Bozkırın İlk Büyük Gücü: İskitler
- 2 gün önce
- 9 dakikada okunur
Karadeniz'in Kuzeyinde Yeni Bir Güç

İskitlerin tarih sahnesine çıkışı, çoğu zaman birkaç satırla geçiştirilen bir göç hikayesi şeklinde anlatılır. Oysa mesele bundan çok daha karmaşıktır. Çünkü İskitlerin yükselişi, sadece yeni bir kavmin ortaya çıkışı anlamına gelmez; Avrasya bozkırlarında şekillenecek yeni bir yaşam biçiminin ve siyasal düzenin de habercisidir. Daha sonraki yüzyıllarda Hunlar, Göktürkler, Hazarlar ve Moğollar gibi büyük bozkır güçlerinde görülecek birçok unsurun ilk belirgin örnekleri, İskitler döneminde karşımıza çıkar.
MÖ VIII ve VII. yüzyıllarda Karadeniz'in kuzeyindeki geniş bozkırlar büyük bir dönüşüm geçirmektedir. Tuna Nehri'nden Altaylara kadar uzanan bu sahada şehirlerle çevrili sabit sınırlar bulunmamaktadır. Ufka kadar uzanan otlaklar, nehir vadileri ve mevsime göre değişen göç yolları nedeniyle söz konusu coğrafyada yaşayan topluluklar için hareket etmek bir tercih değil, yaşamın doğal bir sonucudur. Yine hayvancılık, özellikle de at yetiştiriciliği, ekonomik hayatın temelini oluşturmaktadır. Binaenaleyh bozkır insanı toprağa değil, sürülerine bağlıdır.
İskitlerin kökeni konusunda antik kaynaklar ile modern araştırmalar arasında zaman zaman farklı görüşler ortaya çıkmaktadır. Örneğin; Herodotos, İskitlerin doğudan geldiğini aktarırken çeşitli efsanelere de yer verir. Günümüzde ise çoğu araştırmacı, İskit kültürünün Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlarda şekillenen daha geniş bir göçebe dünyasının parçası olduğu görüşüne yakındır. Kesin olan husus şudur ki, MÖ VII. yüzyıla gelindiğinde İskitler Karadeniz'in kuzeyinde baskın bir güç haline gelmiştir.
Bu yükselişin ardında yalnız nüfus artışı ya da askeri başarı yoktur. İskitlerin, bozkırın sunduğu imkanları rakiplerinden daha etkili kullanmaları da önemli rol oynamıştır. At üzerinde hareket eden savaşçılar, yerleşik toplumların ordularına kıyasla çok daha hızlı ilerleyebilmekte; birkaç gün içerisinde yüzlerce kilometrelik mesafeler aşılabilmekte ve düşman henüz hazırlığını tamamlamadan saldırılar gerçekleştirilebilmektedir. Bu durum İskitlere askeri avantaj sağlamanın ötesinde; geniş sahalara yayılmış toplulukları birbirine bağlama imkanı da vermiştir.
İskitlerin yükselişi sırasında karşılarına çıkan ilk büyük rakiplerden biri Kimmerlerdir. Antik kaynaklarda sık sık karşılaşılan bu topluluğun bir kısmı İskit baskısı sonucunda güneye yönelmiş ve Anadolu içlerine dek ilerlemiştir. Böylece İskitlerin gelişi, salt Karadeniz bozkırlarını değil; Yakın Doğu siyasetini de etkilemeye başlamıştır. Asur kaynaklarında görülen İskit kayıtları bunun en açık göstergelerinden biridir. Bir bozkır topluluğunun adı artık Mezopotamya saraylarında da duyulmaktadır.
Burada, üzerinde durmamız gereken dikkat çekici bir durum ortaya çıkar. Yerleşik medeniyetler çoğu zaman güçlerini şehirlerle, surlarla ve tarımsal üretimle ilişkilendirmektedir. İskitler ise bunların hiçbirine sahip değildir. Büyük şehirleri yoktur. Sarayları, tapınak kompleksleri ya da anıtsal mimarileri de bulunmamaktadır. Buna rağmen dönemin en güçlü devletleri onları ciddiye almak zorunda kalmıştır. Bu durum bizlere, medeniyet kavramının antik dünyada sanıldığından çok daha karmaşık olduğunu göstermektedir.
Nitekim İskitlerin başarısı, farklı bir örgütlenme modeline dayanmaktadır. Zira bozkırda otorite, şehir merkezlerinden değil; insan ilişkilerinden ve hareket kabiliyetinden ileri gelmiştir. Güçlü aristokrat aileler geniş sürüleri kontrol etmekte, savaş zamanlarında kendi savaşçılarını toplamakta ve daha büyük bir bütünü bir araya getirmektedir. Bu yapı dışarıdan bakıldığında dağınık görünse de, gerektiğinde son derece etkili bir askeri güç ortaya çıkarmıştır.
Saydığımız bütün bu etkenlerin sonucunda anlamamız gereken, Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırların, sıradan bir coğrafyadan fazlası olduğudur. Burası, Avrupa ile Asya arasında uzanan devasa bir koridor niteliği taşımakta ve ticaret yolları, göç hareketleri ya da askeri seferler çoğu zaman bu sahadan geçmektedir. İskitler mezkur koridorun hakimi haline geldiklerinde, yalnızca bir bölgeyi kontrol etmeye başlamamış; aynı zamanda Avrasya'nın en önemli geçiş alanlarından biri üzerinde söz sahibi olmuştur.
Bu durum, onları kısa bir zaman zarfı içerisinde Yunanların, Perslerin ve Yakın Doğu krallıklarının dikkatini çeken bir güç odağı haline getirecektir. Ancak İskitlerin asıl önemi, sahip oldukları toprakların genişliğinden çok temsil ettikleri yaşam biçiminde yatmaktadır. Çünkü onların yükselişiyle birlikte bozkır, tarihin kenarında duran bir saha olmaktan çıkarak; büyük imparatorlukların hesaba katmak zorunda kaldığı bağımsız bir güç merkezi haline gelmiştir. Bir sonraki aşamada ise bu gücün nasıl işlediğine, İskit savaşçılarının neden çağdaşlarını böylesine etkilediğine bakmak gerekir. Zira İskitleri farklı kılan unsur, nerede yaşadıklarından ziyade; nasıl savaştıklarıdır ...
Bozkırın Efendileri
İskitlerin çağdaşları üzerinde bıraktığı etkinin temelinde, sahip oldukları topraklardan çok savaşma biçimleri yatar. Yerleşik toplumlar için savaş belirli kurallara bağlı bir faaliyettir. Evvela ordular toplanır, akabinde ikmal hatları hazırlanır, uygun mevsim beklenir ve ardından sefer başlardı. İskitler ise bu alışılmış düzenin dışında hareket etmiştir ve onları tehlikeli kılan da tam olarak budur.
Bozkır, savaşın karakterini değiştiren bir coğrafyadır. Şehirlerin ve surların bulunmadığı bu geniş sahada hareket kabiliyeti her şeyden önemlidir. Bir ordunun başarısı, sahip olduğu ağır teçhizattan çok ne kadar hızlı hareket edebildiğine bağlıdır ve İskitler bu dünyanın çocuklarıdır. Tabiri caizse at üzerinde doğuyor, at üzerinde yaşıyor ve savaşmayı da at üzerinde öğreniyorlardı.
Bu nedenle İskit savaşçısı ile yerleşik dünyanın askeri arasında ciddi farklar bulunmaktadır. Pers ya da Yunan ordularının belkemiğini piyadeler oluştururken, İskitler neredeyse tamamen süvari gücüne dayanmıştır. En önemli silahları ise kompozit yaydır. Ahşap, kemik ve sinirin birleşiminden üretilen bu yaylar, boyutlarına kıyasla son derece güçlüdür. At üzerinde kullanılabilmekte ve yüksek hareket halindeyken dahi etkili sonuçlar verebilmektedir.
Öte yandan İskitlerin savaş anlayışı doğrudan çarpışmaya dayanmamaktadır. Düşmanı yormak, hareket alanını daraltmak ve uygun anı beklemek daha önemlidir. Bu nedenle geri çekilmek onlar için yenilgi anlamına gelmemektedir. Aksine, çoğu zaman planın bir parçasıdır. Yerleşik toplumların komutanları için geri çekilen bir düşmanı takip etmek doğal görünse de; bozkırda söz konusu takip çoğu zaman tuzağa dönüşebilmektedir.
Bu durumun en çapıcı örneği Pers Kralı I. Darius'un İskit seferinde görülür. MÖ 513 civarında başlayan bu sefer, dönemin en güçlü hükümdarlarından birinin "bozkırla karşılaşması" anlamına da gelmektedir. Pers İmparatorluğu o sırada Mısır'dan Hindistan sınırlarına dek uzanan devasa bir güç konumundadır ve Darius, Karadeniz'in kuzeyindeki İskitleri de hakimiyeti altına almak istemektedir. Ancak karşısında alışık olduğu türden bir düşman bulamayacaktır.
Seferin başlangıcında İskitler büyük bir meydan savaşına girmeyi reddedecek ve bunun yerine geri çekilmeyi tercih edeceklerdir. Fakat bu geri çekiliş düzensiz bir kaçış değildir. Nitekim kuyular kapatılmış, otlaklar yakılmış ve Pers ordusunun ihtiyaç duyabileceği kaynaklar ortadan kaldırılmıştır. Darius ilerledikçe önündeki düşman uzaklaşmış, arkasındaki ikmal hatları ise gittikçe uzamıştır. Sonuç olarak Pers ordusu savaşacak bir düşman bulamadan yıpranmaya başlamıştır.
Herodotos'un aktardığı meşhur hikâyede, İskit hükümdarı İdanthyrsos'a neden savaşmadığı sorulduğunda şu cevabı verir: İskitlerin savunmak zorunda oldukları şehirleri ve ekili arazileri yoktur; bu nedenle Persleri durdurmak için belirli bir yerde savaşmaları gerekmez. Bu söz, bozkır ile yerleşik dünya arasındaki farkı birkaç cümlede özetler niteliktedir.
Gerçekten de Perslerin egemenlik anlayışına göre fetih, şehirleri ele geçirmek ve toprakları kontrol altına almak anlamına gelmektedir. İskitler açısından ise güç, belirli bir noktaya bağlı değildir. İnsanlar ve sürüler hareket ettiği sürece yaşam devam edecektir. Dolayısıyla Perslerin alışık olduğu yöntemler bozkırda beklenen sonucu vermemiştir.
Söz konusu olay, İskitlerin askeri dehasının salt cesaret ya da okçulukla açıklanamayacağını gösterir. Asıl üstünlükleri, yaşadıkları coğrafyanın şartlarını avantaja dönüştürebilmelerinde yatmaktadır. Bozkır onlar için yalnızca bir "yurt" değil; aynı zamanda savaşın en etkili silahlarından biridir.
Ancak İskitleri sadece savaşçı bir topluluk şeklinde değerlendirmek eksik bir tespit olacaktır. Zira onları tanıyan Yunanlar, bir yandan bu korkutucu savaşçılardan çekinirken, diğer yandan onlara karşı güçlü bir merak da beslemektedir. Karadeniz kıyılarındaki Yunan kolonileri sayesinde iki dünya birbirini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştur. İşte bu temaslar sonucunda, tarihin en ilginç "barbar" tasvirlerinden bazıları ortaya çıkacaktır. Bir sonraki bölümde, İskitlerin Yunanların gözünde nasıl bir toplum olarak şekillendiğine ve Herodotos'un anlattığı hikayelere yakından bakacağız.
Yunanların Gözünden İskitler
İskitler hakkında bugün sahip olduğumuz bilgilerin önemli bir bölümü, onları dışarıdan gözlemleyen toplumların bıraktığı kayıtlardan gelmektedir. Bu durum doğal olarak bazı sorunları da beraberinde getirir. Çünkü bir toplumu anlatan kişi, çoğu zaman kendi dünyasının ölçülerini kullanır. İskitler konusunda da karşımıza benzer bir tablo çıkar. Bilhassa Yunan yazarlar, Karadeniz'in kuzeyinde yaşayan bu göçebe topluluklara büyük ilgi göstermiş, ancak onları anlamaya çalışırken kendi kültürel kalıplarının dışına çıkmakta her daim başarılı olamamıştır.
Söz konusu yazarlar arasında en önemli isim şüphesiz Herodotos'tur. MÖ V. yüzyılda kaleme aldığı eserinde İskitlere geniş yer ayırmış, onların yaşam biçimlerini, geleneklerini ve savaş yöntemlerini ayrıntılı biçimde aktarmıştır. Herodotos'un anlatıları zaman zaman efsanelerle iç içe geçse de, İskitler hakkındaki en değerli kaynaklardan biri olmayı sürdürmektedir. Bununla birlikte, onun satırlarında yalnız İskitleri değil, Yunan dünyasının İskitlere nasıl baktığını da görmek mümkündür.
Yunanlar için şehir, medeniyetin temel ölçütlerinden biridir ve Agora, tapınak, tiyatro ve surlarla çevrili kent yaşamı, düzenli bir toplumun göstergesi olarak kabul edilmektedir. Diğer taraftan İskitlerde ise bu saydıklarımızın hiçbiri yoktur. Zira onlar kalıcı şehirler kurmamış, tarıma dayalı bir ekonomi geliştirmemiş ve sürekli hareket halinde yaşamıştır. Bu nedenle Yunan zihninde İskitler çoğu zaman "barbar" kategorisine yerleştirilecektir.
Ancak burada ilginç bir çelişki ortaya çıkar. Yunanlar İskitleri barbar olarak tanımlarken, aynı zamanda onlara karşı belirgin bir hayranlık da duymaktadır. Herodotos'un satırlarında bu iki farklı perspektif açık bir biçimde hissedilir. Bir yandan İskitlerin alışılmadık geleneklerinden söz edilirken; diğer yandan Pers İmparatorluğu gibi dev bir gücü başarısızlığa uğratabilen bir topluluğa duyulan saygı da satır aralarında dikkat çekmektedir.
Nitekim Herodotos'un İskitler hakkında aktardığı hikayelerin önemli kısmı, bu hayranlık ile yabancılık hissinin birleşiminden doğmuştur. İskitlerin düşmanlarının kafa derilerini yüzdüğünü, bazı savaşçıların düşmanlarının kafataslarını kupa olarak kullandığını ya da belirli dinsel ritüellerde kanla ilgili uygulamalara başvurduklarını anlatır. Modern okuyucu için olduğu kadar antik Yunan okuyucusu için de bu hikayeler çarpıcı bir kisvededir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus, Herodotos'un bu anlatıları çoğu zaman duyduğu şekliyle aktarmasıdır. Dolayısıyla bunların ne kadarının gerçek gözleme, ne kadarının söylentiye dayandığını kesin biçimde belirlemek kolay değildir.
Benzer durum Amazon efsanelerinde de görülür. Yunan dünyasında kadın savaşçılar fikri alışılmadık ve son derece sıra dışıdır. Buna rağmen Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlarla ilişkilendirilen Amazon anlatıları yüzyıllar boyunca yaşamaya devam etmiştir. İlginç olan, son dönemde yapılan arkeolojik kazıların bazı İskit ve Sarmat mezarlarında silahlarla gömülmüş kadınlara rastlamış olmasıdır. Bu durum Amazonların birebir tarihsel kişiler olduğunu kanıtlamasa da; efsanenin tamamen hayal ürünü olmayabileceğini düşündürür.
Yunanların dikkatini çeken bir başka unsur da İskitlerin günlük yaşamıdır. At sütünden yapılan içecekler, göçebe çadırları, sürekli hareket halindeki sürüler ve geniş bozkır yaşamı, Akdeniz dünyasının alışık olduğu düzenin oldukça dışındadır. Herodotos'unda muhtelif bölümlerde neredeyse antropolog gibi davrandığı pekala söylenebilir. Zira İskitleri salt savaşçılar olarak değil, farklı bir yaşam biçiminin temsilcileri olarak da kaydetmiştir.
Bununla birlikte, İskitleri yalnız sıra dışı gelenekleri üzerinden okumak ciddi bir hata olur. Çünkü aynı dönemde ortaya çıkarılan arkeolojik buluntular çok daha karmaşık bir tabloyu işaret etmektedir. Özellikle "kurgan" adı verilen mezarlarda bulunan altın eserler, bozkır aristokrasisinin sanıldığından çok daha gelişmiş bir estetik anlayışa sahip olduğunu göstermektedir. Hayvan üslubu olarak bilinen sanat geleneği, teknik becerinin ötesinde, güçlü bir sembol dünyasını da işaret etmektedir.
İşte tam bu noktada "barbar" kavramının sınırları belirsizleşmeye başladığını hissedebiliriz. Çünkü Yunanların barbar olarak gördüğü mezkur topluluk, geniş ticaret ağlarına sahip olmanın yanında; karmaşık toplumsal ilişkiler kurabilmiş, aristokrat bir seçkinler sınıfı oluşturabilmiş ve kendine özgü bir sanat anlayışı geliştirebilmiştir. Eksik olan şey medeniyet değil, Yunanların alışık olduğu medeniyet biçimidir.
Bu nedenle İskitleri anlamaya çalışırken Herodotos'un anlattıklarını bütünüyle reddetmek de, olduğu gibi kabul etmek de doğru değildir. Daha da önemli olan ise, bu anlatıların ardındaki bakış açısını görebilmektir. Unutmamalıyız ki Herodotos'un İskitleri tasvir ederken kullandığı dil, aynı zamanda antik dünyanın "öteki"ni nasıl tanımladığının da açık bir göstergesidir.
Sonuç olarak İskitler iki farklı dünyanın kesişim noktasında durmaktadır. Kendi gözlerinde bozkırın hakimleri, Yunanların gözünde ise hem hayranlık uyandıran hem de ürküten yabancılardır. Onları gerçekten anlayabilmek için, artık Yunan kaynaklarının ötesine geçmek gerekmektedir. Zira İskitler ne Herodotos'un anlattığı kadar egzotik ne de uzun süre düşünüldüğü kadar ilkel bir topluluktur. Bu durum bizi yazının son ve belki de en önemli sorusuna götürür: İskitler gerçekten barbar mıydı, yoksa farklı bir medeniyet anlayışının temsilcileri miydi ?
Barbarlığın Ötesinde: Bir Bozkır Medeniyeti
"Barbar" kelimesi, antik dünyada çoğu zaman kültürel bir tanımdan çok bir sınır çizme aracı olarak kullanılmıştır. Bu doğrultuda Yunanlar açısından Yunanca konuşmayan topluluklar barbar addedilebilmektedir. Binaenaleyh barbarlık, ilk bakışta görüldüğü kadar nesnel bir kavram değildir. Daha çok, bir toplumun kendisini tanımlarken başvurduğu karşıtlığın ürünüdür. İskitler de bu karşıtlığın en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturur.
Daha evvel de değindiğimiz üzere Yunan dünyasının gözünde medeniyet; şehirler, yazı, tarım ya da kalıcı kurumlar gibi unsurla ilişkilendirilmekte ve bu ölçütlere göre bakıldığında İskitler eksik görünmektedir. Ne Atina gibi kentleri vardır ne de Mısır'daki gibi anıtsal yapılar inşa etmişlerdir. Bu yüzden uzun bir süre boyunca tarih yazımında da benzer bir yaklaşım hakim olmuş; göçebe toplumlar, yerleşik medeniyetlerin gerisinde kalmış yapılar şeklinde değerlendirilmiştir. Ancak son iki yüzyılda yapılan arkeolojik çalışmalar söz konuşu bakışı önemli ölçüde değiştirmiştir.
Özellikle Ukrayna, Güney Rusya ve Kazakistan bozkırlarında ortaya çıkarılan kurganlar, İskit dünyasının sanıldığından çok daha karmaşık olduğunu göstermektedir. Bu mezarlar sadece ölülerin gömüldüğü yerler değil; aynı zamanda İskit toplumunun sosyal yapısına açılan pencereler niteliğindedir. Bazı kurganlarda yüzlerce altın eser bulunmuştur. Hayvan figürleriyle süslenmiş kemerler, silahlar, takılar ve törensel objeler son derece gelişmiş bir sanat anlayışına işaret etmektedir. Bilhassa geyik, kartal, panter ve yırtıcı kuş tasvirleri, İskit sanatının en belirgin özellikleri arasında yer alır. Bu eserler incelendiğinde, karşımıza rastgele üretilmiş süs eşyalarından ziyade; belirli bir estetik anlayış ve sembolik dünya çıkar.
Bir diğer dikkat çekici husus ise şudur: Yerleşik toplumlar kalıcı mimari eserler bırakırken, göçebe toplumlar sanatlarını farklı alanlarda üretmiştir. İskitler için hareket etmek yaşamın temel parçasıdır. Bu nedenle sanat da taş yapılarda değil; taşınabilir eşyalarda, silahlarda ve günlük kullanım nesnelerinde kendisini göstermiştir. Bir başka ifadeyle, onların medeniyeti şehir duvarlarının ötesinde, hareket halindeki yaşamın içinde şekillenmiştir.
Ticaret de bu dünyanın önemli parçalarından biridir, nitekim Karadeniz kıyısındaki Yunan kolonileri ile İskitler arasında yoğun ekonomik ilişkiler bulunmaktadır. Tahıl, köle, deri, hayvansal ürünler ve çeşitli hammaddeler mezkur ticaret ağının parçaları durumundadır. Yani Yunan şehirleri ile bozkır arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi söz konusudur.
Aslında İskitlerin karşılaştığı temel sorun, başarılarından çok yaşam biçimleridir. Tarih yazımı uzun süre şehirleri merkeze almış; arşiv bırakanlar, anıt dikenler ve taş yapı inşa edenler daha görünür hale gelmiştir. Göçebe toplumlar ise aynı ölçüde iz bırakmadıkları için tarih sahnesinde daha silik bir konuma sahip olmuştur. Oysa Avrasya tarihine geniş açıdan bakıldığında, bozkır halklarının etkisi son derece büyüktür. Nitekim İskitler, Hunlardan yüzyıllar önce bozkırın askeri ve siyasi potansiyelini ortaya koyacaktır. Persler onlarla mücadele etmek zorunda kalmış, Yunanlar onları anlamaya çalışmış, Yakın Doğu krallıkları ise onların hareketlerini dikkatle izlemiştir. Bu durum, İskitlerin tarihsel öneminin yalnız kendi dönemleriyle sınırlı olmadığının en önemli işaretidir.
Belki de asıl mesele, "medeniyet" kavramını nasıl tanımladığımızdır. Eğer medeniyeti sadece şehirler, saraylar ve yazılı bürokrasi üzerinden değerlendirirsek, İskitler eksik görünür. Fakat farklı çevrelerin farklı çözümler üretebileceğini kabul ettiğimizde tablo değişir. Bu durumda İskitler, yerleşik dünyanın alternatifi olan bir bozkır medeniyetinin temsilcileri olarak karşımıza çıkar.
Bu nedenle İskitleri barbar ya da medeni şeklinde keskin kategorilere yerleştirmek yerine, onları kendi şartları içinde değerlendirmek daha anlamlı olacaktır. Çünkü Karadeniz'in kuzeyindeki bozkırlarda ortaya çıkan bu toplum, ne Yunanların anlattığı kadar yabancı ne de modern dönemde bazen tasvir edildiği kadar gizemlidir. İskitler, Avrasya tarihinin ilk büyük bozkır güçlerinden biri olarak, farklı bir dünyanın mümkün olduğunu göstermiştir.
Ve belki de bu yüzden, onların hikayesi yalnız geçmişe ait değildir. İskitler üzerinden bakıldığında, medeniyet kavramının kendisi yeniden sorgulanmaya başlar. Bir toplumun değeri şehirlerinin yüksekliğiyle mi ölçülür, yoksa yaşadığı coğrafyaya uyum sağlama becerisiyle mi ? Bu soru, İskitler ortadan kalktıktan yüzyıllar sonra bile önemini korumaya devam etmektedir.



Yorumlar