Waterloo: Napolyon Çağının Sonu
- 8 saat önce
- 7 dakikada okunur

Avrupa tarihi, pek çok farklı coğrafyada olduğu gibi, kimi zaman tek bir günün ağırlığı altında yeniden şekillenmiştir. Waterloo, bu tür dönüm noktalarının en belirgin örneklerinden biridir. 18 Haziran 1815’te Belçika topraklarında gerçekleşen savaş, görünüşte Napolyon Bonapart ile müttefik ordular arasında cereyan eden askeri bir karşılaşma niteliği taşısa da, sonuçları dikkate alındığında çok daha geniş bir tarihsel dönüşümün kapısını aralamıştır. Fransız Devrimi’nin yarattığı siyasi sarsıntı ve Napolyon’un kıta boyunca kurduğu imparatorluk düzeni, bu meydanda kesin biçimde sona ermiştir. Böylece Avrupa devletleri yalnızca bir komutanı yenmekle kalmamış, devrim çağının yarattığı güç dengesizliğini kısmen de olsa ortadan kaldırmıştır.
Waterloo’nun anlamı tam da bu noktada belirginleşmektedir: Savaş alanındaki yenilgi Napolyon’un kişisel kaderini belirlemiş, fakat aynı zamanda XIX. yüzyıl Avrupa siyasetinin temelini oluşturacak güç dengesi sistemini de pekiştirmiştir. Binaenaleyh Waterloo, askeri tarih bağlamında incelenebilecek bir muharebe olmanın ötesinde, kıtanın siyasi mimarisini yeniden kuran bir kırılma anı niteliği taşımaktadır. Bu nedenle söz konusu olay, sadece bir imparatorluğun çöküşünü anlatmaktan ziyade; Avrupa'daki düzeninin hangi şartlar altında yeniden şekillendiğini anlamaya imkan vermektedir.
Napolyon’un Dönüşü: 100 Gün
1814 yılında Napolyon Bonapart’ın tahttan çekilmesinin ardından Elba Adası’na sürgün edilmesi, Avrupa’da uzun süredir devam eden savaşların sona erdiği düşüncesini güçlendirmiştir. Viyana Kongresi toplanmış ve buna mukabil kıta siyasetinin dengeleri yeniden şekillenmeye başlamıştır. Ancak mezkur düzen henüz kalıcı bir nitelik kazanmadan evvel beklenmedik bir gelişme yaşanacaktır. Napolyon, 1815’in Şubat ayında ani bir biçimde Elba’dan ayrılarak Fransa kıyılarına ulaşmış ve kısa süre içerisinde yeniden Avrupa siyasi sahnesinin merkezine yerleşmiştir.
Bu dönüş tabii olarak, sıradan bir hükümdarın iktidarı geri alma girişimi şeklinde değerlendirilmeyecektir. Zira Napolyon’un adı, Avrupa monarşileri açısından salt askeri bir tehdit değil; aynı zamanda devrimci siyasal dönüşümün sembolü olarak algılanmaktadır. Bu nedenle imparatorun Fransa’ya ayak basmasıyla birlikte Avrupa devletleri hızla yeni bir koalisyon kurmaya yönelir. Britanya, Prusya, Avusturya ve Rusya, Napolyon’un yeniden iktidar kurmasına izin verilmemesi konusunda ortak bir tutum geliştireceklerdir.
Fransa adına ise bu gelişme farklı bir dinamik ortaya çıkarır. Bourbon hanedanının kısa süreli yönetimi toplumun geniş kesimlerinde güçlü bir bağlılık yaratmamış ve mevcut iktidarın beklentisinin hilafına, Napolyon’un ülkeye dönüşü sırasında gönderilen birliklerin büyük bir bölümü onun tarafına geçmiştir. Böylece sabık imparator neredeyse tek bir büyük çatışma dahi yaşamadan Paris’e ulaşmıştır. Bu süreç tarihe “Yüz Gün” adıyla geçecektir. Mart 1815’te yeniden tahta çıkan Napolyon, zaman kaybetmeden orduyu toparlamaya ve yaklaşan savaş için hazırlık yapmaya başlayacaktır.
Ancak Avrupa’nın siyasi dengesi artık Napolyon döneminin ilk yıllarındaki gibi değildir. Kıta devletleri uzun süren savaşların ardından ortak bir stratejik amaç etrafında birleşmiştir. Söz konusu amaç, yalnızca Fransız imparatorluğunun genişlemesini durdurmaya yönelik değil; aynı zamanda Avrupa’da kalıcı bir güç dengesi kurmak şeklindedir. Bu nedenle Napolyon’un tekrardan iktidara gelişi, diplomatik müzakerelere neredeyse alan tanımamış ve büyük bir askeri karşılaşmanın kaçınılmaz hale gelmesine sebebiyet vermiştir.
Napolyon mevcut koşullar altında savunmaya dayalı bir strateji benimsemek yerine inisiyatifi ele geçirmeyi tercih eder. Planı, müttefik ordular birleşmeden önce onları ayrı ayrı yenmektir. Bu amaç doğrultusunda da kuzeye yönelerek Britanya ve Prusya kuvvetlerinin bulunduğu Belçika bölgesine ilerlemiştir. Nihayetinde Waterloo’ya giden süreç sadece askeri bir hazırlığın sonucu şeklinde okunmamalıdır; zira modern Avrupa'nın üzerinde yükseleceği temeller bu sahada tayin edilecektir.
Avrupa Koalisyonu
Napolyon’un Fransa’da yeniden iktidara gelmesi Avrupa başkentlerinde büyük bir alarm yaratmıştır. Viyana Kongresi henüz tamamlanmamışken ortaya çıkan bu gelişme, kıta siyasetinde uzun süredir devam eden istikrarsızlığın yeniden alevlenmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle büyük güçler hızlı biçimde ortak bir askeri ittifak kurmaya yönelir. Britanya, Prusya, Avusturya ve Rusya’nın öncülük ettiği söz konusu koalisyon, Napolyon yönetiminin kalıcı biçimde sona erdirilmesini temel hedef olarak belirleyecektir.
Koalisyonun stratejisi, Fransa’ya farklı yönlerden ilerleyen büyük orduların eş zamanlı harekatına dayanmaktadır. Ancak 1815 yazına gelindiğinde sahada en hazır kuvvetler Britanya ve Prusya ordularıdır. Britanya birlikleri, Arthur Wellesley yani Wellington Dükü komutasında Belçika’da konuşlanmıştır. Prusya ordusu ise Mareşal Gebhard Leberecht von Blücher yönetiminde aynı bölgede yer alır. Bu iki kuvvetin birleşmesi halinde Napolyon’un askeri üstünlük kurması son derece zorlaşacaktır.
Napolyon’un planı tam da bu noktada şekillenir. İmparator, müttefik orduların birleşmesine fırsat vermeden hızlı bir saldırı gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. Böylece önce Prusya kuvvetlerini, ardından Britanya ordusunu yenmeyi planlar. Bu yaklaşım, Napolyon’un daha önce birçok seferde başarıyla uyguladığı “ayrı düşmanı ayrı yerde yenme” ilkesine dayanmaktadır.
Haziran 1815’te Fransız ordusu Belçika’ya doğru ilerlemeye başlar. İlk çatışmalar Ligny ve Quatre Bras çevresinde gerçekleşir. Ligny’de Prusya ordusu geri çekilmek zorunda kalmış, ancak tamamen dağılmamıştır. Blücher kuvvetlerini toparlayarak kuzeye doğru çekilir ve Wellington ile bağlantıyı sürdürmeyi başarır. Bu gelişme savaşın kaderi açısından belirleyici olacaktır.
Wellington ise ordusunu Brüksel’in güneyindeki Waterloo hattında savunma düzeninde yerleştirmiş durumdadır. Zira bölgenin coğrafyası savunmaya elverişli nitelik taşımakta; hafif yükseltiler ve yerleşim noktaları mezkur hattı güçlendirmektedir. İngiliz komutanın planı, Fransız saldırılarını mümkün olduğunca geciktirmek ve Prusya ordusunun yetişmesini sağlamaktır.
Hülasa Waterloo öncesinde iki farklı strateji karşı karşıya gelmiştir. Napolyon hızlı ve yıkıcı bir saldırıyla düşman ordularını ayrı ayrı yenmeyi hedeflerken, Wellington ise zaman kazanarak müttefik kuvvetlerin birleşmesini sağlamaya çalışmaktadır. Savaşın sonucu büyük ölçüde bu iki yaklaşımın hangisinin başarılı olacağına bağlı kalacaktır.
Waterloo Savaşı
18 Haziran 1815 sabahı Waterloo çevresindeki arazi ağır yağmurun ardından çamurla kaplı hale gelmiştir. Bu durum bilhassa topçu birliklerinin hareketini yavaşlatacak ve savaşın başlangıç saatlerini doğrudan etkileyecektir. Napolyon Bonapart, ordusunu Mont-Saint-Jean sırtının güneyine yerleştirirken, Wellington kuvvetleri aynı sırtın ters yamacını kullanarak savunma hattı kurmuştur. Bu yerleşim biçimi, İngiliz komutanın en önemli avantajlarından sayılır; çünkü Fransız topçusu atışlarını, hedeflerini açık bir biçimde göremeden yapmak zorunda kalacaktır.
Savaşın ilk ciddi çarpışması Hougoumont Çiftliği çevresinde ortaya çıkar. Napolyon’un planı başlangıçta bu noktayı ele geçirerek Wellington’un sağ kanadını baskı altına almaktır. Ancak Hougoumont kısa sürede sınırlı bir taktik hedef olmaktan çıkar ve gün boyunca süren yıpratıcı bir mücadeleye dönüşür. Fransız birlikleri taş duvarlar ve kapalı avlularla çevrili savunma hattını aşmakta zorlanmış ve Wellington bu noktayı elde tutarak Fransız kuvvetlerini uzun süre oyalamayı başarmıştır. Böylece savaşın daha erken safhalarında Fransız ordusunun önemli bir kısmı dar bir cephede tüketilmeye başlanır.
Öğle saatlerine doğru Napolyon merkez hattında daha güçlü bir saldırı başlatır. Fransız topçusu yoğun ateş açar ve ardından d’Erlon kolordusu müttefik merkezine doğru ilerler. Burada amaç, Wellington'ın kurduğu hattı kırarak savaşın kaderini kısa sürede belirlemektir. Ancak Wellington’un savunma düzeni beklenenden daha dayanıklıdır. Müttefik piyadesi yükselen araziyi kullanarak disiplinli bir biçimde ateşe başlar ve Fransız saldırısı ciddi kayıplar verir. Napolyon’un hızlı zafer planı bir kez daha önemli bir engele takılmıştır.
Günün ilerleyen saatlerinde savaşın merkezindeki kritik nokta La Haye Sainte Çiftliği olur. Bu küçük yerleşim Wellington hattının önünde ileri bir savunma noktası işlevi görmektedir ve Fransız kuvvetlerinin burayı ele geçirmeden merkezde kalıcı baskı kurması mümkün değildir. Uzun süren çatışmaların ardından Fransız birlikleri nihayet çiftliği ele geçirir; fakat bu başarı beklenen sonucu doğurmaz. Zira bu sırada savaşın başka bir cephesinde yeni bir gelişme ortaya çıkacaktır.
Öğleden sonra Prusya birliklerinin savaş alanına yaklaşmaya başladığı haberleri Fransız komutasına ulaşır. Mareşal Blücher komutasındaki Prusya ordusu, Ligny’deki yenilgiden sonra hızla toparlanmış ve Waterloo yönüne doğru ilerlemiştir. Bu kuvvetlerin sahaya girmesi Napolyon’un planını kökten değiştirir. Fransız ordusu artık yalnız Wellington ile değil, aynı zamanda yaklaşan yeni bir orduyla da mücadele etmek zorunda kalacaktır.
Akşam saatlerine doğru Napolyon son hamlesini yapar ve İmparatorluk Muhafızları’nı saldırıya gönderir. Bu birlikler Fransız ordusunun en seçkin askerlerinden oluşmakta ve savaşın kaderini değiştirebilecek son rezerv olarak görülmektedir. Ancak Wellington hattı yine beklenenden daha sağlam durur. Muhafızların geri çekilmeye başlaması Fransız ordusunda moral çöküşüne yol açar ve kısa süre içerisinde düzenli geri çekilme çözülmeye dönüşür. Nihayetinde, Prusya birliklerinin baskısı arttıkça Fransız hatları tamamen dağılır.
Waterloo’daki yenilgi Napolyon’un askeri kariyerinin sonunu belirlemiştir. İmparator kısa süre sonra ikinci kez tahttan çekilir ve Saint Helena Adası’na sürgüne gönderilir. Böylece yaklaşık yirmi yıl boyunca Avrupa siyasetini belirleyen Napolyon dönemi kesin bir biçimde sona ermiştir.
Napolyon’un Waterloo’daki Beş Kritik Hatası
Waterloo’nun sonucu çoğu zaman tek bir olayla açıklanmaz. Savaşın gidişatını belirleyen birçok taktik ve stratejik tercih bulunmaktadır. Ancak bazı kararlar, muharebenin seyrini doğrudan etkileyen kırılma noktaları olarak öne çıkar:
1. Savaşın Başlangıcındaki Gecikme
Napolyon sabah erken saatlerde saldırıya geçmek yerine toprağın kurumasını beklemeyi tercih eder. Çamurlu zemin topçu hareketini zorlaştırsa da bu gecikme Wellington’un savunma düzenini güçlendirmesine ve Prusya ordusunun yaklaşmasına zaman kazandırır. Waterloo’da zaman faktörü son derece önemlidir; birkaç saatlik gecikme savaşın stratejik dengelerini değiştirmiştir.
2. Grouchy’nin Ayrılması
Napolyon, Prusya ordusunu takip etmek amacıyla Mareşal Grouchy komutasında önemli bir kuvveti ana ordudan ayırır. Amaç Prusyalıların Wellington ile birleşmesini engellemektir. Ancak Grouchy kuvvetleri savaş alanına zamanında ulaşamaz. Bu durum Napolyon’un Waterloo’da ihtiyaç duyduğu askeri rezervleri azaltmış ve Prusya ordusunun savaşın son safhasına müdahale etmesine zemin hazırlamıştır.
3. Hougoumont Çatışmasının Kontrolden Çıkması
Hougoumont başlangıçta sınırlı bir dikkat dağıtma saldırısı olarak planlanmıştır. Ancak gün boyunca devam eden yoğun çarpışmalar Fransız kuvvetlerinin önemli bir bölümünü bu noktada tüketir. Napolyon’un merkezde kullanabileceği birlikler azalır ve savaşın kritik anlarında gerekli kuvvet yoğunluğu sağlanamaz.
4. Ney’in Süvari Hücumları
Mareşal Ney’in yönettiği geniş çaplı süvari hücumları savaşın en tartışmalı anlarından sayılır. Bu saldırılar yeterli piyade ve topçu desteği olmadan gerçekleştirilmiştir. Wellington’un piyadeleri kare düzenine geçmek suretiyle hücumları püskürtür. Sonuç olarak Fransız süvarisi ciddi kayıplar verir ve savaşın ilerleyen safhalarında etkili biçimde kullanılamaz.
5. İmparatorluk Muhafızlarının Geç Kullanılması
Napolyon son rezervi olan İmparatorluk Muhafızlarını savaşın oldukça geç bir aşamasında saldırıya gönderir. Bu hamle Wellington hattını kırmayı amaçlasa da Prusya kuvvetlerinin savaş alanına girdiği bir anda gerçekleşir. Muhafızların geri çekilmesi Fransız ordusunda moral çöküntü yaratır ve savaşın sonucu kısa sürede kesinleşir.
Napolyon Çağının Kapanışı ve Avrupa'da Yeni Düzenin Kuruluşu
Waterloo yenilgisi, Napolyon Bonapart’ın askeri ve politik kariyerinin sonunu kesin bir biçimde belirlemiştir. İmparator savaşın ardından Paris’e döner; fakat siyasi ortam artık onun iktidarını sürdürebileceği bir zemin sunmamaktadır. Kısa süre içerisinde ikinci kez tahttan çekilmek zorunda kalır ve ardından Güney Atlantik’teki Saint Helena Adası’na gönderilir. Bu sürgün, Avrupa’nın yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca karşı karşıya kaldığı Napolyon savaşlarının kesin olarak sona erdiği anlamına gelmektedir.
Ancak Waterloo’nun anlamı yalnız bir hükümdarın düşüşüyle sınırlı değildir. Bu savaş aynı zamanda Avrupa devletlerinin uzun süredir aradığı siyasi dengeyi kurma çabasını da pekiştirmiştir. Viyana Kongresi’nde şekillenen yeni düzen, büyük güçlerin birbirini dengelediği bir uluslararası sistem oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu anlayışa göre Avrupa’nın barışı, tek bir devletin kıta üzerinde üstünlük kurmasını engelleyen dengeli bir güç dağılımına bağlıdır.
Napolyon’un yenilgisi bu sistemin uygulanmasını mümkün kılmıştır. Fransa artık devrimci genişleme politikasını sürdürebilecek durumda değildir; buna karşılık Britanya, Prusya, Avusturya ve Rusya kıtanın siyasi mimarisini birlikte şekillendirmeye yönelir. Bu çerçevede ortaya çıkan Avrupa Birliği sistemi, büyük güçler arasında diplomatik iş birliğini teşvik eden bir mekanizma olarak işlev görür ve devletler arasındaki krizlerin mümkün olduğunca müzakere yoluyla çözülmesi hedeflenir.
XIX. yüzyıl boyunca Avrupa’da büyük çaplı kıtasal savaşların görece az görülmesi, bu sistemin belirli ölçüde başarılı olduğunu göstermektedir. Elbette bu denge kalıcı değildir; milliyetçilik hareketleri ve sanayi çağının yarattığı yeni güç ilişkileri ilerleyen dönemde farklı çatışmalara yol açacaktır. Bununla birlikte Waterloo sonrasında kurulan düzen yaklaşık yüz yıl boyunca Avrupa siyasetinin temel çerçevesini oluşturur.
Binaenaleyh Waterloo’yu sadece askeri bir muharebe olarak değerlendirmek yanlıştır. Bu savaş, Fransız Devrimi’nin başlattığı ve Napolyon’un imparatorluk politikasıyla genişleyen siyasi dönüşümün son aşamasını temsil eder. Aynı zamanda Avrupa’nın modern diplomatik düzeninin başlangıcına da işaret eder. Bir meydan savaşının sonucu, kıtanın güç dengesi anlayışını yeniden tanımlamış ve XIX. yüzyıl uluslararası ilişkiler sisteminin temelini atmıştır.
Bu nedenle Waterloo, tarih yazımında yalnızca Napolyon’un son savaşı olarak anılmaz. Aynı zamanda Avrupa’nın siyasi düzeninin yeniden kurulduğu anlardan biri olarak değerlendirilir; bir çağın kapanışını ve yeni bir dönemin başlangıcını simgeler.



Yorumlar