top of page

Arama

Boş arama ile 137 sonuç bulundu

  • İmparator Konstantin ve Doğu Roma’nın Teşekkülü

    1. Constantinus , nam-ı diğer Büyük Konstantin , Augustus olarak tahta çıkmasından 1 yıl sonra yani 306 yılında İngiltere 'de ölen Romalı general Constantinus 'un oğludur. 293 yılında imparator Diocletianus , imparatorluğun idari yapısında radikal değişikliklere giderek Roma İmparatorluğu'nu batı ve doğu olmak suretiyle iki ayrı parçaya bölmüş ve tetrarşi sistemini meydana getirmiştir. Bu düzenlemeye göre, her iki parça ayrı birer "Augustus" tarafından yönetilecek ve mezkur kimseler, Diocletianus'un tayin edeceği bir Caesar tarafından da desteklenecektir. Konstantin'in babası Constantius Chlorus da bu sistem içerisinde kademeli olarak en yüksek mevkilere erişmeye başaracak ve 293-305 yılları arasında batı kanadında Maximianus ile beraber Sezar sıfatıyla, 305 - 306'da ise, yine batıda, Augustus olarak ve doğuda da aynı titr ile (bu kez Galerius'la birlikte) imparatorluk görevlerini ifa edecektir. Babasının ölümüyle birlikte York ordusu tarafından imparator olarak selamlanan Konstantin'in, bu gelişmeyle beraber takribi 20 yıl sürecek olan iktidar mücadelesi de başlamış olur. Söz konusu süreçte yaşanan entrikalar aynı zamanda, Diocletianus'un imparatorluğu barışçıl bir şekilde dönüştürme çabalarının ne kadar başarısız bir girişim olduğunu da göstermiş ve çalkantılı dönem, ancak 324 yılında Konstantin'in imparatorluğu tek bir hükümdarın hakimiyeti altında toplamasıyla sona ermiştir. (bkz: Milvian Köprüsü Savaşı ) (bkz: Hrisopolis Muharebesi ) İdareyi tek başına ele almasıyla birlikte kendini tabiri caizse canla başla imparatorluğun sorunlarına adayan Konstantin'in aslında bir asker olarak başarısı, idari muvaffakiyetinden çok daha fazladır. İlk icraatlarından biri; sınır muhafızlarından ayrı olarak, genellikle barbar askerlerden oluşan büyük bir ordu kurmak olur ve bu kuvvetleri imparatorluğun şehirlerinin "içinde" konuşlandırır. Mevzubahis kararın etkisi ise Roma'nın, sonraki 200 yıl içinde bilhassa doğuda göstereceği savaşma gücüyle doğru orantılı olacaktır. Bunun yanı sıra Konstantin, Praetorian birliklerini de lağvederek yeni bir Alman muhafız gücü meydana getirir. Altın kurunu sabitleyen ve para ekonomisini düzeltmek adına büyük çaba sarf eden Konstantin'in yaptığı mali reformların karışık sonuçları olsa da icraatlarındaki asıl hedefi, zenginlerin üzerine daha fazla vergi yükü bindirmektir. Ancak yukarıda bahsini geçirdiğimiz faaliyetlerinin hiçbiri, bilhassa çağdaşlarının üzerinde, Hristiyanlığa karşı tutumunun yarattığı etkiyi yapmamıştır. Konstantin, kiliseye resmi bir hüviyet verir. Böylece kilisenin geleceğini herhangi bir Hristiyan yöneticiden çok daha fazla biçimlendirmiş ve bu nedenle de halk arasında 13. Havari olarak anılagelmiştir. Kendisinin, Hristiyanlık ile olan "kişisel ilişkisi" ise en basit ifadeyle "karmaşıktır". Konstantin gençlik yıllarında son klasik dönemin önemli ve tektanrılı bakış açısına sahip düşünürleri tarafından eğitim görmüş ve nihayetinde de resmi tarihyazımına göre de "iman sahibi bir kimse" olarak bu dünyadan göç etmiştir. Nitekim onun bu davranışı, ardılları tarafından da benimsenmiş ve pek çoğu vaftiz olmayı ölüm döşeğine dek ertelemiştir. Bildiğimiz kadarıyla Konstantin'in ilk dini itikadı, simgesini üstünde taşıdığı ve o dönemde imparatorluğun resmi kültü olan Sol Invictus 'tur. 312 yılında ise savaş arifesinde gördüğü bir rüyadan hareket ile askerlerinin kalkanlarına Hristiyan monogram ı işlenmesini emreder. Bu davranışı aynı zamanda, tanrı; "kim ve ne olursa olsun" ona saygı gösterilmesi gerektiğine dair olan inancının da bir tezahürüdür. Savaşı kazanmasıyla beraber Konstantin, her ne kadar güneş kültünü tanıyor gibi gözükse de artık Hristiyanlara ve onların tanrısına daha hoşgörülü yaklaşmaya başlar. Bu değişimin yansımalarından biri de 313 yılında Milano'da ilan edilen fermanda görülür. Mezkur deklarasyon ile birlikte Hristiyanlara mülkleri geri verilir ve diğer dinlere gösterilen hoşgörü onlara da taahhüt edilir. Bu gelişmenin ardından imparator, başta Roma Kilisesi olmak üzere Hristiyan tapınaklarına mülk bağışlamayı sürdürür. Ruhban sınıfına tanıdığı vergi muafiyetinin yanı sıra bağış toplama konusunda da Hristiyanlara büyük kolaylıklar sağlayan Konstantin, yine de bastırdığı sikkelerde pagan tanrılarını, bilhassa da Yenilmez Güneş 'i yıllar boyunca onurlandırmaya devam edecektir. Yıllar geçtikçe Konstantin'in kendini ruhani bir lider hüviyetinde görmesi de kaçınılmaz olur. Bu tasavvurun ne kadar büyük bir ehemmiyet taşıdığı, imparatorluk tahtının daha sonraki gelişiminde kendini gösterecektir. Nitekim Konstantin artık kendisini, tanrıya ve kilisenin bekasına karşı sorumlu hissetmeye başlamıştır. Bunun bir sonucu olarak 320 yılından itibaren güneş simgesi bir daha kullanılmamak üzere sikkelerden kaldırılır ve Konstantin'in askerleri, kilisenin geçit törenlerine katılmaya başlarlar. Daha görkemli Hristiyan kiliseleri inşa etmek adına pagan tapınaklarındaki altınlara el koymakta da herhangi bir beis görmeyen Konstantin, bu süreçte gönüllü din değiştirmeleri teşvik etse de eski kültlere hoşgörü göstermeyi de bırakmaz. Konstantin'in faaliyetlerinden bazıları, direkt bir şekilde kilisenin iç işlerine karışmak olarak da nitelendirilebilmektedir. Nitekim 316 yılında Kuzey Afrika 'da yaşanan bir anlaşmazlığı bizzat yatıştırmaya çalışmış, Donatist ler diye bilinen yerel bir mezhebin muhalefetine rağmen Kartaca 'ya bir piskopos yollamıştır. Bu bağlamda kendi rolünü, bir koruyucu ve eğer gerekirse "tanrının talep ettiği birliğin kurucusu" olarak geliştirmiştir. Hristiyan bir yönetim tarafından zulüm gören ilk klik olarak kabul edebilecek Donatistlere karşı sorumluluğunun idrakine varan Konstantin bu doğrultuda, laik hükümdarın dini inançları yerleştirecek ilahi otorite olduğuna dair bir itikat olan ve Avrupa 'da sonraki 1000 yıl boyunca yerleşik bir mefhum olacak Sezaropapizm in de kurucusu hüviyetindedir. Kendisinin, din ile alakalı en büyük icraatı ise 324 yılında Hristiyan olduğunu ilan etmesinin hemen akabinde gerçekleşecektir. Bildiğimiz üzere bu hareket, ilk ekümenik konsil olan İznik Konsili' nin toplanmasıdır. Konsil, ilk olarak 325 yılında ve 300 piskoposun katılımıyla, Konstantin'in başkanlığında toplanır. Toplantının amacı ise yeni bir sapkınlık olarak nitelendirilen Aryanizm e karşı kilisenin cevabını hazırlamaktır. Aryanizm'in kurucusu olan Arius 'a göre baba (tanrı), oğul (İsa) ile ilahi gücünü paylaşmamaktadır. Tabii olarak bu görüş, Ortodoks inancın temsilcileri açısından büyük bir skandaldır. Velhasıl Konstantin, bu görüş ayrılığını telafi etmeye çalışır ve konsil, Aryancılara karşı bazı tedbirler içeren bir bildirge hazırlar ancak duruma uygun birtakım açıklamalar ile Arius tamamen dışlanmaz. Fakat bu önlem, piskoposların tümünü tatmin etmez. nihayetinde kilise, artık imparatorluk moruna bürünmüş durumdadır ve ilahiyatçıların kılı kırk yaran çabalarına rağmen hem pratikte hem ilkesel düzlemde iki önemli soru varlığını korumaktadır. Hristiyanlığın resmen kabul edilmesi ve imparator ile gerçekleşen yeni ideolojik bütünleşmeyle beraber Hristiyan gelenekler arasındaki litürjik ve teolojik olduğu kadar sosyal ve politik olan ayrılıkların akıbeti ne olacaktır ? Örneğin; Mısır ve Suriye Kiliseleri, düşüncelerinde ve adetlerinde hem Helenistik kültürün hem de bulundukları bölgelerdeki popüler dinlerin etkilerini taşımaktadır. Bu tür kaygıların arz ettiği önem, Konstantin'in birleştirici politikalarının beklediğinden çok daha az sonuç vermesinde kendini gösterecektir. Binaenaleyh İznik Konsili, kendisinden beklenen uzlaşma ruhunu yansıtan ve genel bir işbirliğini kolaylaştıracak yumuşatıcı bir formül bulamaz. Konstantin tarafında ise Ariusçulara karşı tutum, kısa bir zaman zarfının akabinde daha da yumuşamaya başlar. Hatta ölüm döşeğindeyken kendisini Ariusçu bir papaz vaftiz edecektir. Ancak başını İskenderiye Piskoposu Athanasus 'un çektiği Arius karşıtları, konuya dair Konstantin'e baskı uydurmayı sürdürürler. Nitekim anlaşmazlık, Arius'un ölümüyle yatışacak ve bunu çok geçmeden de Konstantin'in ölümü izleyecektir. Konstantin icraatlarıyla, imparatorluk ve kiliseyi Roma'nın yıkılışına dek sürecek şekilde birbirine bağlayan en önemli adımları atmıştır ve seçimi, tarihsel olarak tayin edicidir. Kilise, Roma'nın karizmasıyla çok büyük kazanımlar elde etmiştir. İmparatorluk açısından ise bu etki, daha sınırlı bir ölçektedir. Bütün bunların sonucunda Konstantin'in (çok da farkında olmadan) Hristiyan Avrupa 'nın ve bir bakıma modern dünya nın temellerini attığını söylemek zannımca münasip olacaktır. Konstantin'in, etkilerinin çok büyük önem taşıdığı bir diğer kararı ise God's Will olduğunu ifade ettiği, Karadeniz'in girişinde ve eski bir Yunan kolonisi olan Bizans'ın yerinde yeni bir şehir kurmuş olmasıdır. Yeni kente 330 yılında Konstantinopolis adı verilecektir. Sarayı İznik 'te olduğu ve 50 yıl içinde diğer imparatorlardan hiçbiri burada sürekli ikame etmediği halde Konstantin, bir kez daha geleceği şekillendirmiştir. Konstantinopolis, pagan ayinlerine maruz kalmadan 1000 yıl kadar Hristiyanlığın başkenti konumunda olacaktır. Yine, Konstantin'in döneminde imparatorluk; kuzeyde Britanya 'daki Hadrianus Duvarı , Kıta Avrupası 'nda Ren ve Tuna nehirleri, kuzeydoğuda İran , güneyde ise Nil vadisi ve Kuzey Afrika kıyılarına dek uzanmaktadır. Göreceli olarak Konstantin'in en büyük eseri olarak nitelendirilebilecek olan bu birlik, büyük ölçüde yanılsamadır. Ortak imparatorların ilk deneyimlerinin gösterdiği gibi Roma uygarlığının yayıldığı dünya, birlik mitinin korunması arzusu ne kadar büyük olursa olsun, böyle bir politik birlik için fazlasıyla büyüktür. Yunanca konuşan doğu ile Latince konuşan batı arasındaki giderek artan kültürel farklılaşmada Küçük Asya , Suriye ile Mısır 'ın Hristiyanlığı kabulünden sonra kazandığı yeni önem ve Asya 'dan mütemadiyen gelmekte olan yeni kavimler okun ucunu Roma'ya doğru çevirmiş durumdadır. İmparatorluğun kurumları ise giderek daha da ayrışmaktadır. Doğu'da imparator, yargısal bir figür olduğu kadar ilahi bir doğaya da sahiptir. öte yandan batıda ise 400 yılında dahi Avrupa'nın en yaratıcı tartışmalarından birisi haline gelecek "senato ile kilise arasındaki ayrımın" gölgesi görülebilmektedir. Aynı şekilde, ekonomik bir zıtlık da söz konusudur. Doğu, daha kalabalıktır ve büyük gelirler elde edebilmektedir. Batı ise Afrika ve Akdeniz adaları olmasa, tabiri caizse kendini doyurmaktan aciz bir durumdadır. Artık birbirinden farklı iki uygarlığın yükselmeye başladığı açıkça görülebilmektedir lakin bu durumun kesin tayininin yapılabilmesi adına bir süre daha beklemek gerekecektir ... Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Paul Stephenson'dan Büyük Konstantin ve Yeni Roma & Doğu'daki Roma İmparatorluğu (395-700) adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • İskandinav Göçleri ve Vikinglerin Avrupa Üzerindeki Etkisi

    Halk hareketlerinin ekseriyetinde olduğu gibi, tam olarak bilinmemek ile beraber, muhtemelen nüfus artışından kaynaklanan nedenlerden mütevellit İskandinavlar 8. yüzyıldan itibaren kendi bölgelerinin dışına göç etmeye başlamışlardır. Söz konusu zor yolculuğu gerçekleştirebilmek adına ise ellerinde iki teknik araç bulunmaktadır. Bunlar; denizleri ve sığ nehirleri aşmalarına yardımcı olan kürekli / yelkenli uzun tekneler ile geniş aileleri, malları ve hayvanları yükleyerek denizde 8 güne kadar seyir edebilmelerine olanak tanıyan ve mal taşıyabilen gemilerdir. Bilahare insanlık tarihinde Viking ismiyle kendilerine müstesna bir yer edinecek olan mezkur halk, su üzerinde asırlar boyunca yolculuk edecek ve arkasında Grönland'dan Kiev'e dek yayılan bir uygarlık bırakacaktır. Ancak şu da unutulmamalıdır ki İskandinavya tabiri, geniş bir coğrafyaya tekabül etmektedir ve bu mefhumu dolduran insan kitlesi de homojen bir yapıya sahip değildir. Binaenaleyh hepsi aynı amacın peşinden koşmamıştır. Örneğin Norveçliler İzlanda, Faroe Adaları ve Orkney gibi yerlerde koloniler kurarken; Rusya'ya yayılan ve kayıtlara Varangianlar olarak geçen İsveçliler daha çok ticaret ile uğramışlardır. Bir diğer taraftan Danlar ise Vikinglere ün kazandıran korsanlık faaliyetleri ile nam salmışlardır. Ancak nihayetinde bu meselelerin tümü, İskandinav göçü ile ilgilidir ve mevzubahis halkların hiçbir kolu, bir diğeri üzerinde tekel oluşturamamıştır. Vikinglerin uzak adalarda kurdukları kolonileri, görece en görkemli başarılarıdır. Orkney ve Shetland Takımadalarındaki Pikt lerin yerini alan İskandinavlar, bilahare egemenliklerini Faroe Adaları 'na ve Man Adası 'na dek genişletmişlerdir. Viking varlığı, 9. yüzyılda yerleşimin başladığı İskoçya veya İrlanda anakarasına nazaran denizlerde çok daha uzun ömürlü ve başarılı olmuştur. Yine, ticaret ile ilgili kelimelerin Norsca olduğu, İrlandalılar ve Vikingler tarafından kurulmasının akabinde çok önemli bir ticari merkez haline gelen Dublin 'in etrafında şekillenen İrlanda haritası, Viking etkisine vurgu yapan bir diğer unsurdur. Vikinglerin kurduğu en başarılı koloni ise İzlanda olacaktır. İrlandalı keşişler buraya Vikinglerden önce gelmişler ve ardından 9. yüzyılın sonuna dek bölgeye büyük çapta herhangi bir göç hareketi gerçekleşmemiştir. 930 yılına gelindiğinde ise İzlanda'da artık takribi olarak 10.000 Nors bulunmaktadır ve temel geçim kaynakları çiftçilik ile balıkçılıktır. Bölgede 930 yılında gerçekleşen bir diğer önemli olay ise, İskandinav toplumlarında cemaatin önde gelenlerinin katıldığı bir konsey hüviyetinde olan ve bir bakıma parlamento olarak da kabul edebilecek Thing 'in ilk kez toplanmasıdır. Modern İzlanda'yı da kapsayacak şekilde bir demokrasi geleneğini temsil eden mezkur meclis, ülkenin kesintisiz tarihinin altını çizmek açısından da büyük önem arz etmektedir. Yukarıda bahsini geçirdiğimiz Nors kolonilerini 10. yüzyılda Grönland izleyecektir. Norslar bu bölgede 500 yıla yakın bir zaman zarfı boyunca ikame etmişler ancak daha sonra buzulların ilerlemesiyle güneye inmeye başlayan Eskimo lar tarafından buradan sürülmüşler ve ortadan kaybolmuşlardır. Batı Avrupa geleneğinde Vikinglerin sömürgeci ve ticari faaliyetleri, yağmacı olarak yarattıkları dehşet dolu etkinin gölgesinde kalmıştır. Bu konuyla ilgili bilgilerin, Vikinglerin Pagan olması hasebiyle (aynı zamanda zenginliklerinden mütevellit manastırları ve kiliseleri hedef almalarından dolayı) Hıristiyan din adamları tarafından bir nebze de olsa abartıldığı da unutulmamalıdır. Vikingler çapul yaptıkları yerlerde bulunan değerli metallere veyahut kilise tarafından dağıtılan yiyeceklere hiçbir kutsallık atfetmemişler ve bilhassa öncelikli hedef olarak bakmışlardır. Kuzey ve Batı Hristiyanlığı üzerindeki Viking etkisinin en çarpıcı örneği, 793 yılında İngiltere 'deki Lindisfarne Manastırı 'na düzenlenen saldırıda görülür. Kuzeylilerin iki yıl sonraki bir başka hedefi ise İrlanda olur. 9. yüzyılın ilk yarısından itibaren Danlar, her geçen yıl artan bir düzenle Frizya 'ya saldırmaya başlarlar ve muhtelif kasabalar üst üste yağmaya uğrar. Sıradaki hedef ise Fransa olacaktır. 842 yılında Nantes , büyük bir katliam ile beraber yağmalanır. Bilahare Paris , Limoge , Orleans , Tours ve Angouleme gibi iç kesimlerde bulunan şehirler de Vikinglerin saldırılarından paylarını düşeni alırlar ... Artık profesyonel korsan lar olarak nitelendirilebilecek olan Danların 844 yılındaki hedefi ise tabiri caizse fırtına gibi estikleri Sevilla olur. 859 yılına gelindiğinde ise Nimes 'e dek ilerlemiş durumda olan Vikingler, buradan hareket ile Pisa 'yı da yağmalayacaklardır. Kimi tarihçilere göre 8. yüzyılın sonlarından başlayarak 9. yüzyılda artan bir şiddet ile devam eden Viking saldırılarının en kötü yanı, Batı Frank ülkesindeki uygarlığı neredeyse yok etmiş olmasıdır. Yine de Batı Frankları, doğudaki kuzenlerinden daha dayanıklı çıkmışlar ve daha sonraki dönemde Fransa ile Almanya arasındaki belirleyici fark olacak Viking etkisi ni hem kültürel hem de genetik olarak kendilerine entegre etmeyi başarmışlardır. iskandinavların batı'da yarattığı dehşet, aynı zamanda bölgedeki yerel derebey lerine de yeni sorumluluklar verilmesine neden olmuştur. Zira merkezi kraliyet kontrolü parçalanmış ve insanlar kendi yerel efendilerinin korumasına daha muhtaç gelmişlerdir. Nitekim Hugh Capet , Fransa tahtına çıktığında, önemli ölçüde feodalleşmiş bir toplumun tezahürü olarak Primus Inter Pares olarak konumlandırılmıştır. Bunun yanı sıra yaşlı kıtada bulunun hükümdarların bazılarının Vikingler ile olan mücadelesi tümüyle başarısız değildir. Şarlman ve Beşinci Louis , selefleri kadar ağır ve ısrarlı saldırılara maruz kalmalarına rağmen zayıf limanları ve nehir ağızlarını gayet başarılı bir biçimde savunabilmişlerdir. Mezkur krallar, nizami harp gereğince Vikinglerin ancak ve ancak savaş alanına bir bütün halinde çekilebildikleri takdirde yenilebileceklerinin idrakine varmış ve binaenaleyh Hıristiyan Batı'nın ana merkezleri bu dönemde "başarılı" bir şekilde savunulabilmiştir. Bir türlü baş edilemeyen durum ise kuzeylilerin kıyılara yaptıkları küçük ölçekli baskınlardır. Vikingler, meydan savaşına mahal vermemeleri gerektiğini kavradıklarında ise kendileriyle ancak "satın alınarak" baş edilebilmiş (bkz: Kel Charles ) ve bu gelişme de beraberinde, aynı zamanda bir haraç hüviyetinde de olan Danegeld denilen uygulamanın başlamasına sebebiyet vermiştir. Danegeld uygulamasının en çok etkilendiği ülkesi ise İngiltere olmuş ve ada, kısa bir süre içinde Vikinglerin ana hedefi haline gelmiştir. Bu noktada Britanya'nın kültürel geçmişi ile siyasi ve sosyal yapısına bakmamız zaruridir. Daha evvel bölgede Cermenik akınlar hasebiyle bir grup krallık ortaya çıkmış ve 7. yüzyılda pek çok Romalı - İngiliz soyundan gelen insan (yeni gelenler Galler ve İskoçya 'nın yüksek bölgelerine sürülürken), mezkur krallıkların çevresinde oluşmuş cemaatlerin mensupları olarak yaşamlarını idame ettirmişlerdir. Nitekim Britanya 'da Hıristiyanlık, Canterbury 'de kurulmuş olan Roma güdümündeki İrlandalı misyonerler tarafından yayılmıştır. Canterbury, 664 yılında dek Kelt kilisesi ile rekabet halinde olmuş ve o yıl, Northumbria kralı Whitby 'de kilise mensuplarının katıldığı bir sinod esnasında Paskalya tarihini Roma kilisesi 'ne göre belirlemiştir. Bu, simgesel bir seçimdir ve geleceğin İngiltere'sinin Kelt geleneği yerine roma kültürünü benimsemesi bakımından tayin edici bir hüviyettedir. Mevzubahis krallıklar arasında üstünlük mütemadiyen el değiştirmiş, ancak aralarından yalnızca bir tanesi bilhassa 851 yılından itibaren şiddetlenecek ve adanın üçte ikisinin istilasıyla sonuçlanacak Dan saldırılarına karşı ayakta kalmayı başarabilmiştir: Wessex krallığı . Bu krallığın, aynı zamanda İngiltere'nin ilk tarihsel kahraman figürü olarak da nitelendirilebilecek hükümdarı ise Büyük Alfred 'den başkası değildir. Alfred, henüz 4 yaşındayken babası tarafından Roma 'ya götürülmüş ve kendisine bizzat Papa tarafından konsolosluk unvanı bahşedilmiştir. Bu sıfat ile beraber Wessex monarşisi, Hıristiyanlık ve Karolenj Avrupası ile kopmaz bir bağ tesis etmiştir. Dolayısıyla diğer İngiliz krallıkları bir bir işgalcilerin eline düşerken Wessex, inancı Paganlara karşı koruduğu gibi İngiltere'yi de yabancılara karşı savunmuştur. Nitekim 871 yılında Alfred'in kuvvetlerinin Danimarka ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmasından birkaç yıl sonra Danimarka kralı, yalnızca Wessex'den çekilmeyi kabul etmek ile kalmamış; aynı zamanda Hıristiyan da olmuştur. Bu gelişme Danimarkalıların İngiltere'de kalmalarını sağlamış ancak aynı şekilde birbirlerinden kopmalarına da sebebiyet vermiştir. Alfred ise kısa bir süre içinde ayakta kalmış olan İngiliz krallıklarının lideri durumuna gelmiş ve bilahare Londra 'yı işgalcilerden geri almıştır. 899 yılında öldüğünde, Danimarka akınlarının en kötü dönemi artık geride kalmıştır ve kendisinden sonra gelenler ülkeyi birleştirmiş ve yönetmiştir. Danimarka'dan gelerek yerleşenlerin yaşadığı bölge olan Danelaw bugün dahi İskandinav yer isimlerini ve adetlerini korumaktadır. Mezkur bölgeler, Alfred tarafından tanımlanmış ve kuralları kabul edilmiş bir Dan kolonisi olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Alfred'in yaptıkları bunlarla da sınırlı kalmamış; koymuş olduğu yerel vergiler ile yeni bir ulusal savunma sisteminin parçası olan Burgh 'ü (bir dizi kale) oluşturmuştur. Bu gelişme Alfred'in haleflerine Danelaw'un küçültülmesinin yanı sıra, İngiltere'nin orta çağ kentleşmesinin modelini oluşturmasına da olanak tanımıştır. Nihayetinde, çok az kaynağa sahip olmak ile birlikte Alfred, halkını entelektüel ve kültürel anlamda bir bakıma yeniden yaratmıştır. Aynı şekilde, sarayındaki alimler tıpkı Şarlman 'ın sarayında olduğu gibi kopyalama ve tercüme faaliyetlerine girişmişler; Anglosakson soyluları ve din adamları Bede ve Boethius 'u ana dilleri olan İngilizce 'den öğrenmişlerdir. Baktığımızda Alfred'in yaratıcı çabaları sonucunda ortaya çıkan yönetim şeklinin Avrupa 'da bir benzeri yoktur. Bu yenilikler aynı zamanda İngiltere'de büyük bir çağın başlangıcının da emareleri hüviyetindedir. Eyalet yapısı şekillenmiş, sınırlar kesinleşmiş ve 1974 yılına dek devam edecek olan yapı ortaya çıkmıştır. Velhasıl Alfred'in soyundan gelenler, onunla aynı beceriyi gösteremeyince Anglosakson monarşisi için kötü günler tekrar başlamış ve yeni bir Viking saldırısı kaçınılmaz hale gelmiştir. Bir Danimarka kralı (bu kez Hıristiyandır), İngiliz kralını devirene dek Anglosaksonları yüklü meblağlarda haraç ödemeye zorlamış ve öldüğünde ise oğlunu varis olarak bırakmıştır. Bu kişi ise meşhur Canute 'dan başkası değildir. Onun döneminde İngiltere, kısa bir süreliğine de olsa Danimarka İmparatoluğu 'nun bir parçası haline gelmiştir (1006 - 1035). 1066 yılına gelindiğinde ise İngiltere, son büyük İskandinav saldırısı ile karşı karşıya kalmış ancak bu istilanın önü Stamford Bridge Savaşı 'yla kesilmiştir. Nitekim bu tarihte artık bütün İskandinavya monarşileri Hıristiyan olmuş ve Viking kültürü , Hıristiyanlık içerisinde erimiştir. Yine de bu kültür, hem Kelt hem kıta sanatında kendine özgü ve güçlü etkiler bırakmış ve kurumları İzlanda ile öteki adalarda yaşamaya devam etmiştir. İskandinav mirası; İngiliz diline ve sosyal kalıplarına, Normandiya dükalığı 'nın oluşumuna ve hepsinden öte Saga larından dolayı Avrupa edebi hayatına güçlü bir damga vurmuştur. Norslar, üzerinde yerleşim olan topraklara gittiklerinde yavaşa yavaş bölge halkıyla kaynaşmışlar ve nitekim Rollo 'nun soyundan gelenler 11. yüzyılda İngiltere'yi fethettiklerinde artık Fransız olmuşlardır (örneğin; Hasting 'te söyledikleri savaş şarkısı, Şarlman 'ı anlatmaktadır). Kaderin bir cilvesi olarak fethettikleri İngiltere ise o dönemde Danelaw lıların artık İngilizleşmiş oldukları bir ülkedir. Yine benzer bir şekilde, Kiev dükalığı 'nda ve Muscovy 'de de (bkz: Moskova ) Vikingler bir etnik grup olarak farklılıklarını kaybetmişlerdir. Konuya dair daha fazla bilgi almak isteyenlere Ian Heath'ten Vikingler, Stefan Brink'ten Viking Dünyası ve John Morris Roberts'tan Dünya Tarihi (1. Cilt) adlı eserleri tavsiye ediyoru m.

  • İran - İsrail Geriliminin Görünmeyen Sınırları

    1979’daki İran Devrimi’nden bu yana Ortadoğu’nun en sert fay hatlarından biri, kuşkusuz, İsrail ile İran arasındaki derin ve ideolojik temelli karşıtlıktır. Bu iki aktör arasında geçen on yıllar boyunca sıcak bir savaş yaşanmamış olsa da, vekalet savaşları, istihbarat operasyonları, siber saldırılar ve suikastlar üzerinden süregelen kesintisiz bir çatışma hali söz konusudur. Ancak 2024’ün sonlarından itibaren tırmanan gerginlikler, 2025’in ilk aylarında artık açık çatışma eşiğine gelmiş; Gazze, Suriye ve Lübnan’daki gelişmelerin zincirleme etkisiyle İsrail ile İran arasında doğrudan saldırıların yaşandığı bir döneme girilmiştir. İşbu yazı, İsrail-İran hattındaki bu tarihsel gerilimin evrimini, vekil aktörler üzerinden sürdürülen mücadeleyi, nükleer caydırıcılık stratejilerini ve bölgesel dengelere etkisini bütüncül bir şekilde analiz etmeyi amaçlamaktadır. 1. Jeopolitik Gerilimlerin Kökleri İsrail ve İran arasındaki gerilimin temelinde yalnızca iki devletin çıkar çatışmaları değil, aynı zamanda karşıt ideolojik vizyonlar yer alır. İran İslam Cumhuriyeti, 1979 devriminden sonra sadece bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda bölgesel düzlemde yeni bir “anti-emperyalist ve anti-Siyonist” eksen inşa etme iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Devrim Rehberi Ayetullah Humeyni, İsrail’i “İslam ümmetinin düşmanı” olarak tanımlamış ve mezkur yaklaşım, İran dış politikasının kırmızı çizgilerinden biri haline gelmiştir. İsrail cephesinden bakıldığında ise İran, doğrudan bir tehditten çok daha fazlasıdır: Bölgesel hâkimiyet kurma amacı güden, İsrail'in varlığına karşı kökten bir reddiye ortaya koyan ve nükleer kapasiteye yaklaşması halinde caydırıcılığı kırabilecek bir düşmandır. Tel Aviv yönetimi için İran, sadece tehdit üretmeyen; aynı zamanda bu tehditleri sistematik biçimde finanse eden ve yönlendiren bir güçtür. Binaenaleyh İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de kurduğu paramiliter ağlar, İsrail açısından çevreleme ve kuşatma stratejisinin bir parçası olarak görülür. Bu bağlamda, İran’ın “Şii Hilali” olarak adlandırılan stratejik yayılımı - Tahran’dan başlayıp Bağdat, Şam ve Beyrut’a uzanan eksen - İsrail’in ulusal güvenlik doktrininde tehdit eşiğini doğrudan belirleyen temel unsurlardan biridir. Hizbullah’ın Güney Lübnan’da oluşturduğu füze stokları, Hamas’la geliştirilen işbirlikleri ve Suriye üzerinden yapılan sevkiyatlar, yalnızca askeri değil, aynı zamanda psikolojik bir kuşatma alanı yaratmaktadır. İsrail’in buna cevabı ise önleyici saldırılar, istihbarat destekli operasyonlar ve yüksek hassasiyetli teknolojik müdahaleler üzerinden şekillenmektedir. Bu gerilimin önemli bir boyutu da, iki ülkenin bölgesel müttefiklik yapıları ve uluslararası konumlanmalarıdır. İran, Rusya ve Çin ile kurduğu stratejik ilişkiler üzerinden ABD-İsrail eksenine karşı bir dengeleme stratejisi güderken; İsrail ise bilhassa Körfez ülkeleriyle (BAE, Bahreyn) geliştirdiği ilişkiler sayesinde İran’a karşı yeni bir cephe oluşturmaya çalışmaktadır. Bu da yalnızca İran-İsrail arasındaki çatışmayı değil, tüm Ortadoğu jeopolitiğini derinden şekillendiren bir güç dengesi mücadelesini beraberinde getirmektedir. 2. Vekalet Savaşları ve Asimetrik Güç Kullanımı İsrail ve İran arasındaki çatışmanın en çarpıcı boyutu, bu iki ülkenin doğrudan savaşmak yerine farklı coğrafyalarda üçüncü aktörler üzerinden yürüttüğü vekalet savaşı stratejisidir. İran, özellikle Lübnan’daki Hizbullah, Gazze Şeridi’ndeki Hamas ve İslami Cihad, Suriye’deki milis gruplar ve Irak’taki Haşdi Şabi gibi oluşumlar aracılığıyla İsrail’i hem sınırlarında hem de sınır ötesinde baskı altında tutmayı hedeflemektedir. İran’ın bu vekil güçlere sunduğu destek yalnızca mali yardımla sınırlı değildir; füze sistemleri, insansız hava araçları (İHA), yeraltı tünel sistemleri ve gelişmiş istihbarat teknikleri ile bu grupların askeri kapasiteleri artırılmıştır. Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki füze kapasitesi, İsrail’in kuzey sınırında sürekli bir tehdit hâline gelmiş ve Tel Aviv’in askeri planlamasında belirleyici bir unsur olmuştur. Aynı şekilde, Hamas’ın Gazze’den başlattığı roket saldırıları da, doğrudan İran destekli teknolojilerle çeşitlenmiş ve daha uzun menzilli sistemlere evirilmiştir. İsrail ise bu vekalet savaşına karşı hem doğrudan askerî müdahalelerle hem de gelişmiş asimetrik yanıt stratejileri ile karşılık vermektedir. Özellikle Suriye’deki İran bağlantılı hedeflere düzenlenen hava saldırıları, İsrail’in istihbarat temelli operasyonlarının yoğunlaştığını göstermektedir. Mossad’ın İran topraklarında gerçekleştirdiği suikastlar ve siber saldırılar da bu çerçevenin parçasıdır. Örneğin, 2020’de İran’ın nükleer programının kilit isimlerinden Muhsin Fahrizade’nin suikastı ya da Natanz nükleer tesisine yönelik Stuxnet siber saldırısı gibi olaylar, İsrail’in “savaşsız savaş” stratejisini net biçimde ortaya koymaktadır. Bu vekalet çatışmalarında sivillerin yaşadığı insani bedel, meselenin en dramatik yönlerinden biridir. Gazze’de yaşanan yıkım, Lübnan’daki istikrarsızlık ve Suriye’deki iç savaş koşullarında İran-İsrail gerilimi, yalnızca iki devlet arasındaki stratejik hesaplaşmadan ibaret değildir; bölge halklarının doğrudan güvenliğini ve yaşamını tehdit eden kalıcı bir şiddet döngüsüne dönüşmüştür. Vekalet savaşlarının asimetrik niteliği, klasik savaş hukukunun ve uluslararası müdahale mekanizmalarının bu çatışmalarda yetersiz kalmasına neden olmakta; böylece bölgesel düzen, belirsizlik ve tansiyonla şekillenmektedir. 3. Nükleer Çizginin Eşiğinde – Stratejik Caydırıcılık İsrail–İran geriliminin en tehlikeli boyutu, bu iki ülkenin nükleer kapasite bağlamında karşılıklı bir caydırıcılık eşiğinde bulunmalarıdır. İran, 2000’li yılların başından itibaren nükleer enerji programını “barışçıl amaçlarla” yürüttüğünü iddia etse de, özellikle uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin seviyesi ve hızı, uluslararası toplumda ciddi güvensizlik yaratmıştır. 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) ile kısmen dondurulan program, ABD'nin 2018'de tek taraflı olarak anlaşmadan çekilmesi ve Trump yönetiminin yeniden yaptırım uygulamasıyla birlikte yeniden ivme kazanmıştır. İran’ın nükleer silah eşiğine bu denli yaklaşmış olması, İsrail açısından ulusal varoluş sorununa dönüşmüştür. İsrail resmi olarak nükleer silaha sahip olduğunu ne doğrulamış ne de yalanlamıştır; ancak ülkenin “nükleer belirsizlik (nuclear ambiguity)” doktrini çerçevesinde hareket ettiği bilinmektedir. Buna göre; İsrail’in karşısındaki hiçbir aktör, Tel Aviv’in olası bir saldırıya nükleer yanıt verip vermeyeceğini kesin olarak bilemez ve bu durum, Samson Seçeneği (Samson Option) olarak adlandırılan caydırıcılık stratejisinin temelini oluşturur. Bu ortamda İran’ın nükleer eşiği geçmesi, İsrail’in güvenlik stratejileri açısından “kırmızı çizgi” olarak tanımlanmıştır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda elinde kırmızı kalemle İran’ın nükleer programını anlatan çizelgelerle yaptığı sunum ise, söz konusu çizginin ne kadar sembolik ve gerçek olduğunu göstermiştir. İsrail’in gerekirse tek taraflı önleyici saldırı hakkını saklı tuttuğu defalarca dile getirilmiştir. İran ise bu tehdide karşı yalnızca teknik değil, ideolojik bir savunma üretmektedir. Devrimci söylemlerle desteklenen bir nükleer caydırıcılık potansiyeli, yalnızca İsrail’e karşı değil, Körfez ülkeleri ve Batı ittifakına karşı da stratejik bir koz olarak konumlandırılmaktadır. İran’ın nükleer programını denetlemeye yönelik Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ile yaşadığı sorunlar, bu caydırıcılık stratejisinin bir parçası olarak yorumlanmaktadır. Bu kritik eşikte uluslararası toplumun pozisyonu da belirleyici olmaktadır. ABD, İsrail’in güvenliğini önceleyen politikasını sürdürürken; Çin ve Rusya, İran’ın nükleer programına daha esnek yaklaşmakta ve bu meseleyi Batı’nın Ortadoğu’daki nüfuzuna karşı bir dengeleme unsuru olarak değerlendirmektedir. Avrupa ülkeleri ise, JCPOA benzeri diplomatik çözümlere dönülmesi gerektiğini savunmaktadır. Ancak 2025 itibarıyla yaşanan gelişmeler, diplomasinin alanını daraltmış; yerini daha keskin, karşılıklı tehditlere dayalı bir caydırıcılık politikasına bırakmıştır. 4. Son Gerilim – Saldırılar, Suikastler ve Diplomatik Tepkiler 2024'ün son çeyreğinden itibaren, İsrail ile İran arasındaki gerilim vekâlet aktörlerinin ötesine geçerek, doğrudan karşılıklı saldırıların gölgesine girmiştir. Bu süreçte yaşanan olaylar, uzun süredir örtük biçimde süren savaşın artık görünür ve doğrudan bir çatışmaya dönüşme ihtimalini artırmıştır. 2025 başlarında Suriye’deki İran destekli milis üslerine yönelik İsrail hava saldırıları daha da yoğunlaşmış, bu saldırıların birinde Devrim Muhafızları'nın üst düzey isimlerinden birinin öldürülmesi, Tahran yönetimini misilleme kararı almaya itmiştir. Kısa süre içinde İsrail’in kuzeyine yönelen İHA saldırıları, Tel Aviv’in Demir Kubbe sistemini aşan birkaç sızıntı sonucu sivil kayıplara neden olmuş ve ülke kamuoyunda alarma sebep olmuştur. İsrail ise bu gelişmelere, İran topraklarında kritik bir savunma tesisine yapılan suikast ve sabotaj eylemiyle karşılık vermiştir. Bu doğrudan saldırı zinciri, diplomatik alanda da yankı bulmuştur. İran, Birleşmiş Milletler nezdinde İsrail’i “egemenlik ihlali” ve “savaş suçu” işlemekle suçlarken; İsrail, İran’ın nükleer silah kapasitesine eriştiğini iddia ederek, önleyici meşru müdafaa hakkını savunmuştur. ABD, İsrail'e koşulsuz destek beyan ederken, AB ülkeleri tansiyonu düşürmeye yönelik açıklamalarla yetinmiştir. Çin ve Rusya ise krizin bölgesel değil küresel bir istikrarsızlık riskine evrildiğine dikkat çekmiştir. Bu gelişmeler, yalnızca iki ülke arasında yaşanan taktiksel saldırıların ötesine geçerek, uluslararası hukuk bağlamında çatışma sınırlarının bulanıklaştığı bir alan yaratmıştır. Çünkü saldırılar devlet dışı aktörler üzerinden yapılsa da, doğrudan devlet hedeflerine yönelmiş; bu da geleneksel savaş hukukunun ötesinde “gölge savaşların” yeni bir formunu ortaya çıkarmıştır. İsrail’in İran’a yönelik siber saldırıları, İran’ın İsrail’in deniz ticaretine yönelik dolaylı müdahaleleri ve her iki tarafın da kritik altyapılara yönelen sabotajları, artık savaş tanımının dijital ve hibrit düzleme kaydığını göstermektedir. Bütün bu gelişmelerin halklar üzerindeki etkisi de azımsanamaz. Tel Aviv ve Tahran'da siren sesleri, sığınaklar ve savaş psikolojisi yeniden gündeme gelmiş; Lübnan, Gazze ve Irak gibi üçüncü bölgelerde ise sivil kayıplar artmıştır. Bu çatışmanın “sınırlı” kalacağına dair uluslararası umutlar zayıflarken, bir bölgesel savaş ihtimali artık teorik bir senaryo olmaktan çıkıp politik gerçekliğe yaklaşmıştır. 5.İstikrarsızlığın Stratejisi: Rejim Değişikliği mi, Kontrollü Kaos mu? İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü strateji çoğu zaman nükleer tehdit bağlamında değerlendirilse de, bu politikanın derin katmanlarında rejimin bütüncül kapasitesini sınırlandırma ve zamanla sistemsel çözülme yaratma hedefi hissedilmektedir. Ancak bu hedefin, mutlak bir rejim değişikliğine değil; kontrollü ve yönetilebilir düzeyde bir istikrarsızlık üretimine dayandığı da göz ardı edilmemelidir. Bu bağlamda, sadece İsrail değil; ABD'nin Ortadoğu politikaları da benzer bir çizgi izlemektedir. 2000’li yıllardan bu yana Washington’ın bölgeye yönelik müdahaleleri (Irak’ın işgali, Suriye politikası, Arap Baharı sonrası pozisyonlar), istikrar inşasından ziyade dengeli bir kaos ortamının sürdürülmesini öncelemiş gibidir. Bu durum, iki temel stratejik varsayıma dayanır: a) İstikrarsız Ortadoğu / Denge Arayan Devletler: Devlet yapılarının zayıf olduğu, sürekli kriz ve iç çatışmalarla meşgul bölgelerde, bölgesel güçlerin (İran, Türkiye, Suudi Arabistan) yükselmesi engellenir. Bu da İsrail’in göreli üstünlüğünü korumasına olanak tanır. b) Enerji Güvenliği ve Silah Endüstrisi: Sürekli sıcak kalmış bir Ortadoğu, Batı’nın silah endüstrisi için sürekli bir “pazar”, enerji güvenliği bağlamında da müdahale meşruiyeti üreten bir alan haline gelir. Bu çerçevede İran rejiminin doğrudan devrilmesi, İsrail veya ABD için her zaman arzu edilir bir senaryo olmayabilir. Zira rejimin devrilmesi halinde yaşanabilecek kaos, kontrol edilemezse, İran içinden çıkabilecek radikal unsurlar, Suriyeleşmiş bir İran senaryosu yaratabilir ki bu, nükleer altyapıya sahip bir kaos devleti anlamına gelir. Bu nedenle İsrail’in politikası, “rejimi yıkmak”tan çok, “rejimi güçsüz, öngörülebilir ve çevrelenmiş halde tutmak” şeklinde özetlenebilir. Tahran’ın nükleer programı sabote edilir, ekonomik baskı altında tutulur, vekil ağları darbe yer; fakat rejim çökecek kadar değil, zayıf kalacak kadar istikrarsızlaştırılır. Bu strateji bir tür "kontrollü kaos" doktrinidir. Ve İsrail’in uzun vadeli güvenlik doktrininde, özellikle İran, Suriye ve Lübnan üçgeninde bu yaklaşım kendini tekrar tekrar göstermektedir. Böylece hem tehditler içeride tutulur hem de bölgesel rakipler iç sorunlarıyla boğuşurken, İsrail jeostratejik üstünlüğünü konsolide eder. 6.Çatışmanın Gölgesinde Türkiye: Denge, Tehdit ve Fırsat İran ile İsrail arasında yaşanan bu yüksek yoğunluklu gerilimi, yalnızca iki ülkenin hesaplaşması olarak okumak, bakış açımızı çok sınırlı bir pencereye oturtmak anlamına gelecektir. Zira bölgesel güçlerin tamamı bu denklemin bir parçasıdır ve bu ülkeler arasında en kritik pozisyonda olanlardan biri de şüphesiz ülkemizdir. Türkiye, bir yandan NATO üyesi olarak Batı ile stratejik bağlara sahipken, diğer yandan hem İran’la komşuluk ilişkileri hem de İsrail’le zaman zaman normalleşen – zaman zaman gerilen – bir diplomatik çizgi içinde hareket etmektedir. Binaenaleyh Türkiye, çatışmanın doğrudan tarafı olmadan, sonuçlarının taşıyıcısı haline gelme riskini taşımaktadır. İran destekli milis güçlerin ve İsrail’in bölgedeki hava operasyonlarının artışı, bilhassa Irak ve Suriye hattında Türkiye'nin güvenlik konseptini zorlamaktadır. İsrail’in Suriye’deki İran hedeflerine yönelik saldırıları, doğrudan Türkiye’nin sınır bölgelerinde tansiyonun yükselmesine yol açmakta ve bu durum, mülteci hareketlerinden PKK / YPG yapılanmalarının hareketliliğine dek pek çok sorunu tetiklemektedir. Ayrıca, İran'ın bu vekil güçleri aracılığıyla Türkiye'nin iç dengelerini de etkileme potansiyeli, Ankara'yı daha temkinli ama aynı zamanda hazırlıklı bir pozisyona zorlamaktadır. Her ne kadar Ankara'nın mezkur gerilimde İsrail'e yönelik sert çıkışları olsa da, keskin bir pozisyon almaktan kaçındığı, bunun yerine bir "denge siyaseti" izlemeye çalıştığı görülmektedir. Ancak bu denge stratejisi her kriz dalgasında daha zor hale gelmektedir. Amerika'nın etkisiyle, İsrail ile yürütülmeye çalışılan "normalleşme süreci"nin kırılgan doğası, İran’ın ise Türkiye’nin Orta Doğu'daki nüfuzuna zaman zaman mesafeli yaklaşımı, Ankara’yı ikili ilişki denkleminde "sıkışmış bir aktör" konumuna itmektedir. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, bilhassa Gazze krizi sonrası Türkiye’nin İsrail’e karşı sert söylemleri, İran tarafından olumlu karşılansa da, Ankara’nın her iki tarafla da dengeli ilişki kurma çabası, dış politikada çelişkili mesajlara neden olabilmektedir. Yine, İran-İsrail çatışmasının büyümesi durumunda, bölgedeki enerji altyapılarının zarar görmesi ya da Hürmüz Boğazı’nın tehlikeye girmesi, Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için doğrudan ekonomik tehdit anlamına gelir. Aynı şekilde, İran gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması projesi veya İsrail gazının Türkiye’ye yönlendirilmesi gibi enerji projelerinin de bu gerilimden etkilenmesi kaçınılmazdır.. Öte yandan, çatışmaların yıkıcı boyutlara ulaşmadığı ve diplomasi kapılarının tamamen kapanmadığı bir senaryoda Türkiye, bölgesel arabulucu rolünü yeniden üstlenmeye çalışabilir. Özellikle Batı'nın İran’la doğrudan müzakere yürütemediği bir vetirede, Türkiye gibi çift yönlü kanallara sahip ülkeler ön plana çıkacaktır (Rusya - Ukrayna savaşında olduğu gibi). Ancak bu tür bir rol üstlenmek için ülkemizin evvela kendi "iç siyasal tutarlılığını" ve "diplomatik güvenilirliğini" yeniden tahkim etmesi gerekecektir. 7. Soğuk Savaş mı, Sıcak Çatışmanın Eşiği mi? İsrail ile İran arasında yaşanan bu uzun soluklu gerilim, klasik anlamda bir savaş değil; yeni tip bir düşmanlık formunun örneğidir. Siber alanda, istihbarat düzeyinde ve vekil aktörler üzerinden yürütülen bu mücadele; zaman zaman konvansiyonel araçlarla alevlenmekte, ancak hiçbir zaman iki tarafın da topyekûn savaşa girmesini sağlayacak düzeyde bir kırılmaya evrilmemektedir. Bu durum, tarafların nükleer caydırıcılığa dayalı bir denge içinde kalmaya çalıştıklarını, ancak bu dengeyi korumanın giderek daha maliyetli ve kırılgan hâle geldiğini ortaya koymaktadır. Bugün itibarıyla yaşanan kriz, bir tür “modern Soğuk Savaş” niteliği taşımaktadır. İki ülkenin doğrudan çatışmaktan kaçınarak vekil unsurları sahaya sürmesi, nükleer kartların masaya konulması ama oynanmaması, üçüncü ülkeler üzerindeki istikrarsızlaştırıcı etkiler, tıpkı ABD ile SSCB arasında 20. yüzyılda yaşanan kutuplaşmayı hatırlatmaktadır. Ancak bu seferki fark, mücadele alanının yalnızca askeri değil; dijital, diplomatik, ekonomik ve psikolojik düzeyleri de kapsayan çok katmanlı bir çatışma yapısında tezahür etmesidir. Öte yandan, bu çatışmanın sıcak savaşa dönüşmesini engelleyen unsurlar da giderek zayıflamaktadır. Diplomatik kanallar tıkanmış, uluslararası arabuluculuk mekanizmaları etkisizleşmiş ve her iki taraf da kendi kamuoyuna karşı “geri adım atmama” pozisyonunu sabitlemiştir. Bu da, bir kıvılcımın çok daha büyük bir yangına neden olabileceği bir barut fıçısı ortamını ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda, İsrail-İran çatışması yalnızca iki devletin hesaplaşması değil; Ortadoğu’nun geleceğini ve küresel dengeleri belirleyecek bir mihenk taşıdır. Nükleer silahların gölgesinde, vekalet savaşlarının karmaşasında ve jeopolitik hesapların keskinliğinde yürütülen bu mücadele, belki de “21. yüzyıl savaşının” prototipini sunmaktadır: Devlet dışı aktörlerin, siber sabotajların, psikolojik harekâtların ve yapay zekâ destekli silah sistemlerinin şekillendirdiği savaşsız bir savaş. Şimdiye dek gerilimi "idare etmekle" yetinen "dünya", artık bu krizi barışçıl bir çerçevede "dönüştürmek" zorundadır. Aksi takdirde, Ortadoğu'nun kalbinde başlayacak bir yangın, yalnızca bölgesel değil; küresel bir yıkımın fitilini ateşleyecektir.

  • Katolik (Roma - Latin) - Ortodoks (Doğu - Yunan) Kiliseleri'nin Ayrımı

    "İnanç, yaşamın gücüdür. Bir bilim değil, bir eylemdir inanç ve ancak "yaşanırsa" bir anlam taşır." Lev Tolstoy İnan(mak) fiili köken itibariyle eski Türkçe'deki inan kelimesinden evrilmiştir. Kelimeyi etimolojik olarak incelediğimizde Moğolca'daki muadilinin Ünen olduğunu görürüz. Ünen, "gerçeklik, doğruluk, hakikat" anlamlarına gelmektedir. İnanç; insanın içgüdüsel olarak, bilinç sahibi olmaya başladığı zaman aralığıyla beraber, çevresel faktörlerin ve kişisel gelişiminin niteliğinin de etkisiyle ortaya çıkan, evrensel değer yargılarına subjektif bir nokta-ı nazar ile yaklaşımı sonucu hasıl olan bir kavramdır. Kişiye özgü hüviyetiyle bir vicdan meselesidir inanç ve binaenaleyh münferittir. Lakin insan, doğası itibariyle yalnız yaşamaya uygun niteliklere sahip değildir ve "hayatta kalma içgüdüsü" (bkz: survival of the fittest) doğrultusunda "bir arada yaşamayı" tercih eder. Ahvalin bu şekilde hasıl olması beraberinde "yerleşik hayat" , "özel mülkiyet" ve "sınıf ayrımı" gibi olguları da beraberinde getirir. Bütün bu nümayişin bir sonucu olarak "güvenlik" durumu ortaya çıkar ve güvenliğin sağlanması adına elzem olan "düzen", "ihtiyaç listesinin" ilk sırasına yazılır. Machiavelli'ye göre basit halk kitlelerini manipüle etmek adına kullanılabilecek belki de "yegane" araç, korkudur. Bu önerme üzerinden hareket ettiğimizde güvenlik ve düzen gibi temel olarak nitelendirebileceğimiz toplum ihtiyaçlarının tabanında yatan gerekçenin de "korku" olduğunu rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Velhasıl tümevarım metodolojisi ile ilerlediğimizde bütün bu bilgilerin ışığında "ilk insan topluluklarının da" emniyetin sağlanması adına din kavramının nasıl ortaya çıktığını idrak edebilmekteyiz. Sümerler'den başlayarak modern toplumlara kadar, yazılı kayıtlarına ulaşabildiğimiz hemen hemen bütün medeniyetlerde toplumu yöneten kişi veya kurumların, şu veya bu şekilde, uhrevi bir hüviyeti veyahut misyonu söz konusudur. Yani basitçe ifade etmemiz gerekirse devlet ile din bir bütünün ayrılmaz iki parçasıdır. İkisi de insana ve onun oluşturduğu topluma "güven, refah ve düzen" vaat eder. ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere modern toplumların ortaya çıkması ile yani "bilginin tabana, basit halk kitlelerine yayılması ve bilgiye ulaşmanın hızlanması, kolaylaşması" ile beraber sekülerizm düşüncesi yadsınamaz bir gerçek olarak bireyden başlayarak toplumlardan genel bir kabul görmeye başlar ve günümüzde demokrasi ile yönetilen tüm toplumların idaresinde temel ilke olarak yerini alır. Bu kısa özetin akabinde, gelelim asıl konumuza, yani İsa'nın Kilisesi'nin 11. yüzyılda nasıl ikiye ayrıldığına. Mevzubahis ayrıma geçmeden önce Schisma'nın vuku bulmasının sebeplerini iyi analiz ve idrak etmemiz gerekir. Evvela kilise'nin Yunan ve Latin olarak ikiye ayrılmasının temelinde ırksal bir "düşmanlık" yatar. Ortodoksluğun teolojisinin kökleri "Yunan felsefesine" dayanırken, Katolikliğin kökleri "Roma hukukuna" dayanmaktadır. Yunan kilisesi parlak bir çeşitliliğe, Latin kilisesi ise merkezileşmeye ve birliğe meyillidir. Yunan kilisesi, her biri kendi piskoposluk bölgesinin başı olan patrikler tarafından yönetilen bir grup kilise devletinden, hiyerarşilerden ve poliarşilerden oluşurken; Roma kilisesi tek bir merkezden tabiri caizse keyfi ve diplomatik olarak idare edilen bir monarşidir. Bir takımada ile bir kıta arasındaki farka denktir bu ve Antik Yunan ile Roma arasındaki fark da tam olarak böyledir. Birinde yani Roma'da muazzam bir büyüme, istikrar ve kalıcılık ilkesi söz konusu iken, diğeri için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Binaenaleyh "ırksallık", birbirinden tümüyle farklı iki kilise sisteminin hasıl olmasına sebep vermiştir. Bu ayrımın akabinde ise dogmatik farklılıklar gelir. Roma, doğudaki kiliseyi bölücü, Bizans ise batıdakini heretik, dine aykırı olarak kabul etmiştir. Böylelikle iki taraf da birbirlerinin yöntemlerini onaylamamakla kalmayıp aynı zamanda farklı inanç hüviyetlerine bürünmüş olur. Latin kilisesi, 451'deki Kadıköy Konsili'nden sonra "Petrus'un Papa Leo'nun ağzında iradesini bildirdiğini" ileri sürmüştür. Bu söylemin akabinde Doğu Kilisesi'nin Batı Kilisesi'nden ( Katolik (Roma - Latin) / Ortodoks (Doğu - Yunan) Kiliseleri'nin) ayrılması gerektiğine yönelik doğu kanadında düşünceler hasıl olmuş, papalığın Batı'daki etkisi ise gittikçe artmıştır; nihayetinde Doğu, Mihail Kirularios'un ortaya attığı mezhep ayrılığı (1054) fikri ile beraber papalığın yargılama yetkisini tanımaz hale gelmiştir. En nihayetinde Hristiyan aleminin bu iki gövdesini "sonsuza dek" ayıran yalnızca bir kelime olmuştur. O aşılmaz uçurumu, filioque kelimesi yaratmıştır. Latinler, Kutsal Ruh'un Baba'dan ve Oğul'dan geldiğini, Yunanlar ise sadece Baba'dan geldiğini savunur. Bu ahval, Üçlü birlik ilkesini oluşturan "üç üyenin" ilişkileri ve nitelikleriyle alakalı günümüze kadar süre gelen, sonu gelmez bir tartışma yaratmıştır. Bu çözülmez sorun hem Yunan hem de Katolik Kilisesi'nin kendi içinde bile sayısız mezhebin ve inanç tonlarının ortaya çıkmasına sebebiyet verecektir. Haddizatında bu hristolojik tartışmalar zaman zaman Hristiyan aleminin iki kanadında da pek çok insanın hayatını kaybetmesine de neden olacaktır. Söz konusu teolojik sorun elbette sıradan bir kavrayış için fazla inceliklidir ve her iki taraftan da insanlar, yukarıda da belirttiğimiz gibi, anlamadıkları Konsillerin kararları için ölmeye hazırdırlar ama aslında sorunun kökeninde iki taraf arasındaki siyasi kıskançlık yatmaktadır: Bizans, batıdaki siyasi yargı yetkisinin elinden alınmasından dolayı öfkelenmektedir ve Romalı piskoposların aşırı iddiaları karşısında çileden çıkmaktadır; Roma ise Doğu Kilisesi'ni kendi otoritesine ve önderliğine boyun eğmeye ikna ya da mecbur etmek için fırsat kollamaktadır. Hulasa 1054 yılına gelindiğinde iki kilise, yüzyıllardır süren tartışmaların ve hayhuyun sonucunda kesin olarak ayrılır. bu tarihten itibaren Ortodoks ve Katolik kiliseleri ayrı bir şekilde örgütlenmeye başlar ve ilişkileri gün geçtikçe daha da kötüleşir. Ortodoks kilisesi kabaca batıda Tuna Nehri ve Sırbistan'dan, doğuda da Fırat nehri, Kapadokya ve Ermenistan'a ve Güney doğuda Suriye'ye kadar; Katolik kilisesi ise Adriyatik sahili ve Tuna Nehri’nin batısı ve genel olarak Batı Akdeniz ve Batı Avrupa'ya uzanan bir coğrafi etkinliğe sahiptir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Jean Paul Roux'dan Dinlerin Çarpışması, Karen Armstrong'dan İncil ve yine Karen Armstrong'dan Tanrı'nın Tarihi adlı eserleri tavsiye ederim.

  • Akad İmparatorluğu: Mezopotamya'da Siyasi Birliğin Kuruluşu

    Akad hanedanının iktidara gelmesiyle (MÖ 2335 - 2154), Ön Hanedanlar döneminin tümünü niteleyen şehir devleti boyutunun aşıldığına ve tarihte ilk imparatorluk olarak bilinen devre geçildiğine tanık oluruz. Ancak bu faslın incelenmesini zorlaştıran faktör, başkent Akad'ın yerinin henüz belirlenmemiş olmasıdır. Dolayısıyla bu konuda güneyde Nippur, Adab, Umma ve Girsu; doğuda Diyala nehrinin vadisinde Tutub ve Eşnunna (bkz: Tell Asmar); daha kuzeyde ise Gasur (bkz: Yorgan Tepe), Yukarı Habur'un kıyısında Tell Brak ve Tell Mozan, Elam Konfederasyonunda Susa gibi merkezlerde ele geçen belgelere dayanan ve çevresel olarak niteleyebileceğimiz bir nokta-i nazar ile yetinmek durumunda kalırız. Yine, bu döneme ait kral yazılarının da sayısı çok azdır; çünkü ekseriyeti Sargon krallarının, kraliyetin tanrı Enlil tarafından meşru olarak bahşedildiği dini merkez Nippur'daki Ekur'a adadığı, günümüze ulaşmamış heykellerin ve başka adaklık objelerin üzerine oyulmuştur. Bu yazıtlardan geriye neyse ki ağırlıklı olarak Eski Babil döneminde (MÖ 19 - 17. yüzyıllar) Nippur katipleri tarafından kil tabletler üzerine sabırla işlenmiş kopyaları kalmıştır. Tarihi bilgiler edinme açısından güvenilir olmayan, ancak kraliyet propagandası açısından kıymeti harbiyesi pek bir ehemmiyet teşkil eden Akad krallarının efsaneleri; birkaç yüzyıl sonrasına ait, mezkur hanedanın hükümdarları hakkında anekdotlar içeren edebi metinlerdir. Bu efsaneler arasında hanedanın kurucusu hüviyetindeki Sargon'un (MÖ 2335 - 2279) Anadolu'daki bir seferinden ilham alınan "Savaş Kralı" öne çıkar. Mevzubahis eser Assur ve Ninova kaynaklı kopyalarının yanı sıra, Mısır'da firavun Akhenaton'un (MÖ 1353 - 1335) başkenti El Amarna'da bulunan tabletler ve Hitit dilindeki bir kopyası sayesinde tanınır. Hanedan ile ilgili gelişen ve yorumlanması zor olan sözde "tarihi kehanetler" konusunda da benzer şüpheler söz konusudur; kurban edilmiş hayvanların iç organlarının yorumlanmasına dayanarak öngörüde bulunmaya çalışan bu metinler, Akad krallarının saray entrikaları ve bazı savaşları konusunda bilgiler içerir. Bereketli Hilal'in dört bir tarafındaki yerel memurlar tarafından yazılmış tarihi açıdan güvenilir olan mektuplar ise örneğin; Zagros Dağlarında yaşayan ve bilahare imparatorluğun çöküşüne katkıda bulunacak olan Guti halkı hakkında ilginç bilgilere sahiptir. Sargon ile halefleri sayesinde Mezopotamya'nın tamamı ilk defa bir Sami hanedanının hakimiyeti altına girer ve bölgede, adını başkentten alan ilk Akad dili konuşulmaya başlanır. Akadca, MÖ 2. ve 1. binyıllarda Arapçanın ve İbranicenin uzak akrabaları olan Babil ve Assur dillerinin de türeyeceği temel diyalekti teşkil etmektedir. Ön Hanedanlar döneminin tamamı boyunca bilhassa Orta ve Kuzey Babil'de Sami soyundan halkların var olduğu kanıtlanmıştır. Özellikle Babil'in güneyinde konuşulan Sümer dili MÖ 3. binyıldan itibaren kaybolmaya başlayacak ancak orta çağda Latincenin rolüne benzer şekilde Mezopotamya tarihinin tamamı boyunca kült ve kültür dili olarak varlığını sürdürecektir. Akad hanedanının kendini kabul ettirdiği bir buçuk yüzyıl, toplamda, hem ikonografik temsiller, hem idare, hem de kraliyet ideolojisi açısından "gelenekle kopuş dönemi" olarak da nitelendirilmektedir. Akad İmparatorluğu'nun gücünün ardında askeri üstünlüğünün yattığına şüphe yoktur ve söz konusu faikiyeti yaratan (doğrudan kralın hizmetinde çalışan ve ok - yay ile savaş baltası kullanımında uzman olan askerlerden müteşekkil profesyonel bir ordu) ise Sargon 'dan başkası değildir. Sargon'un zaferleri, onuruna işlenen bir yazıtta şöyle ifade edilmektedir: "Sargon, kral: Enlil ona rakip vermedi, 5400 erkek her gün ekmeğini onun önünde yer". Bu insanların imparatorun, hiyerarşik olarak düzenlenmiş sayısız taburdan oluşan ordusunun çekirdeğini teşkil ettiği sanılmaktadır. Mezkur maaşlı birliklerin, Ön Hanedanlar devrinin Lagaş kralı Eannatum 'a ait Akbabalar Steli 'nde görüldüğü üzere kalkanlı ve uzun mızraklı çiftçilerden oluşan Sümer Falanksı na karşı fazla zorlanmadığı aşikardır. Keza Sargon'un kral yazıtlarında daima askeri fetihler vurgulanır ve Mezopotamya krallarının karakteristik faaliyetlerinden olan tapınak veya kanal inşasına çok az yer verilir. Orduyu oluşturan profesyonel askerlere kısmen yenilgiye uğratılan halkların elinden alınan, kısmen de, hanedanın ikinci kralı Maniştuşu 'nun günümüzde Louvre Müzesi 'nde bulunan dikilitaşında da görebileceğimiz üzere, piyasa fiyatına alınan araziler verilmiştir. Söz konusu yazıtta Orta Babil'de kral tarafından bir dizi büyük aileden satın alınmış, toplam 3.500 hektarlık çeşitli arazilerden söz edilmektedir. Bu sistem bazı açılardan, kral ile ordu arasındaki ilişkinin güçlendirilmesini amaçlayan feodal vassal sistemini andırır. Tahta çıkışı konusunda kesin bilgilere sahip olmamak ile beraber hem daha geç dönemlere ait efsanelere hem de Sümer Kraliyet Listesi 'ne göre Sargon, Kiş kralı Uzbaba 'nın sarayında saki iken tahtı ele geçirmeyi başarmıştır. Çağdaş yazıtlara göre mevzubahis kentin yeniden iskan edilmesinin akabinde (Sargon'un torunu Naram-Sin döneminde) Akadlara karşı bir konfederasyona katılması ise ihanet eylemi olarak kabul edilmiş ve şehir şiddetli bir biçimde cezalandırılmıştır. Akad İmparatorluğu'nun yükselme döneminde bir başka kadim Sümer şehri olan Adab da, muhtemelen tabi olduğu Uruk kralı Lugalzagesi 'ye karşı çıkabilmek amacıyla Sargon 'u destekler görünmüştür. Askeri girişimler önce Babil'in güneyini hedef almış ve Sargon'un yenilgiye uğrattığı Lugalzagesi, zincirlenerek Enlil'in Nippur'daki tapınağının önünde sergilenmiştir. Ardından Sargon, Gılgamış adlı epik şiirde de bahsedildiği üzere Uruk şehrinin gurur kaynaklarından biri olan kent surlarını yok etmiş ve devamında Ur , Lagaş , Umma gibi şehirler de Sargon'un gazabından kurtulamayarak Uruk ile benzer bir kaderi paylaşmışlardır. Tüm bu fetihlerinin ardından Sargon, sembolik bir hareket ile "kanla kirlenmiş ellerini" denizde (bkz: Basra Körfezi ) yıkadığını ilan etmiştir. Son olarak ise yerel kralların yerine güvendiği valiler atayacaktır. Daha önce eşi benzeri görülmemiş bu davranış bir yandan Akad krallarının gücünü gösterirken, diğer yandan da güç uygulamadan bölgenin kontrol altında tutulmasının imkansızlığına işaret etmektedir. Bu gelişmelerin akabinde Sargon, Fırat Nehri 'ni takip ederek Suriye 'de Mari 'ye kadar çıkacak ve ardından Ebla 'ya, Lübnan 'ın sedir ormanlarına ve Toros 'un gümüş renkli dağlarına ulaşacaktır. Bu sayede yeni doğmakta olan imparatorluğun ihtiyaç duyduğu kaynakları sağlayacak tüm stratejik ticari rotaları kontrol altına alınmıştır. MÖ 3. binyılda Babil'in en önemli istikrarsızlık unsurlarından biri olan Elam Konfederasyonu 'na karşı da muhtelif zaferler elde eden Sargon'un haleflerinin görevi, Akadların kontrolü altındaki toprakları muhafaza etmek ve dahi genişletmek olacaktır. Sargon'un oğulları Maniştuşu ve Rimuş hem güneydeki şehirlerde, hem de Elam Konfederasyonu 'ndan aldıkları yerlerde sürekli olarak isyanlar ile karşı karşıya kalacaklar ve mezkur alanları daha iyi kontrol edebilmek adına bölgede askeri üsler oluşturacaklardır. Burada gerçekleşen ve tarihte "Büyük İsyan" olarak bilinen en önemli olay, Maniştuşu'nun oğlu Naram-Sin'in iktidarının ikinci yarısında gerçekleşir. Babil'in belli başlı tüm merkezleri, Akad hakimiyetinden kurtulmak adına Kiş ve Uruk'un liderliğinde iki müttefik grubu oluşturmuş ancak bir yıl içerisinde gerçekleşen 9 askeri harekatın sonucunda Naram-Sin önderliğindeki Akadlar, isyancıların tüm liderlerini esir alarak ayaklanmalara son vermiştir. Elde edilen zaferlerin ardından Akad halkı, Sümer - Akad tanrılarına danıştıktan sonra Naram - Sin'i tanrı ilan etmiş ve onun onuruna Akad'da bir tapınak inşa etmiştir. Kuzeye yapılan seferler ile birlikte Akadların hakimiyeti Ebla'ya kadar uzanmış ve yazıtlara göre Naram Sin Nagar'da kendisine bir saray inşa ettirmiştir. Bu gelişme aynı zamanda Akadların, bulundukları coğrafyadaki uzun soluklu askeri hakimiyetine tanıklık etmektedir. Naram-Sin, silahlarının ulaşamadığı yerlerde evliliğe dayalı ittifak politikaları uygulamış ve kızı Taram-Agade 'yi, Toros dağları boyunca ve ötesine uzanan Hurri Krallığı 'nın başkenti Urkeş 'in hükümdarına gelin olarak vermiştir. Ayrıca İran yaylasında yer alan Markhaşi Krallığı 'nın bir prensesinin Naram-Sin'in oğlu Şarkali-Şarri 'yle evlendiği ve ortak düşmanlara karşı beraber hareket etme konusunda adı belli olmayan bir Elam kralıyla ittifak antlaşması yapıldığı da yine bilinenler arasındadır. Bu dönemde Akad İmparatorluğu'nun sınırları "Aşağı denizden (bkz: Basra Körfezi ) yukarı denize (bkz: Akdeniz ) dek" uzanmaktadır. Ancak bölge hiçbir vakit tamamıyla barış içerisinde olmayacak ve nitekim Şar-kalli-şarri döneminin ilk yarısında çöküş emareleri kendini göstermeye başlayacaktır. Ahvalin bu şekilde hasıl olmasında hem istikrarsız iç politika, hem barbar halkların saldırıları hem de Umma ile Adab başta olmak üzere güneydeki bazı şehirlerin Akadların sosyal dokusuna nüfuz etmeleri başlıca rol oynamıştır. İmparatorluğun sonlarında yaşanan anarşi döneminde ise Sümer Kraliyet Listesi'nde belirtilen "Kim kraldı ? Kim değildi ?" cümlesi durumu özetler niteliktedir. Nihayetinde Akad imparatorluğu gittikçe küçülecek ve ülkeyi 40 yıl daha yönetecek olan Dudu (MÖ 2189 - 2169) ile Şu-Taral (MÖ 2168 - 2154) gibi son kralların döneminde yeniden, başladığı noktada olduğu gibi, eyalet boyutunda bir merkez olacaktır. Sargon ile torunu Naram-Sin'in başarıları, Mezopotamya'da kraliyetin ifade edilme biçimleri üzerinde uzun bir süre boyunca etkili olmuş ve onlardan sonra gelen hükümdarlar açısından bir referans noktası teşkil etmiştir. Kraliyet propagandası Akad İmparatorluğu döneminde büyük ilerlemeler kaydetmiş ve beynelmilel imparatorlukları gerekçelendiren ideolojik araçlar yine, bu zaman zarfı içerisinde inşa edilmiştir. Sargon, kadim Ön Hanedanlar dönemi Kiş şehri kralı unvanını Akad kültürü içerisinde yeniden yorumlamış ve kendini Sar Kissatim yani "Bütünün Kralı" ilan etmiştir. Bunun yanı sıra Lugalzagesi'yi yenilgiye uğratmasının akabinde sıfatlarının arasına Uruk şehrinin koruyucu tanrısı olan An 'ın rahibi titrini de ekleyen Sargon son olarak, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, çocuklarının evlilikleri yoluyla kurduğu ittifaklar sayesinde hanedanını İnanna / İştar ve Ay tanrısı Nanna / Sin ile ilişkilendirmiştir. Bütün bu gelişmeler, Akad krallarının sayısız yazıt bıraktığı Nippur 'daki tanrı Enlil 'in meşru hakimiyet beyanlarıyla bir arada ele alındığında Akadların Sümerlerin elindeki güneyde egemenliklerini kabul ettirme amacı taşıdığı açıkça görülmektedir. Asıl ideolojik kırılma ise Naram-Sin'in kendisine "(dünyanın) dört bir tarafının kralı" unvanını uygun görmesiyle ve "Büyük İsyan"da kazandığı zafer sonrasında adının başına, daha önce Mezopotamya'da eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, tanrısal adlara özgü belgili tanımlık getirmesiyle gerçekleşir. Naram-Sin ikonografik düzeyde kendini, adını ondan alan ünlü stelinde devasa boyutta ve başında tanrılara özgü boynuzlu bir başlık ile tasvir ettirmiş, bu arada tanrılar da kişiselleştirilmiş yıldız sembolleri ne indirgenmiştir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Leoard W. King'ten Sümer ve Akad tarihi, Jean Bottero ile Samuel Noah Kramer'dan Mezopotamya Mitolojisi ve Umberto Eco'dan Antik Yakın Doğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Bir Uygarlığın Doğuşu: Mısır'ın Coğrafi, Kültürel ve Politik Temelleri

    Mısır Devleti'nin doğuşuyla sonuçlanan sürecin günümüzde yeniden kurgulanması, birbiriyle bağlantılı fakat mahiyetleri ve amaçları bakımından farklı iki unsuru temel alır: Bize tarihe olaylar konusunda karmaşık ve çok ayrıntılı bir tablo sunan arkeolojik bulgular ile kültürel ve siyasi bir gerçek olarak oluşum anının o dönemki algısı. Toprağa dayalı üniter bir devletin teşekkülü ve onunla özdeşleşen lider figürünün (bkz: firavun) doğuşuyla sonuçlanan aşamalar bu şekilde belirlenebilir. Aynı zamanda Mısır kültürü tarafından devletin ve iktidarın anlamı açısından ele alınabilecek olan kuruluş öğeleri de tespit edilebilir. Coğrafi Uzam Firavun kültürü, Nil Nehri' nin aşağı çığırının geçtiği ve yıllık taşkınlarıyla peyzajın fiziksel özelliklerini belirlediği bölgede gelişir. Genişliği değişken ve sulak olan nahiye, bereketli bir kuşakta yer alır. Mezkur nehrin düzeni, aynı zamanda ülkenin tarımsal karakterini de belirler ve ekonomi biteviye topraktan faydalanabilmeye bağlıdır.  Bölgenin nüfusu ise irili ufaklı ve daima sulak bir alan yakınlarında bulunan yerleşimler halinde düzenlenmiş; vahalar ve çöl bölgeleri de yine, muhtelif yarı göçebe gruplara ev sahipliği yapmıştır. Kara ülke ismiyle de anılagelmekte olan Mısır, coğrafi olarak Akdeniz 'den Elephantine ' ye (Nil Nehri' nin ilk çağlayanı) kadar uzanan bölgeye tekabül etmektedir ve doğal sınır olarak kabul edebileceğimiz noktalar, Libya Dağları ile Batı Arabistan 'ın çöl nitelikli uzantılarıdır. 3000 yıldan fazla bir zaman zarfı boyunca "Devletin Kalbi" hüviyetinde olan Yukarı ve Aşağı Mısır 'ın merkezi ise günümüzde Kahire yakınlarında bulunan Memphis Bölgesi' dir. Başlangıç Mısır'daki ilk yerleşimlere dair buluntular bize belli bölgelere özgü kültürel modellerden oluşan grupların teşkil ettiği heterojen bir tablo sunar. Mevzubahis topluluklar MÖ 4. binyıl boyunca, genelde aralarında ihtilaf olan bölgesel siyasi birimler şeklinde bir araya gelmişler ve bu birimlerden bazılarının kültürleri, diğerleri üzerinde hakimiyet kurarak kendi modellerini sınırlarının ötesine taşımışlardır. Bilhassa Nakada kültürü (adını Yukarı Mısır'daki merkezinden alır) zaman içerisinde ilk hudutlarını aşmış ve devletin oluşun sürecini kayda değer bir biçimde hızlandırmıştır. Nakada kültürünün biçimsel özellikleri bazen ilkel düzeyde de olsa, tarihsel çağların firavun kültürünün anlamsal unsurlarının varlığına açıkça işaret eder; bunların arasında Serekh (kraliyet yapılarına özgü, nişli ve alçak kabartma şeklinde sütunlu mimari / dekoratif motif) ve Akrep Kral ın topuz başı gibi maruf semboller bilhassa dikkat çekmektedir. Firavun ile özdeşleştirilmiş olan şahin tanrısı Horus ' un sözlü adı olan Serekh ikonunun önemi, kralın uhrevi niteliğinde kendini gösterir. İhtilafların görece ortadan kalkmasıyla birlikte Aşağı ve Yukarı Mısır'ın fiili olarak birleşmesi, geleneksel anlatıda 1. Hanedan ın başlangıcına ve iktidarın merkezi hüviyetindeki Memphis ' in kuruluşuna tekabül etmektedir. Yine, Mısır geleneğine göre hanedanın kurucusu olan Meni (Yunanca Menes), aynı zamanda kraliyetler ailelerinin ilk şehri Tjenu ' yu kuran Thinis Klanı' nın ilk firavunu Aha ile aynı kişidir. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere Nakada modelini temel alan kültürel birleşmeye, toplumun giderek daha da belirginleşen hiyerarşileşme süreci eşlik eder. Bu vetirenin sonucunda ise seçkin olarak tabir ettiğimiz sınıf ortaya çıkacaktır. Dönemin ikonografisindeki en anlamlı sahneler, kutsal niteliğe sahip güçlü bir lider figürü etrafında toplanan hakim grupların ayırt edici unsurlarını yansıtır. Mısır toplumunun lideri, insanlar ile tanrılar arasındaki arayüzün ve kendisi de bir tanrı olan tarihsel çağın firavun imgesinin öncülüdür. Yazı nın devlet yönetiminde oynadığı önemli rol de bu sürecin başarısına belirleyici bir katkıda bulunur. Yazının ilkel modeli olarak kabul edilebilecek (ve hiyeroglif lerde var olmaya devam edecek) ikon temelli bir işaretleme sistemi bu alandaki ilk girişimlerin nüvesini oluşturur. Thinis Dönemi (1. ve 2. Hanedanlar: MÖ 3000 - 2650) Bazı kral adlarının tanıklığı ettiği gibi ( Aha : Savaşçı, Djer : Kaçıran, Den : Öfkeli) zaman zaman oldukça saldırgan bir özellik sergileyen bu dönem Mısır'ın toprağa dayalı devletinin gelişimi açısından temel bir geçiş niteliğindedir. Aynı şekilde, dönemin yıllıklarından elde edilen verilerin ışığında düzenli bir devletin söz konusu olduğunu ve liderin, tanrıların onayı ile meşruluk kazanan bir "birleşme" sürecini temsil ettiğini görürüz. Mezkur vetire, tarihsel çağlarda güneyin kralı Nesu ve kuzeyin kralı bit terimlerinin birleşmesinden oluşan Yukarı ve Aşağı Mısır'ın kralı şeklindeki geleneksel unvanın benimsenmesiyle birlikte doyum noktasına ulaşmış olacaktır. Aslına bakılırsa dönemin kraliyet unvanı, güneyin (bkz: Nekhbet ) ve kuzeyin (bkz: Udjo ) hanedan tanrıçalarını çağrıştıran iki hanımınki şeklindeki versiyonuyla da toprakların birliği temasını teyit etmektedir. Thinis Dönemi' nin sonuna doğru (2. Hanedan) iktidar yapısında, devletin kuruluş mitinin başrol oyuncuları olan Horus ile Seth arasında yaşanan ihtilafın bir sonucu olarak bazı değişikliklerin hasıl olduğu görülür ve bu tahavvül kralların adlarına da yansır ( Hetepsekhemui : "İki güçlü kral barıştı" veya Khasekhemui : "İki güçlü kral tahta çıktı"). Unvanlar ile açıkça gözlemleyebildiğimiz tanrılar ile kıyaslama teması, devlet modelinin ve ideolojik mekanizmaların oluşum sürecinin akılcılığını bir kez daha tespit etmek açısından faydalıdır. 3. Hanedan (MÖ 2650 - 2575) 3. hanedana geçiş ile birlikte Mısır, Thinis Hanedanı deneyiminin olgunluğa eriştiği yeni bir döneme girer. Djeser (MÖ 2630 - 2610) ile adı kral papirüsü nde kırmızı mürekkeple yazılmış olan Netjerikhet 'in iktidarları ise bu sürecin en önemli aşamalarını teşkil etmektedir. Kraliyet nekropollerinin Sakkara ' ya (Memphis Bölgesi) taşınması, yapıl malzemesi olarak taşın kullanılmaya başlanması ya da kral mezarlarının mimari odağı olarak yüksek basamaklı piramit lere geçilmesi; bu kralların devrinde yaşanan kültürel gelişimin kilometre taşlarıdır. Bilhassa Djeser yapı bütünü, ölüm sonrası kraliyete bağlantılı törenselliğe önem veren arkaik modele çok şey borçludur: Yapı içerisinde, merhum kralın tanrısal niteliğini teyit edecek alanlar yer alır ve mahremiyet esas unsurlardan birini teşkil ettiği için mezkur bölümler, erişilemeyecek yükseklikte duvarlar ile çevrilidir. Nitekim taştan olması hasebiyle bir anlamda ebedi olan bu yapılar bir tür tiyatro sahnesini andırmaktadır ve kralın ruhu burada taç giyme ile statüsünü teyit etme ritüellerini "sonsuza kadar" tekrarlar (Mevzubahis ritüeller bütünü, kraliyet jübilesi olarak da bilinir ve Mısır dilindeki karşılığı Heb-sed 'dir). Binaenaleyh amacı, hükümdarın kral ve tanrı boyutunu ebedi kılmak olan bir dizi törensel yapı üniter bir sistemde bir araya gelmiş olur. Memphis Dönemi (4. , 5. ve 6. Hanedanlar: MÖ 2575 - 2150) 4. Hanedan (MÖ 2575 - 2465) ile birlikte Mısır, eski krallık olarak da tanımlayabileceğimiz tarihsel safhaya tam anlamıyla girmiş olur. Biçimsel açıdan "düzgün piramidin" kabul görmesi ve devletin siyasi yapısı ile kültürel gelişiminin giderek Memphis modeline uyarlanmasıyla beraber süreç tamamlanır. Nitekim 4. Hanedanın ilk kralı olan Snofru ' nun başlattığı kapsamlı mimari program ( Medium 'da 1, Dahşur 'da 2 olmak üzere 3 piramit inşa ettirmiştir), Mısır'ın tamamını liderinin tanrısal doğasıyla bağlantılı hale getirir. Bu eğilimin daha sağlam temelleri oturması ve kök salması adına hiçbir masraftan kaçınmayan Snofru' nun halefleri de Memphis' in büyük nekropolünün kuzey kısmında yani Gize ' de, daha evvel eşi benzeri görülmemiş nitelikte anıtsal yapılar inşa ettirerek niyetlerini fiiliyata dökmüş olurlar. Mezkur alanın tamamına hakim olan Kheops (MÖ 2550 - 2530), Khefren (MÖ 2520 - 2495) ve Mykerinos (MÖ 2490 - 2479) piramitleri hem anıtsallığın, hem de kralının çevresinde toplanan bir toplumun kendini tasvir becerisinin en olağanüstü örneklerini oluşturmuşlardır. Giderek gelişen devlet modeli, piramitlerin inşası için kurulan şantiyelerin başarıya ulaşması adına ideal şartları oluşturur. Kısa bir zaman zarfı içerisinde mükemmelleştirilen teknik ustalık düzeyi katı bir uygulama sürecini temel alır ve uzman ustalara, ülkenin sakinlerinden oluşan daha kapsamlı bir iş gücü eşlik eder. Velhasıl halk, Nil Nehri' nin yükselmesiyle yani tarımsal faaliyetlerin sona erdiği zaman aralığı ile çakışacak şekilde "zorunlu" olarak piramitlerin inşaatında çalışmak durumunda bırakılır. 5. ve 6. Hanedanlar (MÖ 2460 - 2150), 4. Hanedan döneminde uygulanmaya başlanan "Memphis Devlet Modeli" nin olgunluk evresini teşkil ederler. Bu devirde bölgesel kontrol dengelerinin giderek yer değiştirdiği ve eyaletlerin servetin yönetimi ile idaresine daha kararlı bir şekilde iştirak ettiği görülür. Bu geçiş dönemine eyalet nekropollerinin gelişimi eşlik eder; yerel beylerin yaptırdığı mezarlar, bölge ile ilişkilerinin ölümden sonra da devam ettiğinin en önemli kanıtı hüviyetindedir. Ancak bu durum merkezi iktidarın zayıflamasından ziyade yeniden yorumlanması anlamına gelir. Bu olgunun çeşitli belirtileri arasında; 5. Hanedan döneminde kraliyetin Heliopolis ' in güneş doktriniyle ilişkilerinin güçlenmesi, kraliyet unvanının firavunun güneş tanrısının oğlu olduğunu gösteren adını temel alması ve işlevleri kraliyetin güneş kozmogonisi modeliyle bağlantılı kült biçimleri bağlamında tanımlanan, güneş tapınağı olarak adlandırılan kutsal yapılar vardır. Firavun makamının tanrısal boyutunun en olağanüstü ilan ediliş biçimi ise 5. Hanedanın sonlarından itibaren Sakkara ' daki Unis Piramidi gibi kraliyet mezar yapılarında ortaya çıkan ve konumlarından mütevellit piramit metinleri olarak adlandırılan mezar formülleri dir; kadim zamanlara tarihlenen ve heterojen bir nitelik gösteren (genellikle ritüel ağırlıklı) bu malzemenin amacı, kralın tamamıyla tanrılaşmaya kadar geçirdiği yeniden doğuş safhalarını belirtmektir. Binaenaleyh eski krallığın olgunluk döneminde Mısır'ın kültürel ve siyasi modelinin oluşum sürecinin çok ilerlediği açık bir şekilde ifade edilebilir. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz gibi, eyaletlerin kendi statülerinin bilincine varmasına karşın, üniter devlet artık pekişmiş bir veridir. Dönemin Kültürü Firavun devleti modelinin oluşumuyla sonuçlanan sürecin karmaşıklığı, daima eski krallığın başlıca özelliklerinden birini teşkil edecektir. Mısırlıların kendilerini bu dönemi, zaman içinde kalıcı olacak bir anlambilim açısından belirleyici bir safha olarak görmüşlerdir. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra dahi seçkin firavun sınıflarının kadim temsilcileriyle doğrudan temasa izin veren yazının doğuşu da bu prestije katkıda bulunur. Nitekim Djeser veyahut Snofru gibi hükümdarlar uzun bir müddet boyunca şan ve şöhret sahibi olacaktır: İlki tamamıyla taştan yapılmış ve kendisine "kesme taş kullanımını başlatan" unvanını kazandıran anıt mezarıyla, ikincisi ise Dahşur ve Sina'daki piramitlerinin bölgesinde tanrılaştırılmış, adil ve tarafsız bir kral hüviyetiyle anılagelecektir. Yazının kullanımı ve sonraki dönemlerde klasik olarak somutluk kazanacak olan dilsel bir idealin tanımlanması, eski krallık kültürünün görece en önemli ifadeleridir. Eski Krallık yazı yoluyla Memphis kraliyet modelinin temsil ettiği ve bilgelik edebiyatı türünde kuramlaştırılan hiyerarşik toplumdan geriye izler bırakır. (bkz: Kagemni'nin Öğretileri ) (bkz: Herderef'in Öğretileri ) (bkz: Ptahhotep'in Öğretileri ) Konu aldıkları dönemden sonra yazıldıkları iddia edilse de, bu pseudo - epigrafik metinlerde Memphis Dönemi' ne özgü ideal devlet modeli tasvir edilir. Kralın öte dünyadaki varlığının mirası olan Piramit Metinleri ' nde ise yeniden doğduğunda güneş ile bağlantıları giderek güçlenen hükümdarın tanrısal doğası yüceltilir. Ancak aynı zamanda, kökleri devletin oluşum aşamalarına kadar ulaşan ritüel temelli unsurların da yankısı kendini hissettirmektedir. Böylelikle kralın kaderi, daha kadim dönemlere özgü törensel mekanizmanın dışına çıkar ve tanrısal olanın karmaşık statüsüne giderek daha da yaklaşır. Piramit Metinleri / Formül: 273 "Gökyüzü kararıyor, yıldızlar soluyor; kemerler (gök kubbe) titriyor, Akeru ' nun (yeryüzü tanrısı) kemikleri ürperiyor. Babalarından ve annelerinden beslenen, bir tanrı gibi güçlü görünen kral Unis 'i görünce hareketleri duruyor [...] Unis tanrıdır, yaşlıların en yaşlısıdır, kalabalıklar ona hizmet eder, kalabalıklar ona adak sunar; tanrıların babası Orion tarafından ona güçlü kral belgesi verildi ! Unis ufkun efendisi olarak taçlandırıldı ve gökyüzünde yeniden belirdi; tanrıların omurgalarını saydı, kalplerini aldı, kırmızı tacı yedi, yeşil tacı yuttu (Aşağı Mısır'ın iki tacı) [...] kalplerle ve büyüleriyle beslenmekten memnun." Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Erik Hornung'dan Mısır Tarihi, Jean Vercoutter'dan Eski Mısır, Herodot'tan Tarih ve Umberto Eco'dan Antik Yakın Doğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Zincirlerini Kıran Prometheus: Spartacus ve Roma'ya Meydan Okuyan Köle İsyanı

    MÖ 1. yüzyılın ilk yarısında İspanya, Akdeniz ve Küçük Asya'da önemli savaşlarla meşgul olan Roma Cumhuriyeti bu esnada, aniden bizatihi İtalya'daki varlığına yönelik ölümcül bir tehdit ile karşılaşır. MÖ 73 yılında Güney İtalya'daki Capua şehrinde, mutfak aletleriyle silahlanan 70 civarındaki gladyatör, muhafızlarını ve eğitim okullarının (bkz: Ludus) bünyesinde bulunduğu hanenin sakinlerini öldürerek firar eder. Akabinde, gölgelerinin Napoli Körfezi'nin luxuriasının üzerine tehditkar bir biçimde çöktüğü yakındaki Vesuvius Dağı'na yönelen firariler, buradan aristokratların arazilerine saldırırlar ve karşılaştıkları köleleri özgürleştirerek, yağmadan elde ettikleri ganimeti de eşit bir şekilde paylaşırlar. Maceraları kulaktan kulağa yayılmaya başladıkça başkaları da onlara katılmaya gelir. Çıkan isyanı bastırmak üzere Roma'dan gönderilen askeri bir birliği yok ettiklerinde ise bir kıvılcım hüviyetindeki bu direniş hareketi, tüm İtalya'yı kavuracak bir yangına dönüşecektir. MÖ 2. yüzyılın sonlarına yaklaşıldığında İtalyan yarımadasındaki kölelerin sayısı, toplam nüfusun neredeyse üçte birine tekabül etmektedir. Maden ve taş ocaklarında, kamusal inşaat projelerinde, arenada, genelevlerde ve zenginlerin villalarında çalıştırılmalarının yanı sıra çok yüksek ve giderek artan miktarlarda toprağın işlenmesi için de kullanılmakta olan köleler, aynı zamanda potansiyel olarak devrimci bir sınıfın da çekirdeğini oluşturmaktadır. Zira bu insanlar ekseriyetle; birlikte yatıp kalkan, vahşi şekilde ezilip çalıştırılan, ama sık sık ailelerine, çiftliklerine ve artık kaybetmiş oldukları özgür bir yaşama ilişkin canlı hatırları olan kimselerdir. İmparatorluğun hemen hemen her köşesinden getirilmiş olmalarına rağmen pek çoğunun kökeni aslen Doğu 'ya dayanmaktadır ve orada konuşulan hakim dil olarak Yunanca , tabii bir şekilde kölelerin ortak lisanı haline gelmiştir. Yine, bu talihsiz kitleye mensup olan insanların çoğunluğu temel bir eğitime sahiptir. Mezkur öğrenimlerinin kaynağı ise özgür yaşamları esnasında ifa ettikleri işlerden ileri gelmektedir. Nitekim daha önce küçük memuriyetlerde veyahut askeriyede görev almış olan bu insanlar, tesis edecekleri siyasi ve askeri örgütlenme sayesinde birkaç uzun yıl boyunca Roma'ya kök söktüreceklerdir. Ancak her kitle hareketinde olduğu gibi köleler de daha organize bir şekilde hareket edebilmek adına bir lider e ihtiyaç duymaktadırlar ve aradıkları kişiyi; Roma'ya bağlı Trakyalı birliklerde görev alırken isyan etmesi hasebiyle özgürlüğünü kaybeden ve daha sonra bir köle olarak satılmasının ardından eğitimli bir gladyatör haline gelen Spartacus de bulurlar. MÖ 73 yılından başlayarak bir yıl içerisinde bütün İtalya isyanlar ile sarsılır. On binlerce kişi Spartacus ile birlikte Napoli Körfezi'nden Po Vadisi 'ne doğru ilerler ve üzerlerine gönderilen pek çok Roma ordusu ardı ardına ağır hezimetler alır. Roma artık Nemesis ile karşı karşıya olduğunun biraz geç de olsa farkına varmış durumdadır. Savaşlarının binlerce hatta milyonlarca kurbanını İtalya'daki arazilerde köle olarak çalışmak üzere getirmiş ve şimdi köleler, sırtlarını keskin bir öfkeyle efendilerine dönmüştür. Roma, ev ini savunmak zorundadır ... Dahası, isyanın daha da yayılma ve yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere başka yerlerdeki mücadeleler ile birleşme tehdidi de söz konusudur. Takipçilerinin Alp geçitleri ni aşıp eski yurtlarına dönme fikrinden vazgeçmesi üzerine mö 72'de yeniden güneye ilerleyen Spartacus, gemilerini ordusunu Sicilya 'ya geçirmek için kullanmak ve bir kuşak önce burada yanan köle devriminin (bkz: Birinci Köle Savaşı ) (bkz: İkinci Köle Savaşı ) ateşini yeniden canlandırmak üzere korsan lar ile anlaşma yapar. İspanya 'daki Marius çu Sertorius 'u, İtalya ve Sicilya'nın kölelerini, Doğu Akdeniz 'in korsanlarını ve Küçük Asya'nın Yunanlarını ortak bir Roma karşıtı cephede birleştirebilecek bağlar yavaş yavaş tesis edilmektedir ... Kendi evlerinde gerçekleşen köle devrimi nin şokuyla sarsılan Romalılar, imparatorluğun en zengin adamlarından biri olan Marcus Licinius Crassus 'u, (dönemin yaygın bir uygulaması olarak) Spartacus'e karşı "özel bir komutanlık" ile görevlendirirler. Zorunlu askere alma, sert eğitim ve kölelere karşı yapılan savaştan kaçan birliklerin katledilmesini de içeren (her 10 askerden birinin kendi arkadaşları tarafından sopalarla infaz edildiği (bkz: desimasyon ) ) acımasız bir disiplin ile 10 lejyon dan oluşan (50.000 asker) yeni bir ordu yaratan Crassus, Spartacus'ün ve köle ordusunun karşılaşacağı en zorlu düşman olacaktır. Keza savaş; pek çok şehri kontrol eden, resmi ambarlara, silah imalathanelerine ve sıkı bir kolektif disipline sahip olan embriyonik bir köle devletinin doğduğu Güney İtalya'da 6 ay boyunca devam eder. Ancak Crassus, bir denizden ötekine kurduğu devasa bir tahkimatla İtalya'nın topuğuna yaklaştığında Spartacus kendini geniş kalabalığın ihtiyaçlarını karşılayamaz halde bulur. MÖ 71 yılında kuzeye doğru kuşatmayı kırıp manevra savaşını sürdürse de nihayetinde sıkışıp kalır ve takipçileriyle birlikte Apulia ' daki Petelia Dağları 'na geri çekilir. Spartacus burada Crassus'un, İspanya' da Sertorius'u uzun bir mücadelenin ardından mağlup etmeyi başararak dönen Pompeius ' un ve Doğu'da Mithridates tehdidini bertaraf etmesinin ardından anavatana çağrılan Lucullus ' un komutası altında birbirlerine yaklaşan üç Roma ordusunun tehdidi altındadır. Artık Roma İmparatorluğu'nun bütün askeri gücü, gereğinden fazla uzadığını düşündükleri köle isyanını "ezmek" üzere seferber edilmiş durumdadır. Spartacus son bir hamleyle, diğer Roma orduları ona katılmadan evvel Crassus' u savaşa çekerek kuşatmayı yarmayı dener ve kişisel şan ile şöhretin her şey demek olduğu Geç Cumhuriyet Roması' nın Primus İnter Pares ' i olmak isteyen Crassus, bu teklifi geri çevirmez. Gerçekleşen muharebede, sayı ve ekipman bakımından dezavantajlı olmalarına rağmen asiler büyük bir kararlılıkla savaşır. Hatta kaçmayı reddettiğini göstermek adına sembolik bir hareket olarak Spartacus, savaşın başlangıcında atını öldürür. Çetin geçen mücadelede galip gelen taraf ise nihayetinde Roma olur. Livius ' un aktardığına göre Spartacus, Crassus' a ulaşmak için arbedede yolunu açmaya çalışırken hayatını kaybeder ancak cesedi hiçbir zaman bulunamaz. Ordusundan geriye kalanlar dağlara kadar takip edilirken Pompeius' un adamları da insan avına katılır. Savaşın ardından ise 6000 kadar tutsak, 3 yıl önce her şeyin başladığı yer olan Capua ' dan Roma' ya uzanan Appia yolu boyunca çarmıha gerilecektir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Mary Beard'den Spqr - Antik Roma Tarihi, Adrian Goldsworthy'den Roma Tarihi ve Neil Faulkner'dan Roma: Kartalların İmparatorluğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Hristiyanlığın Doğuşu ve Roma İmparatorluğu’nda Kurumsallaşması

    Aslına bakılırsa Hristiyanlık, MS 50'lerde Doğu Roma İmparatorluğu'ndaki şehirlerin sinagoglarında ve halka açık oditoryumlarında vaaz veren gezgin bir mistik tarafından kurulmuştur. Helenleşmiş bir Yahudi olan bu kişi, o dönem Yunanca dünyada yaygın olan kurtarıcı ilahlarla ve ahiret yaşamıyla ilgili fikirleri (İsa Mesih isimli Yahudi bir köy kahinini merkezine alan), önce sözlü bilahare ise tedricen yazılı bir biçimde bir dizi hikaye olarak aktarmıştır. Onu tanıdığımız ismiyle Aziz Paulus, İsa'nın insan biçiminde bir tanrı olduğuna ilişkin şaşırtıcı keşfin sahibidir. Paul'a göre İsa, herhangi bir Yahudi' nin metaforik olarak betimleyebileceği gibi yalnızca "Tanrı'nın bir oğlu" değil; kelimenin gerçek manasıyla "Tanrı'nın oğlu"dur. İsa'nın görevi, Roma emperyalizmine ve Yahudi işbirlikçilerine karşı Yahudilerin ulusal mücadelesine liderlik etmek değildir. Krallığı bu dünyada olmadığından onun misyonu, ölümden sonra yeniden diriliş i ve ebedi yaşamı garanti edecek bir kurtuluş yolunda insanlığa rehberlik ederek onların dinlerini değiştirmek ve ruhlarını kurtarmaktır. Bütün bu saydıklarımıza ek olarak MS 70'te Yahudi ulusal devrimci hareketi nin yenilgisi ve yıkımı da, Paulusçu Katolik Hristiyanlığın ilerleyebilmesi adına tabiri caizse yolu temizlemiştir. Kökleri Yahudilerin yanı sıra Centil lerin de ihtida ettiği Doğu'nun şehirlerinde yatan Hristiyanlık, Roma'nın Palaestina 'da uyguladığı pogromun ardından da hayatta kalmayı başarabilmiştir. Dahası Paulus, İsa'yı ulusal kimliğinden arındırıp ruhanileştirerek, fiilen Hristiyanlığın Yahudilikte yatan köklerini de koparmış ve onu Palaestina'daki zulme karşı mücadeleyi konu edinen ulusal bir dinden, kişisel kurtuluşu amaçlayan evrensel bir külte dönüştürmüştür. Böylece Hristiyanlık, Yahudilerin yenilgisinin ardından ortaya çıkan yıkıcı hayal kırıklığıyla başa çıkmayı sağlayan ideolojik bir donanıma sahip olmuştur. Erken Hristiyanlığın temel bir akidesi de (pek çok pagan dininin aksine) herkesin tanrı önünde eşit olduğu, dünyada sahip olunan şeylerin bir öneminin olmadığı ve rütbe ile mülkiyet farklılıklarının öte dünyada herhangi bir ehemmiyet taşımadığı şeklindedir. Binaenaleyh erken kilise bu tutumu sayesinde toplumun nezdinde eşitlikçi bir profil çizme imkanı yakalamış ve bilhassa köleler ile sıradan insanlara, sınıf baskılarıyla yozlaşmış bir dünyada teselli sunmuştur. Bu nedenle de otoriteler tarafından mütemadiyen kuşkuyla karşılanmış ve periyodik olarak takibatların hedefi olmuştur. Mezkur itikadın Roma imparatorluğu sınırları içerisinde geniş kapsamlı ve yukarıdan aşağıya örgütlenen takibatlara maruz kalmasına ise ender rastlanmaktadır. Örneğin 298 ile 313 yılları arasında gerçekleşen büyük takibat , sivil toplumun bütün kesimlerine saldıran reformlar dayatmaya kalkışan devletin içinde bulunduğu güvensizliğin bir göstergesidir. Nitekim söz konusu uygulama, içeride bir düşman ve caydırıcı bir cadı avı atmosferi yaratmıştır. Sürecin nihayetinde ortaya çıkan sonuçlar ise çeşitlidir: Öfkeli tanrıları yatıştırmak, kargaşa döneminde halktaki gerilimi hafifletmek; günah keçileri bulmak, sapkınları cezalandırmak, tekdüzeliği ve sadakati ödüllendirmek; ve en çok da fiilen sadık olmayanları açığa çıkartıp potansiyel sadakatsizleri yıldırmak. Aslında erken dönem kilisesi, 3. yüzyıl itibariyle iyi örgütlenmiş ve imparatorluk çapına yayılmış bir kurumdur. Piskoposları eyalet başkentlerinde düzenli şekilde buluşmakta ve metropolitler büyük şehirlerde on binlerce Hristiyanın fiili liderleri olarak ortaya çıkmaktadırlar. Her ne kadar kilise, yukarıda bahsini geçirdiğimiz nitelikleri hasebiyle bir bakıma "devlet içinde devlet" hüviyetine sahipmiş gibi gözükse de, bunun Roma siyasi yapısının birliğini, sadakatini ve siyasi iradesini zayıflatması şart değildir. Keza kilise, biraz da ironik bir şekilde Büyük Takibat' ın akabinde Roma'nın potansiyel bir müttefiği haline gelecektir. Kilise gücünü ortaya koymuş ve doğrudan devlet saldırısıyla yıkılmayacağını göstermiştir. Yerel otoritelerin itidalinin, Hristiyan' ın cemaatlerinin direnişinin ve şehirlerde Hristiyanlık karşıtı pogromlara rastlanmamasının açığa çıkardığı durum; merkezi hükümetin zayıf, kilisenin ise güçlü olduğudur. Nihayetinde takibatı düzenleyenler, karşılarında bizatihi askeri / bürokratik kompleksin bazı kesimlerinin de yer aldığı güçlü bir kamuoyu bulmuşlardır. Pazarlık gücü artan kilise artık devlet ile bir anlaşma yapmaya hazır durumdadır. Açık bir biçimde Roma İmparatorluğu'ndaki en büyük ideolojik aygıt konumundadır ve devletin onun işbirliği olmaksızın etkin bir şekilde işlemesini beklemek gerçekçi değildir. Öte yandan eğer devlet, kilisenin hamisi olursa; vaiz ve taraftarlardan oluşan büyük bir ağ, dünyevi otoritenin destekçileri haline gelecektir. Genele bakıldığında azınlık konumunda olsalar da Hristiyanlar, stratejik olarak her zaman antik dünyanın iktidar merkezleri olagelmiş şehirlerde kümelenmişlerdir. Teolojilerinin evrensel çağrıyla tektanrıcı tahammülsüzlüğü belirgin bir biçimde bir araya getirmesi, Hristiyan imparatorların pagan gasıpları tanrının düşmanları olarak şeytanlaştırmalarına izin vermekte ve Geç Roma devletlerinin merkezileştirme politikasıyla bağdaşmaktadır. Dahası, Hristiyanlığın ilahi hiyerarşi tasavvuru, dünyadaki emperyal düzeni yansıtmakta ve böylece onu meşrulaştırmaktadır. Nitekim 312 yılında gerçekleşen Milvian Köprüsü Savaşı 'nı takip eden birkaç on yıl içinde kilise, 1000 yıldan fazla bir zaman zarfı boyunca varlığını sürdüreceği mefhuma, yani Avrupa'nın ortaçağ devletlerinin temel ideolojik aygıtına dönüşecektir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere J.M. Roberts'tan Dünya Tarihi, Neil Faulkner'dan Roma: Kartalların İmparatorluğu ve Paul Stephenson' dan Yeni Roma & Doğu'daki Roma İmparatorluğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Mezopotamya'nın Son Büyük Gücü: Yeni Babil İmparatorluğu

    MÖ 8. yüzyıl ortalarında Asur imparatorluğu gücünün zirvesindedir. Son büyük Asur kralı olan Asurbanipal (MÖ 669 - 631) ile Babil Kralı yaptığı kardeşi Şamaş-şumu-ukin (mö 669-648) arasında gerçekleşen savaş ise Asur imparatorluk tarihinin son önemli olayıdır. 4 yıl süren mücadelenin akabinde (MÖ 652 - 648) Asurbanipal'in ordusu, Şamaş-şumu-ukin'in liderliğindeki Babil, Elam, Arami, Keldani ve Arap ittifakını yenmeyi başarmış fakat Asurbanipal'in elde ettiği üstünlük yalnızca bir Pyrrhus Zaferi 'nden ibaret olmuş ve yaşanan ihtilaf Asur imparatorluğu'na başkaldırmayan eyaletlerin de kaynaklarını tüketerek; Babil ile civarının hem belli başlı şehirlerinin, hem de kırsal bölgelerinin yağmalanıp yerle bir olmasına sebebiyet vermiştir. Nitekim bu sürecin ardından imparatorluk o kadar zayıf düşmüştür ki; birkaç on yıl sonra yeni düşmanlarının meydan okumalarına ancak savunma yoluyla karşılık verebilmiştir. Asurluların gösterdiği direniş, imparatorluğun çöküşünü 609 yılına dek ertelemiş olsa da nihayetinde Nabopolassar'in liderliğindeki Babilliler, müttefikleri Medler ile birlikte Urfa'nın Harran bölgesinde gerçekleşen son muharebede Asurluları yenilgiye uğratmış ve o dönemde Asur'un merkezi konumundaki Nemrut'u ele geçirerek imparatorluğa son vermişlerdir. (yakın tarihte Nemrut şehrinde yürütülen arkeolojik kazılarda kuyularda boğulmuş insanların kalıntıları gün yüzüne çıkarılmıştır.) Son yıllarda yürütülen çalışmalar, yazımızın konusu olan Nebukadnezzar' ın babası Nabopolassar' ın kökeninin ortaya çıkarılmasına olanak tanımıştır. Nabopolassar, Yeni Babil İmparatorluğu döneminden kalma kral yazıtlarında kendinden "hiç kimsenin oğlu" şeklinde söz etmektedir ve bu, Mezopotamya lı bir kral için oldukça sıra dışı bir beyandır. Ninova 'da bulunan Asur kraliyet yazışmaları ise Nabopolassar'ın uzun süre boyunca Uruk şehrinde Asur valiliği yapmış Kudurru adlı üst düzey bir Babilli' nin oğlu olduğunu göstermiştir. Aile muhtemelen Keldani kökenli olup Dakkuru kabilesine mensuptur. Keza bu bilgiler de bizlere, Nabopolassar ile Asurlular arasındaki mücadelenin MÖ 8. yüzyıldan itibaren Babil tahtı için rekabet eden Keldani kabileleriyle Asurlu istilacılar arasındaki ihtilafların bir devamı niteliğinde olduğunu göstermektedir. Velhasıl Nabopolassar'ın kendisini "hiç kimsenin oğlu" olarak tanımlanmasının sebebi, babasının Asurluları destekleyen bir Babilli olmasıdır. Yeni Babil Hanedanı' nın ilk kralının Asurlu istilacıların işbirlikçisinin oğlu olduğunu gizlemesi de meşruiyeti açısından tabii olarak kaçınılmazdır. Asur geleneklerinin aksine Babil, monarşi kavramı na göre bir krallığın meşruluğu; savaşlar ile fetihlerden çok, kralın iyi bir çoban ve ülkesinin tanrılarının kültünün dindar bir savunucusu olmasına dayanmaktadır. Ancak bu durum yeni hanedanın Asurlu seleflerine nazaran komşu ülkelere karşı daha az saldırgan olduğu anlamına da gelmemektedir. Babil emperyalizmi Asur yayılmacılığını meşru kılanlara benzer dini mefhumları temel almadığından, Babil İmparatorluğu' nun oldukça fırsatçı bir oluşum olduğu pekala söylenebilir: Suriye ve Doğu Akdeniz 'in yeni efendileri olan Babil kralları, Asurluların fiili varisleridir. MÖ 7. yüzyılın sonlarına doğru batı tarafındaki başlıca düşmanları ise Mısır lılardır. Mısır ordusunu MÖ 605'te Karkamış ' ta gerçekleşen muharebede nihai olarak yenilgiye uğratan Babil ordusunun başındaki kişiyse, Nabopolassar' ın büyük oğlu Nebukadnezzar ' dan başkası değildir. Ancak prens bu zaferden hemen çıkar sağlayamamıştır; zira babasının ölüm haberinin kendisine ulaşması sonrasında ivedi bir biçimde Babil'e dönmek durumunda kalmış ve taç giyme törenini sorunsuz bir şekilde ifa etmesinin ardından tekrar savaş bölgesine intikal etmiştir. Nebukadnezzar' ın iktidarının ilk yılları, selefinin politikalarının devamı niteliğindedir. Çiçeği burnunda kral, her bahar ordusunun başında Doğu Akdeniz'e doğru inerek yeni fethedilmiş bölgelerden vergi toplamış ve karşı koymaya çalışanlara da teker teker boyun eğdirmiştir. MÖ 604'te ise Akdeniz kıyısındaki Aşkelon şehri ele geçirilmiş ve Yehuda Kralı Yehoyakim (mö 609 - 598) Babil Kralına biat etmiştir. Nebukadnezzar' ın 3 yıl sonraki hedefi ise bölgedeki gerçek anlamda tek rakibi olan Mısır olacaktır. MÖ 601 yılında iki ordu Mısır' ın iç kesimlerinde karşı karşıya gelir fakat muharebe sonuçsuz kalır. Yine de bu çarpışmanın ardından Mısırlılar bir daha Suriye , Doğu Akdeniz ve Filistin 'in kontrolü konusunda Babilliler ile rekabet edemeyeceklerdir. MÖ 599'da isyan halindeki Arapları ezen Nebukadnezzar, daha sonra birliklerini toplayarak Kudüs 'ü kuşatmaya koyulur. Yehoyakim'in halefi olan kral Yehoyakin , fazla bir direnç gösteremez ve şehri Nebukadnezzar'a teslim etmesinin akabinde Babil'e sürülür. Yehoyakin'in Nebukadnezzar tarafından tahta oturtulan halefi Tsedekiya (mö 597 - 586) birkaç yıl boyunca Babil ile olan ittifaka uymuş ve uyumlu bir vasal profili çizmiştir. Ancak MÖ 590 civarında peygamber Yeremya 'nın tavsiyelerine rağmen ( Yeremya'nın kitabı , bu olayların başlıca kaynağını teşkil eder) sarayındaki Mısır yanlısı hizbin baskısına boyun eğen Tsedekiya, ölümcül bir hata yaparak Babil kralına başkaldırmaya karar vermiştir. Bunun üzerine ertesi yıl Nebukadnezzar ordusuyla birlikte Kudüs önlerine gelmiş ve MÖ 587'de şehri ele geçirerek yağmalamıştır. İleriki yıllarda isyan girişiminde bulunmaya yeltenebilecek hakimiyeti altındaki diğer kavimlere emsal teşkil etmesi açısından daha radikal yaptırımlarda bulunmaya karar veren Babilli, Yahudilerin kutsal kabul ettikleri tapınaklarını (bkz: Kudüs Tapınağı ) yerle bir etmiş ve bununla da yetinmeyerek kent halkını da başkentine sürgüne göndermiştir. (bkz: Babil sürgünü ) Nebukadnezzar'ın Kudüs'e yönelik gerçekleştirdiği cezalandırma seferinden yalnızca mezkur kent değil; Filistin bölgesindeki başka pek çok yerleşim de nasibi almış ve yazılı kaynakların yanı sıra yakın zamanlarda yapılmış olan arkeolojik kazılar da Babilliler' in saldırılarının etkilerini tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermiştir. Nitekim neredeyse tüm merkezi meskunlarda bu döneme tarihlenen yıkımın izleri görülebilmektedir. Yine, muhtemelen bu yıllarda Nebukadnezzar başarılı geçen seferinin bir nişanesi olarak (antikitede yaygın bir uygulamadır) Lübnan 'daki Brisa Vadisi 'nde bir kayanın yüzeyine kendi tasvirini yaptırmış ve eserin yanına etkileyici bir de yazıt ekletmiştir. Kralın başarılarının yüceltildiği bu metinde Nebukadnezzar' ın Doğu Akdeniz'e hakim olduğu vurgulanmıştır. Gerçekten de bölgede Babilliler' in kontrolü altında olmayan şehir sayısı çok azdır; en önemlileri olan ve kıyının açıklarında bulunan bir ada üzerindeki konumu hasebiyle kendini rahatlıkla savunabilen Fenikeliler in ticari merkezi Sur , Flavius Josephus 'un alıntıladığı bir yunan tarihçisine göre bir kuşatmaya 13 yıl boyunca direnebilmiştir. Mevzubahis hadisenin teyit edildiği Hezekiel Kitabı 'nın bir bölümünde (Hezekiel 29 / 18) peygamber Hezekiel Babilli askerlerin Sur kuşatması esnasında çektiklerinden söz etmektedir: "Bütün başlar kel olur (miğferin sürtünmesinden dolayı) ve bütün omuzlar yaralanır. (Kuşatma surlarının, rampaların vs. inşası için gereken malzemenin taşınmasından dolayı). Bu dönemin siyasi tarihi açısından en güvenilir kaynaklar olarak nitelendirebileceğimiz Babil vakayinameleri dizisine MÖ 594'ten itibaren ara verildiği için Nebukadnezzar'ın uzun krallık döneminin son on yılları konusunda ayrıntılı bir yeniden kurgulama yapmak mümkün değildir. Suriye ve Doğu Akdeniz'e askeri seferlerin devam ettiği bilinmek ile beraber, muhtelif araştırmacılar harekatların daha çok imparatorluğun merkezi için haraç toplama amaçlı olduğunu savunmaktadırlar. Aynı şekilde, Nebukadnezzar'ın bu yıllarda doğrudan Mısır'ı hedef alan bir sefer planladığına dair göstergeler de söz konusudur ancak seferin nasıl sonuçlandığına dair elimizde herhangi bir belge bulunmamaktadır. İmparatorluğun kuzey ve doğu sınırlarındaki durum konusundaki bilgiler de bir o kadar muğlaktır ki, Nebukadnezzar'ın ülkesiyle babasının eski müttefiki olan Medler' in toprakları arasındaki sınırın yerini dahi tam olarak belirlemek mümkün değildir. Yine de iki devlet arasında eskiden var olan ittifakın artık söz konusu olmadığı açıktır. Kesin olarak bildiğimiz ise mezkur dönemde Nebukadnezzar'ın güneydoğuya düzenlediği bir sefer ile Babil' in geleneksel düşmanı Elam ülkesinin kalbine ulaştığı ve muhtemelen başkent Susa 'yı ele geçirdiğidir. Nebukadnezzar 43 yıllık iktidarının ardından öldüğünde (MÖ 562) arkasında merkezi Babil'in altın çağını yaşadığı engin ve görünürde istikrarlı bir imparatorluk bırakmıştır. Ancak ülkenin iç istikranın uzun ömürlü olmadığı kısa sürede anlaşılacaktır. Nitekim onun ölümünden yalnızca 23 yıl sonra Kyros liderliğindeki persler , Yeni Babil İmparatorluğunu nihayete erdireceklerdir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Umberto Eco'dan Antik Yakındoğu, Josef Wiesehöfer'den Antik Pers Tarihi ve Zenaide Alexeievna Ragozin'den Asurlar: İmparatorluğun Yükselişinden Ninova’nın Düşüşüne kadar adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Bir Kadehin Tarihi: Osmanlı’da İstanbul Meyhaneleri ve Sosyal Hayat

    Osmanlı devrinde İstanbul meyhaneleri ya bulundukları yere, ya sahiplerine nispetle veyahut da o zamanlar dükkanlarının üzerine unvan levhası yerine asılan tahtadan kayık, kule, hançer gibi alamet-i farikalara ya da içinde bulunan havuz ve fıskiye gibi bir hususiyete binaen isimlerini almışlardır. Bu eski meyhanelerin akşamcı müşterileri de, semtlerine göre yeniçeriler, kalyoncular, topçular ve esnaf takımdan müteşekkildir. Bilhassa yeniçeri akşamcıları, dayı yakıştırmasıyla bilumum cemaatten hürmet görmektedirler. Tersaneliler ile topçular ise genelde Kasımpaşa'dan Fındıklı ve Salıpazarı semtlerine uzanan meyhanelerde boy gösterirken; kayıkçı, hamal, tellak makulesi ve İstanbul'un baldırı çıplak pırpırı külhanileri mezkur yerlere girememekte, uğrasalar dahi meyhane akşamcılarının bulunmadığı zamanlarda ayakta içip gitmektedirler. Keza meyhane gedikleri kurulduktan sonra bu ayaktakımının gittiği yerler, "koltuk meyhanesi" denilen kaçak meyhaneler ile gizlice içki satan ara sokak bakkal ve manavlarıdır. Yine, koltuk meyhanelerinin bir kısmı da kibar ricale tahsis edilmiştir; zira bu kimseler evlerine içki sokamayan memur ve katip takımından müteşekkil olmaları hasebiyle buralara işret etmektedirler. Ayaktakımının tercih ettiği bir diğer meyhane çeşidi ise " ayaklı meyhane ler"dir. Ayaklı meyhaneler, ismiyle müsemma seyyar içki satıcılarıdır. Dükkanı, tezgahı, fıçısı, ustası, sakisi hep kendisidir. Bellerine ucu musluklu, içi rakı veyahut şarap doldurulmuş gayet uzun bir koyun bağırsağı saran, sırtlarındaki cüppelerinin cebinde her daim bir kadeh bulunduran bu kimseler, omuzlarına da alamet olarak peşkir atmaktadırlar. En çok Bahçekapı ve Yemiş iskelesi ile Galata civarında dolaşan ayaklı meyhaneler, müşterilerini gördükleri zaman etrafı kollamak suretiyle ivedi bir biçimde yakındaki bir bakkal ya da manava girmekte ve kuşağının arasındaki musluktan kadehi doldurup peşi sıra giren müşterisine içkiyi servis etmektedirler. Kadehi bir yudumda yuvarlayan baldırı çıplak ayyaş da, ya bir üzüm tanesini yahut mevsimine göre bir meyveyi kendisine meze yapmakta herhangi bir beis görmemektedir. Kimi zaman da ağzını elinin tersiyle silmek suretiyle uyguladığı işleme de yumruk mezesi denmektedir. Osmanlılar İstanbul'u fethettiklerinde halihazırda büyük şehrin meyhaneleri beynelmilel bir şöhrete sahiptir. 16. yüzyılın muharrir lerinden Kastamonulu Latif Tarifname-i İstanbul adlı eserinde İstanbul meyhanelerinin bilhassa Tahtakale 'de toplandığını, Galata 'dakilerin ise serapa meyhane olduğunu aktarmaktadır. Aynı muharrir, kendi adıyla maruf olan Şuara tezkiresinde de, Fatih Sultan Mehmet devrinin rint ve ayyaş şairi Melihi ' nin hal tercümesini yazarken, Tahtakale meyhanelerinin şöhretini Fatih zamanına dek götürmektedir. İstanbul şehrinin tarihinde dillere destan akşamcılık alemlerine sahne olan asıl mekanlar ise " gedikli meyhane ler"dir; ki çok sonraları, Sultan Abdülaziz devri sonlarına doğru bunlara " selatin meyhaneler" adı verilecektir. Gedikli meyhanelerin antre kısmında ya sağda ya da solda, kimi yerlerde de kapıya karşı bir tezgah bulunmaktadır ve tezgahın üzerinde ayakta bir iki tek içip gidecek müşteriler için hazırlanmış rakı kadehleri, şarap bardakları ve içinde fasulye piyazı, lahana turşusu, leblebi gibi mezeler bulunan tabaklar her daim dizili haldedir. Gediklilerin tezgah başı müşterileri ise, Dörtkaşlı denilen ve akşamcı olan ağaları, ustalarıyla karşılaşıp yüz göz olmak istemeyen esnaf kalfaları ve çıraklardan oluşmaktadır. Nitekim dükkanlar akşam ezanıyla birlikte kapandığında bu gençler, evlerine yahut bekar odalarına dönmeden bir gedikliye şöyle bir uğrayıvermektedirler; zira o zamanın tabiriyle akşamcı olarak bellenip altın adlarını bakır yapmaktan çekinmektedirler. Meşhur akşamcı lar ise çoğunlukla "ununu eleyip eleğini asmış, oğul ve damat sahibi olmuş" kimseler ile "bekarlık sultanlık" diyen ve han odalarında oturan işi yolunda esnaf bekarlarından müteşekkildir. Gedikli meyhanelerinde içki, ekseriyetle camdan yapılmış olan ibrikler ile servis edilmektedir. Daha evvelden ise ibrik yerine kabak kullanılmaktadır. Yine, meyhanenin etrafına tahta sofralar, alçak ayaklı masalar ve kısa bacaklı hasırlı iskemleler dizilmekte ve her sofranın üzerinde de kütükten oyma bir tuzluk bulunmaktadır. Bazı gediklilere ise itibarlı müşteriler için birkaç basamak merdivenle çıkılan balkonlar yapılmıştır ve mükemmel döşenmiş olan bu odalar, İstanbul'un azılı zorbaları ile kabadayılarına tahsis edilmiştir. Mutfaklarının temizliği ve aşçılarının da bilhassa balık ile et yemeklerindeki hünerleriyle nam salmış olan gediklilerin geniş tavanları, ekseriyetle direklerle tutturulmuş ve orta direğin dibinde bulunan büyük bir tuzlu balık fıçısı da bu meyhanelerin hususiyetlerinden birini teşkil etmiştir. Yine, mezkur direklerin birinde de büyük bir çıngırak bulunmaktadır. Kapanma saati gelip de akşamcılar dağılmaz ise meyhanede sakilik eden çocuklardan biri kapıya gözcü olarak dikilmekte ve kol gezen zabıtaya karşı çıngırak, bir uyarı sinyali olarak kullanılmaktadır. Kol gezen zaptiyeler ise çıngırak seslerini işittiklerinde, bunu "kendilerine ve devlet emrine gösterilen bir saygı" olarak kabul etmekte ve kepenkleri inmiş meyhanenin açık olduğunu bildikleri halde akşamcıların keyfini bozmamaktadırlar. Gediklilerde usta unvanıyla anılan patron, tezgah başında durmaktadır. Şamdanlara ve müşterilerin çubuk ateşine bakan uşağa ise " ateşçi" yahut " ateş oğlanı" denmektedir. Bundan maada büyük bir gediklide en az 5 ya da 6 tane daha genç, sofra uşağı ve yamak olarak hizmet vermektedir. İstanbul akşamcılarına sakilik yapmak; nezafet, nezaket ve zarafet isteyen ince bir sanattır. Hülasa her kişinin karı değildir. O dönemlerde bilhassa Sakız adalı Rum gençler, meyhane uşaklığı konusunda büyük bir kabiliyet göstermişlerdir. Gediklilerde akşamcılar da meyhaneye mütemadiyen elleri boş gelmemişler; mevsimine ve zevkine göre elma, portakal, kiraz, üzüm, balık yumurtası, havyar ve pastırma getirmişlerdir. Keza uşak da, daima kendi sofrasına oturan müşteride böyle bir şey gördüğünde koşup elinden almış; ne yapmak lazımsa çabucak hazırlayıp getirmiştir. Ortalık iyice karardığında ise patron, eline küçük bir şamdan alarak (bkz: fiske şamdanı ) masa masa dolaşmak suretiyle müşterilerine hal hatır sormayı eksik etmemiştir. Her gedikli meyhanenin orta yerinde büyük bir orta kandili bulunmaktadır ve mekanda en son tutuşturulan mezkur kandilin yakılması, akşamcılar arasında meyhane sohbeti nin başlangıcı anlamına gelmektedir. Bunun yanı sıra meyhaneler yılda bir ay olmak üzere yani Ramazan ayında Müslüman müdavimlerinden mahrum kalmışlardır. Meyhaneciler de, sofra başı olan hatırlı müşterilerinin evlerine Ramazan bayramı nın ilk günü birer büyük tabak midye yahut uskumru dolması göndermişlerdir. Bu jestin manası da "bizi unutmayın" demektir. İstanbul akşamcıları , ekseriyetle hoşsohbet ve kalender meşrep insanlar olmuşlardır. Nitekim eli bıçaklı ve yumruk oyununa alışmış serserilerin bu gruba müdahil olma şansı yoktur. Günümüzde artık pek riayet edilmese de, akşamcılığın ve gedikli olmanın bir adabı vardır. Örnek vermemiz gerekirse; - Düzgün konuşulmalıdır, lüzumsuz şirinliğe gerek yoktur. - Hızlı gidene karışılır, yavaş düşene karışılmaz. - Argo konuşulabilir fakat küfür edilmemelidir. - "Hey!", "Pişt!" gibi ünlemler kullanılmaz. - Tartışılır, kalp kırılmaz. - Aynı anda konuşulmaz, söz kesilmez. - Kerahet vakti nden önce içilmez. - Yan masanın muhabbeti dinlenmez. - Başka masaya uzun bakılmaz. Velhasıl Hayyam 'ın ifadesiyle; Önce kendine gel sonra meyhaneye Kalender ol da gir kalenderhaneye Bu yol kendini yenmişlerin yoludur Çiğsen başka yere git eğlenmeye. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere İhsan Erdinçli' den Osmanlı’da Meyhaneler ve Müdavimleri ile Reşad Ekrem Koçu'dan tarihimizde Garip Vakalar adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Anadolu'nun İlk İmparatorluğu: Hititler

    Kadim Asur koloni sisteminin çöküşüyle birlikte Anadolu'da başlayan karanlık ve fazla belgelenememiş olan dönem, MÖ 17. yüzyılın sonlarına dek sürmüştür. Kaynak sayısının yeniden arttığı dönemde ise bölgenin, Anadolu'ya ve kimi zaman Suriye'ye Geç Bronz Çağı'nın sonlarına dek hakim olacak tek bir hanedanın, yani Hititlerin otoritesi altında birleştiği görülür. Yine, Ön Asya'nın bu savaşçı ve dirayet sahibi kavminin yayılmacı politikalara olan eğilimleri de, ortaya çıktıkları ilk günden itibaren kendini gösterecektir. 1. Hattuşili ile 1. Murşili 'nin Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Suriye'ye düzenlediği bir dizi askeri sefer, Hititlerin beynelmilel siyaset sahnesinde ilk defa hakimiyet tesis etmesine olanak tanımıştır. Nitekim 1. Murşili, Mezopotamya içlerine dek inerek Babil 'e kadar uzanmış ve bu seferin kısa vadeli sonucunda Hititler, Anadolu'yu Mezopotamya'ya bağlayan ticari yolları kontrolleri altına almışlardır. Ancak Anadolu'nun Çobanları 'nın gerçekleştirdiği bu askeri harekatın bilhassa kültürel tarih üzerinde çok daha geniş kapsamlı bir etkisi olacaktır, zira Hititler söz konusu seferler esnasında Suriye 'den çivi yazısı nı ithal edeceklerdir. Hitit diline uyarlanacak olan bu yazı da, günümüzde onların tarihini ve kültürünü incelememize olanak tanıyan binlerce tablette kullanılacaktır. Başlıca arşivler, krallığın başkentinde, yani MÖ 2. binyılın en büyük şehirlerinden biri olan Hattuşaş 'ta (bkz: Boğazköy ) gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda gün yüzüne çıkarılmıştır. Mevzubahis kalıntıların büyük bir kısmı ise MÖ 13. yüzyıla yani başkentin nihai dönemine tarihlenmektedir: Büyük ölçüde zeminin engebeli oluşunun sağladığı doğal savunma sistemini temel alan görkemli surların içerisinde, kraliyet sarayı ile daha çok tapınakları içeren aşağı ve yukarı şehrin yer aldığı akropol bulunmaktadır. Aynı şekilde, ülkemizde araştırma yürütülen ve son derece önemli buluntuların gün yüzüne çıkarıldığı diğer Hitit merkezlerinin en önemlileri Tapigga , Sarissa ve Şapinuva 'dır. Yine, Geç Bronz Çağı'nda Hitit İmparatorluğu'nun bir parçası olan Suriye'deki Ugarit , Katna , Emar ve Alalakh da Hitit araştırmaları açısından kaynak teşkil eden yerler arasındadır. Ayrıca El-Amarna 'da bulunan yazışmalarda da Hatti 'den söz edilmektedir ki; bu, Hititlerin bölgede ne kadar önemli bir güç olduklarının bir diğer göstergesidir. Hititlerden günümüze dek ulaşmış metinler arasında sayıları en yüksek olanlar ise dini içeriklidir. Bu tabletler bizlere, Hititlerin tarih boyunca temas ettiği kültler ve tanrılar konusunda ne kadar hoşgörülü bir medeniyet olduklarını göstermektedir. Hatta Hatti'nin 1000 tanrısı olarak ifade edilen ve bütün tanrıları bir devlet kültü altında bir araya getirme girişimleri de bu tavırlarının bir ifadesidir. 1. Hattuşili ile 1. Murşili'nin elde ettiği başarılardan sonra Hitit krallığı için, muhtemelen hem hanedan kavgaları hem de düşmanlar saldırılarından dolayı bir zayıflama dönemi başlamıştır. Telipinu döneminde bir canlanma söz konusuysa da, gerçek anlamda yeniden toparlanma ancak 1. / 2. Tuthaliya 'yla (mö 1420 -1400) birlikte gerçekleşmiştir. Bu dönemde toprakların düzenli ve etkili bir şekilde yönetilmesi sayesinde krallık güçlenmiş ve büyümüştür. Tuthaliya'nın başlattığı başarılı politikaları devam ettiren halefleri 1. Arnuwanda ve 3. Tuthaliya da, Hititlerin yavaş yavaş büyük krallıklar kulübü ne dahil olarak imparatorluk çağı na giriş yapmasına imkan tanımışlardır. Hitit imparatorluğu ile Mısır arasındaki resmi ilişkilere dair en eski tanıklıklar yine, Arnuwanda ile 3. Tuthaliya'nın iktidarda oldukları dönemlere tekabül etmektedir. Nitekim Hitit başkentinin arşivlerinde, Kuzey Anadolu 'da olduğu sanılan Kuruştuma 'dan gelen bir topluluğun Mısır'a sürülmesiyle ilgili olarak iki devlet arasında imzalanan Kuruştuma Antlaşması 'nın metni bulunmuştur. Her ne kadar bu metin günümüze deforme bir biçimde ulaşmış olsa da, Hatti ile Mısır arasındaki ilişkileri eşitlikçi ve barışçıl anlamda tanımlayan maddeler içerdiği aşikardır. Lakin bu barışçıl dönem mö 14. yüzyılın ikinci yarısında 1. Şuppiluliuma 'nın (mö 1355 - 1320) iktidarı esnasında sona ermiştir; zira bu kralın Suriye'ye yönelik yayılmacı politikası, Suriye - Filistin bölgesinin idaresinin o ana kadar temel aldığı güç dengelerini alt üst edecektir. Şuppiluliuma'nın seferlerinin başlıca sonuçları, Mitanni 'nin bu dönemden itibaren bağımsız büyük krallık statüsünü kaybederek bir Hitit vasalına dönüşmesi ve Kuzey Suriye'de o döneme kadar Mitanni'ye tabi olan bütün toprakların Hatti tarafından ilhak edilmesi olacaktır. Geleneksel olarak ve stratejik konum açısından en önemli iki merkez olan Halep ve Karkamış ile yeni elde edilmiş topraklar, Şuppiluliuma'nın oğullarından ikisine verilmiştir. Halep siyasi merkez işlevini hızla kaybedip Fırtına Tanrısı 'nın kült merkezine dönüşürken, Karkamış bölgesinin kralları da zaman içerisinde Hitit kontrolündeki Suriye'nin fiili valileri gibi işlev görecek ve krallık hiyerarşisindeki statüleri veliaht prens inkine benzeyecektir. Şuppiluliuma'nın hakimiyeti altına aldığı diğer krallıklar ise ( Mukiş , Ugarit , Nukhaşe , Amori , Katna ve Kadeş ) Hititlerin fethettikleri toprakları idare sisteminde temel bir unsur olan bağlılık antlaşmaları yla uydu haline getirilen yerel hanedanların temsilcilerine bırakılacaktır. Daha önceleri komşu krallıklarla eşit düzeydeki ilişkileri teyit etmek için kullanılan mezkur antlaşma modeli, imparatorluk çağında Hitit krallarının Suriye ve Anadolu'da yürüttükleri askeri seferler sırasında fethettikleri krallıkların boyun eğmesini resmileştirip düzenlemek için başvurdukları ayrıcalıklı hukuki ve diplomatik bir araç haline gelmiştir. Ortak noktası son derece standart ve formüler bir yapı olan bağlılık antlaşmaları; komşu krallıklarla ilişkiler, saldırı ve savunma amaçlı askeri ittifaklar, haraç, sınırların tanımlanması, tahtın yasal varisinin korunması ve kaçakların sınır dışı edilmesi gibi konuları kapsayan maddeler içermektedir. Bu antlaşmaların görece en önemli unsuru ise vassalın Hatti tanrıları ve Hitit krallarına etmesi gereken sadakat yemini dir. Şuppiluliuma'nın yayılmacı politikası kaçınılmaz olarak, Hititlerin kontrolü altındaki bölgeyle komşu haline gelen Mısır ile çatışmaya yol açmıştır. Böylelikle iki krallık arasında başlayan gerilimli dönem, Mısır'da "kralın karısı" anlamına gelen ünlü Dakhamunzu olayı sonucunda silahlı bir çatışmaya yol açacaktır. Bu hadisenin anlatıldığı ve Şuppiluliuma'nın kahramanlıkları olarak bilinen tarihyazımsal eserde, kimliği günümüze kadar tartışmalı olmaya devam eden bir firavunun dul karısının Şuppiluliuma'ya yazarak, Mısır tahtında kendisine eşlik etmesi için ondan evlenmek üzere bir oğlunu istediği anlatılmaktadır. Hitit kralı bu talebin karşısında bir süre kararsız kalmış olsa da, bilahare oğlu Zannanza 'yı göndermiş ancak prens Mısır'a varır varmaz öldürülmüştür. Bunun üzerine Şuppiluliuma Mısır'ı cezalandırmak üzere sefer çıkmış ve Hatti ile Mısır arasındaki ilişkiler o andan itibaren tamir olunamaz bir şekilde bozulmuştur. On yıllarca sürecek olan mücadelenin sonucunda da (neredeyse bir yüzyıl sonra) meşhur Kadeş Savaşı (mö 1285) gerçekleşecektir. Şuppiluliuma'nın düzenlediği cezalandırma amaçlı seferin sonuçları arasında, askerlerin memleketlerine dönerken getirdikleri salgın hastalığın yayılmasının önemi de unutulmamalıdır; zira Şuppiluliuma'nın halefi olan 2. Arnuwanda tahtta birkaç yıl kalmasının akabinde bu hastalıktan mütevellit hayatını kaybedecektir. 2. Arnuwanda'nın ölümü üzerine iktidarı devralan 2. Murşili (mö 1318 -1290), Hitit İmparatorluğu'nun tarihinde büyük öneme sahip bir başka şahsiyettir. Murşili'nin uzun dönemi, kralın bizzat kendisi tarafından hazırlattırılan on yıllık yıllıklar ve tam yıllıklar şeklindeki iki tarihyazımsal metin sayesinde büyük ölçüde yeniden kurgulanabilmektedir. Eski krallık döneminden itibaren Hititlerin kullandığı bir türün en üstün örnekleri olan bu yıllıkların Murşili devrinin ilk on yılını kapsayan ilkinde olayların anlatımı özet şeklindedir, ikinci grup ise daha geniş bir süreyi kapsar ve daha ayrıntılıdır. Murşili'nin Anadolu ve Suriye'deki vassallarına yönelik olarak yayınladığı antlaşmalar ve emirnameler ile kralın dindarlığına tanıklık eden mezkur yıllıklar, çağdaş olaylara dair atıflar ile tanrılara yönelik sayısız duayı da kapsamaktadır. 2. Murşili'nin iktidarında Hitit İmparatorluğu, Batı Anadolu'daki Arzawa Krallığı 'nı fethetmiş ve Anadolu coğrafyasındaki hakimiyetini pekiştirmiştir. Suriye'deki durum ise muhtelif vassalların zaman zaman başkaldırması ve Mısır'la aralıksız bir şekilde süregiden çatışmalar hasebiyle daha da karmaşık hale gelmiştir. Bilhassa firavun 1. Sethi 'nin Suriye düzenlediği askeri seferlerle ve Hititlerin Amori ile Kadeş üzerindeki kontrolü kaybetmeleriyle vaziyet daha da ciddi bir hal almıştır. Mısır ile asıl çatışma ise 2. Murşili'nin halefi olan 2. Muwatalli 'nin (mö 1290 - 1272) döneminde patlak vermiş ve 2. Ramses ile Yakındoğu 'nun klasik dönem öncesi tarihi nin en önemli olaylarından biri olan Kadeş Savaşı yaşanmıştır. Neredeyse yalnızca Mısır kaynakları sayesinde bilgi sahibi olduğumuz bu savaş neticesinde Hititler, kaybettikleri toprakları geri kazanmış ve ülkenin sınırlarını tekrardan bir yüzyıl kadar önce Şuppiluliuma tarafından kararlaştırılan hatta geri getirmeyi başarmışlardır. 2. Muwatalli döneminde gerçekleşen bir diğer önemli hadise ise başkentin Hattuşaş 'tan, Anadolu'nun güneyinde bulunan fakat yeri henüz tam olarak belirlenememiş olan Tarhuntaşa 'ya taşınmasıdır. Bu kararın Hattuşaş'ın kuzeyine yerleşen Kaşka kabilelerinin sıklıkla tekrarlanan saldırıları sebebiyle mi yoksa Muwatalli'nin dini reformuyla mı bağlantılı olduğu ise kesin olarak bilinememektedir. Her halükarda Hattuşaş, Muwatalli'den sonra yeniden Hitit İmparatorluğu'nun başkenti olacaktır. Tarhuntaşa ise kraliyet ailesinin yan bir koluna verilecek ve daha evvel bahsini geçirdiğimiz K arkamış 'a benzer bir statü elde edecektir. İlerleyen yıllarda Hatti ile Mısır arasındaki statüko, 2. Ramses ile 3. Hattuşili (mö 1265 - 1240) arasında imzalanan bir barış antlaşmasıyla resmen teyit edilmiştir. İki hükümdarı süregelen ihtilafı diplomatik yollar ile çözmeye iten başlıca nedenler ise, her iki krallığın da başka düşmanların tehdidi altında olması ve en azından bir cephede çatışmaktan vazgeçmenin ikisi açısından da elverişli konumda bulunmasıdır. Velhasıl bu antlaşma ile Doğu Akdeniz'in bir yüzyıllığına biri kuzeyli diğeri de güneyli olmak üzere iki büyük güç arasında bölündüğü teyit edilmiştir. Ayrıca antlaşma öncesindeki müzakereler ve iki Hitit prensesi ile 2. Ramses arasındaki evlilik, saraylar arasında gerçekleşen ve Hitit arşivlerinde bulunan yoğun yazışmalar sayesinde kapsamlı bir şekilde belgelenmiştir. Aynı zamanda içeriği hasebiyle ittifak anlamına da gelen bu antlaşmayla birlikte Hitit imparatorluğu son güçlü dönemini teşkil eden Pax Hethitica 'ya girmiştir. Nitekim 3. Hattuşili'nin haleflerinin döneminin ana özelliği; bir yandan giderek artan otorite kaybı, diğer taraftan ise hem batı hem de doğu cephesindeki saldırılardan kaynaklanan istikrarsızlık ve zayıflık hali olacaktır. Aynı şekilde, kaynaklardan da bu dönemde Suriye'deki toprakların kontrolünden sorumlu olan Karkamış kralı nın giderek güçlendiği ve Hatti hükümdarının vassalları üzerindeki otoritesinin giderek azaldığı da gözlemlenebilmektedir. Keza Hititlerin çöküşünün akabinde Kuzey Suriye'de kendini Hitit geleneğinin varisi ilan edenin Karkamış olması tesadüf değildir. Sonuç olarak mö 13. yüzyılın sonlarından itibaren giderek artan zayıflama ve parçalanma sürecinin önü alınamamış ve hem iç hem de dış kaynaklı bir dizi faktörden dolayı (kurumsal kriz, topraklar üzerindeki kontrol kaybı ve deniz kavimleri olarak da bilinen halkların saldırıları başta olmak üzere) Hattuşili'den bir kuşak sonra yani 2. Şuppiluliuma döneminde (mö 1200 - 1190) Hitit imparatorluğu tarih sahnesinden çekilmek durumunda kalmıştır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Amelie Kuhrt'tan Eski Çağ’da Yakındoğu, Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal'dan Anadolu Uygarlıkları ve Trevor Bryce'tan Hititler: Anadolu Savaşçıları adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Dünden Bugüne Türkiye'nin Orta Doğu Politikaları

    Tarihsel olarak Türkiye’nin Orta doğu bölgesine ilişkin dış politikası, bu bölgeden algıladığı yoğun tehdit üzerinden şekillenmiştir. Orta doğu ülkeleri ile ilişkiler 1945’ten sonra Türk dış politikasında ikincil bir öneme sahip olmuş olsa da, 1973 Arap-İsrail Savaşı’nın akabinde bilhassa ekonomik nedenlerle tekrardan gündemdeki yerini almaya başlamıştır. Keza 1973-74 yıllarında petrol fiyatlarındaki radikal artış ve 1980’lerde Türk ihracatçılarının yetiştirdiği tarım ürünleri ve tüketim malları için yeni pazar arayışı Türkiye’nin bölgeden yaptığı ithalatın değerini önemli ölçüde artırmıştır. Bununla birlikte Türkiye, geleneksel politikası ile uyumlu bir şekilde, bölgeye yönelik dış politikasını yürütürken oldukça temkinli bir yaklaşım benimsemiş ve bu temkinli yaklaşım Orta Doğu’ya yönelik dış politikanın temellerinin şu şekilde tanımlanmasını sağlamıştır: Bölgedeki ülkelerin iç siyasetine ve devletlerarası çatışmalara karışmama ilkesine sıkı sıkıya bağlılık Birçok devletle ikili siyasi ilişkilerin geliştirilmesi Batı ittifak sistemindeki rollerin, Orta doğu politikaları ile karıştırılmaması İsrail ve Arap devletleriyle dengeli ilişkiler kurulması - İdeolojik olarak Türkiye’nin 1923’ten sonra Orta Doğu’dan ayrılması büyük ölçüde bir imaj meselesidir. 1924 yılında Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte Türk devleti ile İslam toplumu arasındaki bağ kopartılmış ve Türkiye Orta Doğu’dan uzak durarak yeni bir ulus inşa sürecine girmiştir. Halkın hafızasına nüfuz eden ve Osmanlı geçmişi ile İslam devleti imajını reddetme anlayışına dayalı olan bu halk hafızası, Körfez Krizine esnasında Türkiye’nin verdiği tepkide en somut biçimini almış ve Türkiye kendisini Batı Bloğu'nun yanında konumlandırmıştır. Türkiye’nin Orta doğu ülkelerine karşı izlediği bu temkinli politika tek taraflı değildir. Ülkemizin stratejik konumu, özellikle Soğuk Savaş döneminde Nato’nun "güney kanadı" olarak hareket etmesi, Orta doğu ülkelerinin de Türkiye’ye karşı oldukça ihtiyatlı ve şüpheci bir yaklaşım geliştirmesine sebebiyet vermiştir. Ancak bu demek değildir ki Türk dış politikası bütünüyle Orta doğu’dan uzak durmuştur. Bilakis Türkiye, 1990’lar boyunca Orta doğu’da, bilhassa Kuzey Irak’ta aktif bir biçimde yer almış, Suriye ve İran ile yakın ilişkiler kurmak konusunda çaba sarf etmiş ve İsrail ile ilişkilerini yakın tutmuştur. Ancak 2000’li yıllara kadar bu girişimler büyük ölçüde Türkiye’nin yakın komşularıyla ve çoğunlukla güvenlik endişelerine ilişkin konularla sınırlı kalmıştır. Bu bağlamda Türkiye, Orta doğu ile ticaret ve yatırımı geliştirmenin yanı sıra 1990’da Birinci Körfez Krizi’ne de müdahil olmuş ve dönemin kritik isimlerinden olan dışişleri bakanı İsmail Cem’in (1997-2002) öncülüğündeki koalisyon hükümetleri ekonomik ilişkileri geliştirmek, Türkiye’nin tarihi / kültürel varlıklarından yararlanmak ve komşu ülkeler ile ilişkileri geliştirmek adına yoğun çaba sarf etmiştir. Nitekim benzer bir politika, (Orta doğu ve İslam dünyası ile ilişkileri derinleştirme fikri) 1995-1996 yılında Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi'nin kurduğu koalisyon hükümetinin başbakanı olarak görev yapan Necmettin Erbakan döneminde de izlenecektir. Ancak yine de 1990’ların geneli itibariyle Orta Doğu bölgesindeki Türk dış politikası ekseriyetle dengeleme ittifakları, askeri ilişkiler ile tehditler ve müdahaleler gibi güvenlik hüviyetli araçlar etrafında şekillenmiştir. Türkiye’nin Suriye ile olan ilişkilerine ise ayrı bir parantez açmak gerekmektedir ve İkinci Dünya Savaşı öncesi ile Soğuk Savaş dönemi boyunca Türk dış politikasının en sorunlu konularından birisi olagelmiştir. 1939 yılında Hatay’ın Türkiye’ye katılması ve Türkiye’nin İsrail’i tanımasıyla gerginleşen ilişkileri kötüye götüren önemli bir diğer faktör de 21 ekim 1989 tarihinde Suriye askeri uçaklarının bir sivil Türk uçağını Türk semalarında düşürmesidir. Ancak bundan sonra Türkiye-Suriye ilişkilerindeki sorunlar büyük ölçüde Su sorunu ve Suriye’nin terör örgütü PKK'ya üs ve destek sağladığı iddiaları etrafında şekillenmiştir. 1992 yılında Türkiye Cumhuriyeti İçişleri bakanı İsmet Sezgin’in Şam’a yaptığı ziyarette Suriye’nin PKK ’yı desteklemeye devam etmeyeceği ve topraklarının saldırı amaçlı kullanılmayacağına yönelik taahhüdü sonrası ikili ilişkilerde kısa süreli bir iyileşme yaşanmıştır. İlaveten Suriye, bu ziyaret sırasında Lübnan’daki Beka Vadisi'nde kurulmuş olan PKK üssünü kapatacağını taahhüt etmiş ve terör örgütünün ana üssünü Musul yakınlarındaki Şengal’e, yani, Kuzey Irak’ın o dönemde Saddam Hüseyin rejimi tarafından kontrol edilen bir bölgesine naklettiğini bildirmiştir. Ancak kriz çözülememiş ve PKK'lıların Suriye’de konuşlanması ile sözde liderleri terörist başı Abdullah Öcalan’ın Suriye’de saklandığına yönelik istihbarat akışları devam etmiştir. Türk siyasi karar alıcıları sıklıkla Suriye’yi Türkiye’nin çok hassas olduğu güvenlik endişeleri konusunda açık bir tavır içine girmeye davet etmiş, zamanla uyarılarını artırarak zorlayıcı diplomasi yöntemi benimsemiştir (bkz: carrot and stick). Bilahare Öcalan’ın sınır dışı edilmesi taleplerine karşı Suriye’nin tepkisiz kalması, Türkiye’yi "caydırıcı baskı" politikasını harekete geçirmeye teşvik etmiş ve binaenaleyh Türkiye, Suriye ile üst düzey diplomatik temaslarını askıya alarak güç kullanma tehdidinde bulunmuştur. İlaveten Türkiye, siyasi duruşunun inandırıcılığını artırmak için bir miktar Türk askerini Suriye sınırına transfer etmiştir. Velhasıl Suriye tarafı geri adım atmış ve 20 ekim 1998’de Adana Mutabakatı’nın imzalanmasıyla ilişkilerde yeni bir dönem başlamıştır. Mezkur anlaşma Türkiye-Suriye ilişkileri için bir dönüm noktası olarak nitelendirilmektedir. 22 yıllık AKP iktidarının bilhassa ikinci dönemi itibariyle ise Türkiye, yeni bir dış politika yaklaşımı benimseyerek dünya siyasetinde beynelmilel bir aktör olma rolüne bürünmek istemiştir. Bu yeni yaklaşımda batı ile ittifak eskisi gibi birincil öncelik olarak görülmemekte ve Batı’ya olduğu kadar Doğu’ya da değer atfetmeyi gerektirmektedir. Siyasi ve ekonomik ilişkileri geliştirmek adına 2002 yılından bu yana komşu ülkelere yönelik Sıfır sorun (kazan-kazan) politikasını kendisine düstur edinmiş olan mevcut iktidarın izleyeceği yeni siyasetin oluşmasında en çok pay sahibi olan isimlerin başında kuşkusuz Ahmet Davutoğlu gelmektedir. Bu doğrultuda Türkiye; İran, Suriye, Sudan, Suudi Arabistan, Katar ve Rusya ile yakın ilişkiler geliştirme girişimlerinde bulunmuş ve bölgesel çatışmalarda bir enerji merkezi ve kolaylaştırıcı haline gelmeye çalışmıştır. Nitekim bu tavır değişikliği de, Türkiye’nin 90’lar boyunca benimsediği, bölgesel meselelere girmekten kaçındığı ve bölgeye güvensizlik hasebiyle çok temkinli bir yaklaşım benimsediği geleneksel yönelimden sapma olarak algılanmıştır. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz üzere Türk dış politikasında orta doğu bölgesi yeni olmaktan uzaktır ve 2000’li yıllar itibariyle Türkiye’nin Orta doğu aktivizmi hem bölge hem de konular çapında çeşitlenmiştir. Diğer bir deyişle Türkiye’nin Orta doğu’daki müdahilliği daha kapsamlı, çok yönlü ve derin bir hal almıştır. Bu bağlamda ülkemiz bölgesel krizlerde arabuluculuk yapma konusunda gönüllü olmuş ve bölge ile ekonomik ilişkilerini derinleştirmeye ve yumuşak gücünü ön plana çıkarmaya çalışmıştır. Bir süre sonra bu aktivizm nedeniyle türkiye’nin batı yönelimli geleneksel dış politikası sorgulanmaya başlanmış ve Eksen kayması tartışmaları gündemdeki yerini almıştır. Gelişmeleri farklı bir nokta-ı nazar ile değerlendirdiğimizde Orta doğu’ya yönelik Türk dış politikasının temel dinamikleri olan Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması, İran ile bölgesel nüfuz konusundaki rekabet ve Filistin sorununun çözümüne ilişkin yaklaşımlarda bir devamlılığın söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Ancak "yeni dönemde" sorunların tanımlanma biçimi ve onlarla başa çıkmak için geliştirilen stratejiler tamamen farklılaşmış durumdadır. İlaveten, Akp döneminde Türkiye Orta doğu bölgesi ile daha derin bir ilişki kurmaya yönelmiş ve bölgesel liderlik hedeflemiştir. Orta doğu’daki birçok ülke ile yüksek düzeyli stratejik iş birliği konseyleri kurulmuş, vize serbestisi anlaşmaları yapılmış, yalnızca siyasi, diplomatik ve ekonomik yönlerde değil; ulaşım, enerji, su kaynakları, çevre, kültür, eğitim ve bilim konularını içeren çok geniş bir iş birliği alanı oluşturulması yönünde akitler imzalanmış ve girişimlerde bulunulmuştur. Binaenaleyh bütün bu gelişmeler hedef değişikliğinin de mevcudiyetini göstermektedir. 2010'lu yılların en önemli konu başlığı olarak nitelendirebileceğimiz olay, 2010 yılının sonunda Tunus’ta başlayan ve Arap Baharı şeklinde adlandırılan, Arap halklarının diktatörlüklere karşı özgürlük, demokrasi ve insan hakları taleplerini dile getirdikleri ayaklanmalardır. Orta doğu ve Kuzey Afrika bölgesindeki güç yapılarını alt üst eden mezkur hadiseler birçok ülkede hükümetlerin değişmesine sebebiyet vermiştir. Bu isyanların Suriye ayağı ise mart 2011’de Beşar Esad yönetimini devirip yerine Özgür Suriye Devleti'ni kurmak isteyen muhalefetin ortaya çıkmasıyla başlamıştır. İsyanların süregelmesi ile Abd ve batı bloğu muhalefeti, Rusya ise Esad rejimini desteklemiş ve Suriye yoğun bir iç savaşa sürüklenmiştir. Türkiye için Suriye iç savaşının yarattığı iki risk bulunmaktadır. Birincisi, ülkenin kontrolden çıkmasıyla bölgeden yaygınlaşan terör yapılarının yarattığı güvenlik riskidir. İkincisi ise terörden ve Esad rejiminden kaçan insanların Ürdün ile birlikte Türkiye’ye de Mülteci olarak akın etmesidir. Bu durum ilerleyen yıllarda Türkiye’nin en fazla mülteci barındıran ülke olmasına neden olmuş, göç ve mülteci meselelerini Türk dış politikasının güncel sorunlarından biri haline getirmiştir. Arap isyanlarının patlak vermesinden sonraki birkaç ay içinde Türkiye uzun süredir arzuladığı Yumuşak Güç ve Model Ülke olma idealini uygulamaya koymak için bir fırsat yakalamış ve bu nedenle aktif ve müdahaleci bir dış politika benimsemiştir. Bu politika 2012’de Tunus ve Mısır’da yapılan seçimlerde Müslüman Kardeşler'e bağlı partilerin seçilmesiyle başarılı olduğunu kanıtlamıştır. Ancak 2013’ten sonra yerel, bölgesel ve küresel gelişmeler Türkiye’nin bölgedeki güç projeksiyonunu önemli ölçüde engellemiştir. Türkiye’nin politika tercihini değiştirmesi ise zaman almış ve Türkiye’nin Orta doğu’da yalnızlaşmasına sebep olmuştur. Bu deneyimden sonra temkinli bir bekle ve gör yaklaşımı diğer küresel / bölgesel güçler devreye girerken Türkiye’nin yabancılaşmasına sebep olacağından Türk dış politikası karar alıcıları için uygun bir seçenek olarak görülmemiş ve sonuç olarak Türkiye, otoriter Arap devletlerinde halk taleplerinin yanında yer alan ve barışçıl demokratik değişimi destekleyen bir politika tercih etmiştir. Türkiye ile Suriye arasında Türkiye’nin Esad rejimine karşıt politika belirlemesi ile gerilen ilişkiler, 22 haziran 2012 yılında Suriye’nin Türkiye’ye ait f-4 tipi savaş uçağını düşürmesi ve daha sonra Tel-Aybad bölgesinden 3 ekim 2012 tarihinde Türkiye’nin Akçakale ilçesine atılan top mermisi sonucunda gittikçe tırmanmıştır. Türkiye’nin Suriye krizi ile ilgili olarak temel endişeleri bölgedeki istikrarsızlıktan beslenen terör örgütlerinin Türkiye’ye yönelik saldırılarını engellemek ve Suriyeli mültecilerin geri dönüşünü sağlamak için güvenli bölgeler oluşturmaktır. Nitekim bu çerçevede Türkiye, Suriye’ye yönelik dört hareket gerçekleştirmiştir: Fırat Kalkanı Harekatı (El Bab), Zeytin Dalı Harekatı (Afrin), Barış Pınarı Harekatı (Fırat’ın doğusunda Tel Abyad ile Resulayn ekseninde) ve Bahar Kalkanı Harekatı (İdlib). Konuya Dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Lenore Martin'den The Future of Turkish Foreign Policy, William Hale'den 1774’ten Günümüze Türk Dış Politikası ve Walter Laqueur'den Orta doğu Mücadelesi: Sovyetler Birliği ve Orta Doğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.

bottom of page