top of page

Arama

Boş arama ile 137 sonuç bulundu

  • Savaşa Giden Yol / İkinci Dünya Harbi

    Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, o zamanlar 29 yaşında bir piyade olan Adolf Hitler, maruz kaldığı ve geçici olarak kör olmasına sebebiyet veren bir gaz hasebiyle Kuzey Almanya'da askeri bir hastanede tedavi görmektedir. Almanya'nın yenildiği haberleri, Germen ulusu üzerinde büyük bir şok meydana getirmiş durumdadır. Zira dört buçuk yıl boyunca savaşılmış ve zafere çok yaklaşılmıştır. Bakıldığında Deutsches Reich, gerçekten de 1918 sonlarında Fransa'nın batısı ve Rusya'nın büyük bir kısmı olmak üzere geniş bir toprak parçasını işgal altında tutmaktadır. Ancak savaş kahramanı Erich Ludendorff'un batı cephesinde gerçekleştirdiği büyük taarruzdan beklenen başarının elde edilememesi sonucunda kasım '18'de ani bir çöküş yaşanmış ve harp boyunca geri plana atılmış olan donanma mensupları ile greve giden işçilerin çıkardığı isyanlar nedeniyle imparatorluk hükümeti paniğe kapılarak Hollanda'ya kaçmıştır. Hemen akabinde ise iktidar, sol ve müttefiklerinden oluşan yeni bir koalisyonun eline geçmiş ve bu hükümet de 11 kasımda İtilaf kuvvetleri ile ateşkesi imzalamıştır. Mağlubiyetin kabulü karşısında gözyaşlarına boğulan yalnızca onbaşı Adolf değildir. Keza Kasım Ateşkesi, Almanya'nın çektiği acıları sona erdirmemiştir. İngilizler, silahlara veda edilmesinin ardından vakit kaybetmeden Almanya'ya yoğun bir ekonomik kuşatma uygulamış ve bunun sonucunda bilhassa çocuklarda yetersiz beslenmeye bağlı olarak vitamin eksikliğinden kaynaklanan raşitizm görülmeye başlanmıştır (çarpık dizler ve eğri bacaklar). Diğer tarafta ise Fransızlar, ordularının bel kemiğini kıran Verdun'da yaşadıkları travmanın da etkisiyle "onarım gideri" adı altında ödenmesi mümkün olmayan, yüksek meblağlarda savaş tazminatı istemektedirler. Toplam tazminat miktarı 132 milyar alman markıdır ve son taksitler (1920'li yıllarda asıl borç ödendikten sonra) "2010" yılında dek uzayacaktır. Tabii olarak mezkur tazminatın istenmesinin ardında yatan gerçek maksat, Alman ekonomisinin adil bir biçimde toparlanmasını ve ülkenin yeniden silahlanma girişiminde bulunmasını önlemektir. 1. Dünya Savaşı'nın hemen ardından yaşanan gelişmeler, sonraki 20 yıl boyunca tüm Orta Avrupa'yı şekillendirecektir. Harbin gerçek galibi, tartışmasız bir şekilde Amerika'dır. Başkan Woodrow Wilson önderliğinde yeni bir dünya düzeni kurmaya girişen Yankeeler, bu misyonu bir takıntı haline getirecek ve bilhassa 2. Dünya Savaşı sonrası Marshall Planı ile birlikte Avrupa'nın toparlanmasına öncülük edeceklerdir. Fransızların "üçüncü görkemli yıllar" adını verdikleri, Amerikan dolarının yarattığı bu refah dalgası ise 1970'li yılların ortalarında yaşanan petrol krizi ve durgunluk içinde artan stagflasyona dek sürecektir. Velhasıl Müttefiklerin katılımıyla 18 ocak 1919'da başlayan Paris Konferansı'nda barış koşulları müzakere edilmiş, 7 mayıs 1919'da son metin Almanlara deklare edilmiş, 23 haziran'da alman parlamentosu'nca kabul edilmiş ve 28 haziran'da Paris'in Versay banliyösünde imzalanmıştır. Olup bitenleri dikkatli bir biçimde gözlemleyen, harp kahramanı Fransız general Ferdinand Foch'un duruma dair tespiti ise Avrupa'yı bekleyen karanlık günlere dair bir kehanet niteliğindedir: "Bu bir barış antlaşması değil, 20 yıl sürecek bir ateşkestir ..." (bkz: Versay Antlaşması) 1920'li yılların başlarında Almanya genelinde Hitler, tabiri caizse sağı yeniden küllerinden dirilterek ün kazanmıştır. Savaş sonrası ordu onu Münih'te casus olarak kullanmaktadır ve Alman İşçi Partisi (bkz: Deutsche Arbeiterpartei) adı verilen küçük bir siyasi oluşumun toplantısına katıldığı gün, tüm hayatı sonsuza dek değişecektir. Zira orada "olağanüstü" bir özelliğini keşfetmiştir: Hitabet yeteneği. Bugün izlendiğinde çoğumuza gülünç gelen bu nevrotik bozukluktan muzdarip şizofren adamın davranışları ve hitabı, o dönemde koca bir ulusu birkaç sene içerisinde topyekun bir savaşa sürükleyecektir ... Hitler'in iktidar yürüyüşü esnasında güvendiği bir başka unsur da, Yahudi karşıtlığıdır. Bu tavır bazı çevrelerde popülerdir. Zira Yahudiler, savaş sonrası yaşanan ekonomik krizden diğer kesimlere nazaran daha iyi bir durumda çıkmışlardır. İntikam savaşından ve yozlaşmış parlamentoya son verecek milliyetçi bir hükümetten söz eden Hitler için, finans dünyası ile liberal medyada güçlü bir biçimde temsil edilen Yahudilerin aleyhine propaganda yapmak adına bu durum yeterli olacaktır ... Mentoru olarak gördüğü Benito Mussolini'nin izinden gitmek isteyen ve İtalyan modelini benimseyen Hitler, bu bağlamda iktidarı zorla ele geçirmek adına ilk girişimini 1923 yılında gerçekleştirir (bkz: Birahane Darbesi) ancak kalkışma başarısızlık ile sonuçlanır. Polis ile çıkan çatışma sırasında yaralanan Hitler, olaylardan 2 gün sonra tutuklanır ve vatana ihanet suçlamasıyla mahkeme karşısına çıkar. 24 gün süren yargılanmasının akabinde ise 5 yıllığına Landsberg Hapishanesi'ne gönderilecektir. Bu hapis süresi içerisinde boş durmayan Hitler, Almanya'nın sorunlarını teşhis eden ve bir "tedavi programı" öngören Main Kampf isimli bir de kitap yazacaktır. Buna göre Almanya 2 cephede birden savaşma hatasından kaçınmalıdır. Rusya gerçek düşmandır ve onları yenmek, yeni doğuda yaşam alanları (bkz: Lebensraum) bulmak ile hammadde kaynaklarını ele geçirmek anlamına gelmektedir. 1929 yılına gelindiğinde işler yavaş yavaş Hitler'in istediği gibi gitmeye başlamıştır. Aynı yıl yaşanan Büyük Buhran'ın yarattığı ekonomik kriz, Almanya'nın son gerçek parlamento hükümetinin düşmesine sebebiyet vermiş ve Almanlar çektikleri sıkıntılardan dolayı yabancılar ile paralarını ülke dışına çıkardıklarını iddia ettikleri Yahudileri suçlamışlardır. Sonuç olarak Mark baskı altına girmiş ve konvertibl olmaktan çıkmıştır. Öyle ki Londra'ya gidecek olan Prenses Schönburg, dövizi olmaması hasebiyle 3. sınıfta seyahat etmek durumunda kalmıştır. Ulusal ticaret 2/3 oranında düşmüş ve Almanya ihracata dayandığından, kısa sürede 6 milyon kişi işsiz kalmıştır. Berlin korkunç bir karmaşa içindedir ve bu huzursuzluk ile nefret atmosferinin gölgesinde gerçekleşen '32 federal seçimlerinde muhafazakarlar ile yapılan anlaşmanın sonucunda Adolf Hitler ocak 1933'te Almanya'nın yeni şansölyesi olacaktır ... Göreve başlamasının hemen ardından Hitler'in ilk önemli toplantısı generaller ile gerçekleşir ve onlara zaman kaybetmeden yeniden silahlanılması gerektiğini aktarır. Ona göre yeniden silahlanma Alman sanayiine iş imkanı sağlayacak ve işsizlerin bir kısmına istihdam oluşturacaktır. Bu program Versay Antlaşmasına aykırıdır fakat Hitler, savaş yorgunu dünyanın içerisinden geçtiği cendereyi hesap ederek batılı güçlerin herhangi bir tepki gösteremeyeceğini hesap etmektedir. Zaman Adolf'u haklı çıkaracaktır. Alman hava sanayii 3000 çalışanla yılda birkaç düzine uçak yaparak başladığı yeniden kalkınma programı kapsamında, 1939 yılına gelindiğinde 250.000 personel ile yılda 3000 savaş uçağı üreten bir kapasiteye ulaşmıştır. Havacılıktaki bu yükseliş, tarımdaki momentum ile birleşince 1936 yılında Almanların işsizlik sorunu ortadan kalkmıştır. Hitler artık halk arasında çok popülerdir ve bu popülaritesini çılgın fikirlerini hayata geçirmek adına bir kalkan olarak kullanır. Yahudi karşıtlığına yasal dayanak sağlanır ve 6.000 kapasiteli toplama kampları kurulmaya başlanır. Yüzbinlerce Yahudi ülkeden sürülür ve paralarına zorla el konur. '36 yılının yaz aylarında Hitler, Berlin'de düzenlenen olimpiyat oyunlarını paravan olarak kullanarak gerçek niyetini saklamayı sürdürür ve Stalin'in beş yıllık kalkınma planını bir uyarı işareti kabul ederek; Almanya'yı 4 yılda savunma savaşına, 7 yılda ise saldırı savaşına hazırlayacak çok kapsamlı bir başka silahlanma programının startını verir. Hitler aslında burada bir kumar oynamaktadır; zira Almanya'nın bu kadar yoğun bir silahlanmaya yetecek hammaddesi olmadığı gibi, uçak ve motorize savaş araçları için gerekli olan petrol , kauçuk ve demir dışındaki metalleri satın alacak dövize de sahip değildir. Aynı şekilde, sentetik petrol ve kauçuk imali için de büyük ve pahalı bir araştırma programı uygulanmaktadır. Luftwaffe komutanı Hermann Göring'in 4 yıllık organizasyon planı çerçevesinde devasa bir metalürji kompleksi inşa edilmiştir. Ülkenin totaliter yapısı derinleşmiş ve Gestapo '36 yılında Nazi Partisi'nin seçkin unsuru olan ve Henrich Himmler tarafından idare edilen Schutzstaffel yani SS ile birleştirilmiştir. Bütün bunlara ek olarak İspanya İç Savaşı ve Pasifik'teki gerilimler gibi gelişmeler de Hitler'e hamle zamanının yaklaştığını hissettirmektedir ... Hitler ilk adımını Ren havzasına, nehrin batısında kalan Almanya topraklarına doğru atmaya karar verir. Savaş sonrası Fransızlar bu bölgeyi ilhak etmek istemiş ancak talepleri reddedilmiştir. Bunun yerine bölge askeri birliklerden temizlenmiş ve garnizonlar kaldırılmıştır. '36'da Almanlar bölgeye doğru ilerleyişe geçtiğinde Fransızların tepkisine set çekecek olan, trajikomik bir şekilde İngilizler olacaktır. Niyetleri Hitler'e istediğini vererek, onu başka konuları kurcalamaktan caydırmaktır. Bu yaklaşıma verdikleri isim ise "yatıştırma politikasıdır". Kasım 1937'de İngiliz dışişleri bakanı Lord Halifax Berlin'e gider ve Hitler'e, savaş sonrası antlaşmalarda değişiklik yapılması için barışçıl metotlara başvurulmasına "karşı çıkmayacaklarını" ima eder. İngilizler kesinlikle savaş istememektedir. Bunun üzerine Adolf, Berchtescaden'daki konutunda sıradaki hamlesini planlamaya koyulur: Avusturya. 11 - 13 mart 1938 tarihleri arasında Nazi Almanyası, 3 günlük hızlı bir ilerlemeyle Avusturya'yı topraklarına katar ve gerçek anlamda kimsenin kılı dahi kıpırdamaz. Aksine hem kardinal hem de bir zamanların sosyalist cumhurbaşkanı Karl Renner, Nazileri memnuniyet ile karşılarlar. Böylece Avusturya bir Alman vilayetine dönüşürken, Viyana'nın çeyrek milyon Yahudisi de ağır hakaretlere, şiddete ve yağmaya maruz kalır. Gemi iyiden iyiye azıya alan Hitler'in sıradaki hedefi ise Çekoslovakya olacaktır. Burada 3 milyon Alman yaşamakta ve ekseriyeti de Almanya sınırı yakınlarındaki Sudeten'de bulunmaktadır. Mezkur ülke, savaş sonrası antlaşmaların bir ürünüdür ve Çekler, Almanların saldırması halinde yürürlüğe girecek olan Fransızlarla ittifaka güvenmektedirler. Ancak yatıştırma politikası! kapsamında İngilizler bir kez daha devreye girmekte gecikmeyecektir ... 1938 yılının eylül ayında yaşlı İngiliz başbakanı Neville Chamberlain, Mussolini'nin önerisiyle Hitler'in de bulunacağı bir konferansa katılmak üzere Münih'e uçar. Çekler toplantıya davet edilmemiştir. Aynı şekilde, onların en büyük müttefiki olan Sovyetler Birliği de ... görüşmelerin sonucunda ise Chamberlain, Hitler'e Çekoslovakya'nın Almanların yaşadığı bölgelerini vermekte herhangi bir beis görmeyecektir ... Çeklerin fikri dahi alınmamıştır, oysa bu bölgelerde daha başka uluslar da hayatlarını idame ettirmektedirler. Münih Konferansı o tarihten itibaren literatüre utanç verici ve korkakça davranış adıyla giriş yaparken; Chamberlain bir süreliğine, savaşı engelleyen adam olarak çok popüler olur. Londra'daki hükümetin politikalarına en sert tepkiyi gösterecek isim ise Winston Churchill olacaktır. Victoria dönemide ve Blenheim Sarayı'nda, ünlü atası Malborough Dükü'nün tarihi malikanesinde dünyaya gelen Churchill, kariyerinin ilk yıllarında liberal bir profil çizmesine rağmen zaman içerisinde imparatorluk yanlısı bir çizgiye kaymıştır. İngiliz tarihini görece en parlak dönemlerini bilfiil yaşamış ve Britanya İmparatorluğu'nu temsil eden dünyanın üçte birinin tadını almıştır. Cazibesi, zekası, çalışkanlığı ve zaman zaman da zorbalığı ile tanınan Churchill, 1930'ların dünyasında bir muhafazakar olarak ön plana çıkmaktadır. Hitler'den gerçek anlamda nefret eden biri olarak ona taviz vermenin, onu daha da azdıracağı konusunda defaatle uyarılarda bulunmasına karşın çok az kişi söylediklerine kulak asmıştır. Ancak gelinen noktada hasıl olan statüko, onu gündemin ilk sırasına çıkaracaktır ... Bilahare Kristallnacht yani Kristal Gece olarak anılan 9 Kasım 1938 gecesi ve sonraki sabah, Almanya ve Avusturya'da Yahudilere karşı çok ağır şiddet olayları yaşanmıştır. Naziler tarafından dükkanlar yağmalanmış, sinagoglar yakılmış, 91 Yahudi öldürülmüş ve binlercesi toplama kamplarına gönderilmiştir. Açıkça görüldüğü üzere "Münih" artık Hitler'i "yatıştırmamaktadır". Gittikçe daha saldırgan hale gelen Nazi Almanyası, Japonya ve İtalya ile birleşerek bir tür faşist blok da kurmuştur. İşlediği insanlık suçlarına neredeyse kimsenin ses çıkarmaması karşısında kendi yankı odasında dünya hakimiyeti tahayyüllerine kapılan Hitler, daha da ileri gitmekte herhangi bir beis görmez ve mart 1939 Çekoslovakya'nın geri kalan kısmını da işgal eder. Bunu Sovyetler ile kurulan pakt ve 1 Eylül 1939'da Polonya'nın ilhakı takip edecektir. 3 Eylül 1939'da sabah 9 civarı İngilizler Nazilere ültimatomlarını ilettiklerinde, Fransız hükümetinin de kısa süre içinde aynısını yapacağını bildirirler (nitekim aynı gün saat beşte gerçekleşir). Artık zarlar atılmış ve 2. Dünya Savaşı resmen başlamıştır. 1939 yılının mart ayı, İngilizler için bir karar anıdır ve bir daha asla Nazilere güvenmeyeceklerdir. Geriye dönüp bakıldığında tüm bu yaşananlar çılgınca görünmektedir ve aslında Hitler'in faaliyetleri dünyayı, kelimenin gerçek anlamıyla "delirtmiştir". Bir şizofrenin peşine şu veya bu sebepten takılmış kadim bir ulusun muazzam yetenekleri, insanlığı, evrensel bir yıkım sürecine sokmuştur. '39 yılını yaşayanlar, Almanya ile savaşın o yaz zaten başlamış olduğunu ve bahanesinin spesifik bir olay olmadığını söyleyeceklerdir. Bir deli, dünyanın tıpasını çıkarmıştır ve gemi batmak üzeredir ... Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere; birkaç yıl evvel kaybettiğimiz kıymetli hocam Norman Stone'dan İkinci Dünya Savaşı, Basil Liddell Hart'tan İkinci Dünya Savaşı Tarihi ve John Keegan'dan İkinci Dünya Savaşı adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Kuzeyin Sezarı: Büyük Petro ve Rusya’nın Yeniden İnşası

    Bilge ve faydalı bir yönetimin en büyük muhalifi yaratıcısının faniliğidir. İskender'in, Charlemagne'in, Atatürk'ün ve Petro'nun muzdarip olduğu sorun, insan ömrünün muhteşem tasarılar için çok kısa olmasıdır. Bu tasarılar, insanlık tarihine damga vurmuş isimlerin ardından beceriksiz ya da kötü niyetli ellere düşerse, bir eser hüviyetine tam olarak bürünemeden yok olup gidebilir. Her ne kadar Rusya, Petro sonrası dönemde uzunca bir süre başında güçlü ve yetkin bir kişilik olmasa da, kendi ivmesiyle yükselişine devam etmiştir. Bu açıdan Rus Çarlığı, 16. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak 17. yüzyılın sonuna dek devam ettirebileceğimiz zaman aralığındaki Osmanlı devlet otoritesiyle büyük benzerlikler göstermektedir.  Rusya'nın Petro sonrası dönemde ivme kaybetmemesindeki bir başka neden de Petro'nun "tepeden inme" yaptığı devrimlerin sağlam temellere oturtulmuş olmasıdır. Çarlığın 17. yüzyıl sonundaki toplum yapısını incelediğimizde eğitimsiz ve bağnaz bir halk kitlesi görürüz. Ortodoks itikadının pagan unsurlarla çeşnilendiği Slav toplumunda, tabandan "çağdaşlaşmaya" yönelik bir halk hareketi beklemek ya da yenilikçi devrimlerin basit halk kitlelerince kolayca benimseneceğinden medet ummak en basit tabirle abesle iştigaldir. Ancak Petro, çelikten bir irade ve sarsılmaz bir inanç ile başka bir yerde gelişmesi belki de asırlar alacak olan reformlarını "yapay yollarla" bir ömür süresinde gerçekleştirmek için büyük çaba sarf etmiş ve görece başarılı da olmuştur. Bu konuda kendisiyle büyük benzerlik gösteren, bir başka önemli tarihi şahsiyet ise cumhuriyetimizin kurucusu ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk 'tür. Modern Rusya'nın kurucusu Petro'nun iktidarı 1682'de üvey ablası Sophia 'nın naipliğinde ve yine, üvey olan erkek kardeşi Ivan 'ın ortaklığında başlar. 10 yaşındaki Petro; ateşli ve buyurgan bir öfkeye sahip mizacıyla disiplinsiz bir çocuktur. En sevdiği oyuncakları kılıç ve davuldur ve tarihe çok düşkündür. Küçük yaşlarından itibaren büyük atası Korkunç Ivan 'ın hayatı hakkında okumaktan büyük keyif almaktadır. Moskova sokaklarında dolaşmaktan, maceraperest kimselerden yabancı ülkelerin alışkanları ve gelenekleri hakkında tuhaf bilgiler toplamaktan zevk almaktadır ve farklı diyarları görme isteği yaşı ilerledikçe önü alınamaz bir tutkuya dönüşecektir. Arkadaşlarıyla "askercilik" oynamayı çok seven küçük Petro'nun teknelere ve denizlere olan ilgisi de, yine, bu yaş aralıklarında başlayacaktır. 17 yaşına geldiğinde ablasının, kendisini ve annesini ortadan kaldırmak için entrikalar çevirdiğini fark eden genç Petro, bir "Rus saray geleneği" olarak, aynı öykündüğü büyük dedesi Korkunç Ivan gibi, Coup d'Etat düzenler ve ablasını yakalatarak ömrünün geri kalan 15 yılını geçireceği bir manastıra hapseder. Takvim yaprakları 1689'u gösterdiğinde, varlığı ile yokluğu bir olan üvey kardeşi Ivan ile birlikte "gerçek anlamda" iktidarını başlatmış olur. Bir marangoz gibi balta sallayan, bir Kazak gibi kürek çeken ya da seyisleriyle güreşip yere serilmekte bir beis görmeyen Petro, 1693'de ilk büyük icraatını gerçekleştirmeye karar verir ve 200 kişilik geniş maiyetiyle beraber batıdaki Arhangelsk liman kentine gider. Arhangelsk'te ilk tersanenin kurulması emrini verir ve bu şekilde ilk Rus donanmasının yapımına başlanmış olur. Petro'nun hayalleri için çok para gerekmektedir ve genç çar, çözümü, Serflik Sistemi 'nde bulur. Büyük bir toprak reformuna girişen Petro, manastırları ve piskoposlukları vergilendirir. Her "seksen bin" serfe "bir" gemi düşecek şekilde bir düzenlemeye gider. Boyarların vergilerini de arttırmayı ihmal etmez çılgın çarımız. Ancak bu düzenleme, soylularında teşvikiyle, halkta büyük bir tepkiye yol açar. İşte bu noktada Petro, büyük dedesi Ivan'a nazire yaparcasına büyük bir kıyıma girişir. Huzursuzluğa sebep olan elebaşları tespit edilir. Yakalananlar, komplonun mimarının, manastır hayatında rahat durmayan ve Petro'yu iktidardan indirmek için entrikalar çevirmeye devam Sophia olduğunu itiraf ederler. Sophia, Rus devlet otoritesine Korkunç Ivan tarafından hediye edilen ! Sibirya 'ya sürülür. Elebaşları ise parçalara ayrılarak öldürülür. Kurbanların kolları ve bacakları emsal teşkil etmesi adına Moskova'nın uğrak yerlerine asılır. Başkentte huzuru sağladıktan ve iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra Petro, 1697'de 270 kişilik maiyetiyle meşhur Avrupa seyahatleri ne başlar. Bu seyahatlerin amacı hem denizcilik ve donanmaya dair son teknolojiler hakkında bilgi edinmek hem de Avrupa'nın medeniyet anlamında hangi noktada olduğunu gözlemlemektir. Yola çıkmalarından birkaç hafta sonra Petro ve maiyeti Hollanda'ya ulaşır. Çılgın çarımızın ilk işi, maiyetinden kurtulmak ve kimliğini Petro Mihailov olarak gizleyerek Saardam 'da işçi kıyafetleriyle toza toprağa bulanmış bir halde gemicilik sanatının inceliklerini öğrenmek olur. Ressamlarla, subaylarla, mühendislerle ve cerrahlarla görüşen Petro, gördüğü her şeyin bir modelini satın alır. Çatal bıçak kullanımına, halat yapımına, kağıt üretimine, balina avcılığına, cerrahiye ve mikroskopiye ilgi gösteren bu dinamik adam, pazarda zanaatını icra eden gezgin bir dişçiyi hayranlık ile izlemekten de geri kalmamakta ve sonrasında o dişçiyi evinde ağırlayıp ona aletlerini nasıl kullandığına dair sorular sormaktadır. Prusya'nın ilk kraliçesi olacak olan Büyük Elektres Sophia , Petro'yla bir akşam yemeği yedikten sonra anılarında şu cümleleri kullanmıştır: "Doğa ona sonsuz bir zeka vermiş. Ne yazık ki davranışları pek kaba !" Ama Petro, Avrupa aristokrasisinde nasıl bir izlenim bıraktığını umursamamaktadır. Bu 25 yaşındaki deli dolu adamın gerçekleştirmek istedikleri, sıradan insanların tahayyüllerinin ötesindedir. Hollanda, Petro'nun İngiltere'ye gideceğini, orada gemiciliğe dair en iyi eğitimi alacağını ve İngiltere'de, birkaç haftada başka bir yerde bir yılda öğreneceğinden daha fazlasını öğrenebileceğine kanaat getirdiğini duyunca pek de üzülmez açıkçası. Artık çılgın çar, İngiltere kralı 3. William 'ın düşünmesi gereken bir problemdir ! İngiltere saray erkanı da Petro hareketlerini en basit tabirle "tuhaf" bulmaktadır ancak bilge kral William, Petro'nun parlak zekasının ve idrak gücünün, tanıştıkları ilk andan itibaren farkına varır. Petro'nun isteklerini nezaket ile yerine getiren William, çarın ülkesinden memnun bir şekilde ayrılmasını sağlar. İngiltere'den sonra Viyana'ya geçen Petro, ülkesinden rahatsız edici haberlerin gelmesi üzerine apar topar Moskova yolunu tutar. Sibirya'da bile entrikalarını devam ettirmenin bir yolunu bulan Sophia , ülkede bir karışıklık çıkarıp çarın yokluğunu fırsat bilerek oğlu Aleksey 'i iktidara getirmek istemektedir. Bu bağlamda Streltsy ler (milisler) ile boyarları mevcut düzenin değişmesi gerektiğine dair kışkırtmaya başlamış ve isyan teşvik etmiştir. Petro geri döndüğünde Moskova, entrikacı devrimcilerle isyancıların elinde fena halde bir kargaşanın içerisindedir. Petro, bu hizip odaklarına unutulmayacak bir ders vermenin zamanının geldiğine kanaat getirir. Petro, dönüşü sonrası, kendisine saygısını sunmaya gelen bütün soyluları nazikçe selamlar ve akabinde hepsinin derhal tıraş edilmesi emrini verir. Petro'nun ülkeye getirdiği yeniliklerden biri de erkeklerin sakallarını tıraş etmesini zorunlu hale getirilmesidir ve hem halk hem aristokrasi bunu "dine hakaret" olarak görmektedir. Zamanında Petro'nun atası Korkunç Ivan, "tıraş olmak öyle bir günahtır ki tüm şehitlerin kanıyla yıkansanız da temizlenemezsiniz !" dememiş midir?  Ancak kimse "Deli Petro"ya karşı çıkmaya cesaret edemez. Yurt dışındayken öğrendiği zanaatlardan biri de berberlik olan Petro, birkaç uzun sakallıyı bizzat kendisi usturaya yatırır. Bu işi hallettikten sonra ise, çıkartılan isyan ile alakalı geniş çaplı bir soruşturma başlatır. Yüzlerce kişi isyan ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle yakalanır. Petro kimsenin gözünün yaşına bakmaz ve " Saardam'ın Korkunç Marangozu " yani bizzat Petro'nun kendisi, baltayla 84 isyancının kellesini uçurur. İnfazlar günler boyunca devam eder ve son gün, "yorulduğu" zamanlarda, baltasını orada bulunan boyarlardan herhangi birine vererek infazlara devam etmesini ister. Askeri başarıları ya da kendisinin kurduğu ve adını taşıyan yeni başkenti Saint Petersburg gibi icraatları da Petro'yu tanımlayan önemli kilometre taşları olmak ile beraber çağının ötesindeki bu adamın en iyi tasviri devrimci hüviyeti altında yatar. İstekli bir "barbarı" bile uygarlaştırmak çok zor bir iş iken, Petro bir topluma "nefret ettiği" medeniyet giysisini giydirebilmek için canla başla mücadele etmiştir. Ona göre; kimse, önünde yerlere kadar kapanmamalıdır. Kendisine bir şey söylemek isteyen herhangi biri; "dik durmalı", duramıyorsa da bastonuna yaslanmalıdır. Halkı, onun "kölesi" değil; "tebaasıdır". Kaftan ve cübbe gibi kıyafetler tarihin tozlu sayfalarına gömülmeli, erkekler sakallarını ustura ile tıraş etmelidir. "Yirmi yedi yerden kilitli" terem (bir peçe türü) kaldırılmalı, kapatıldıkları yerden çıkarılacak olan kadınlar "Avrupalılar" gibi giyinmelidir. Kimse evliliğe zorlanmamalı, nişanlılar düğünden önce birbirlerini görebilmelidir. Petro, yaptığı devrimlerin benimsendiğinden emin olmak gizli bir teşkilat kurar ve reform fermanlarına Petro'nun alameti farikası haline gelen "balta" eşlik eder. Bu olağanüstü adam, huysuz ve öfkeli bir ulusu büyük bir güçle ilerleme yoluna sürüklemektedir. Yabancı dil bilmeyen asilzadelerin doğuştan gelen haklarına el koyar. Şehirlerde yeni ve daha özgür belediye örgütleri kurar ve yurttaşların ayrıcalıklarını genişletir. Çağın gerektirdiği eğitimi veren okullar ve kolejler açılır. Borçlulara verilen korkunç cezalar kaldırılır. Nüfus sayımı zorunlu hale getirilir, miladi takvime geçiş sağlanır. Kilisenin yetkileri kısıtlanır. Dehasının idrakine varamayanlar tarafından "deli" olarak nitelendirilen bu adam, ülkesinin "kurtuluşu" için tembellik ve cehalet ile işte bu şekilde savaşmıştır.  Petro hiç yaşamamış olsaydı, Rusya'nın modern uygarlığa ulaşması ne kadar zaman alırdı ? Rusya için tek umudun, onu bir Asya devletinden Avrupa devletine dönüştürmek olduğunu görebilen, bir "barbarın" kalbiyle bir Avrupalının zekasının birleştiği böyle "sıra dışı" bir adam olmasaydı, Rusya şimdi ne halde olurdu ? Bu soruların cevapları üzerine fikir teatisinde bulunmak bile aslında, Petro'nun hayatını vakfettiği "Rusya eserinin" ne kadar görkemli olduğunun farkına varmamızı sağlayacaktır .. Büyük Petro'nun hayatına ve icraatlarına dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Robert K. Massie'den Büyük Petro adlı eseri tavsiye ediyorum.

  • Doğu’nun Fatihi mi, Batı’nın Maceraperesti mi ? - Haçlıların Asi Prensi Antakyalı Bohemond'un Destansı Yolculuğu

    Bizans imparatoru Aleksios Komnenos'un kızı ve aynı zamanda bir tarihçi olan Anna Komnena, Alexiad adlı eserinde Guiscard Robert'ın en büyük oğlu Bohemond hakkında yazmaya başladığında korkuyla birlikte istemsiz bir saygı duygusunun kendisinde hasıl olduğunu ifade eder. Prensese göre; görünüşü hayranlık uyandıran ve adı düşmanlarına dehşet saçan bir adam olan Bohemond, yine kendisinin ifadeleriyle "görülmeye değer bir mucize"dir. Devasa cüssesi, kibirli ve kurnaz tavırlarıyla Bohemond, birçok açıdan anna'nın eserinin anti hero'su ve Bizans imparatoru 1. Aleksios'un taban tabana zıttıdır. Alexiad'da güney İtalyalı bir normana bu denli geniş bir yer verilmesi ise değildir; zira Komnenos'un 37 yıllık iktidarı boyunca hiç kimse onu Bohemond kadar devamlı bir şekilde rahatsız etmeyecektir. Aleksios'a iktidar yolunu açan Roussel de Bailleul tehdidinin sona ermesi Anadolu'daki norman devlet inşasının bir bakıma sonunu getirmiştir, ancak bu gelişme yakında Hauteville hanesinden gelecek daha ciddi tehditlerin yalnızca başlangıcı mahiyetinde olacaktır. 11. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle güney İtalya'yı tek bir bayrak altında toplamış olan Bohemond'un babası Guiscard Robert, Hautevillelerin bir gün Doğu Roma İmparatorluğu tahtına oturabileceğini tahayyül edebilecek kadar hırslı, azimli ve tabiri caizse maceraperest bir norman asilzadesidir. Bu bağlamda Güney İtalya'nın fethini tamamlamasının akabinde gözünü Adriyatik'in diğer yakasındaki Bizans eyaletleri olan Yunanistan ve İlirya'ya diken Guiscard, 1071'de imparatorluğun Malazgirt'te Selçuklu Türklerine karşı yaşadığı hezimetin akabinde dalında koparılmaya hazır olgun bir meyve durumunda olduğuna kanaat getirmiş durumdadır. Yaklaşan seferlerin kilit ismi ise Alberada'dan (ilk eşi) doğan ilk oğlu Bohemond olacaktır. Yaşadığı dönemde bir efsane haline gelecek olan Bohemond'un gerçek ismi ise Mark'tır. Norman kaynakları bu ismin Guiscard'ın Güney İtalya'daki ilk üssü olan Calabria'daki San Marco Argentano'dan geldiğini aktarmaktadırlar. Mark ismi etimolojik olarak bir norman değil, Grek - İtalyan adıdır ve yeni doğanın ailesi belli ki onun geleceğini İtalya'nın dışında, Bizans topraklarında görmüştür. Ancak verilen isim kadar önemli başka bir konu da Mark'ın hangi ad ile anıldığıdır. Bohemond ismi aslında Guiscard'ın bir ziyafet esnasında hakkında birtakım öyküler duyduğu bir devin adıdır. Mezkur efsanevi figür ile kendi "dev gibi" oğlu arasındaki benzerlikten etkilenen Robert, şölenin ardından genç prensi Bohemond olarak adlandırmaya başlamıştır. Mark ise yeni ismine adapte olma konusunda herhangi bir zorluk yaşamayacaktır ... Bohemond neredeyse her açıdan çağdaşlarının üzerindedir. Anna Komnena eserinde onun en uzun boylu erkeklerden bir arşın (yaklaşık 44cm) daha uzun olduğunu belirtmektedir. Bunun yanı sıra soluk teni ve açık renk saçlarıyla (İskandinav mirasının bir ürünü) Bohemond, bulunduğu her ortamda kaçınılmaz bir şekilde dikkatleri üzerine çekmektedir. Kesin doğum tarihi bilinmemek ile birlikte 1050'li yılların ortalarında doğduğu tahmin edilen Bohemond; ilk askeri deneyimini babasına isyan eden Capualı Jordan ile Conversonolu Goeffrey'nin üzerine sevk edilen birliklerde yer alarak tecrübe etmiş , 1081 yılında ise Guiscard tarafından emrine bir filo verilerek Korfu'ya yani Bizans'a saldırma ve mümkünse anakarada üsler geçirme görevini üstlenmiştir. 4 yıl sürecek olan seferde Güney İtalya normanları kısmi başarılar elde etmiş olsa da, uzun vadede lojistik, levazım ve adam eksikliğinden dolayı Yunanistan'da veyahut Balkanlar'da kalıcı olmayı başaramamış ve nihayetinde 17 temmuz 1085'de Robert Guiscard'ın sıtma ya da vebadan ölmesi hasebiyle bölgeden geri çekilmek durumunda kalmışlardır. Ancak Robert'in Doğu İmparatorluğu hayali Bohemond'da yaşamaya devam edecektir. Aleksios belki mücadelenin ilk raundunu kazanmıştır fakat gelecek günler çok daha büyük sürprizlere gebedir ... Orta Çağ'ın görece en önemli olayı olan Birinci Haçlı Seferi, sonuçları bakımından bugün dahi görülebilen bir miras ortaya çıkarmıştır. Ancak bu önemli hadisenin sıklıkla unutulan bir boyutu da normanlardır. Zira Haçlıların ekseriyeti Normandiya ve Güney İtalya'dan gelmek ile kalmamış, aynı zamanda bu girişimin kendisi de daha önceki norman faaliyetlerinden beslenmiştir. Fatih William ve Robert Guiscard'ın başarıları, Batı Avrupa aristokrasisine yabancı topraklarda riskli girişimler ile neler başarılabileceğini ilk kez göstermiştir. Binaenaleyh erken dönemli norman kazanımları ile Birinci Haçlı Seferi arasında doğrudan bir bağlantı kurulabilmektedir. Haçlıların önde gelen liderlerinden birisi de, yazımızın ana karakteri olan Tarantolu Bohemond'dur. İtalya ve Adriyatik'te kendisine göre bir mirasa sahip olamayan bu maceraperest norman, şöhret ve servet arayışıyla şansını Doğu'da deneyecektir. Bohemond'un yakınındaki anonim birisi tarafından kaleme alınan ve haçlı seferini anlatan Gesta Francorum, norman prensinin hareketten ilk kez 1096 yılının başlarında o dönemde bağlı olduğu lordu ve aynı zamanda üvey kardeşi olan Roger Borsa ile birlikte Amalfi'yi kuşatırken haberdar olduğunu bildirir. Bu haberden ilham alan Bohemond hemen harekete katılma sözü vermiş ve pelerinini kesmek suretiyle kendisine katılmak için akın eden insanlara haç şeklini vermiştir (bkz: coup de theatre). Bohemond'un aklında muhtemelen Kutsal Topraklar'ı kurtarmaktan daha fazlası vardır. 1080'lerdeki balkan seferlerinde yaşanan başarısızlıktan mütevellit Tarantolu'nun Aleksios ile kapanmamış bir hesabı bulunmaktadır ve tarihçi Geoffroi, Bohemond'un sefere uzun zamandır doğu imparatorluğu üzerindeki emellerini gerçekleştirmek adına büyük bir şevk ile katıldığını aktarır. Bizans'ın Papa 2. Urbanus'a yaptığı yardım çağrısı sonucunda gerçekleştirilecek olan bu harekatta imparatorluk hizmetine girmek, Bohemond'un çıkarları ile örtüşmüyor gibi gözükebilir fakat Tarantolu, 11. yüzyılın değişken dünyasında kurtların nasıl kuzuya dönüşebileceğini çok iyi bilmektedir ... Haçlı seferine katılma kararını hızlı bir şekilde vermiş olsa da Bohemond, önündeki ayları sefere hazırlanmak için geçirecek kadar tecrübelidir. Bulunduğu coğrafya sayesinde kuzeyli mevkidaşlarına nazaran daha az yol kat etmesi gerekmekte ve güzergahı çok iyi bilmektedir. Binaenaleyh acelesi yoktur ve nitekim ekim 1096'da Brindisi'den ayrılarak, 1080'lerdeki Balkan seferlerinin çarpıcı bir tekrarı olarak İlirya kıyısındaki Valona yakınlarında karaya çıkar. Bunu yaparken İtalya'dan geçen diğer haçlı gruplarıyla da yollarını ayıran Bohemond'un bu davranışları muhtelif çevrelerde Bizans imparatoruna karşı bir saldırı planladığına dair bir izlenim yaratır. Ancak geleceğin Antakya prensi'nin yola ilk çıktığı zamanki düşünceleri ne olursa olsun nihayetinde Papa Urbanus'un planına sadık kalmaya karar verir. Çevresinde hasıl olan tedirginliğin farkında olan Bohemond, bu korkuları yatıştırmak adına adamlarını yeğeni Tancrede de Hauteville'in idaresine bırakır ve imparator ile görüşmek üzere Konstantinopolis'e geçer. Aleksios ustaca bir diplomasiyle Bohemond'u iş birliği yapmanın her ikisinin de çıkarına olduğuna ikna eder ve Tarantolu da kendi adına Bizans'ın davasına bağlılık yemini eder. Seferin diğer liderlerinden biri olan Godefroy, Bohemond'un ettiğine benzer yeminleri ancak baskı altında kabul ederken, Saint Gillesli Raymond açıkça yemin etmeyi reddeder. Ancak bohemond farklı bir oyun oynamaktadır. Geçmiş yıllarda farklı norman liderleri de doğu imparatoruna sadakatlerini sunmuşladır. Hatta Bohemond'un babası Guiscard dahi 1074'te Nobilissimus olduğunda Bizans'ın hizmetine girmiştir. Dolayısıyla Bohemond yemin etmekten kaçınmak yerine, bunu yapmak için mümkün olan en büyük tavizleri koparmaya çalışmaktadır. Bu noktada maceraperest normanın ihtiraslarını en saf haliyle görürüz: Haçlı seferi onun adına amaca ulaşmak için yalnızca bir araçtır. 1097 yılında Anadolu platosuna geçerek nihai hedefe doğru (bkz: Kudüs) ilk adımı atmış olan baronların liderliğindeki haçlı ordusu, bu süreçte Anadolu Selçuklu devleti sultanı Kılıç Arslan'ın sert direnişi ile karşılaşmış olsa da ilerleyişini sürdürmüş ancak fazlaca yıpranmıştır. İaşe ve lojistik anlamındaki sıkıntılar, adam kayıpları ve verilen sözlere binaen Ön Asya'da geri alınan yerlerin tekrardan Bizans'ın idaresine bırakılması, bir süre sonra komutanlardan başlayarak tüm haçlılar arasında büyük bir huzursuzluğun hasıl olmasına sebebiyet vermiştir. Bu durum beraberinde kaçınılmaz bir şekilde birtakım kopmaları da getirmiş ve ilk adım Edessa'da (bkz: Urfa) Orta doğu'daki ilk haçlı devleti'ni kuracak olan Baudoin'den gelmiştir. Kendi kazanımlarını korumak adına safları bozmak isteyenler için bir model oluşturacak olan bu hadise, aynı zamanda Bohemond'un da beklediği işmar niteliğindedir. Baudoin'in bağımsızlığını ilan etmesinin akabinde Aleksios ile haçlılar arasındaki ilişkiler iyiden iyiye bozulmuş ve ocak 1908'de imparatorun temsilcisi olan Tatikios'un bir daha dönmemek üzere ordudan ayrılmasıyla birlikte gerginlik zirve noktasına ulaşmıştır. Bohemond da tabii olarak vaziyetten kendisine görev çıkarmakta gecikmemiş ve ordunun içinde bulunduğu durumdan Aleksios'u sorumlu tutarak onu bir hain ilan etmiştir. Daha da ileri gitmekte herhangi bir beis görmeyen Tarantolu, Aleksios'un pazarlığın kendisine düşen kısmını yerine getirmemesi hasebiyle haçlıların artık yeminlerine bağlı olmaları gerekmediğini de ileri sürmüştür. Velhasıl taşların yavaş yavaş dizildiği bu strateji oyununda Bohemond'un hedefi artık tüm çıplaklığı ile ortadadır: Antakya. Zor ve uzun geçen bir kuşatmanın ardından Bohemond'un, surların bir kısmının komutanı olan Firuz adlı bir Ermeni ile anlaşması sonucunda 2/3 haziran gecesi haçlıların bir kısmı şehre girmiş ve akabinde ordunun geri kalanına Antakya'nın kapılarını açmışlardır. Haçlılar sıkıntılarında birleşmiş olsalar da zaferin ardından bölünmekte gecikmemişlerdir. Zira Bohemond, son saldırıdan önce verilen sözlere uygun olarak Antakya'nın kendisine teslim edilmesinde ısrar etmektedir. Ancak başta Saint Gillesli Raymond olmak üzere kuvvetin diğer üyeleri bu fikre karşı çıkmışlardır. Anlaşmazlık bir süre daha devam etse de Bohemond'un geri adım atmayı reddetmesi sonucunda Raymond kaçınılmaz olanı nihayetinde kabul etmiş ve ordunun geri kalanı ile birlikte Kudüs yolculuğuna devam etmiştir. Tahmin edebileceğimiz üzere Bohemond'un kariyeri Antakya'yı ele geçirmesiyle sona ermemiş; entrikaları ona büyük bir ödül ama aynı zamanda azılı pek çok düşman da kazandırmıştır. 2 yıl boyunca bölgedeki konumunu sağlamlaştırmak adına faaliyetlerde bulunan Bohemond, ağustos 1100'de beklenmedik bir şekilde Danişmend Türkleri tarafından yenilgiye uğratılmış ve esir alınmıştır. Tarantolu, 3 yıl boyunca esaret hayatı yaşarken ise Antakya'yı yeğeni Tancrede de Hauteville ustalıkla korumuştur. Nihayetinde 1103 yılında geri döndüğünde topraklarını genişletme konusunda çok az ilerleme kaydedebilen Bohemond, 1104 yılının yazında Türkler tarafından tekrar yenilgiye uğratılmış ve tutumunu değiştirmeye karar vererek, adam toplamak adına ülkesi Fransa'ya geri dönmüştür. 1107 yılında harekete geçmeye hazır olduğunda ise beklenenin aksine Antakya'ya geçmek yerine eski ihtiraslarının peşinden gitmiş; açık kalan hesabını kapatmak ve doğu imparatorluğu ile ilgili tasarruflarını hayata geçirebilmek adına Yunanistan üzerinden Aleksios'a saldırmıştır. Ancak Bizans imparatoru geçmiş hatalarından ders almış gibi gözükmektedir ve uzun süren yıpratıcı bir mücadelenin akabinde Bohemond, barış istemek zorunda kalmıştır. Yapılan Diabolis Antlaşması'yla Tarantolu, Antakya'daki Bizans hakimiyetini (yalnızca kağıt üzerinde) kabul etmiş ve Kilikya'daki ihtilaflı bölgelerin hemen hemen hepsini geri vermeye razı olmuştur. Gururlu Hauteville için "Diabolis" tam bir aşağılamadır ve binaenaleyh Antakya'ya dönüp şehrinin Bizanslıların eline geçtiğini görmek yerine 3 yıl sonra öleceği Güney İtalya'nın yolunu tutmuştur. Bu, Bohemond'un Aleksios'a oynadığı son oyun olacaktır. Onun yokluğunda antlaşmanın yükümlülükleri asla uygulanmamış ve Bohemond'un yeğeni Tancrede de Hauteville, Antakya'da hüküm sürmeye devam etmiştir. Tancrede'nin ardından Bohemond'un oğlu 2. Bohemond dizginleri ele almış ve Hauteville ailesi, bölgede önemli bir güç olarak kalmaya devam etmiştir. Bohemond'un hayatına ve icraatlarına dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Ernoul kroniği, Malcolm Barber'dan Haçlı Devletleri Tarihi, Levi Roach'tan Normanlar, İbn Kalanisi'den Şam Tarihine Zeyl, Thomas Asbridge'den Haçlı Seferleri ve Kelly Devries ile Iain Dickie'den Haçlı Seferleri / Dünya Savaş Tarihi 5 adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Filistin - İsrail - İran Üçgeni

    Modern dünyanın temelleri ne zaman atılmıştır ? Tabii olarak konuya dair pek çok muhtelif görüş olsa da, genel itibariyle ekseriyetin 19. yüzyılın ilk yarısı ve ortalarına dair bir mutabakatta olduğunu görürüz. Her ne kadar 18. yüzyılın son dönemleri birbirine paralel olarak gelişen Endüstri Devrimi ve siyasi düşünce akımları bakımından yeni bir devrin başlangıcını teşkil etse de, bu gelişmelerin toplumların yapısında meydana getirdiği transformasyonun daha kristalize hale gelmesi ancak 19. asrın ortalarından itibaren mümkün olabilmiştir. Toplumların iç yapısında meydana gelen bu değişimler, beynelmilel münasebetleri de etkilemiş ve uluslararası ilişkilerde hakim olan unsurların işleyişinde yeni yaklaşımlar hasıl olmuştur. Söz konusu yeni politikalar arasında belki de en önemlisi ise Avrupa'nın sanayileşmiş ve endüstri üretimi çoğalmış memleketlerinin pazar ve kaynak aramak adına faaliyetlerini denizaşırı ülkelere doğru genişletmeye başlamasıdır. Kaçınılmaz bir şekilde bu süreç Türkiye ve İran'ın bulunduğu bölgeyi de etkilemiştir. Bilhassa ileri seviyede endüstrileşmiş ülkelerin bayraktarı konumundaki İngiltere'nin Afrika'dan başka Uzak doğu'ya yönelik girişimleri, mezkur coğrafyanın bir İngiliz - Rus rekabet ve çatışma alanına dönüşmesine sebebiyet vermiştir. Rusya'nın, hepimizin bildiği üzere, sıcak denizlere ulaşmak adına güneye inme çabası, batıdan doğuya doğru uzayan İngiltere ile karşılamasına neden olmuş ve bu suretle Türkiye ile İran'ın bulunduğu bölge bir kesişme noktası haline gelmiştir. Binaenaleyh beynelmilel kuvvet münasebetlerinin bu gelişimi, şartların mütemadiyen değişmesine rağmen, Türkiye ile İran arasında bugüne dek devam edecek olan bir kader birliğini ortaya çıkarmıştır. İki ülke arasındaki benzer yazgı, yalnız koşullar ile de sınırlı kalmamış ve 20. yüzyıl itibariyle her iki memleket de yabancı baskı ve müdahalesinden kendilerini kurtarıp, iç kalkınmaya ve değişime yöneldikleri zaman, çağdaşlaşmayı yürütebilecek iki önemli lidere sahip olmuşlardır: Mustafa Kemal Atatürk ve Rıza Şah Pehlevi. Atatürk ve Pehlevi zamanında gerçekleşen Türk - İran yakınlığının en önemli sonuçlarından biri de bölgesel nitelikteki barışa verdikleri önemdir. Nitekim Türkiye ile İran arasında 1937'de imzalanan Saadabad Paktı da bu durumun somut bir örneğidir. Anlaşma, Akdeniz'den ve güney - batı yönünden bölgeye yönelen tehlikelere karşı barışa korumak adına yapılması icap eden bir ittifak hüviyetindedir. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Güney asya'da Pakistan'ın yeni bir kuvvet olarak belirmesi ve aynı zamanda Türkiye ile İran'ın barış ideallerini benimsemesi ise üç devlet arasında bir barış bloğunun yani Cento'nun kurulmasına olanak tanımıştır. Orta doğu'nun son 100 yıllık tarihini incelediğimizde tabiri caizse bir siyasi istikrarsızlık tablosu ile karşı karşıya kalırız. Günümüz itibariyle bundan sonraki sürecin de soru işaretleri ile dolu olduğu ve bu soruların bazılarına bile olsa dahi cevap verme imkanının "henüz" ortaya çıkmadığı da yine, yadsınamaz bir gerçektir. Söz konusu istikrarsızlığın hasıl olmasında yatan temel sebep ise Osmanlı İmparatorluğu'nun tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte bölgede oluşan power vacuum yani güç boşluğu ve muhtelif güç odaklarının bu boşluğu doldurma mücadelesidir. 1920li yılların başından itibaren devamlı bir şekilde "kaynaşma" içerisinde olan Orta doğu'nun yaşadığı "istikrarsızlığı" tam olarak kavrayabilmek adına konuyu iki ana başlık altında incelememiz gerekir: Bölge içi faktörler ve bölge dışı faktörler. Bölge Dışı Faktörler Ekseriyetin vakıf olduğu üzere 1920'den itibaren Orta Doğu'da Osmanlı İmparatorluğu'nun yerini İngiliz ve Fransız sömürgeciliği almıştır. Ancak bu gelişme, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde ve Birinci Dünya Savaşı sırasında bölge halklarının oluşturduğu beklentilerle ters orantılı bir durumun meydana gelmesine sebebiyet vermiştir. Bölgenin bu çelişkisi haliyle, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz kaynaşmalara ve binaenaleyh istikrarsızlığa neden olmuştur. Mevzubahis kaynaşmaların yani geniş ölçekteki toplumsal hareketlenmelerin odak noktasını ise "bağımsızlık mücadeleleri" teşkil etmektedir. 1930'lardan itibaren, batı sömürgeciliğinin bölgede yarattığı bu çelişkiye, Mihver faktörünün yani Faşist İtalya ile Nazi Almanyası'nın da katılması, çalkantıları daha da arttırmıştır. Mihver devletleri, kaderin bir cilvesiyle baş düşmanlarından Lenin'in emperyalizm teorisinde olduğu gibi, İngiltere ve Fransa'yı sömürgeleriyle vurmak istemişler ve bir yandan bölgenin yakınlığı, diğer yandan bağımsızlık hareketlerinin yoğunluğu ve son olarak bölgenin stratejik niteliği, Mihver'i tüm gücüyle "bölgenin çelişkisini" körüklemeye sevk etmiştir. Tüm İkinci Dünya Savaşı boyunca bölge halklarının ve Arap aydınlarının Mihver devletlerini desteklemiş olmalarındaki temel motivasyon da burada yatmaktadır aslında; çünkü Arap halklarına göre bağımsızlığın gerçekleşmesi, sömürgeciliğin yıkılmasına bağlıdır. Nitekim şunu da söylememiz gerekir ki İkinci Cihan Harbi olmasaydı Orta doğu ülkelerinin "bağımsızlıklarını" kazanması epey bir zaman alacaktı. Ancak yine de savaş sonrası petrol ve Süveyş Kanalı gibi stratejik sorunlar üzerindeki sömürgecilik baskısı, Arap ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmış olmalarına rağmen, hemen ortadan kalkmamış ve bu sorunlar 1950'lerin sonuna dek, bölgeyi krizlere sürüklemekten geri kalmamıştır. Bununla beraber yukarıda bahsini geçirdiğimiz stratejik sorunlar hasıl olmasa dahi "bölgenin istikrarsızlığı" sonraki süreçte de başlıca özellik olmaya kaçınılmaz bir şekilde devam edecektir ancak '45 sonrası oyunun hüviyeti değişmiş ve Orta doğu sahnesinde iki yeni aktör ortaya çıkmıştır: Sovyet Rusya ve İsrail. 1947 yılı itibariyle İsrail devleti'nin ortaya çıkması ve bu olayın doğu-batı mücadelesine paralel olarak cereyan etmesi, Sovyet Rusya'nın da giderek bölgede dinamizm kazanmasına sebebiyet vermiştir. Tabii olarak İsrail'in kuruluşunun etkisi ve sonucu bu kadar ile kalmamıştır; çünkü İngiltere 1945'ten itibaren Filistin sorununun peşini bırakmaya karar verirken (bkz: 1917 Balfour Deklarasyonu) Amerika, tabiri caizse bayrağı İngilizlerden devralmıştır. Şüphesiz ki Amerika'nın davası Filistin değil, Yahudi davası'dır. Bu sebeple 1948 yılından itibaren Amerika'nın Orta doğu politikasının odak noktalarından biri daima İsrail'dir ve bu durum, günümüze dek Amerika'nın Orta doğu politikasının değişmez sabit faktörlerinden biri olagelmiştir. Bölge İçi Faktörler Mevzubahis saiklerin başında Arap milliyetçiliği gelmektedir. Arap milliyetçiliğinin başlangıcını, 20. yüzyılın başlarına, belki de İngiltere'nin Mısır'ı işgaline sebep olan 1881'deki Arabi Paşa Hareketi'ne kadar götürmek mümkünse de bu ideolojinin bir muharrik kuvvet yani itici güç haline gelmesi, 20. yüzyılın ortalarına tekabül eder. Diğer bir şekilde ifade etmemiz gerekirse Arap milliyetçiliğini harekete geçiren olay, 1948-49 Arap-İsrail savaşında, "bir avuç Yahudi" karşısında Arapların uğradığı ağır hezimettir. 1955'ten, Amerika ile Sovyet Rusya'nın Orta doğu'da "iş birliğine" başladığı tarih olan 1973 yılının sonuna kadarki dönemde; 1956, 1967 ve 1973'de olmak üzere İsrail ile Araplar arasında üç defa savaş çıkmış ve bu savaşlar sadece İsrail ile Arapları değil, tabii olarak doğu ve batı bloklarını da karşı karşıya getirmiştir. 1967 Arap - İsrail savaşı ve bunun milletlerarası yansımaları, Orta Doğu üzerindeki doğu - batı mücadelesinin de o dönem için en hararetli noktasını teşkil etmiştir. 1973'ten sonraki dönemde Orta Doğu'daki gerginlikler, İsrail ve Araplar arasında zaman zaman krizlerin patlak vermesine rağmen, tavsamaya ve yüksek tansiyonunu kaybetmeye başlamıştır. 1978 Eylül'ünde imzalanan İsrail - Mısır Camp David Anlaşmaları ve 1979 Mart'ındaki İsrail - Mısır Barış Antlaşması, bazı Arap ülkelerinde tepkilerle karşılanmış olsa bile, Orta Doğu'da yeni bir gelişmenin perdesini açmıştır: İsrail ve Araplar arasında bir "barışın" yapılabileceği ve hatta yapılması gerektiği gerçeği. Yom Kippur Savaşı olarak da isimlendirilen 1973 Arap - İsrail savaşı, 6 ile 25 ekim 1973 tarihleri arasında Mısır ve Suriye liderliğindeki Arap devletlerinin İsrail'e karşı başlattığı bir mücadeledir. İsrail'in, kayıplarına rağmen üstünlüğü ile sonuçlanan savaşın akabinde bölgedeki süper güçlerden batı bloğunun temsilcisi olan Amerika, ne Orta doğu'ya tek başına hakim olabileceğinin ne de münferit olarak harcayacağı enerji ile bölgeye istikrar getirebileceğinin idrakine varmıştır. Nitekim Aralık 1973 gerçekleşen Cenevre Konferansı sonrası Orta doğu'da başlayan Amerika - Sovyet iş birliği, bölgedeki istikrarsızlıkların daha yumuşak bir hüviyet kazanmasında önemli bir rol oynamıştır. Filistin - İsrail meselesi ise son 100 yüzyılda Orta doğu'da yaşanan kaosun bir tezahürü gibidir. 15 kasım 1988'de Filistin Kurtuluş Örgütü'nün başkanı Yasser Arafat tarafından Cezayir'de bağımsızlığını ilan eden Filistin devleti; aralarında Çin, Rusya, Hindistan ve Türkiye'nin de bulunduğu yüzden fazla ülke tarafından resmen tanınmaktadır. Günümüzde sadece Batı şeria ile Gazze şeridi Filistinlilerin kontrolündedir ve bu bölgeler İsrail ordusunun işgali altındadır. 1993 yılında Oslo Anlaşmaları'nın imzalanmasından bir yıl sonra, Batı şeria ve Gazze şeridi'ndeki a ve b bölgelerini yönetmek için Filistin Ulusal Otoritesi kurulmuştur. Akabinde, israil'in Gazze'den çekilmesinden iki yıl sonra yani 2007'de, bu bölge Hamas'ın idaresine geçecektir. Filistin halkı açısından devletlerinin ismi terminolojik olarak bir bütün olarak 1967'den beri İsrail'in işgal ettiği Filistin topraklarının coğrafi alanını ifade eder. Her durumda, toprak veya bölgeye yapılan atıflar Filistin devleti tarafından talep edilen toprakları işaret etmektedir. İkinci dünya savaşı sonrası bölge, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere İngiliz mandası'ndan Birleşmiş milletler'e devredilmiş ve BM tarafından Yahudi, Arap ve uluslararası Kudüs bölgeleri oluşturulmuştur. Bu bölünme, Yahudiler tarafından kabul edilirken bölgedeki Arap devletleri söz konusu düzenlemeye şiddetle karşı çıkmış ve İsrail devleti'nin kurulmasıyla 1948 yılında ilk Arap - İsrail savaşı cereyan etmiştir. Öte yandan 22 eylül 1948'de Mısır tarafında bulunan Gazze'de bir Filistin hükümeti kurulmuş ve bu hükümet, Ürdün hariç diğer Arap Birliği üyeleri tarafından tanınmıştır. Bu düzenlemeyle hasıl olan erk, Filistin'in tamamını (İsrail, Ürdün'deki Batı şeria, Gazze ve Kudüs bölgeleri) yönettiğini iddia etse de aslında sadece Gazze'nin idaresini elinde bulundurmaktadır. Nitekim İsrail, Altı Gün Savaşı sonucunda Mısır'dan Gazze ve Sina yarımadasını, Ürdün'den Batı Şeria'yı ve Suriye'den ise Golan Tepeleri'ni almıştır. İşin esasına bakılırsa, İsrail - Filistin meselesinde bütün Arap ülkelerinin tam bir görüş birliği içerisinde olduğunu söylemek mümkün değildir. Bir kısım Arap ülkesi, İsrail'in haritadan tamamen silinmesini temenni ederken diğer bir kısmı ise İsrail'in varlığına pekala rıza göstermektedir. Arap ülkelerinin ekseriyetinin mutabık kaldığı konu ise İsrail'in 1967'de işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiği konusudur. Yine, hemen hemen tüm Arap devletleri, bir Filistin devletinin varlığının zaruri olduğu konusunda mutabık olsalar da sorulması gereken asıl soru; Filistin devleti'nin varlığının neticeleri hakkında hepsinin aynı görüşte olup olmadığıdır. Misal bu Filistin devleti'nin sınırları hakkında hepsi aynı şeyi mi düşünmektedir ? Sonuçta bu sınırların çizimi en azından birkaç Arap devletini yakından alakadar edecektir. Nihayetinde, bağımsız bir Filistin devletinin nasıl bir dış politika takip edeceği hakkında bölgedeki diğer devletlerin bir görüş birliği söz konusu mudur ? Yoksa bu "bağımsız devleti" , her ülke kendi menfaati açısından mı değerlendirmektedir ? Şüphesiz bu sorunun cevabı; her devletin kendi çıkarları doğrultusunda yani pragmatist bir hüviyet ile hareket edeceği olacaktır ki tabii olan da budur. Binaenaleyh bir çıkar çatışmasının hasıl olması da kaçınılmaz olacaktır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Prof. Dr. Fahir Armaoğlu'dan 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi ve Larry Collins ile Dominique Lapierre'den Kudüs… Ey Kudüs adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Monarşi ve Cumhuriyet Kavramları Üzerine

    Dünya tarihi, 1783 Amerikan ve 1789 Fransız devrimlerine kadar monarşik bir düzenin ekseninde seyretmiştir. Hatta Fransız devrimi bir imparatorluk hanedanı doğurmuş (bkz: Napoleon Bonaparte) ve bu hanedan, "geçici restorasyon" ile "ikinci imparatorluk" döneminde ülkenin yönetimini elinde bulundurmuştur. Velhasıl 19. yüzyılın ikinci yarısının son demlerine kadar dinleri, felsefeleri, kraliyete verebilecekleri çeşitli biçimler ne olursa olsun büyüklü küçüklü tüm uygarlıkların monarşik bir yönetim altında hayatlarını idame ettirdiğini görmekteyiz. Pek tabii olarak her uygarlığın yöneticilerine atfettiği anlam ve önem, sahip oldukları kültür doğrultusunda çeşitlenmekteydi. Çin'de Göğün oğlu'nun (imparatora verilen isim, Çince karşılığı T'ien - Tseu), Roma'da Palatino tepesi'ndeymiş gibi ülkesini yönetmesi beklenemezdi ya da Aztekli yöneticilerin Charlemagne 'ın kılık kıyafetini üstlerinde taşımalarını beklemek abesle iştigal olurdu. Söz konusu çeşitlilik yalnızca yönetilen toplumun sahip olduğu kültürün monark üzerindeki etkisiyle sınırlı kalmamış, bu etki çift taraflı hasıl olmuştur. Yani toplumun hüviyeti, monarkın gücünün sınırlarını çizmiştir. Bu bağlamda "monarşinin evrensel yasalarına" tezat teşkil eden istisnai iki örnek dikkat çeker: Yunan demokrasisi ve Roma cumhuriyeti. Evvela bir anlam karmaşasına mahal vermemek adına kavramların ayırdını iyi yapmamız gerekir. İlk olarak demokrasi ve cumhuriyet kelimeleri eş anlamlı değildir. Çağdaş demokrasilerde hem Britanya'da olduğu gibi krallara hem de iktidarın kurgusal olarak halka ait olup seçmenlere tek bir listenin sunulduğu cumhuriyetlere rastlanır. Cumhuriyet, demokrasiden farklı hüviyete sahip bir kavramdır çünkü cumhuriyette yönetici sınıf, iktidarı nüfusun önemli bir bölümünü dışlamaya yatkın toplumsal bir teşkilat tarafından tevdi edilen vekalet aracılığıyla icra ederken demokrasi, en azından teoride cinsiyet, mevki, servet veya eğitim seviyesi ayırt etmeksizin, her bireyin kendini ifade hakkını, cinsiyetini tanır. örnek vermemiz gerekirse; Roma, demokratik bir rejim ile değil, cumhuriyetçi bir rejim ile yönetilirdi çünkü yurttaşlar yöneticileri seçmesine rağmen nüfusun ezici çoğunluğu Roma yurttaşlığına sahip değildi. Üstelik köleler de bahsi geçen ezici çoğunluğun dışındaydı. Yunan demokrasisi ise hiçbir zaman "kısıtlayıcı" bir cumhuriyetten öteye gidemedi. Yunan Demokrasisi "Yunan dehası", Girit / Miken'den gelen kralların hükümdarlığı sırasında neşet etmiş ve gelişmiştir (mö 2000-1200). Mö. 8. yüzyıldan itibaren aristokrat sınıfın güç kazanması ile beraber Yunanistan, tabiri caizse kralların boyunduruğundan kurtulmuş ve aristokrasi, kendi bünyesine katmak amacıyla kralların ayrıcalıklarını tedricen ortadan kaldırmıştır. Bu süreç içerisinde yalnızca Sparta, eski rejimini korumuş ancak burada da aynı anda iki kralın varlığı ve rekabeti Spartalıları güçsüz düşürmüştür (takribi mö 550). Atina'da ise servetle ve doğuştan ayrıcalıklı kılınmış aristokratlar ile zenginleşmiş yeni tüccar sınıfı ve daha sonra avam arasındaki husumet zaman içerisinde kentin yönetiminin "halkın desteğiyle" tiranların eline geçmesini sağlamıştır. Atina'da "gerçek anlamda" demokrasinin tesis edilmesi, adına bir yüzyılın atfedildiği Perikles dönemine tekabül eder. Mö 508-405 arasını kapsayan bu zaman zarfı Yunan uygarlığının görece en görkemli dönemidir. Ancak Perikles'in 429'da ölümünden kısa bir süre sonra Atina, Sparta'ya boyun eğer ve demokrasi rafa kalkar. Peloponnessos savaşı akabinde İsokrates, Ksenephon ve Platon gibi filozofların reform ihtiyacını yüksek sesle dile getirmesiyle beraber toplumda monarşiye dönüşün tek çare olduğuna dair kanaat yavaş yavaş filizlenmeye başlar. Politik yaşamın güncel gerçekliklerine rağmen monarşik özlemler, bir şekilde ortaya çıkmaktadır ve artık politikacılara güvenin kalmadığı, demagojiye doyulduğu, ahlaki krizin şiddetlendiği mö. 4. yüzyıl gibi anarşinin hızla arttığı bir dönemde İkinci Philippos fırsatı değerlendirir ve mö 338 itibariyle Atina'yı egemenliği altına alır. Koşullar düşünüldüğünde ahvalin bu şekilde hasıl olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Boşluğu gören Filip, aksiyon almış ve muvaffak olmuştur. Tabiri caizse yaşam onu çağırmıştır. Antik Yunan'ın haşmetli demokrasi tarihi, başladığı gibi, yani kralların egemenliği altında, bu şekilde nihayete ermiştir. Roma Cumhuriyeti Geleneğe göre Roma, Romulus tarafından mö 753 yılında kurulur. Romulus'u müteakiben bir dizi kral tahta çıkar ve bu "ilk krallar", Cicero'nun da ifade ettiği gibi "felsefi ruhlarında taşıdıkları inayet alametleriyle" bir mitin parçasıdırlar. Roma'nın monarşiden cumhuriyet rejimine evrilmesinin altında ise toplumsal bir travma yatar. Kent, mö. 575 civarında Etrüsklerin eline düşer. Söz konusu esaret ile beraber halk, krallara sırt çevirir. Tabi ki toplumda Roma krallarına karşı oluşan memnuniyetsizliğin başka farklı sosyolojik sebepleri de vardır ancak her ne olursa olsun resmi tarihyazımına göre takribi mö 509'da Romalılar monarşiyi lağveder. Ancak bu tarih ile alakalı ihtilaflar mevcuttur çünkü Etrüsklerin Roma işgali mö 475'e kadar sürer. Kimi tarihçilere göre (bkz: Livius) cumhuriyet rejimin başlangıcı için 475 sonrasını göstermek daha doğru olacaktır. Velhasıl Yunanistan'da olduğu gibi asiller yani (bkz: Patrici) sınıfı, monarşinin yıkılmasından açıkça nemalanırlar. Zaferinin tadını çıkarma peşinde olan muzaffer aristokrasi, oligarşiyi tesis edebilmek adına gerekli adımları atar. İlk başta bir çeşit intihabi monarşinin mevcudiyetini düşündürecek makul sebepler vardır. İktidarı temsilen iki eşit konsül, sınırlı bir dönem için atanır. Konsüle ait ayakları "x" şeklindeki "teker iskemle" (bkz: sella curulis), kraliyet tahtından başka bir şey değildir. Halk ise iktidar için bir illüzyondan ibarettir. Roma'da halk (pleb ile karıştırmayalım), yurttaş olmayan bir kitlenin ve kölelerden oluşan daha büyük bir kitlenin bağrındaki bir avuç yurttaşı temsil eder. Aslında Roma halkının tamamı gibi aristokrasi de içinde krala karşı derin bir özlem duygusu besler. Kendi soyu, kökeni ve tarihinden gurur duyan Romalılar, dünyanın cumhuriyet ile başladığına asla kani değildirler. Rejim değişikliğine rağmen ülkede kralların hatırasına her daim saygı duyulur. Örneğin devlet hayatının merkezi olan Forum'da, Romulus tarafından dikildiği rivayet edilen kutsal bir İncir ağacı imparatorluk çağına kadar büyük hürmet görmüştür ve gövdesi kuruduğunda Roma'da 3 gün boyunca yas ilan edilmiştir. (bkz: Minas Tirith) (bkz: The White Tree) (bkz: Yüzüklerin Efendisi) Ziyadesiyle dindar olan Roma halkı, monarşinin ilgasının, Jüpiter'in (Zeus) krallığında yaşayan tanrıların gazabını çekecek ladini bir icraat olduğunun tamamen farkındadır ve onları yatıştırmak amacıyla Rex sacrorum ve eski kralların ayin görevlerini miras alan Pontifex maximus gibi makamların varlığıyla monarşinin "görünürde" devam etmesine verirler. Kimilerinin "fosilleşmiş" dediği, en ufak görevi ifa etmekten aciz, "tabuların ağırlığından başka artık ihtişamına dair hiçbir şeyi elinde tutamayan" bu "cumhuriyetçi monark" makamları, bir "ruhban hükümdar" hüviyetiyle dinin idaresini elinde tutar ve yurttaşlar ile devletin omuzlarına düşen görevleri onlara öğretir. Bu kadim makam daha sonra papalık hükümdarı şeklinde günümüze dek Papalık tarafından da kullanılacaktır. Cumhuriyet rejimi, Platon'un da dediği gibi, sınırlı bir toprak parçası üzerinde ve az sayıda seçmen ile uygulandığı sürece etkili işlemektedir. Bu önermenin en çarpıcı örneklerinden biri olan Roma'da da ülke genişledikçe, yurttaş sayısı arttıkça ve zenginlik "herkese yetmemeye" başladığında çatlak sesler hasıl olmaya başlar. Önce mö 107 ve 86 arasında yedi kez konsül olan Marius ve ardından Sulla ile başlayan "değişim hareketi", mö 23'te Octavius'un Augustus adıyla iktidara gelmesiyle nihayete varır ve Roma'da imparatorluk dönemi başlar. 400 yıldan fazla bir zaman boyunca cumhuriyet rejimi ile yönetilen ve "özgürlük düşkünü" olan gururlu! Romalılar, imparatorluk rejimi hasıl olmasına rağmen "monarşinin ihyasından" dem vurmazlar. Onlar soyluluğun tiranlığına son vermişlerdir! ve bu yeni rejim Romalılar için geleneklere dönüşü, asırların ötesine uzanan gerçek bir ihyayı ifade etmektedir.

  • Fiyat Devrimi'nin Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa Üzerindeki Etkileri

    Madeni paranın başlıca mübadele aracı olmasından itibaren altın ile gümüş ve bu ikisi arasındaki değer oranı beynelmilel ekonomiyi, bu suretle de tüm toplumsal hayatı derinden etkilemiştir. Orta Çağ 'da, bir memlekette para değerinin belirli miktarda değerli maden stokuna bağımlı olması, ekonomiyi ve maliye yi koşullandıran temel faktör olagelmiştir. Yine bu dönemde, ticaretin merkezi olarak konumlandırabileceğimiz Akdeniz 'de ve Orta Doğu 'da değerli maden darlığı ve paranın anormal yüksek satın alma gücü fiyatlarda kendini göstermiştir. Misal; Mısır 'da sultanın emriyle gümüş kap kaçak kullanılması ve harice gümüş çıkarılması yasaklanmıştır. Eldorado yani altın ülkesi hayali, büyük coğrafi keşifler in başlıca motivasyon kaynağı haline gelmiş ve nihai olarak bu çabaların sonucunda 1540'lardan başlayarak Meksika 'daki zengin gümüş madenlerinin Avrupa'ya aktarılmasıyla yaşlı kıta da nisbi bir gümüş bolluğu sağlanmış, binaenaleyh yazımızın da konusunu teşkil eden Fiyat Fevrimi hadisesi hasıl olmuştur. Amerikalı iktisat tarihçisi Earl J. Hamilton 'un hesaplarına göre 1503 - 1660 yılları arasında Amerika 'dan İspanya 'ya 181 ton altın ve 17 bin ton gümüş gelmiş ve bunun sonucunda da kaçınılmaz bir şekilde piyasalarda fahiş bir fiyat artışı gerçekleşmiştir. Tüm bu gelişmeler de Avrupa'da ve tabii olarak Osmanlı impartorluğu 'nda birtakım derin sosyoekonomik hareketlere yol açmıştır. Keza Osmanlı'da 1585'te altın karşısında gerçekleşen büyük devalüasyon un, İspanyol gümüşü nün imparatorluğu istila etmeye başladığı zamanlara tekabül etmesi tesadüf değildir. Doğu ya İspanyol (Amerikan) altın ve gümüşünün geçiş basamağı ise Ceneviz olmuştur. 1580 itibaren Sevilla 'dan Ceneviz'e büyük miktarda kıymetli maden geçmeye başlamış ve bu tempo tedricen artmıştır. Avrupa'da, Amerika'dan gelen "ucuz" gümüşü parayı Osmanlı ülkelerinde altın karşılığında büyük bir kar oranıyla mübadele etmek tabiri caizse "moda" haline gelmiş ve pek çok tüccar herhangi bir ürünün ticaretini yapmak yerine, daha az zahmetli olan mezkur yola yönelmeyi tercih etmiştir. Antonio Serra 'ya göre, 1613'e doğru Venedik , her yıl Levant 'a 5 milyon nakit para göndermektedir. Osmanlı hükümeti de ithal edilen yabancı paradan vergi almayarak bu "para ticaretini" teşvik etmektedir. Nitekim 16. yüzyılın sonunda birçok Fransız tüccarın sınai mamulleri yerine kendilerini tamamıyla para ticaretine vermesi merkantilist Fransız hükümetini kaygılandırmış ve 1614'te 13. Louis 'e verilen bir raporda şu ifadeler kullanılmıştır: "Birkaç yıldır, yalnız gümüş para götürülüyor, sadece Marsilya şehrinden giden para 7 milyon eküdür, başka yerlerden giden bu hesaba dahil değildir." Osmanlıların, Amerika'nın keşfi ve etkilerine merak duymaları da yine bu tarihlere tekabül etmektedir. İspanyolca veyahut İtalyanca eserlerden derlenip tercüme edilmiş Tarih-i Hind-i Garbi adlı eser, 1583'te Üçüncü Murat 'a sunulmuştur. Eserde geniş ölçüde Kristof Kolomb 'un keşiflerinden, Amerika kıtasından ve Hint Okyanusu 'ndaki adalardan bahsedilmektedir. Kitaba sonradan yapılan derkenarlardan birinde coğrafi keşiflerin Osmanlı ekonomisi üzerindeki olumsuz etkilerinden söz edilmesi ise, yine, belirtilmesi gereken önemli bir husustur. Osmanlı ekonomi felsefesi, iç pazarda mal bolluğu ile ucuzluğuna öncelik veren ve binaenaleyh gümrük vergisini asgariye indiren bir ticaret rejimini yeğlemiştir. Yakın tarihimizde Amerikan doları başta olmak üzere, güçlü Avrupa paralarının Türk lirası karşında sürekli yükselişi ve devalüasyon, bir bakıma "Osmanlı deneyiminin" benzeridir. Serbest pazar ekonomisi ve Avrupa birliği ile gümrük bütünleşmesi ise Osmanlı kapitülasyon politikasını andırmaktadır. Bu koşullar da, aşırı yabancı mal tüketimi ve devletin aşırı masrafları sonucunda yine, aşırı bir cari hesap açığı ile dış borçlanmayı beraberinde getirmiştir. Paranın tedavül hızının artmasının (günümüzde kredi kartıyla ziyadesiyle artan aşırı tüketimcilik), enflasyon un başlıca nedeni olduğu kuramı da bu şekilde ortaya çıkmıştır. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere 1600'lerden sonra Osmanlı sanayisinin, bilhassa madenlerde ve tekstilde Avrupa rekabeti karşısında "çöküş sürecine" girmesi haklı olarak fiyat hareketleriyle ilişkili görülmektedir. Hıristiyan dünya ile gittikçe yoğunlaşan Osmanlı ticareti, kapitülasyon rejimi altında büyük "gelişme" göstermiş, sonuç olarak doğu ve batı pazarı bütünleşmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun dünya ticareti içerisindeki rolü, batıya hammadde ve erzak satmak, doğu mallarını bilhassa İran 'ın ham ipeğini aktarmak suretiyle Avrupa'dan aldığı altın ile gümüşü başlıca baharat ve ipek karşılığında Doğu'ya aktarmak şeklinde algılanmıştır. Keza İran ve Arabistan 'da paranın bugüne dek Riyal adını taşımış olması bir rastlantı değildir. 1525 - 1571 döneminde Osmanlı devleti siyasi bakımdan, günümüz tabiriyle, bir süper güç konumundadır. Avrupa'da Fransa 'yı desteklemekte, İspanya 'ya karşı Endülüs lü Müslümanları (bkz: Morisko ) ve Hollanda lı isyancıları bağımsızlık mücadelesinde teşvik etmekte ve Hindistan 'da Gücerat sultanlığı , Sumatra 'da Sultan Alaeddin ile ittifak halinde Portekiz lilere karşı mücadeleye girişmekte, mezkur müslüman devletlere fiilen yardım etmektedir (Sumatra'ya top ve kale yapması için bir Osmanlı uzman heyeti gönderilmiştir). Öteki taraftan Kazan ile Astrahan 'dan Rus ları atmak amacıyla ve bu suretle Don - Volga arasında kanal açabilmek adına bölgeye bir donanma göndermiş, Orta asya hanlarına ise Safeviler ile olan mücadelelerinde yardımcı olabilmesi için ateşli silahlarla donatılmış bir yeniçeri fırkasını sevk etmiştir. Nihayetinde bu dönemde Osmanlı devleti yalnız siyasi değil, ekonomik bakımından da kıtalararası ticarette bir "geçit bölge" olmaya çalışmaktadır. 16. yüzyılın ortasında Avrupa'da baharat ticaretini elinde tutan Yahudi Mendes ailesi 'nin Amsterdam 'dan gelerek İstanbul 'a yerleşmesi de yine bu politikanın bir sonucudur. Aynı şekilde, Kanuni Sultan Süleyman , Fransa kralı 1. François 'ya 100 bin duka altın yardımı yapmış ve onun halefi İkinci Henri , Osmanlı'dan 2 milyon altına varacak bir istikraz (bkz: borç ) yapma girişiminde bulunmuştur. Velhasıl Kıbrıs'ın fethi ni takip eden süreçte kurulan Kutsal Liga 'nın İnebahtı 'da kazandığı zafere dek (7 ekim 1571) Osmanlı'nın dünya devleti hüviyeti devam edecektir. Bu tarihten itibaren ise ekonomik gerilemenin emareleri yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştır. Fiyat Devrimi'nin, Kıta Avrupası'nın ve binaenaleyh insanlık tarihinin çehresini köklü bir şekilde değiştirmesinin en çarpıcı sonuçlarından biri de İngilizler ile Hollandalıların ateş gücü üstün gemileriyle Akdeniz'e gelişi ve Levant ticaretinde Venedik ile Fransa'nın yerlerini almış olmalarıdır. Hint yollarının yeni hakimleri olan Hollandalılar ile İngilizler, şimdi baharatı kendileri " Medeniyet Denizi "ne getirmekteydiler. Levant ticareti artık esas itibariyle Osmanlı İmparatorluğu'nun ihracatı ile batının sanayi mamulatı ve müstemleke ürünleri arasında bir mübadele niteliği kazanmış durumdadır. 1620'ye dek Fransa'nın Levant ile olan ticareti 30 milyon altının altına düşmemiş (bu, Fransa'nın deniz ticaretinin yarısına tekabül etmesi hasebiyle çok ciddi bir rakamdır) ancak İngilizler ile Hollandalıların hakimiyeti ile artık mevzubahis gelirler gerilemeye başlamıştır. Fransızların tekrar sahneye çıkması ise bilahare Colbert 'in geri dönüşü ile mümkün olacaktır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Şevket Pamuk'tan Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi, Halil İnalcık'tan Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi ve Christine Laidlaw'dan Levant'ta İngilizler: 18. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğuyla Ticaret ve Siyaset adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Mülkün Temelindeki Hakikat: Adalet Mi Yoksa Güçlünün Menfaati Mi ?

    Adalet, insanoğlunun varoluşundan bu yana üzerinde düşündüğü en temel kavramlardan biridir. Kimi zaman haklı ile haksızı ayıran bir terazi, kimi zaman güçlü ile zayıf arasında köprü kuran bir el olmuştur. Adalet yalnızca mahkemelerde verilen kararlarla sınırlı değildir; insanın vicdanında yankı bulan bir iç ses, toplumun her katmanında hissedilen bir denge unsurudur. İnsan toplulukları ilk kez bir araya gelip kurallar koymaya başladığında, bu kuralların temelinde de adaleti buluruz. Çünkü adalet, insanların birlikte yaşayabilmesinin, hak ve özgürlüklerini güvence altına alabilmesinin vazgeçilmez koşuludur. Bir toplumda adalet sağlandığında, bireyler kendilerini güvende hisseder, haklarına ve yaşamlarına saygı duyulduğuna inanır. Hukukun herkese eşit mesafede durduğu bir düzende insanlar, devlete ve birbirine güvenle yaklaşır. Fakat adaletin zedelendiği, hukukun eğildiği ya da gücün kişisel çıkarlara alet edildiği durumlarda ise toplumsal dokuda çatlaklar oluşur. Güven duygusu zayıflayan birey, kendini toplumun dışında ve korunmasız hisseder. Bu ise yalnızca bireyin yalnızlaşmasına değil, toplumsal çözülmenin hızlanmasına yol açar. Bu yüzden adalet, yalnızca hukuk metinlerinde aranan bir kavram değil; toplumun ortak vicdanını ve düzenin sürekliliğini sağlayan en temel harçtır. Tarihin her döneminde, adaletin varlığı ya da yokluğu, toplumların kaderini belirleyen asli bir unsur olagelmiştir. Antik Mezopotamya’da Hammurabi Kanunları, toplumsal düzeni sağlamak amacıyla hukuku yazılı hale getirirken, devlet otoritesinin adaletle meşrulaştırılmasına zemin hazırlamıştır. Roma İmparatorluğu’nda "Justitia" kavramı, hukukun bireysel ve kamusal alanlarda kökleşmesini sağlarken, yurttaşların vicdanında adaletin ahlaki bir sorumluluk olarak benimsenmesini teşvik etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nda ise "adalet dairesi" anlayışı, sultanın meşruiyetini doğrudan adaletle ilişkilendirirken, “Adalet mülkün temelidir” ilkesini yalnızca bir söz değil, bir yönetim felsefesi haline getirmiştir. Adaletin ihmal edildiği ya da yozlaştığı toplumlarda ise uzun vadede istikrarsızlık ve çözülme kaçınılmaz olmuştur. Roma’nın geç döneminde aristokrat sınıfın çıkarları doğrultusunda adaletin tahrif edilmesi, sosyal gerilimlerin artmasına ve halk kitlelerinin devlete olan güveninin zayıflamasına yol açarak imparatorluğun dağılma sürecini hızlandırmıştır. Benzer şekilde, Osmanlı’nın son dönemlerinde yargı sisteminin merkezi otorite tarafından araçsallaştırılması ve adalet mekanizmasının işlevsizleşmesi, toplumsal güvenin aşınmasına ve imparatorluğun çözülme sürecine girmesine neden olmuştur. Adalet mefhumu, Türkiye tarihinin her döneminde hem halkın hem de yönetenlerin temel referans noktası olmuştur. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişle birlikte adaletin temsili, dinamik bir dönüşüm geçirmiş; sultanın mutlak otoritesine dayanan adalet anlayışı yerini, modern hukuk devleti ilkelerine dayalı bir sistem kurma çabasına bırakmıştır. Ne var ki Türkiye, Cumhuriyet’in ilanından bu yana sık sık adaletin zedelendiği, hukukun üstünlüğünün sorgulandığı dönemlerle karşı karşıya kalmıştır. 12 Eylül askeri darbesi ya da 28 Şubat süreci gibi kırılma anlarında yargının siyasallaştığı ve hukuk normlarının askıya alındığı vakalar, toplumun adalet duygusunda derin yaralar açmıştır. Son yıllarda ise, özellikle yargının bağımsızlığına dair tartışmalar, kuvvetler ayrılığı prensibinin aşınması ve siyasi müdahale iddiaları çerçevesinde yeniden gündeme taşınmıştır. Bugün Türkiye’de adalet kavramı, yalnızca yargının işleyişiyle değil, devletin demokratik meşruiyeti ve toplumsal barış ile de doğrudan ilişkilendirilir hale gelmiştir. Adaletin, bir toplumda yalnızca “hukuki” değil, “siyasal” bir meseleye dönüşmesi ise demokratik bir rejim için ciddi bir alarmdır. Türkiye’de son yıllarda giderek artan şekilde mahkemelerin ve savcılık makamlarının bağımsızlığı tartışmalı hale gelmiş; özellikle yüksek profilli siyasetçiler ve muhalefet temsilcilerine açılan soruşturmalar bu eleştirilerin odağı olmuştur. Yargının siyasal alanın bir enstrümanı gibi algılanması, yalnızca muhalefet seçmenleri arasında değil, toplumun geniş kesimlerinde adalet sistemine dair güven eksikliği yaratmaktadır. Özellikle “seçim süreçlerinde” veya kritik siyasi dönemlerde açılan davalar ya da alınan gözaltı kararları, adalet kavramını daha da kırılgan hale getirmekte ve toplumu kutuplaştırmaktadır. Bu bağlamda, Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması, Türkiye’nin içinde bulunduğu adalet krizinin sembol vakalarından biri haline gelmiştir. Türkiye’nin en büyük metropolünün belediye başkanının bu şekilde adli bir sürece konu olması, yalnızca bir kişiye veya bir siyasi partiye karşı yürütülen bir dava olarak değil, demokratik süreçlere, yerel yönetimlerin özerkliğine ve muhalefetin siyasi alanına karşı bir müdahale biçimi olarak algılanmıştır. Gözaltı kararının gerekçeleri ve hukuki zeminine dair yapılan eleştiriler, toplumun geniş kesimlerinde “yargının siyasetin gölgesinde kaldığı” yönündeki endişeleri güçlendirmiştir. Özellikle İstanbul gibi çok kültürlü ve muhalefetin güçlü olduğu bir şehirde, bu tür bir olay toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirmiştir. Öte yandan, Ekrem İmamoğlu’na yönelik destek gösterileri ve toplumsal dayanışma, adaletin yalnızca mahkemelerde değil, sokakta ve kamusal alanda da yeniden tartışılmasına neden olmuştur. Bu tür olaylar, yalnızca adli mekanizmaların değil, toplumun “ortak yaşam sözleşmesinin” de sarsılmasına yol açmaktadır. Bireylerin devlet kurumlarına duyduğu güvenin erozyona uğraması, adaletin keyfiyete açık bir hale gelmesi ve hukuki süreçlerin meşruiyetinin sorgulanması, Türkiye’de hem birey-devlet ilişkisini hem de toplumsal barışı tehdit eden unsurlar haline gelmiştir. Türkiye gibi sosyo-politik açıdan kırılgan ve kutuplaşmanın belirgin olduğu bir ülkede, yargıya duyulan güven, demokratik istikrarın vazgeçilmez unsurudur. Ancak toplumsal vicdanda “adaletin siyasallaştığı” algısı derinleştikçe, bu güven zayıflamakta ve toplumsal çözülme riski artmaktadır. Dünya genelinde de adalet mekanizmaları, özellikle otoriterleşme eğilimleri gösteren rejimlerde benzer şekilde siyasetle iç içe geçme eğilimindedir. Macaristan, Polonya gibi Avrupa ülkeleri ile Rusya ve Latin Amerika’daki bazı örnekler, adaletin yıpratıldığı her sistemin uzun vadede sosyal ve ekonomik krizlere sürüklendiğini göstermektedir. Türkiye ise bu anlamda bir yol ayrımındadır: Adaletin evrensel normlara uygun biçimde yeniden bağımsızlaştırılması, hukukun üstünlüğünün güçlendirilmesi ve yargıya duyulan toplumsal güvenin onarılması elzemdir. Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınması vakası, Türkiye’de yalnızca siyasi bir figürün yaşadığı kriz değil, aynı zamanda hukuk devleti ilkesinin geleceği açısından da kritik bir eşik olmuştur. Bu olay, Türkiye’nin hem adalet anlayışını hem de demokratik kurumlarının dayanıklılığını sınayan bir test niteliğindedir. Adalet yalnızca bireylerin hak arayışıyla değil, toplumun ortak yaşam iradesiyle de ilgilidir. Türkiye, “adalet mülkün temelidir” ilkesini yeniden içselleştirip, yargı bağımsızlığını tesis edebildiği ölçüde daha adil, demokratik ve kapsayıcı bir geleceğe adım atabilir. Roma’dan Abbasîlere, Osmanlı’dan modern ulus-devletlere uzanan tarihsel örnekler, adaletin zayıfladığı toplumlarda sosyal, siyasi ve ekonomik krizlerin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Gücün hukukun önüne geçtiği her an, kurumlar meşruiyetini, bireyler ise topluma olan inancını kaybeder. Bu nedenle adalet, yalnızca mahkeme duvarları arasında değil; sokağın, iş yerinin ve gündelik yaşamın her alanında varlığını hissettirmelidir. Aksi takdirde, toplumun dokusu gevşer ve en nihayetinde çözülür. Ancak tüm bu karamsar tabloya rağmen, adaletin doğasında onarıcı ve yeniden kurucu bir potansiyel de mevcuttur. Adalet, kaybolduğunda dahi toplumsal vicdan ve ortak irade ile yeniden tesis edilebilen bir değerdir. Tarih, adaletin yitirildiği toplumların çöktüğünü gösterdiği kadar, onun yeniden inşasıyla dirilen medeniyetlerin de tanığıdır. Bu nedenle “adalet mülkün temelidir” prensibi, yalnızca bir uyarı değil, aynı zamanda insanlığın her çağda kendine hatırlattığı bir pusuladır. Yeter ki onu savunacak bir irade, onu hissedecek bir vicdan ve onu yaşatacak bir toplum var olsun.

  • Gerilimden Uzlaşıya: Toplumsal Mutabakat Mümkün Mü ?

    Toplumsal Mutabakat: Bu Süreçten Nasıl Çıkılır ? Türkiye, siyasal ve toplumsal gerilimlerin derinleştiği kritik bir süreçten geçmektedir. Son dönemde yaşanan protestolar, iktidarın sert müdahale politikaları ve muhalefetin bu süreci nasıl yöneteceği meselesi gündemin merkezinde yer almaktadır. Ancak bu gelişmelerin ötesinde, en temel soru ülkemizin bu tür krizlerden bir toplumsal uzlaşı çerçevesinde çıkıp çıkamayacağına dairdir. Tarihsel perspektiften bakıldığında, kriz dönemlerinde belirli asgari müştereklerde buluşmanın mümkün olduğu görülmektedir. Peki, mevcut bölünme ortamında toplumsal mutabakat sağlanabilir mi ? Mevcut Bölünme Ortamında Mutabakatın İmkânı Var mı ? Türkiye’de siyasal ve toplumsal bölünme, tarihsel köklere sahip bir olgudur. 12 Eylül 1980 darbesi sonrası inşa edilen politik düzen ve bilhassa son 20 yılda derinleşen kutuplaşma, toplumsal mutabakatın önündeki en büyük engellerden biri olarak değerlendirilmektedir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, geçiş sürecinde toplumsal dönüşüm, büyük oranda devletin belirleyici olduğu bir modernleşme paradigması çerçevesinde ilerlemiştir. 1950 sonrası çok partili hayata geçişle birlikte toplumsal fay hatları belirginleşmiş, 1970’lerde ise sol-sağ çatışmaları mutabakat arayışlarını gölgelemiştir. Günümüzde de benzer bir ayrışmanın, bu kez seküler-muhafazakâr ekseninde derinleştiği görülmektedir. Özellikle medya, eğitim sistemi ve hukuk gibi devletin ideolojik aygıtlarının belirli bir siyasi eksen doğrultusunda şekillendirilmesi, ortak bir zemin bulunmasını güçleştirmektedir. Ancak geçmişteki deneyimler, siyasi kutuplaşmanın keskinleştiği dönemlerde dahi toplumsal uzlaşının mümkün olabileceğini göstermektedir. Örneğin, 1990’larda Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği perspektifi etrafında oluşan reform süreci, farklı kesimlerin ortak bir vizyon çerçevesinde bir araya gelebileceğini ortaya koymuştur. Mutabakat Hangi Koşullarda Mümkün Olabilir ? Toplumsal mutabakat, yalnızca belirli grupların değil, toplumun geniş kesimlerinin üzerinde uzlaşabileceği temel ilkeler çerçevesinde şekillenmelidir. Bu bağlamda, Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz ortamında uzlaşının sağlanabilmesi adına bazı temel koşulların yerine getirilmesi gerekmektedir: Hukukun Üstünlüğünün Tesisi: Güçler ayrılığı ilkesinin yeniden tesis edilmesi, toplumsal güvenin inşasında hayati öneme sahiptir. Ekonomik Adaletin Sağlanması: 2001 ekonomik krizi sonrası Kemal Derviş reformları, ekonomik istikrarın sağlanmasının siyasi dengeleri de nasıl değiştirdiğinin somut bir örneğidir. Bugün yaşanan yüksek enflasyon ve gelir dağılımı adaletsizliği, toplumsal mutabakatı zorlaştıran temel faktörlerin başında gelmektedir. Basın ve İfade Özgürlüğü: Bağımsız medya organlarının desteklenmesi, toplumun farklı kesimlerinin birbirini anlamasını sağlayarak kutuplaşmayı azaltabilir. Siyasi Partiler Arası Diyalog: 2015’teki Dolmabahçe Mutabakatı, siyasi aktörler arasında diyaloğun nasıl bir etki yaratabileceğini gösteren önemli bir örnektir. Ancak bu süreç, bilahare iktidarın keskin bir dönüş yapması hasebiyle başarısızlığa uğramıştır. Bugün, siyasi partiler arasında asgari müşterekler etrafında bir iletişim kanalı oluşturulması ise zaruridir. Sivil Toplumun Güçlendirilmesi: 2013 Gezi Parkı protestoları, toplumun farklı kesimlerinin ortak bir talep etrafında birleşebildiği nadir örneklerden biri olmuştur. Ancak güçlü bir sivil toplumun yokluğu nedeniyle bu hareket, sürdürülebilir bir mutabakata evirilememiştir. Sivil toplum kuruluşlarının daha aktif ve bağımsız hale gelmesi, mutabakat sürecinin güçlenmesine olanak tanıyacaktır. Kimler Önderlik Edebilir ? Siyasi Liderler: Kısa vadeli politik çıkarları aşarak, uzun vadeli toplumsal faydayı önceleyen bir perspektif geliştirilmelidir. Misal, 1971 muhtırası sonrası Demirel ve Ecevit’in farklı ideolojik konumlarına rağmen anayasal reformlar konusunda uzlaşmaya varmaları, siyasi liderliğin belirleyici rolünü ortaya koymaktadır. Sivil Toplum Kuruluşları: Toplumun farklı kesimlerini bir araya getirebilecek mekanizmalar yaratmalıdır. 1999 Marmara Depremi sonrası ortaya çıkan dayanışma ruhu, ortak bir amaç etrafında birleşmenin mümkün olduğunu göstermektedir. Bağımsız Medya: 1980’lerin sonlarında Özal döneminde liberal medyanın yükselişi, farklı fikirlerin tartışılabildiği bir ortam yaratmıştır. Günümüzde ise bağımsız medya organlarının desteklenmesi, toplumsal diyalogun yeniden canlanmasını sağlayabilir. Gençlik Hareketleri: 1968 kuşağı veya 2000’lerin başındaki öğrenci hareketleri, gençlerin değişim dinamiklerindeki belirleyici rolünü göstermektedir. Türkiye’de gençlerin siyasetle ilişkisi zayıflasa da, olası bir mutabakat sürecinde kritik birer aktör olmaları, bugün itibariyle kaçınılmazdır. Uluslararası Faktörler ve Dış Dinamikler Türkiye’nin iç siyasi gelişmeleri, küresel dinamiklerden azade bir şekilde düşünülmemelidir. Örneğin, 2002 sonrası AB reform süreci, Türkiye’nin demokratikleşme yönünde önemli adımlar attığı bir dönem olmuştur. Ancak 2016 sonrası Batı ile gerilen ilişkiler, içerideki siyasi tansiyonu arttırmıştır. Türkiye’nin beynelmilel alanda ekonomik bağımlılık ilişkileri de, toplumsal mutabakat arayışlarını doğrudan etkilemektedir. Toplumsal Mutabakata Giden Yol Türkiye’de an itibariyle gerçekleşen protestolar, halkın mevcut yönetime yönelik tepkisini açıkça ortaya koymaktadır. Ekonomik kriz, hukuk sistemine duyulan güvensizlik ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar, geniş halk kitlelerinde derin bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. İktidar, güvenlikçi politikalarla bu dalgayı kontrol altına almaya çalışırken, muhalefet mezkur tepkiyi yönlendirmek adına sahiplenici bir pozisyon almaya çalışmaktadır. Binaenaleyh hasıl olan konjonktür, toplumsal mutabakatın önemini daha da artırmaktadır. Günümüzde Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz ortamından çıkışı ancak geniş bir toplumsal mutabakatın sağlanmasıyla mümkündür. Hukukun üstünlüğü, siyasi diyalog, ekonomik adalet ve özgürlüklerin genişletilmesi gibi temel ilkeler etrafında ortak bir vizyon oluşturulması elzemdir. Mevcut protestolar, toplumun farklı kesimlerinin ortak talepler etrafında birleşebileceğini göstermektedir. Ancak bu enerjinin sürdürülebilir bir toplumsal mutabakata dönüşebilmesi için güçlü liderlik, demokratik kurumların güçlendirilmesi ve sivil toplumun etkin bir şekilde sürece dahil edilmesi gerekmektedir. Bugün atılacak adımlar, yalnızca mevcut krizi çözmekle kalmayacak, gelecekte benzer çıkmazların önüne geçilmesini sağlayacak uzun vadeli bir uzlaşı kültürünün inşasına da katkıda bulunacaktır.

  • CHP’nin Kriz Stratejisi: Sokakta ve Sandıkta İmamoğlu Etkisi

    Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla birlikte, bir kez daha sokak protestolarının siyasi dengeler üzerindeki etkisinin tartışıldığı bir sürece girmiş durumdayız. Bu olay, yalnızca muhalefet ve iktidar arasındaki klasik gerilim hattını yeniden gündeme taşımakla kalmayıp; aynı zamanda muhalefetin stratejik yönelimini ve toplumsal meşruiyet alanlarını nasıl şekillendireceğine dair soruları da beraberinde getirmiş durumda. Erdoğan’ın Kriz Yönetim Pratiği: Krizi Bir Siyasi Araç Olarak Kurgulamak Objektif bir bakış açısıyla Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidar pratiğini, literatürde "kriz rejimi" kavramıyla örtüşen siyaset anlayışına benzetirsek, yanlışa düşmüş olmayız. 2007 Cumhurbaşkanlığı Krizi, 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonları ve 2019 İstanbul Seçimlerinin iptali gibi kritik olaylar, Erdoğan’ın kriz anlarını yalnızca bertaraf etmekle kalmayıp bu anları iktidar konsolidasyonunun bir aracına dönüştürdüğünü ortaya koymaktadır. Binaenaleyh mevcut cumhurbaşkanı, krizleri "istisna hallerini olağanlaştırma" stratejisiyle yönetmekte ve olağanüstü durumları rejimin sıradan işleyişine dahil eden bir siyaset üretme biçimiyle hareket etmektedir. Bu bağlamda, İmamoğlu’na yönelik gözaltı kararı, iktidarın kriz repertuarı içinde anlamlı bir yere oturmaktadır. Protestoların sokaklara taşmasıyla birlikte, Erdoğan yönetiminin klasik refleksi devreye girmiş; gösteriler “kaos” ve “istikrarsızlık” kavramlarıyla çerçevelenerek toplumsal algıda kriminalize edilmeye çalışılmıştır. Burada önemli olan, iktidarın bu protestoları “huzur” ve “güvenlik” eksenine oturtarak meşruiyet krizini baskılama eğilimidir. Toplumsal Hareketin Niteliği: Tepkisel Bir Öfke Patlaması mı, Yoksa Yapısal Bir Dalga mı? Türkiye’deki toplumsal hareketlilik, bilhassa 2013 Gezi eylemlerinden itibaren dönüşen bir karaktere bürünmüş durumdadır. İmamoğlu protestoları da bu anlamda iki temel çelişkiyi içerisinde barındırmaktadır: Hareketin kentli, orta sınıf ve gençlik odaklı bir öfke patlaması niteliği taşıması. Aynı zamanda Boğaziçi Direnişi ve son yıllardaki kadın yürüyüşleri gibi yeni kuşak sivil hareketlerin dilini ve eylem repertuarını yansıtması. Ancak bu protestoların sürdürülebilirliğinin, ekonomik sıkışma ve güvenlikçi politikalar gibi dışsal faktörler ile doğrudan bağlantılı olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. 2023 seçimleri sonrasında daha da derinleşen ekonomik kriz, sokağa çıkan kitlelerin adalet taleplerini yalnızca hukuki bir düzlemde değil, ekonomik bir düzlemde de ifade ettiklerini göstermektedir. Öte yandan Türkiye’de protesto kültürü, tarihsel olarak 1960’lardan bu yana hem öğrenci hareketleri hem de sendikal direnişler üzerinden şekillenmiştir. Günümüzde ise bu kültür daha çok kent merkezlerine, üniversite kampüslerine ve dijital medyaya taşınmış durumdadır. Binaenaleyh İmamoğlu protestoları hem siyasal hem de toplumsal bir gerilimin taşıyıcısı hüviyetine sahiptir. Ancak bu hareketin yapısal bir muhalefet dalgasına dönüşüp dönüşmeyeceği halen daha belirsizliğini korumaktadır. Karşılaştırmalı Perspektif: Latin Amerika ve Doğu Avrupa Deneyimleri Türkiye’deki bu sürecin, Latin Amerika’daki "popülist otoriterleşme" dönemlerine ya da Doğu Avrupa’daki renkli devrimler öncesindeki muhalif hareketlenmelere benzer dinamikler gösterdiğini de belirtmek gerekir. Örneğin, Viktor Orban’ın Macaristan’da uyguladığı medya kontrolü ve sivil toplum baskısı politikaları ile Erdoğan’ın güncel yaklaşımı arasında yapısal benzerlikler dikkat çekmektedir. Brezilya’da Bolsonaro döneminde de muhalefetin sokak protestoları, üniversite hareketleri ve sendikal direnişler üzerinden yeni eylem biçimlerine evirildiği gözlemlenmiştir. Ancak her iki örnekte de, protestoların politik bir dalgaya dönüşmesinde, muhalefet partilerinin bu eylemleri sahiplenme ve kurumsal kanallara entegre etme becerisi belirleyici olmuştur. CHP’nin Yön Arayışı: Kapsayıcı Siyaset ile Kurumsal Çekingenlik Arasında CHP açısından bu protestolar, parti kimliğinin ve stratejisinin sınandığı kritik bir an olarak öne çıkmaktadır. CHP, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kapsayıcı bir dil benimseyerek özellikle genç seçmenler nezdinde ciddi bir meşruiyet artışı sağlamıştır. Ancak köklü bir parti olması hasebiyle “kurumsalcı” reflekslerinden ve devlete yakın pozisyon alış biçimlerinden de tam anlamıyla kopabilmiş değildir. CHP’nin özellikle seçim dönemlerinde “devlet aklı” ile “sokak muhalefeti” arasında sıkıştığı gözlemlenmektedir. Bu da partinin kriz anlarında ya pasif ya da ölçülü tepkiler vermesine neden olmaktadır. Ancak son dönemde özellikle gençlik kolları ve parti içindeki bazı dinamik aktörler aracılığıyla daha cesur çıkışların yapıldığına da söylememiz gerekmektedir. Ekonomik Boykot ve Alternatif Eylem Biçimleri CHP’nin bazı örgütleri aracılığıyla ekonomik boykot tartışmasını kamuoyuna taşıması, partinin klasik miting ve salon siyaseti dışında yeni eylem biçimlerine alan açtığını göstermektedir. Bu eylem türlerinin, Gezi ve Boğaziçi protestolarında olduğu gibi tüketim ve gündelik yaşam pratiklerine sirayet eden bir boyut kazanması da ihtimaller dahilindedir. Ancak bu girişimlerin henüz örgütsel derinlik ve yaygınlık açısından sınırlı kalmış durumda olduğu da unutulmamalıdır. Burada önemli olan, Türkiye muhalefetinin sivil alanı genişletme becerisi ve sokakla kurduğu ilişkiyi kurumsal kimliğine entegre edebilme kapasitesidir. Latin Amerika’daki "genel grev" deneyimlerinden ya da Doğu Avrupa’daki "demokrasi mitingleri"nden farklı olarak Türkiye’de muhalefetin bu tür eylemleri daha çok spontane ve kısa vadeli refleksler üzerinden geliştirdiği gözlemlenmektedir. Toplumsal Mobilizasyon ve Muhalefetin Geleceği İmamoğlu kriziyle başlayan süreç, Türkiye’de iktidarın kriz üretme refleksi ile muhalefetin buna karşı geliştireceği yanıtların niteliğini yeniden sorgular hale getirmiştir. Sokakta şekillenen bu enerji, bir “hareket stratejisine” dönüşme potansiyelini taşımaktadır fakat bu potansiyelin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, muhalefetin hem eylem repertuarını hem de toplumsal karşılığını nasıl yapılandıracağı ile doğrudan ilintilidir. CHP, yalnızca tepkisel değil; proaktif, yenilikçi ve toplumun geniş kesimlerini harekete geçirecek bir strateji geliştirmek zorundadır. Aksi halde protestolar, sönümlenen bir dalga olmaktan öteye geçemeyecektir. Bu dönemeç, Türkiye’de muhalefetin sokağı bir araç mı yoksa bir amaç mı olarak gördüğünü, devlet-toplum geriliminde hangi cephede ve ne tür bir dil ile konumlanacağını da tayin edecektir. CHP’nin burada alacağı pozisyon, sadece kendi geleceğini değil, Türkiye siyasetinin gelecekteki yönelimlerini de belirleyecektir. Belki de asıl sorulması gereken şudur: Türkiye muhalefeti, krizlerin ve protestoların ötesinde, kendi “dönüştürücü” kimliğini yaratabilecek mi ? CHP’nin gençlik tabanını sokağa yabancılaştırmadan, ancak kurumsal meşruiyet alanını da kaybetmeden kuracağı denge siyaseti, yalnızca kendi geleceğini değil, Türkiye siyasetinin dönüşüm sürecini de belirleyecektir. Sürecin seyri, Türkiye’de muhalefetin sokağı bir araç mı yoksa bir amaç mı olarak gördüğüne, muhalif aktörlerin devlet ve toplum arasındaki pozisyonlanmasına ve protesto siyasetinin ne kadar kurumsallaşabileceğine bağlı olarak netlik kazanacaktır.

  • Protestoların İzdüşümü: Türkiye ve Avrupa’daki Toplumsal Hareketlerin Ortak Dinamikleri

    Son yıllarda Türkiye’de artan toplumsal huzursuzluk ve protestolar, yalnızca yerel dinamiklerle açıklanamayacak kadar geniş bir bağlamda ele alınmalıdır. Bilhassa Doğu Avrupa ülkelerinde son dönemde yükselen gösteriler ile Türkiye’de yaşanan eylemler arasında benzerlikler kurmak, bu hareketlerin arkasındaki yapısal nedenleri daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Nitekim Sırbistan’dan Macaristan’a, Slovakya’dan Yunanistan’a uzanan bir hatta, farklı ülkelerde benzer taleplerle sokağa çıkan kitlelerin ortak noktaları, Avrupa’nın doğusundaki sosyo - politik dönüşümün Türkiye’ye nasıl yansıdığını da gözler önüne sermektedir. Evvela, Doğu Avrupa’da son bir yıl içerisinde meydana gelen protestoların temel nedenleri incelendiğinde, en belirgin ortak noktalar olarak otoriterleşme eğilimleri, yolsuzluk iddiaları ve ekonomik zorluklar karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Sırbistan’da özellikle 2023 sonlarında ve 2024 başlarında görülen gösteriler, hükümetin medya üzerindeki baskılarını, yolsuzluk skandallarını ve seçim sürecine müdahale iddialarını hedef almıştır. Benzer şekilde, Macaristan’da da hükümetin yargıyı ve üniversiteleri kontrol altına alma çabalarına karşı protestolar düzenlenmiştir. Türkiye’de ise son yıllarda yargının siyasi bir araç haline gelmesi, medya üzerindeki baskının artması ve ekonomik krizin derinleşmesi, halkın kitlesel hareketliliğini artıran en önemli faktörlerden bazıları olarak göze çarpmaktadır. Öte yandan Türkiye özelinde, son dönemde gerçekleşen protestoları anlamak adına Gezi Parkı olaylarından günümüze uzanan çizgiyi takip etmek gerekmektedir. 2013 yılında Gezi Parkı eylemleri, başlangıçta çevreci bir hareket olarak başlamış, ancak kısa sürede hükümetin otoriterleşme eğilimlerine karşı geniş tabanlı bir toplumsal tepkiye dönüşmüştür. Bugün yaşanan gösterilerde, Gezi'nin mirasının ve kolektif hafızasının izlerini görmek mümkündür. Ancak, 2025 Türkiye’sinde protestoların karakteri, 2013’e kıyasla önemli farklılıklar göstermektedir. Gezi döneminde, Türkiye ekonomisi "görece" istikrarlı durumdadır ve iktidarın baskıcı eğilimleri yeni yeni belirginleşmektedir. Bugün ise, derinleşen ekonomik kriz, halkın alım gücünü büyük ölçüde düşürmüş ve bilhassa genç nüfus arasında umutsuzluğa sebebiyet vermiştir. Yine, artan enflasyon, maaşların reel değerinin düşmesi ve işsizliğin yükselmesi gibi faktörler, toplumsal rahatsızlığı derinleştiren unsurlar arasındadır. Bu noktada, Türkiye’deki protestoların sosyolojik bileşenleri de önem taşımaktadır. Gençler, kadınlar, işçi sınıfı ve akademisyenler, bu gösterilerde en aktif gruplar olarak öne çıkmaktadır. Son yıllarda artan kadın cinayetleri ve İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, kadın hareketlerini güçlendirmiş, feminist grupların kitlesel eylemlere katılımını arttırmıştır. Aynı şekilde, ekonomik kriz ve artan işsizlik oranları, işçileri ve emekçileri de sokaklara yöneltmektedir. Üniversitelerdeki baskılar ve akademik özgürlüğün kısıtlanması ise, gençleri ve akademisyenleri eylemlerin önemli aktörleri haline getirmiştir. Bilhassa Z kuşağı, mevcut iktidarın politikalarına karşı daha eleştirel bir tutum sergileyerek, sokak eylemlerinde ve sosyal medyada sesini giderek daha fazla yükseltmektedir. Z kuşağının varoluşsal kaygıları, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve siyasal özgürlük alanlarının daraltılması gibi öğeleri de içermektedir. Türkiye’deki protestoların tarihsel bağlamı, 1980 sonrası siyasal dönüşüm içinde daha da derinleşmektedir. Farklı bir yaklaşımda bulunmamız gerekirse; 1989 Bahar Eylemleri, 1990'ların öğrenci hareketleri ve 2000'lerdeki işçi eylemleri gibi daha önceki toplumsal hareketlerin, bugünün protestolarının temellerini attığı da söylenebilir. Mezkur hareketlerin de aynı şekilde hükümetin otoriterleşen tutumlarına, ekonominin kötüleşen koşullarına ve toplumsal eşitsizliklere karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı unutulmamalıdır. Ancak yine de, 2025 Türkiye’sindeki hareketlerin ve kitlesel eylemlerin hüviyeti, artan dijital mobilizasyon ve globalleşmenin etkisiyle önceki dönemdeki hareketlerden farklılıklar göstermektedir. Türkiye’deki muhalefet partilerinin ve sivil toplum örgütlerinin protestolardaki rolü, dikkatle incelenmesi gereken bir diğer husustur. 2023 sonrasında, bilhassa ana muhalefet partisi CHP’nin ve çeşitli sol, liberal grupların sokak eylemlerine katılımında ciddi bir artış gözlemlenmiştir. Lakin bu tür bir katılımın "organizasyondaki yetersizliği", kitlesel eylemleri sınırlayabilmektedir. Öte yandan, özellikle gençlerin dijital platformlar üzerinden gerçekleştirdiği kitlesel hareketlilik, geleneksel partilerden bağımsız bir biçimde, halkın taleplerini dile getirmektedir. Doğu Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında, Türkiye’deki protestoların bastırılma yöntemleri de ele alınması gereken bir diğer uzanımdır. Örneğin, Sırbistan’da gösterilere karşı güvenlik güçlerinin orantılı güç kullanımı görece sınırlı kalırken, Türkiye’de polis şiddeti, gözaltılar ve yargı eliyle baskı kurma yöntemleri daha sistematik hale gelmiştir. Bu durumun, ülkemizdeki sivil toplumun ve muhalefetin hareket alanını büyük ölçüde daralttığı, yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak, sosyal medya gibi alternatif iletişim araçları, protestoların yayılmasını ve toplumsal bilincin gelişmesine olanak tanımaktadır. İktidarın sosyal medya üzerindeki kontrol çabalarına rağmen, internet ortamı hala daha muhalefet için önemli bir mobilizasyon aracı olmayı sürdürmektedir. Ekonomik açıdan bakıldığında Türkiye’de yaşanan kriz, toplumsal rahatsızlığın derinleşmesinde rol oynayan bir diğer önemli faktör olarak öne çıkmaktadır. Artan enflasyon oranları, genç işsizliğinin artması ve yaşam maliyetinin yükselmesi, özellikle genç nüfusu ekonomik anlamda çaresiz bırakmış durumdadır. Ayrıca, gelir dağılımındaki adaletsizlikler, özellikle işçi sınıfı ve emekçiler arasında büyük bir huzursuzluğa yol açmaktadır. Bu durum, Türkiye’deki toplumsal hareketliliğin temel dinamiklerinden biridir. Türkiye’de işçi hareketlerinin ve emek mücadelesinin tarihteki önemli yerini göz önünde bulundurursak, bugün yaşanan kitlesel gösterilerin ekonomik taleplerin yanı sıra toplumsal eşitsizliklere karşı da güçlü bir tepki oluşturduğunu söylemek mümkündür. Sonuç olarak, Türkiye’deki protestolar, yalnızca hükümetin otoriterleşme eğilimlerine bir tepki olarak değil, aynı zamanda ekonomik zorlukların ve toplumsal eşitsizliklerin bir yansıması olarak da değerlendirilmelidir. Doğu Avrupa’daki benzer gösterilerle kıyaslandığında, ülkemizdeki hareketlerin daha sert müdahalelere maruz kaldığı, ancak halkın politik bilincinin ve direniş kapasitesinin de giderek arttığı açık bir biçimde gözlemlenebilmektedir. Önümüzdeki vetirede, Türkiye’nin iç dinamikleri ve beynelmilel konjonktür, bu hareketlerin seyrini belirlemede önemli bir rol oynayacaktır. Eğer muhalefet ve sivil toplum örgütleri, bu süreci iyi yönetebilirse, toplumsal hareketlerin Türkiye siyasetinde daha etkin bir güç haline gelmesi ise kaçınılmaz olacak tır.

  • Türkiye’de Siyasal İslam’ın Tarihsel Süreci ve Hareketin Kilometre Taşları

    Siyasal İslam, modern Türkiye siyasetinin en tartışmalı ve en etkili ideolojik akımlarından biri olagelmiştir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte İslam, devletin kurumsal yapısının merkezinde yer alırken, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte laiklik eksenli reformlarla devlet yönetiminden dışlanmıştır. Ancak bu dışlanma, Siyasal İslam’ı tamamen ortadan kaldırmamış; bilakis, zaman içerisinde değişen sosyo-ekonomik ve politik dengeler doğrultusunda farklı formlarda yeniden yükselişe geçirmiştir. Demokrat Parti dönemiyle başlayan dinin kamusal alana dönüşü, 1980’lerde Türk - İslam Sentezi ile pekiştirilmiş; 1990’larda Refah Partisi’nin yükselişiyle beraber ise yeni bir aşamaya geçilmiş ve 2002 sonrası AKP iktidarında devletin temel unsurlarından biri haline gelmiştir. İşbu yazı, Türkiye’de Siyasal İslam’ın tarihsel gelişimini, çeşitli kırılma noktaları üzerinden ele alarak, İslamcı hareketlerin nasıl güç kazandığını, hangi engellerle karşılaştığını ve günümüzde nasıl bir dönüşüm sürecine girdiğini incelemektedir. Değerlendirmemiz, Osmanlı’daki İslamcı yönetim anlayışından Cumhuriyet’in laik reformlarına, çok partili hayatın getirdiği değişimlerden askeri müdahalelerin siyasal İslam üzerindeki etkilerine dek geniş bir yelpazede ele alınacaktır. Siyasal İslam’ın Türkiye'deki serüveninin, yalnızca tarihsel bir anlatı değil, aynı zamanda günümüz politik atmosferini anlamak için de kritik bir öneme haiz olduğu da unutulmamalıdır. 1. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Siyasal İslam’ın Kökleri Osmanlı, Akadların arketipini oluşturmak suretiyle çerçevesini oluşturduğu imparatorluk hüviyetinin ortaçağdaki klasik bir temsilcisi olarak, din ve devlet işlerinin iç içe yürütüldüğü heterojen bir yapıya sahiptir. Bu bağlamda şeriat hukuku, padişahın iradesiyle birlikte Osmanlı hukuk sisteminin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bilhassa 2. Abdülhamid devrinde (1876-1909) yani çok sesliliğin imparatorluk topraklarında yavaş yavaş kök salmaya başladığı bir dönemde, islamcı söylem bir devlet politikası olarak benimsenmiş ve Panislamizm şemsiyesi altında geniş Müslüman topluluklar arasında bir birlik sağlanmaya çalışılmıştır. Mezkur vetirede Şeyhülislamlık makamı, ulema sınıfı ve tarikatlar siyasetin merkezine oturtulmuştur. Ancak bu dönemde dahi modernleşme çabaları devam etmektedir; keza 19. yüzyılda Tanzimat ve Islahat Fermanları gibi reformlar, Osmanlı’da sekülerleşmenin ilk adımları olarak kabul edilmektedir. Sonraki süreçte Osmanlı İmparatorluğu'nun lağvedilip Türkiye cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte, siyasal İslam’ın devletteki hakimiyeti radikal bir biçimde sona ermiştir. Bu kritik eşiği takiben hilafetin kaldırılması, medreselerin kapatılması, şeriat mahkemelerinin lağvedilmesi ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle birlikte eğitim sisteminin sekülerleştirilmesi ise genç cumhuriyetimiz adına laik bir yönetim anlayışının temelini atmıştır. Lakin bu reformlar, bilhassa kırsal kesimde ve muhafazakar çevrelerde tepkiyle karşılanmış ve 1925’teki Şeyh Said İsyanı, tali de olsa, bu tepkilerin en belirgin örneklerinden biri olagelmiştir. 2. Tek Parti Dönemi ve Siyasal İslam’ın Bastırılması (1923-1950) 1923 ile 1950 arasındaki süreci tetkik ettiğimizde, kurucu önderimiz Atatürk'ün liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti iktidarı altında laiklik ilkesini katı bir biçimde uyguladığını görürüz. Ezcümle; tarikatlar yasaklanmış, dini semboller kamusal alandan çıkarılmış ve din adamlarının siyasi faaliyetlerine izin verilmemiştir. Ancak, bu baskı siyasal İslam’ın tamamen yok olmasına neden olmamış; bilakis, toplumun önemli bir kesiminde dinsel kimliğin bastırıldığına dair bir algı oluşmuştur. Nihayetinde bu durum ilerleyen yıllarda siyasal İslam’ın güçlenmesi adına bir zemin hazırlayacaktır. Nitekim 1946’da yani çok partili hayata geçişle birlikte, dini değerler kaçınılmaz bir biçimde siyasette yeniden kendini göstermeye başlamış ve 1950 seçimlerinde Demokrat Parti kazandığı büyük zaferin ardından iktidara gelerek siyasal İslam’ın yeniden sahneye çıkmasına olanak tanımıştır. 3. Demokrat Parti ve 1960 Sonrası İslami Muhalefet 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, Türkiye’de siyasal İslam’ın yeniden kamusal alanda görünür olmasını sağlayan aktör olması hasebiyle cumhuriyet tarihimizde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Tek parti döneminin baskıcı laiklik politikalarına karşı bir tepki olarak doğan DP, dini özgürlükleri savunmak suretiyle geniş muhafazakar kitlelerin desteğini kazanmıştır. Ancak DP’nin bu politikaları, Türkiye’de laik düzenin savunucuları tarafından tepkiyle karşılanmış ve nihayetinde askeri müdahaleye zemin hazırlamıştır. 1960 darbesi sonrası süreç ise İslami hareketlerin daha sistemli bir muhalefet hareketine dönüşmesine sebebiyet vermiştir. DP'nin, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi’ni mağlup ederek iktidara gelmesini, dini özgürlüklerin kısıtlanmasına duyulan tepkinin sandıktaki tezahürü olarak okumak pekala mümkündür. Keza DP’nin iktidara gelir gelmez attığı ilk adımlardan biri olarak, ezanın yeniden Arapça okunmasına izin vermesi de bu önermeyi destekler niteliktedir. Bu karar, muhafazakar kesim tarafından büyük bir coşkuyla karşılanırken, laik çevreleri ise endişeye sevk etmiştir. DP’nin dini politikaları bununla da sınırlı kalmamıştır. İmam Hatip okulları açılarak din eğitiminin devlet eliyle yaygınlaştırılması sağlanmış, ilkokullara din dersleri yeniden konulmuş ve Diyanet İşleri Başkanlığı güçlendirilmiştir. Bütün bu gelişmelere ek olarak, tarikatlar ve cemaatler üzerindeki baskılar büyük ölçüde hafifletilmiş, hatta DP, bazı tarikatların desteğini almak adına mezkur gruplara göz yummaya başlamıştır. Ancak DP, yalnızca dini özgürlükleri artıran bir parti olarak kalmamış; aynı zamanda otoriterleşme eğilimleri göstererek muhalefeti de baskı altına almıştır. 1955’te başlayan ekonomik sıkıntılar ve hükümetin basına yönelik sert müdahaleleri ise ordu ve bürokrasinin iktidara yönelik tepkisini şiddetlendirmiştir. Velhasıl takvim yaprakları 27 Mayıs 1960'ı gösterdiğinde gerçekleşen askeri darbe, DP’nin iktidarına son vermiş ve Başbakan Adnan Menderes tutuklanmasının akabinde idam edilmiştir. Kimi kesimlerce 27 Mayıs 1960 darbesi, siyasal İslam’ın önünü kesmek isteyen laik elitler tarafından gerçekleştirilmiş bir müdahale olarak görülmektedir. Öte yandan darbe sonrası oluşturulan yeni anayasa, daha özgürlükçü bir yapıya sahip olsa dahi, askeri vesayetin güçlenmesine de alan tanıdığı aşikardır. DP’nin dini politikalardan rahatsız olan ordu ve yargı, yeni dönemde laiklik ilkesini daha sert bir şekilde uygulamaya başlayacaktır. Bu süreçte, DP’nin yerine kurulan Adalet Partisi benzer bir muhafazakar çizgiyi sürdürmeye çalışmış; ancak siyasal İslam’ın sistematik bir hareket haline gelmesi, 1969’da Necmettin Erbakan’ın önderliğinde Milli Görüş hareketinin doğmasıyla gerçekleşmiştir. Daha radikal bir hüviyete sahip olan Erbakan, DP ve AP’nin laik sistem içinde sınırlı kalan muhafazakarlığını yetersiz bulmuş ve İslam’ın devletin temel kimliği olması gerektiğini savunmuştur. Nitekim Erbakan'ın Konya’dan bağımsız milletvekili olarak seçilmesi İslami hareketin siyasi arenada temsilini sağlamış ve 1970 yılında kurduğu Milli Nizam Partisi (MNP), doğrudan İslamcı bir politika benimsemek suretiyle, DP ve AP gibi partilerden ayrışmıştır. Ancak, MNP kısa bir süre sonra laiklik karşıtı faaliyetler yürüttüğü gerekçesiyle kapatılacaktır. Buna rağmen, Erbakan ve destekçileri 1972’de Milli Selamet Partisi’ni (MSP) kurarak siyasal İslam’ı Türkiye’nin gündeminde kalıcı hale getirecektir. Son kertede MSP'nin 1974’te CHP ile koalisyon hükümetine girerek siyasal İslam’ın Türkiye’de hükümet seviyesinde temsil edilmesine olanak tanıması ise söz konusu anlayışın toplumdaki karşılığını göstermesi hasebiyle kritik bir dönüm noktasını işaret etmektedir. Sonuç olarak Demokrat Parti, Türkiye’de Siyasal İslam’ın yeniden güçlenmesine zemin hazırlayan bir dönemin başlangıcı olmuştur. DP’nin dini özgürlükler konusundaki reformları, 1960 darbesiyle kesintiye uğramış olsa da, muhafazakar tabanın siyasi bilincini güçlendirmiştir. 1960 sonrası dönemde ise Siyasal İslam daha kurumsal bir hüviyete bürünmüş ve Milli Görüş adı altında sistemli bir muhalefet hareketine dönüşmüştür. 4. 1980 Darbesi ve Türk - İslam Sentezi 1980 askeri darbesi, Türkiye'de siyasal ve toplumsal yapıyı tabiri caizse kökten değiştiren bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Darbenin ardından oluşturulan yeni ideolojik çerçeve ise Türk - İslam Sentezi adı verilen bir anlayışa dayanmaktadır. Bu sentez, hem Türk milliyetçiliğini hem de İslam’ı devlet politikalarının merkezine almak suretiyle yeni bir toplumsal kimlik oluşturmayı amaçlamıştır. Nitekim 12 Eylül rejimi, sol hareketleri bastırırken, İslamcı grupların önünü açarak dindar - muhafazakar kesimlerin siyasal ve kültürel alanda güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, 1980 darbesinin ardından askeri rejim, sol ideolojileri tehdit olarak görerek milliyetçi ve muhafazakar unsurları teşvik etmeye başlamış ve bu doğrultuda, Türk - İslam Sentezi adı altında ideolojik bir formül oluşturmuştur. Söz konusu anlayış, bir yandan Atatürkçü milliyetçiliği korurken, diğer yandan İslam’ın toplumsal düzene entegrasyonunu savunmuştur. Binaenaleyh Türk - İslam Sentezi'nin, 1982 Anayasası’na da yansıması da kaçınılmaz olmuştur. Bu bağlamda dini eğitim zorunlu hale getirilmiş ve imam hatip okulları teşvik edilmiştir. Öte yandan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yetkileri artırılırken, devlet, dini değerleri resmi söylemin bir parçası haline getirmiştir. Ancak bu süreç tabii olarak, devletin denetimi dışında gelişen bağımsız islami hareketlerin de güçlenmesine sebebiyet vermiştir. Darbeden birkaç yıl sonra gerçekleşen 1983 seçimlerini kazanan Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi, 12 Eylül sonrası siyasi sistemin ilk sivil hükümeti olarak cumhuriyet tarihindeki yerini almıştır. Özal, hem neoliberal ekonomik politikaları hem de muhafazakar değerleri harmanlayarak yeni bir siyaset anlayışı geliştirmiş ve bu dönemde, özel teşebbüse dayalı İslamcı sermaye grupları ilk kez ortaya çıkmaya başlamıştır. "Anadolu kaplanları" olarak bilinen bu sermaye grupları, ilerleyen yıllarda İslami hareketlerin finansal gücünü artıracaktır. Bunun yanı sıra Özal hükümeti, imam hatip okullarını yaygınlaştırarak ve tarikat-cemaat gruplarına daha fazla alan açarak islami değerlerin devlet yönetiminde daha fazla yer almasına da olanak tanımıştır. Ancak belki de Özal'ın öngöremediği bir biçimde bu gelişmelerden azami faydayı elde edecek grup, 1990’ların ortalarını domine eden, Erbakan önderliğindeki Refah Partisi olacaktır. 1990’ların başında Siyasal İslam, Refah Partisi çatısı altında giderek güç kazanmış ve bilahare Erbakan liderliğindeki RP, 1994 yerel seçimlerinde büyük bir başarı elde ederek İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerde belediye başkanlıklarını kazanmıştır. 1995 genel seçimlerinde ise RP, birinci parti olmak suretiyle Türkiye siyasetinin gündemini belirler bir konuma gelmiştir. RP’nin başarısının ardında, ekonomik ve toplumsal olarak dışlanmış kesimleri mobilize eden bir söylem yatmaktadır. Erbakan, "Adil Düzen" adı altında İslam temelli bir ekonomik model önermekte ve Batı’ya karşı daha bağımsız bir dış politika vaat etmektedir. Ancak RP’nin yükselişi, laik kesimlerde yine büyük bir tepkiye yol açmış ve 1997 yılında "post - modern darbe" olarak anılan "28 Şubat süreci" ile Refah Partisi iktidardan uzaklaştırılmıştır. 1980 sonrası siyasal İslam’ın yükselişi, büyük ölçüde Türk - İslam Sentezi’nin devlet politikalarına entegre edilmesiyle mümkün hale gelmiştir. 12 Eylül rejimi sol hareketleri tasfiye ederken, İslamcı grupların gelişmesine olanak tanımış, bu da 1990’larda RP’nin yükselmesine zemin hazırlamıştır. 1980 sonrası dönemin dinamikleri, günümüz Siyasal islam hareketlerinin gelişimini anlamak adına kritik bir öneme sahiptir. 5. AKP'nin Yükselişi ve Siyasal İslam’ın İktidarı Adalet ve Kalkınma Partisi, 2002 yılında iktidara gelerek Türkiye’de Siyasal İslam’ın en güçlü temsilcisi hüviyetine sahip olmuştur. Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş çizgisinden gelen Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, 28 Şubat sürecinin baskıcı ortamından dersler çıkararak İslami kimliği daha ılımlı ve kapsayıcı bir söylemle yeniden şekillendirmiştir. İlk yıllarında AB reformları ve ekonomik liberalleşme politikalarıyla batı ile uyumlu bir profil çizen AKP, zamanla içerisinde giderek otoriter bir karaktere bürünmüş ve tabanını konsolide etmek suretiyle islamcı ideolojiyi kurumsallaştırmaya çalışmıştır. AKP’nin ilk iktidar yıllarında, yukarıda da belirttiğimiz üzere, parti yöneticileri Siyasal İslam’ın radikal unsurlarından uzaklaştıklarını vurgulayarak Batı ile uyumlu bir politika izlemiş ve bu bağlamda Avrupa Birliği ile müzakereleri hızlandırarak (demokratik reformlar) ekonomik büyüme sağlamıştır. Nitekim AKP’nin bu stratejisi, 28 Şubat sonrası İslamcı hareketlerin üzerindeki baskıyı hafifletmiş ve muhafazakar tabanı ekonomik refah yoluyla konsolide etmiştir. Yine, bu dönemde imam hatip okullarına yönelik katsayı engeli kaldırılmış, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi artırılmış ve dini değerlerin kamu alanında daha görünür hale gelmesine zemin hazırlanmıştır. Ancak bu değişimler, toplumsal kutuplaşmayı arttıran yeni bir siyasal atmosferi de beraberinde getirmiştir. 2010 referandumu ile yargıda büyük değişiklikler yapan AKP, bu dönemde giderek daha otoriter bir yönetim anlayışı benimsemeye başlamıştır. 2011 seçimlerinde aldığı büyük destekle hareket alanını genişleten parti, bilhassa Gezi Parkı Protestoları (2013) ve 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları (2013) sonrası daha sert bir yapıya bürünmüştür. Bu dönemde, eğitim sistemi İslamcı bir perspektifle yeniden şekillendirilmiş, İmam hatip okullarının sayısı hızla artmış ve "dindar nesiller yetiştirme söylemi" ön plana çıkmıştır. Aynı zamanda, dış politikada da İslamcı bir eksene yönelim gerçekleşmiş ve Arap Baharı sürecinde AKP hükümeti, Mısır’daki Müslüman Kardeşler gibi İslamcı hareketlere açık destek vermiştir. 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi'nin, ülkemiz siyasetinde büyük bir kırılma noktası olduğu yadsınamaz bir gerçeklik şeklinde karşımızda durmaktadır. AKP, bu olay sonrasında olağanüstü hal ilan ederek devletin neredeyse tüm kurumlarını yeniden yapılandırmış ve mezkur süreçte Fethullahçı yapılanmanın tasfiyesiyle beraber, daha merkezi ve AKP’ye bağlı yeni bir "muhafazakar elit" inşa etmiştir. Öte yandan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişin tesis edilmesiyle birlikte, Siyasal İslam’ın devlet yapısındaki ağırlığı da iyiden iyiye artmıştır. Eğitim sisteminde dini vurgular azami hale gelmiş ve kamu kurumlarında muhafazakar kadrolaşma derinlik kazanmıştır. Bütün bu gelişmelerin sonucunda da Türkiye’de laiklik anlayışı, giderek daha fazla sorgulanan ve zayıflayan bir ilke haline gelmiştir. AKP, iktidara geldiği ilk yıllarda ılımlı ve reformist bir İslami hareket olarak kendini tanımlasa da, zaman içerisinde Siyasal İslam’ı otoriter yönetim biçimiyle birleştiren bir yapıya evirilmiştir. Bilhassa 2016 sonrası süreç, Siyasal İslam’ın devlet aygıtına tamamen nüfuz ettiği ve AKP’nin kendi ideolojik çerçevesini kurumsallaştırdığı bir dönem olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’de Siyasal İslam’ın geleceği, AKP’nin bu kurumsallaşmış yapısının nasıl bir evrim geçireceğine ve toplumsal dinamiklerin nasıl şekilleneceğine bağlı olacaktır. Ülkemizde Siyasal İslam, tarihi boyunca farklı evrelerden geçerek, toplumun dinamiklerine ve siyasi yapısına şekil vermiştir. 1950'lerde Demokrat Parti ile başlayan süreç, 1980 sonrası Türk - İslam Sentezi'nin devlet politikalarına entegre edilmesiyle güç kazanmış, nihayetinde AKP’nin iktidarıyla zirveye ulaşmıştır. Bu süreç, İslam’ın sadece dini bir öğe olarak değil, aynı zamanda toplumsal düzenin ve devletin şekillenmesinde belirleyici bir ideoloji olarak işlev gördüğünü göstermektedir. Siyasal İslam, zaman içerisinde hem içsel bir dönüşüm geçirmiş hem de toplumsal, ekonomik ve siyasi faktörlerle şekillenmiştir. Bilhassa AKP'nin iktidara gelmesiyle birlikte, Siyasal İslam’ın daha merkezi ve kurumsal bir yapıya dönüştüğü, devletle olan ilişkisinin pekiştiği ve İslam’ın siyasetteki rolünün pekiştirilerek güçlendirildiği görülmüştür. Ancak, bu süreç aynı zamanda toplumsal kutuplaşmayı arttıran, laiklik ve özgürlükler üzerine yeni sorgulamalar yaratan bir gelişme olarak da okunmaktadır.

  • Protesto Kültürünün Dönüşümü: Dijital Aktivizm, Boykotlar ve Toplumsal Direniş

    Türkiye'de siyasal iktidar ile sermaye arasındaki ilişkiler, yalnızca ekonomik bağlarla sınırlı olmayan, aynı zamanda ideolojik ve politik yönleri de barındıran bir yapı arz etmektedir. Binaenaleyh iktidarın belirli sermaye gruplarıyla kurduğu organik ilişki, piyasa dinamiklerini devlet müdahaleleriyle şekillendiren bir model ortaya çıkarmıştır. Son dönemde, bilhassa enflasyonist baskılar ve gelir adaletsizliğinin derinleşmesiyle birlikte, iktidara yakın sermaye gruplarına yönelik boykot çağrıları artmıştır. Boykot hareketleri, sadece ekonomik bir tepki değil, aynı zamanda Türkiye’de toplumsal muhalefetin yeni bir evresine işaret eden politik bir araç olarak da değerlendirilmelidir. Süregelen boykotların ekonomik etkilerini anlamak adına evvela Türkiye’deki sermaye birikim modelini analiz etmemiz gerekmektedir. Bu bağlamda devlet destekli kapitalizm, kamu ihaleleri, vergi muafiyetleri ve kredi teşvikleriyle belirli grupları öne çıkarırken, diğer sektörlerin rekabet gücünü baskılayan bir yapı oluşturmuştur. Ancak bu sistem, ekonomik krizle birlikte sürdürülebilirlik sorunu yaşamaya başlamış ve piyasa aktörleri üzerindeki kırılganlık artmıştır. Son 5 yılı incelediğimizde; kamu ihalelerinin %70’inden fazlası iktidara yakın şirketler tarafından alındığını, belirli holdinglere yönelik vergi teşvikleri ve kamu bankaları aracılığıyla sağlanan düşük faizli kredilerin, sermaye yoğunlaşmasını hızlandırdığını ve son olarak enflasyon ve kur dalgalanmalarının, tüketicilerin fiyat hassasiyetini artırarak, boykotların yaygınlaşmasını kolaylaştırdığını gözlemleriz. Yine, bu çerçevede devam ettiğimiz takdirde boykotların etkisini birkaç farklı düzlemde değerlendirilebiliriz: Borsa ve Finansal Piyasalar : Boykot edilen şirketlerin borsa değerlerinde dalgalanmalar yaşanması kaçınılmaz bir durumdur. Misal, büyük bir perakende zincirine yönelik sosyal medya üzerinden başlatılan boykot sonrası hisse değerlerinde %15’lik bir düşüş görülmüştür. Tüketici Davranışları : Boykot çağrıları, tüketicilerin harcama eğilimlerini belirli markalar lehine veya aleyhine yönlendirmektedir. Bunun sonucunda da alternatif pazarların gelişimi, bağımsız tedarik zincirlerine olan ilgiyi arttırmaktadır. Yatırımcı Güveni ve Yabancı Sermaye : Siyasi risk faktörünün yükselmesi, yabancı yatırımcıların Türkiye pazarına dair risk algısını artırmış ve uzun vadeli yatırım kararlarının etkilenmesine sebebiyet vermiştir. Farklı bir nokta-ı nazardan konuyu ele aldığımızda ise boykotların, yalnızca bireysel ekonomik tepkiler değil, aynı zamanda kolektif politik bilincin oluşumuna katkı sağlayan araçlar olduğunu görürüz. Ülkemizde, geçmişten günümüze ekonomik temelli toplumsal hareketlerin siyaset üzerindeki etkisi, boykotların uzun vadeli dönüşüm potansiyelini anlamak hasebiyle bilhassa ehemmiyet taşımaktadır. Bu bağlamda incelememizi 3 ana başlık üzerinden derinleştirmemiz gerekirse: Siyasal İktidar ve Sermaye Dengesi : İktidar, ekonomi üzerindeki kontrolünü kaybetmemek adına sermaye yapısını yeniden şekillendirme çabası içindedir. Ancak devam eden boykotlar, bu dengenin sarsılmasına neden olmaktadır. Protesto Kültürünün Evrimi : Son yıllarda Türkiye’de protesto kültürü önemli bir dönüşüm geçirmiştir. Geleneksel sokak gösterileri ve meydan eylemleri, devletin artan baskıları ve güvenlik politikaları nedeniyle kısıtlanırken, muhalefetin yeni yollar arayışı dijital aktivizmi ve ekonomik temelli protesto biçimlerini öne çıkarmıştır. Bilhassa boykot hareketleri, sosyal medya aracılığıyla geniş kitlelere ulaşarak, doğrudan sokağa çıkmadan bir tepki gösterebilmenin yollarından biri haline gelmiştir. Bu dönüşüm nihayetinde, protestoların doğasını değiştirmiş ve muhalefetin araçlarını çeşitlendirmiştir. Genel itibariyle toplumsal hareketlerin temelinde ekseriyetle fiziksel mekanda gerçekleşen kitlesel eylemler yer almıştır. Ülkemiz özelinde ise, 1968 öğrenci hareketlerinden 2013 Gezi Parkı protestolarına dek pek çok büyük ölçekli gösteri, kamusal alanlarda bir araya gelerek tepkisini ortaya koyan kalabalıkların gücüne dayanmıştır. Ancak 2016 sonrası oluşan siyasal atmosferin de etkisiyle, gösterilere yönelik artan kısıtlamalar ve sert müdahaleler, yeni protesto biçimlerinin doğmasına yol açmıştır. Dijital Aktivizmin Rolü : Dijital platformlar günümüzde, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de protesto hareketlerinin önemli bir bileşeni haline gelmiştir. Bu bağlamda sosyal medya artık, yalnızca bilgi yaymanın ötesinde, kolektif eylemleri koordine etmek, farkındalık yaratmak ve toplumsal dayanışmayı güçlendirmek adına bir araç olarak kullanılmaktadır. Ezcümle, sosyal medya platformları, protestoların anlık olarak organize edilmesine olanak tanırken; geleneksel medya organlarının denetim altında olması sebebiyle, alternatif bilgi akışı, yine, mezkur platformlar aracılığıyla sağlanmaktadır. Bütün bunlara ek olarak, sosyal medyada organize edilen tepki kampanyaları da, belirli markaların ve şirketlerin boykot edilmesini hızla yaygınlaştırarak, tüketici davranışlarını etkileyebilmektedir. Söz konusu boykotlar, siyasi ve ekonomik sistemde yapısal bir dönüşüme zemin hazırlayabilecek potansiyele sahiptir. Ancak bu hareketlerin uzun vadede etkili olabilmesi adına, yukarıda bahsini geçirdiğimiz noktalara hususiyet gösterilmesi hayati önem arz etmektedir. Velhasıl son günlerde yaşanan gelişmelerin bizlere gösterdiği, bilhassa ekonomik krizin yarattığı yoksulluğun ve toplumsal adaletsizlik konularının geniş bir halk kitleleri tarafından sahiplenildiğidir. Bu durum kaçınılmaz olarak protestoların, farklı fraksiyonlarda olsa dahi, yayılma potansiyelini arttırmaktadır. Ancak yalnızca geniş bir katılımın değil, aynı zamanda bu katılımın derinleşmesinin de önemli olduğu unutulmamalıdır. Eğer protestolar ve boykotlar, yalnızca sınırlı bir kesimi değil, toplumun farklı sınıflarını ve gruplarını kapsar ise başarı şansı artacaktır. Öte yandan iktidar, protestolara yönelik müdahalelerinde giderek daha sert bir ton belirlemekte ve sosyal medya üzerinde denetimini sıkılaştırmaktadır. Bu durumun, muhalefetin etkinliğini sınırlaması ihtimaller dahilinde olsa da, aynı zamanda iktidarın baskıcı politikaları, toplumsal biriken öfkeyi daha da büyütebilir ve direnç oluşturan grupların daha kararlı hale gelmesine de sebebiyet verebilir. Nihayetinde, iktidarın tutumu, sürecin yönünü belirleyecek asli faktör olarak öne çıkmaktadır. Yazımızın bir diğer konusu olan dijital aktivizm de boykotun devamlılığı açısından, hızla yayılan ve geniş kitlelere ulaşan bir araç olması suretiyle ehemmiyet arz etmektedir. Ancak dijital platformların da sınırları vardır ve çoğu zaman bu tür hareketlerin, sokaklarda fiziksel bir karşılığı olmadığı için etkisi sınırlı kalmaktadır. Yine de dijital araçların, kamusal farkındalık yaratma ve toplumsal dayanışmayı güçlendirme konusunda büyük bir potansiyele sahip olduğu unutulmamalıdır. Sonuç olarak protestoların ve boykotların başarıya ulaşması, toplumun farklı kesimleri tarafından sürekli ve örgütlü bir şekilde desteklenmesine, iktidarın bu direnişe nasıl yanıt vereceğine ve hareketin uzun vadede kurumsal dönüşümler talep edip etmemesine bağlı olacaktır. Toplumun ihtiyacı olan daha köklü bir değişim için ise, zaman ve daha derin yapısal dönüşümler gerekmektedir.

bottom of page