında büyük bir tesiri olan amcası Esedüddin Şirkuh da Zengi'nin ordusunda komutan sıfatıyla görev yapmaktadır. Şirkuh, Zengi'nin vefatının akabinde tahta çıkan oğlu Nureddin Mahmud 'un en yakın danışmanı ve kumandanı haline gelecektir. Nureddin aynı zamanda Necmeddin Eyyub'u da Dımaşk valisi olarak atar. Böyle bir ortamda tabiri caizse şehzade gibi yetişen ve iyi bir eğitim gören Selahaddin de genç yaşlarından itibaren Haçlılar a karşı girişilen seferlere katılma imkanı bulur ve babasının ardılı olarak Dımaşk şahneliğine (valiliğine) kadar yükselir. 1163 yılında iktidardan uzaklaştırılan Fatımi veziri Şaver bin Mücir ’in yardım istemek amacıyla Dımaşk’a gelmesiyle beraber ise Selahaddin'in İslam medeniyetinin zirvesine doğru olan yürüyüşü yani kahramanın yolculuğu başlamış olur. Mısır’daki Fatımiler kriz içindedir ve Fatımi halifelerin nüfuzlarını kaybetmesinden mütevellit ülke, sultan unvanı alan vezirler tarafından yönetilmektedir. İktidarın sık sık el değiştirmesi ve sallantıda olması da hem Haçlıların hem Nureddin'in dikkatlerini Mısır üzerine çevirmesine sebebiyet vermiştir. Coğrafi konumu ve sahip olduğu kaynaklar dolayısıyla Mısır, bölgede hakimiyet tesis etmek isteyen bir güç odağı için büyük önem arz etmektedir. Nitekim bütün bu gelişmelerin akabinde Nureddin, Şirkuh'un da telkinleriyle, zaman kaybetmeden Mısır üzerine birliklerini sevk etmeye karar verir. Amcası Şirkuh'un kumandasında 1164 ve 1169 yıllarında Fatımi egemenliğindeki Mısır’a yapılan seferlere katılan, usta bir kumandan ve devlet adamı olduğunu kanıtlayan Selahaddin, Nureddin'in ihsanına mazhar olur ve yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, Dımaşk yani Şam şahneliğine kadar yükselir. 1169'da ise amcasının ölümünün ardından onun vazifesini devralarak "el Melikü'n-Nasır" sıfatıyla Mısır'a vezir olur. Bilahare bağlı olduğu Nureddin Mahmud Zengi’nin verdiği icazet ile naip sıfatıyla Mısır’ı ve Mısır’a bağlı yerleri müstakil bir hükümdar gibi yönetmeye başlayacaktır. Selahaddin, Mısır'a hakim olunca kendisine ve ordusunun çoğunluğunu oluşturan Oğuz Türkleri'ne karşı direnen Fatımi çevreleri ve onları destekleyen Frenkler - Bizans koalisyonuyla mücadeleye girişir. Zaman içerisinde Mısır'da tam anlamıyla hakimiyetini tesis eden Selahaddin, zaman kaybetmeden orduyu yeniden teşkilatlandırmaya girişir. Aynı zamanda Fatımi bürokrasisini kademeli olarak tasfiye etmek adına Sünni medreseler ve yeni kurumlar açmayı da ihmal etmeyen Selahaddin, 1171 yılında ise Nureddin Zengi'den gelen emir üzerine Fatımi hilafetine son verir. 1170 ve 1173 yıllarında Kudüs Haçlı Krallığı 'na karşı seferlere çıkan Selahaddin, 1173'de ise ağabeyi Turan Şah ile beraber Yemen ve Hicaz 'a düzenlediği seferlerle bu şehirleri, Nureddin Mahmud'un hakimiyeti altındaki birer eyalet haline getirmiştir. Nureddin Mahmud Zengi'nin 1174'teki ölümünün ardından tahtı devralan 11 yaşındaki oğlu El-Melikü's-Salih İsmail 'e görünüşte bağlı kalsa ve onun adına Mısır'da hutbe okutup para bastırsa da Selahaddin, artık kendi yolunu çizmesi gerektiğine kanaat getirmiş durumdadır. Bakıldığında Mısır gibi jeopolitik ve jeostratejik önemi yadsınamayacak derecede büyük olan bir ülkeyi fiilen o yönetmektedir. Selçuklular'ın uğradığı güç erozyonunun akabinde bölgede oluşan iktidar boşluğu; görünüşte pek çoğu yine Selçuklulara bağlı kalsa da muhtelif Müslüman "şehir devletleri" tarafından doldurulmaya çalışılmış, nitekim buna en çok yaklaşan da İmadüddin Zengi ve onun oğlu olan Nureddin Mahmud olmuştur. Ancak onların tarih sahnesinden çekilmesiyle beraber bayrağı devralma sırası Selahaddin'in nezdinde Mahmud'un küçük yaştaki oğlunda değil bizzat kendisindedir. Dönemin statükosu, bilhassa Frenklerin bölgedeki uzun süreli varlıkları da göz önünde bulundurulduğunda, bir "çocuk sultanın" yönetimine elverişli durumda olmaktan çok uzaktadır. Keza Selahaddin de bir süredir hatta Nureddin'in ölümünden evvel iktidarının tesisi için çalışmalara başlamış durumdadır ve tabiri caizse aradığı fırsatı Melikü's Salih'in genç yaşta ölümüyle beraber bulmuş olur. 1174'te 700 süvarinin başında Kahire’den Dımaşk’a hareket eden Selahaddin’in başlıca iki hedefi vardır: Zengi'nin kurup Nureddin’in devam ettirmiş olduğu devletin dağılmasını önlemek ve Haçlılar’ın elinde olan Kudüs ile diğer toprakları kurtarmak. Velhasıl Selahaddin Dımaşk’ta taraftarlarınca coşkuyla karşılanır. İlk olarak Busra ve Havran'da daha sonra ise Baalbek , Humus , Hama gibi önemli İslam şehirlerin de hakimiyetini tesis eder. Ancak Selahaddin'in iktidar yürüyüşü, dikensiz bir gül bahçesinden geçmemektedir ve bilhassa Halep ile Musul'da bulunan rakipleri kendisine karşı Haçlıların ve Haşhaşiler in desteğini alarak direnişe geçmekte zaman kaybetmez. Selahaddin, Musul ve Halep birleşik kuvvetlerini 1176'da yenilgiye uğratır ve nihayetinde sultanlığı, Abbasi halifesi tarafından tanınarak Suriye ve Mısır’daki hakimiyeti onaylanmış olur. Her ne kadar iktidarı, Abbasi halifesinin onayı ile beraber meşruiyet kazanmış olsa da Selahaddin bir süre daha hakimiyetini pekiştirmek ve buna bağlı olarak Ortadoğu'da İslam birliğini sağlamak adına mücadeleye devam etmek zorunda kalır. İki büyük hedefinden birisi olan Kudüs'ün tekrar alınmasına yönelik ilk adımını ise, 14 Kasım - 9 Aralık 1177 tarihleri arasında gerçekleştirdiği Gazze - Askalan seferiyle atacaktır. Sultan, Mısır üzerinden gerçekleştirilen bu sefer sırasında düşmanın direncinin az olduğunu görünce ordusuyla beraber ivedilikle Remle 'ye doğru ilerler. Ancak bu manevra esnasında Kudüs kralı (bkz: Dördüncü Baudouin ) ile (bkz: Renauld de Chatillon ) kumandasındaki Frenklerin ani baskınına uğrar ve savaşarak geri çekilmek durumunda kalır. Bu sırada Haçlılar eş zamanlı olarak Flandre kontu (bkz: Philippe d'Alsace ) kumandası altındaki bir orduyla da Hama'yı kuşatırlar ancak istedikleri sonucu elde edemezler. Selahaddin, Remle yenilgisinden iki ay sonra Kahire'den Dımaşk'a doğru tekrar hareket geçer ve Haçlıların, Şam yoluna hakim bir noktadaki Beytülahzan denilen yerde kurdukları kaleyi kuşatarak 24 Ağustos 1179'da ele geçirir. Selahaddin ile Frenkler arasında, iki tarafın da birbirine kesin bir üstünlük sağlayamadığı çatışma hali 1187 yılında gerçekleşen Hıttin Savaşı 'na dek devam edecektir. 1187 yılına gelindiğinde, Kudüs kralı 4. Baudouin ölmüş ve ardılı olarak küçük yaştaki yeğeni (5. Baudouin adıyla) iktidarı devralmış durumdadır. Yine, Trablus kontu 3. Raimond da kendisine yardımcı olmak amacıyla konsil tarafından kral naibi olarak atanmıştır. Baudouin’in dul annesi ve hırslı bir kadın olan Sibylla , ilk olarak Raimond'un telkinleriyle İbelinli Baldwin ile evlendirilmek istendiyse de bu girişim başarısız olmuş ve akabinde Sibylla, Amalric 'in lobi çalışmalarının bir sonucu olarak 1180'de Guy de Lusignan ile evlenmiştir. 5. Baudouin'in 1185'te 9 yaşında ölmesiyle beraber Guy, Kudüs tacının sahibi olacaktır. Bu gelişmelerin akabinde, Guy de Lusignan’ın kral olmasına karşı olan 3. Raimond, Selahaddin ile ittifak yapmanın yollarını aramaya başlamış ve aradığı fırsatı Kerek - Şevbek bölgesi hâkimi Renaud de Chatillon'un, topraklarından geçen zengin bir Müslüman kervanını aradaki anlaşmaya rağmen yağmalayıp mallarına el koyması ve yolcuları esir almasıyla beraber bulmuştur. Müslümanlar ile Haçlılar arasındaki saldırmazlık ve serbest ticaret anlaşmasına riayet edilmemesi bir yana, Renaud'un esir aldıkları arasında Selahaddin'in kız kardeşi de bulunmaktadır. Binaenaleyh Selahaddin, malların ve esirlerin iadesini ister ancak hem kral hem Renaud bu isteği geri çevirir. Bunun üzerine sultan, 1187'de Kerek üzerine büyük bir seferin hazırlıklarına başlanması emrini verir ve Dımaşk’ın güneyinde Re’sülmâ denilen yerde oğlu El-Melikü’l-Efdal ’i ordunun başında bıraktıktan sonra hassa birliğiyle ilerleyip Kerek topraklarını yağmalar. Ardından Guy de Lusignan komutası altındaki Haçlılar ile Selahaddin'in kuvvetleri arasında Taberiye Gölü'nün batı yakasındaki Taberiye kalesi yakınında bulunan Hıttin köyü ve tepesi civarında gerçekleşen muharebede haçlı ordusunun büyük bir kısmı imha edilirken (17.000) bir kısmı da esir alınır. Esirler arasında kral Guy de Lusignan ve Renaud de Chatillon da bulunmaktadır. Selahaddin, Guy de Lusignan ve maiyetindekilerin canını bağışlasa da Renaud de Chatillon'un akıbeti ile alakalı muhtelif yorumlar söz konusudur. Kimilerine göre Renaud, esir alınan birtakım Hospitalier ve Tapınak şövalyesi ile birlikte idam edilmiş; kimilerine göreyse de Guy de Lusignan ve maiyeti ile beraber Şam'a götürülmüş ve orada fidyesi ödenerek serbest bırakılmıştır. Selahaddin, zaferinin akabinde zaman kaybetmeden hızlı bir fetih hareketine girişir ve Akka , Taberiye , Askalan , Nablus , Remle ile Gazze başta olmak üzere pek çok kaleyi ve şehri ele geçirir. 20 Eylül 1187’de Kudüs kuşatmasını başlatan sultan, takribi 2 haftalık bir direnişin akabinde yani 2 Ekim 1187'de kutsal şehri yeniden Müslümanlara kazandırır. Kudüs’ün ve Sur hariç tüm Filistin bölgesinin Selahaddin'in kontrolüne geçmesiyle beraber Avrupa'da yeni bir haçlı seferinin hazırlıkları da başlamış durumdadır. Nitekim Kudüs'ün düşüşünden 2 yıl sonra Haçlılar 1189’da Akka ’yı kuşatırlar. Fransa kralı Philippe Auguste 'un, Alman imparatoru Barbarossa 'nın ( Göksu 'da boğulup hayatını kaybetmiştir), İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard 'un orduları ve donanmalarıyla iştirak gösterdiği bu büyük ve geniş çaplı sefer yalnızca Akka ile Yafa arasındaki sahil şeridinin ele geçirilmesiyle sonuçlanmış ve Haçlıların Kudüs’ü almak için yaptıkları teşebbüsler Selahaddin tarafından başarısızlığa uğratılmıştır. 3 yıl süren çatışmaların nihayetinde yani 1 Eylül 1192'de Haçlıları temsilen Richard ve Eyyubiler arasında üç yıl sekiz ay süreli bir barış antlaşması imzalanır. Haçlılar ile yapılan barışın ardından kısa bir süre sonra 4 Mart 1193'te Şam'da vefat eden Selahaddin, kaynakların ittifakla belirttiğine göre dindar, merhametli, cömert, güler yüzlü, vakur, sağlam iradeli, mert ve heybetli bir hükümdardır. Fransız tarihçi Champdor 'un "İslam'ın en saf kahramanı" olarak nitelendirdiği Selahaddin Eyyubi'nin şahsında Müslümanlar, ideal bir sultan; Haçlılar ise gerçek bir İslam kahramanı görmüştür. Selahaddin Eyyubi'ye dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere İbn-i Kalanisi'den Şam Tarihine Zeyl, Amin Maalouf'dan Arapların Gözünden Haçlı Seferleri ve Ernoul Kroniği adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Avrupa Felsefe Geleneğinin Mimarı: Platon

    "Avrupa felsefe geleneğinin en sağlıklı genel tanımı, Platon'un eserine yazılmış bir dizi dipnottan oluşmasıdır." Alfred North Whitehead Asıl adı Aristokles olan Platon, Diogenes Laertios 'un aktardığına göre; MÖ 428 veya 427'de Atina 'da doğar. Yalnızca Batı Uygarlığı 'nın nezdinde değil, insanlık tarihi ve felsefenin gelişimi açısından bir fenomen olarak kabul edilen Aristokles'in Platon ismiyle anılmasının müsebbibi ise beden eğitimi hocasıdır. Gençlik yıllarında bilhassa güreşe ile jimnastiğe ilgi duyan ve bu branşlarda bir hayli başarılı olan Aristokles, sahip olduğu fiziksel özelliklerinin de etkisiyle (alnı ve göğsü bir hayli geniştir) öğretmeni tarafından "geniş" anlamına gelen "Platon" adıyla çağrılmaya başlanır. Aristokrat bir ailenin mensubu olarak dünyaya gelen Platon'un babası Ariston , Atina 'nın efsanevi kralı Kodros ve Messenia kralı Melanthos 'un soyundan gelirken, annesi Periktione ise meşhur yasa koyucu Solon 'un torunlarından biridir. Adeimantos ve Glaukon isimli iki erkek kardeşi ve Potone adında bir de kız kardeşi olan Platon'un, babasının ölümünün ardından annesinin tekrar evlenmesi ile sahip olduğu Antiphon adında bir kardeşi daha vardır. Platon'un üvey babası Pyrilampes , pek çok kez Pers sarayına elçi olarak gönderilmiş ve aynı zamanda Perikles 'in yakın dostu olan, demokratik görüşe sahip bir siyasetçidir. Buna karşın Platon'un dayısı Kharmides ile annesinin kuzeni olan Kritias ise Peloponessos Savaşları 'nın ardından güç kazanan oligarşik kesimin önde gelen isimleri arasındadır. Ahvalin bu şekilde hasıl olması Platon'a siyasi kariyer açısından epey bir alternatif ve geniş bir hareket alanı sunmuş olsa da o, hayranı olduğu Sokrates'e her iki kesimin de olumsuz yaklaşmasının da etkisiyle siyasetten soğumuştur ki; ilerleyen kısımlarda bu konuya teferruatlı bir biçimde izahat getireceğiz. Yukarıda da belirttiğimiz üzere aristokrat bir aileden gelmesinden mütevellit dönemin koşulları doğrultusunda küçük yaşlarından itibaren siyasi bir kariyere hazırlanan Platon; gramer, müzik ve beden eğitimi gibi müdahil olduğu sosyal sınıf arasında bir hayli popüler olan alanlarda temel eğitimini tamamlamasının akabinde Herakleitos ekolünden gelen Kratylos 'tan felsefe dersleri almaya başlar. Nitekim Kratylos sayesinde Sofistler 'in eserlerini tanıyan ve diyaloglarında onlara defaatle atıfta bulunan Platon'u, hepimizin bildiği gibi en çok etkileyen ve hayatını değiştiren isim Sokrates olacaktır. Tarihin görece en meşhur öğretmen / öğrenci ikilisinin ilk kez nerede ve nasıl karşılaştığına dair muhtelif ve çelişkili bilgiler olsa da, yine, Diogenes Laertios 'un aktardığına göre; Sokrates bir gün rüyasında kucağında bir kuğu yavrusu tuttuğunu görür. Küçük kuğu tatlı bir ses çıkarır ve aniden kanatları büyümeye başlar, sonra da uçarak uzaklaşır. Sokrates ertesi gün yanına getirtilen Platon'un rüyasındaki kuğu olduğunu söyler. Bu hikayeden bağımsız olarak Platon ise Sokrates'in Kharmides ve Kritias ile geçmişten beri süregelen bir dostluklarının olduğunu ifade ederek onu, anne tarafından akrabaları aracılığı ile tanıdığını aktarır. Ancak Sokrates'in Platon'un yakın çevresine müdahil olması; hocasının altmış yaşında, kendisinin ise yirmilerinin başında olduğu bir zaman aralığına tekabül etmektedir. Sofistlerin kanıksanmış değer yargılarına kuşkuyla yaklaştığı ve güzel konuşma sanatını (bkz: retorik ) geliştirerek her şeyi tartışmaya açtığı mevzubahis dönemde Sokrates, her şeyden kuşkulanmanın doğurduğu belirsizliği aşabilmek için mutlak etik değerler e dayanarak Gerçek Bilgelik 'i aramanın gerektiğini savunmaktadır. Yine, aynı tarihlerde Atina 'yı utanca boğmuş olan Sicilya Seferi 'nin yaraları yavaş yavaş kabuk bağlamaya başlamış, oligarşik Dörtyüzler Darbesi gerçekleşmiş, görelilik ekolünün kurucusu sofist Protagoras 70 yaşını aşmış ve Sokrates'in öğrencilerinden olan Eukleides (bkz: Öklid ) ile Antisthenes (bkz: Kinizm ) kendi okullarını açmışlardır. Velhasıl Perikles'in ölümünün üzerinden 20 yıl gibi bir zaman zarfı geçmiş olmasına ve Peloponessos Savaşları, Atina açısından pek de olumlu emareler göstermiyor olsa da Yunan Altın Çağı 'nın etkileri hala sürmektedir. Platon, Sokrates ile tanışmasının ardından hocasına hayranlık ve tutkuyla bağlanır. Nitekim onun etkisiyle daha önce yazmış olduğu bir tragedya dörtlemesini yayımlamaktan vazgeçerek retoriğini "felsefenin" hizmetini sunar. MÖ 403 yılın gelindiğinde ise oligarşik Otuzlar yönetimi yerine yeniden tesis edilmiş olan demokratik rejimin, tarihin en çok konuşulan davalarından birisinde Sokrates'i ölüme mahkum etmesi Platon'da büyük bir travma yaratır. Bilahare eserlerinde de ifade edeceği üzere (bkz: Mektuplar ) siyaset ile uğraşmaktan vazgeçer ve Sokrates'ten öğrendiklerini geliştirerek ömrünü felsefeye vakfeder. Sokrates'in ölümün ardından ilk olarak Megara 'da, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz, üzere kendi felsefe okulunu kurmuş olan Öklid 'in yanına giden Platon, burada 1 yıl kadar kaldıktan sonra Atina'ya dönerek Mısır , İtalya ve Kyrene 'yi (bkz: Libya ) kapsayan gezilerine başlar. Muhtelif kaynaklara göre; Fenike 'de Zerdüşt , Babil 'de Musa üzere araştırmalar yapan Platon, gittiği yerlerde Hint ve Akkad kültürlerini de tanıma imkanı bulur. İtalya'da ise önce Pythagorasçıların etkin olduğu Taranto 'ya uğrayan Eflatun, burada kentin yöneticisi ve aynı zamanda matematikçi olan Arkhytas sayesinde Orpheus (bkz: Mısır ) inancı ve Pisagor 'un öğretisiyle alakalı çalışmalar yapma fırsatı yakalar. Bu yeni bakış açısı Platon'u eserlerinde matematiğe ve geometriğe dair kavramlara sıklıkla başvurmaya yöneltecektir. Taranto'dan ayrıldıktan sonra Kartaca lılara karşı yaptığı savaşların ardından " Hellen kültürünün batıdaki savunucusu" olarak tanınan Syracuse 'un tiranı Dionysios 'u ziyaret eden Platon, burada kentin yönetiminde etkin bir rol almak isteyen Dionyios'un kayınbiraderi Dion ile yakınlaşır ve belki de bu yüzden bu yüzden bir süre sonra Siraküza 'dan ayrılmak durumunda kalır. Dönüş yolunda gemisi Atinalılar ile savaş halinde olan Aigina Adası'na uğradığı esnada köle tacirlerinin eline düşen Platon, kendisini tanıyan Kyreneli zengin tüccar Annikeris 'in fidyesini ödemesi sayesinde esaretten kurtulur. Atina'ya döndüğünde dostları fidye bedelini aralarında toplayarak Annikeris'e geri vermek istese de Platon bu teklifi kabul etmez. Ancak halihazırda para toplanmış durumdadır ve ortada değerlendirilmesi gereken bir sermaye vardır. Bunun üzerine dostları Atina'nın kuzeybatısında, efsanevi Attika kahramanı Akademos 'un bugünkü Kolonos semtinde bulunan mabedinin yakınlarında bir arazi satın alıp, Platon'a hediye ederler. Bilahare Antalkidas Barışı ya da bir diğer adıyla Kral Barışı 'nın imzalandığı yıl olan MÖ 387'de burada Platon'un yönetiminde batı dünyasının en uzun ömürlü yüksek öğretim kurumlarından biri olan Akademia kurulacaktır. Akademia, bir üniversite hüviyetinde olmasının yanı sıra içerisinde beden eğitimi salonlarının, sınıfların, yemekhanelerin ve daha sonra yatılı öğrencilerin kalması için eklenen lojmanların da bulunduğu büyük bir komplekstir. Zamanla okula Yunanistan'ın her yöresinden ve dahi komşu ülkelerden birçok öğrenci kaydolur. Bizzat Platon ve dönemin en yetkin bilim adamları tarafından felsefe, siyaset bilimi, matematik, astronomi, biyoloji, fizik, coğrafya ve sanata ilişkin derslerin verildiği Akademia'nın girişinde ise analitik düşünce nin ve "tezlerin ispatının önemini" belirtmek üzere Ageometritos Medeis Eisito yani " geometri bilmeyen giremez" yazısı asılıdır. Akademia'nın mezunları aldıkları nitelikli eğitim sayesinde ülkelerinin siyasi hayatında önemli mevkilere gelirler veyahut felsefe alanında sivrilirler. Ayrıca Sokrates 'in erkekler ile kadınların etik açıdan eşit olduğuna ilişkin öğretisinin etkisiyle Akademia'ya kız öğrenciler de kabul edilmiştir. MÖ 367 yılına gelindiğinde ise Platon, Syracuse tiranı Dionysios'un ölümünün ardından oğlu İkinci Dionysios'un iktidarı devralmasıyla beraber kent yönetiminde etkin bir rol almaya başlayan ve aynı zamanda Akademia'dan öğrencisi olan dostu Dion'un daveti üzerine tekrar İtalya'ya gitmeye karar verir ve burada genç tiranın mentoru olarak kendi felsefi ve siyasi düşüncelerine dayanan bir kent yönetim sistemi geliştirmeye çalışır. Bir süre Siraküza'da kaldıktan sonra hayal kırıklığına uğrayıp geri dönen Platon, 6 yıl sonra şansını bir kez daha denese de yine istediği sonucu elde edemez ve bütün ilgisini okulu ile diyaloglarına yöneltir. MÖ 348-347'de ölene dek yazmaya ve ders vermeye devam eden Platon'un vefatının ardından okulu, Roma imparatoru Iustinianus 'un dönemine kadar (MS 529) antik dünyanın en önemli eğitim kurumlarından biri olarak faaliyetlerini sürdürmeye devam eder. Platon, eserlerinin büyük çoğunluğu günümüze kadar gelmiş nadir antik yazarlardan biridir ve " Savunma" ile "Mektuplar" dışındaki bütün eserlerini diyalog şeklinde yazmıştır. Platon'un kullandığı bu özgün yazı türünün Sokrates'in öğretim yönteminden kaynaklandığı düşünülmektedir ve yine, genel kabul gören bir görüşe göre; eserlerinin erken tarihli olanlarında Sokrates'in düşünceleri yansıtılırken, geç tarihli olanlarda daha çok kendi düşüncelerinin imzası vardır. Platon'un günümüze kadar ulaşan eserleri: Alkibiades 1 - 2 Büyük Hippias Theages Devlet Euthydemos ve Parmenides Euthyphron Gorgias Hipparkhos Kleitophon Ion Kratylos Kritias Kharmides Kriton Küçük Hippias Lakhes Lysis Mektuplar Meneksenos Menon

  • Osmanlı Modernleşmesinin Kırılma Noktaları: Tanzimat ve Islahat Fermanlarının Hukuki ve Siyasal Boyutları

    Tanzimat, tarihimizde üzerine en çok konuşulan konuların başında gelmektedir. Muhtelif pek çok görüşün fikir beyan ettiği mezkur ferman kimilerine göre getirdiği anlayış ve uygulamalardan mütevellit imparatorluğun sonunun gelmesine sebep olmuş ve halihazırda var olan gerilemeyi hızlandırmış, kimilerine göreyse toplum olarak daha pozitif bir yöne doğru evirilmemize olanak tanımıştır. Aslında bu farklı görüş ve değerlendirmelerin ekseriyeti , Tanzimat'ı kimi gelişmelerin "nedeni" saymalarından dolayı çok da objektif değildir. Zira Tanzimat Fermanı'nın çıkartılması bir kısım gelişmelerin nedeni değil, bilakis sonucudur. Binaenaleyh Tanzimat'ı, fermanın ardındaki mantığı ve dahi onu izleyecek olan ıslahat reformlarını doğru bir şekilde analiz ve idrak etmek açısından 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu 'nun ahvalini ve ne gibi seçenekleri olduğunu iyi teşhis etmek gerekir. 19. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu, üç kıtaya yayılan geniş topraklarının gözler önüne serdiği görkemli görüntüsünün ardındaki zaafları saklayamaz hale gelmiştir. İmparatorluk tam bir sosyo - ekonomik çöküntü içerisindedir ve söz konusu ahval, devlet yaşamı ile toplumsal yaşamın tüm alanlarına sirayet etmiş durumdadır. Osmanlı devlet düzeninin temeli olan toprak sistemi tümüyle işlevini yitirmiş, bozulmuş ve çağ dışı kalmıştır. Hizmet karşılığında gelirin bırakılmakta olduğu topraklardaki hızlı mülkleşme, merkezin zayıflamasını doğurduğu gibi mevzubahis deformasyonun sebep olduğu müstakil gelirler, ticaret veyahut sanayiye yönelecek bir sermaye birikimine de kaynak sağlamamıştır. Bütün bu gelişmelerin yanı sıra dönemin belirleyici zihniyeti olan ulusçuluk anlayışı, toplumun heterojen bünyesini ciddi biçimde sarmış ve henüz Müslüman tebaa arasında revaçta olmasa da Hıristiyan unsurlar arasında ve bilhassa Rumeli 'de canlı bir milliyetçilik akımı esmesine sebebiyet vermiş, eser miktarda dış müdahale ve destek ile ayrılıkçı taleplerin hasıl olmasına neden olmuştur. Nitekim İslami kökenli bir egemenlik anlayışı temelinde oturmakta olan Osmanlı devlet kademesi de bu tarz ayrılıkçı hareketleri ekarte edecek mukavemete sahip olmaktan çoktan uzaktadır. Öte yandan sorunlar, mezkur sebeplerle de sınırlı kalmamaktadır. İmparatorluk, çağın ekonomik düzeninin de tamamen dışında kalmış durumdadır. Dünya ticaretinden önemli ölçüde soyutlanmış bir biçimde, tabiri caizse "kendi yağında kavrulan" bir ekonomi modeli uygulamaya çalışan Osmanlı Devleti, bu konuda da pek başarılı bir performans sergileyememektedir. Böylesi bir sistem evvela sınırlara giriş çıkışları çok sıkı bir biçimde denetleyen güçlü bir devlet mekanizması gerektirmektedir oysa ki Osmanlı'da güçlü bir devletin nesnel koşullarından bahsetmek bile mümkün değildir. Zira imparatorluk içerisindeki azınlık oranı ve Avrupa'yla hemhal olma durumu da göz önüne alındığında, kapalı bir ekonomi modeli uygulamanın zorlukları ve dahi olanaksızlığı daha iyi anlaşılabilmektedir. Ahvalin bu şekilde hasıl olduğu koşullar altında Osmanlı Devleti'nin önünde iki alternatif bulunmaktadır. Ya Batı'nın ekonomik modeli benimsenecek ve uygulanmaya çalışılacaktır ya da mümkün olan en sert biçimleriyle dış dünyaya karşı duvarlar yükseltilecek ve içe dönülecektir. İmparatorluğun çözülmesini zamanında teşhis eden ve içerideki tüm muhalefete rağmen kimi düzenlemeler ile dağılmayı engellemeye çalışan ileri görüşlü bazı padişahların yapmak istedikleri, yukarıda bahsini geçirdiğimiz iki seçeneğin sentezi hüviyetindedir. Lakin gelinen noktada 1830'ların dünyasında kesin bir tavır takınmak kaçınılmaz hale gelmiş durumdadır ve ana hatları Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanan, yine, kendisi tarafından Sultan Abdülhamid 'in tahta çıktığı yıl olan 1839'da iç ve dış protokol ile halkın huzurunda okunan ve tarihe Gülhane Hatt-ı Hümayunu olarak geçen belgeyi bu nokta-i nazar ile değerlendirmek gerekir. Tanzimat ne kimilerinin ileri sürdüğü gibi Nizip Savaşı 'nın yitirilmesinin akabinde yardımlarına gereksinim duyulan Avrupalı emperyal güçlere hoş gözükmek için Hıristiyan azınlıklara eşit haklar sağlayan bir belge ne de İngiliz casusu olarak nitelendirilen Mustafa Reşid Paşa'nın imparatorluğu yıkmak için gerçekleştirdiği bir ihanettir. Tanzimat Fermanı 3 Kasım 1839'da Mustafa Reşid Paşa tarafından okunan Tanzimat Fermanı, önünde okunduğu Gülhane Kasrı 'ndan esinlenilerek Gülhane Hatt-ı Hümayunu olarak da isimlendirilir. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere ilanı esnasında iç ve dış protokolün eksiksiz bir biçimde yer aldığı fermanı Enver Ziya Karal , kapsadığı düşünceler açısından beş bölüme ayırarak incelemiştir. Birinci bölümde kuruluşundan itibaren devletin güçlü ve halkın huzurlu olmasının nedeni olarak Osmanlı İmparatorluğu'nun şeriat a ve Kuran 'ın hükümlerine gösterdiği saygıyı vurgulayan Karal, ikinci bölümde ise şeriata ve yasalara gereken değerin verilmemesinden mütevellit son 150 yıl içerisinde devletin zayıf ve fukara düştüğünü ifade eder. Yazar üçüncü bölümde yeniden iyi bir yönetim tesis edebilmek adına birtakım yeni yasaların zaruri olduğunu belirtirken, dördüncü bölümde mezkur yeni yasaların dayanacağı ilkeleri anlatır. Mevzubahis İlkeler - Aralarında hiçbir fark gözetmeksizin Müslüman ve Hıristiyan tüm tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliğinin sağlanması. - Vergilerin düzenli bir biçimde yeniden ayarlanması ve toplanması. - Askerlik ödevinin düzenli bir yönteme bağlanması. Beşinci bölümde ise söz konusu yasaların dayandırılacağı genel ilkelerin gereklilik nedenleri üzerinde durulmaktadır. Sultan Abdülmecid , Tanzimat Fermanı'nın ilanının ardından bu Hatt-ı Hümayun'a ve söz konusu düzenlemeye dayanarak çıkartılacak olan yasalara riayet edeceğine dair yemin eder. Bu davranış, Osmanlı İmparatorluğu'nda son derece köklü bir değişimin gerçekleşeceğine delalettir. Zira her ne kadar daha evvel Sened-i İttifak ile padişah, kimi yetkilerinden ayan ların lehine feragat etmiş olsa da iktidarının tanrısal kökeni ve mutlaklığı konusunda herhangi bir tartışma söz konusu bile değildir. Ancak sultan, bu ferman ve onun çerçevesinde çıkarılacak kanunlara uyacağına yemin ederek "tanrısal mutlak egemenlik hakkından" tek taraflı olarak vazgeçmektedir. Fermanın maddeleri - Tüm vatandaşların, din, mezhep, ırk veya etnik köken ayrımı olmaksızın eşit haklara sahip olduğu kabul edilir. - Kanun önünde herkesin eşit olduğu ve herkesin adil bir şekilde yargılanacağı garanti altına alınır. - İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğüne saygı gösterilir. - Devlet memurlarının atanması, terfi ettirilmesi ve görevden alınması yetenek ve liyakate dayanır. - Vergi sistemi adaletli ve şeffaf bir şekilde düzenlenir. - Askerlik hizmeti, zorunlu hale getirilir ve askerlik sistemi modernleştirilir. - Eğitim hakkı ve eğitim sistemi iyileştirilir. Yeni okullar açılır ve eğitim imkanları genişletilir. - Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan gayrimüslim topluluklara, kendi dillerinde eğitim verilmesine izin verilir. - Yabancı ülkelerdeki elçilikler ve konsolosluklar aracılığıyla yabancı uyrukluların Osmanlı topraklarında korunması ve haklarının garanti altına alınması sağlanır. - İmar çalışmaları ve altyapı projeleri teşvik edilir. - Ticaretin serbestleştirilmesi ve teşvik edilmesi için düzenlemeler yapılır. - Ahlaki ve ekonomik kalkınmayı desteklemek amacıyla yeni kurumlar ve derneklerin kurulmasına izin verilir. Islahat Fermanı Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesini izleyen yıllarda çıkartılan bir dizi yasa ve oluşturulan muhtelif kurumlar ile ıslahatların öngördüğü mantık çerçevesinde bir düzen oluşturulmaya çalışılmıştır. Ancak imparatorluk tutucu çevrelerin tepkisine rağmen en yoğun çabayı gösterdiği konuda yani Müslüman olan ve olmayan tebaa arasında eşitlikçi davranma hususunda tabiri caizse bir türlü Avrupalı güçlere yaranamamaktadır. Bilhassa Çarlık Rusya, uzlaşmaz bir tutum sergileyerek Ortodoks ların hakları bahanesiyle mütemadiyen imparatorluğun iç işlerine müdahil olmak için fırsat kollamaktadır. Kırım Savaşı 'nın sonlarına doğru İngiltere ve Fransa , Bab-ı ali 'yi Hıristiyan tebaanın hakları konusunda iyiden iyiye sıkıştırmaya başlar. Osmanlı iktidarı ise Fatih Sultan Mehmet devrinden beri gayrimüslim tebaalarının tam bir din ve vicdan özgürlüğüne sahip olduğunu, diğer hususlarda ise Tanzimat'ın tam bir eşitlik tesis ettiğini defaatle dile getirmektedir. Ancak İngiltere ve Fransa'nın baskısına bir zaman sonra Avusturya da katılınca Bab-ı ali, imparatorluk toprakları içerisinde yaşayan gayrimüslimler ile alakalı yeni bir düzenlemeye gitmek zorunda kalır. 18 Şubat 1856 tarihinde ilan edilen Islahat Fermanı, neredeyse 20 sene evvel yürürlüğe giren Tanzimat Fermanı'ndan temelde ayrılmaktadır. Nitekim Tanzimat'ın ilan edilmesinin altında yatan asli motivasyon, imparatorluğun kötü gidişatını düzeltmek isteyen yöneticilerin samimi çabaları iken, Islahat Fermanı neredeyse tümüyle dıştan empoze edilmiş bir belge hüviyetindedir. İmparatorluk yöneticileri de, Paris Konferansı 'ndaki durumu tehlikeye düşürmemek adına bu düzenlemeye rıza göstermek durumunda kalmışlardır. Islahat Fermanı ile ilan edilen temel hükümleri toparlamamız gerekirse; - Gayrimüslimlere devlet görevine girme, askerlik yapma ve askeri okullara girme gibi konularda Müslümanlarla aynı haklar tanınacaktır. – Vergi konusunda eşitlik sağlanacak, İltizam yöntemi ve Cizye vergisi kaldırılacaktır. – Tüm dini gruplara din ve ibadet özgürlüğü sağlanacaktır. Gayrimüslimlerin ibadethane, okul, mezarlık gibi yapıları tamir etmelerine ve yenilerini inşa etmelerine izin verilecektir. – Halka açık ve adil yargılama sağlanacaktır. İşkence ve kötü muamele yasaklanacak, cezalar ve hapishane şartları iyileştirilecektir. – Gayrimüslimler eyalet meclislerine seçilebilecektir. Ayrıca gayrimüslimlerin kendi işlerini görebilmeleri için cemaat meclisleri oluşturulacaktır. - Yabancı uyruklu tebaanın Osmanlı Devleti sınırları içerisinde mülk edinebilmeleri mümkün kılınacaktır. Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Mehmet Seyitdanlıoğlu ile Halil İnalcık'tan Tanzimat: Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, Erik J. Zürcher'den Modernleşen Türkiye’nin Tarihi ve Halil İnalcık'tan Devlet-i Aliyye - Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar 4 adlı eserleri tavsiye ediyorum.

bottom of page