Arama
Boş arama ile 137 sonuç bulundu
- Yeniçeri Zorbalıkları
Yeniçeri Ocağı'nın zaptı bozulup da hemen hemen bütün İstanbul esnafı ve baldırı çıplak haşaratın mezkur çatının altında toplanmasıyla beraber şehrin asayiş ve inzibatından mesul yeniçeriler türlü rezalet, şenaat ve dahi şekavetle Asitane'nin tabiri caizse altını üstüne getirmişlerdir. Mevzubahis azgınlıkların ayyuka çıktığı dönemler ise bilhassa Üçüncü Selim, Dördüncü Mustafa ve İkinci Mahmut devirleridir. Vaka-i Hayriye olarak adlandırılan ve ocakların kanlı bir şehir muharebesinin ardından imha edildiği güne kadar bu hayhuy devam edecektir. Bahsi geçen hengame döneminde Alemdar Mustafa Paşa 'nın sadaret makamında olduğu birkaç aylık zaman diliminde Kırcalı Askeri denilen Rumeli ayanlarının milislerinin gösterdiği mukavemet sayesinde Dersaadet 'te bir süre asayiş sağlanmış ve zorbaların gözü yıldırılmıştır. Sekban adıyla yeni bir askeri birlik kurma girişimlerini de iktidarı esnasında ivedi şekilde başlatan Alemdar Paşa, bilahare asli olarak kendi gaflet ve gururundan mütevellit yeniçerilerin ani baskınına uğramış ve konakladığı Bab-ı Ali 'deki barut mahzenini ateşe vermek suretiyle içeri girmeye çalışan 1000'e yakın yeniçeriden 600 kadarıyla birlikte havaya uçmuştur. Yangının ardından sadrazamın ölüsü, yeniçeriler tarafından örenlikte bulunmuş ve parçalara ayırıp bir süre İstanbul'un muhtelif yerlerinden dolaştırıldıktan sonra Yedikule dışındaki bir kör kuyuya atılmıştır. Ancak ocağın ilgasının ardından sabık vezirin kemikleri kuyudan çıkarılmış ve Yedikule Surları civarındaki bir mezarlığa gömülmüştür. Balta Asmak ve Zorba Dövüşleri Yeniçeri zorbaları, bilhassa 18. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle İstanbul limanına gelen bütün mal ve erzak gemilerinin komisyonculuğunu, pazı kuvvetleri ve yatağanlarının keskinliği ile inhisarları altına almışlardır. O dönemde yaygın olan yeniçeri kahvehanelerinin kapılarına konulan ve mensup olunan ortanın nişanı ile bezenmiş bir levhayı, açıkta demir atmış ya da iskeleye palamar vermiş bir geminin burnuna asmak suretiyle mal sahibinden veyahut gemi kaptanından diledikleri miktardaki "koruma ücretini" tahsil edilebilen mezkur zorbalar, herhangi bir kimseye hesap verme zorunluluğu da hissetmemişlerdir. Bugün dahi halk ağzında musallat olma yerine kullanılan balta olmak tabiri de yeniçerilerin gemilere astıkları nişanlarına verdikleri isim olan "balta"dan gelmektedir. Yine, bir başka yeniçeri zorbası halihazırda gemide asılı olan baltayı indirir ve yerine kendi nişanesini asar ise derhal oracıkta iki güruh arasında kanlı bir kavga başlamaktadır. Mevzubahis nümayişe de sokak jargonunda "bıçak altından geçirme" denmektedir. Çatışma karara bağlanamadığı takdirde bilhassa Galata 'daki hendek içinde olmak üzere günü, saati ve şahitleri de tespit edilmek suretiyle küçük çaplı muharebe ileri bir tarihe ertelenmektedir. Tahmis Zorbaları 18. ve 19. asırda kahve, değirmende çekilmemekte; kavrulmasının akabinde Tahmis 'teki (bkz: Gaziantep ) büyük miri dibeklerde dövülmek suretiyle elde edilmektedir. Saf kahveye nohut veya benzeri bir katkı olmaması için de dibekçilerin başında mütemadiyen ihtiyar yeniçeri ustalarından dört nefer bulunmaktadır. Günde ortalama 2.000 okka kahvenin dövüldüğü Tahmis dibeklerindeki kontrolden sorumlu mezkur yeniçeriler, ellerinde saf kahveyle gelen kimseleri dibek başından zorla uzaklaştırmışlar ve akabinde mahsule yarı yarıya nohut katarak aradaki farkın karını dibekçiler ile paylaşmışlardır. Semer Devirmek Yeniçeriler arasında bir yoldaşın mensup olduğu ortayı bırakıp başka bir ortaya geçmesine semer devirmek denmiştir. Bu hal; terk edilen orta yoldaşlarına karşı en ağır hakaret olarak addedilmiş ve ahvalin bu şekilde hasıl olduğu vaziyetlerde bu yola başvuran nefer kati surette öldürülmüştür. Örneğin; Galata Yeniçerilerine mensup 25. orta neferlerinden biri, 1810'da yine Galata muhafazasına memur 71. ortaya semer devirdiğinde bölge derhal karışmış ve iki grup arasındaki şehir muharebesine dönüşen çatışma iki gün sürmüştür. Hamamlar ve Külhanbeyleri Yeniçerilerin gemi azıya aldığı dönemde bilhassa Fındıklı Hamamı , Tophane 'deki Kılıç Ali Paşa Hamamı , Galata 'daki Buğuluca Hamamı , Çeşme Meydanı 'ndaki Sokullu Mehmet Paşa 'nın Yeşil Direkli Hamamı, Kasımpaşa Büyük Hamamı, Unkapanı 'ndaki Azepler Hamamı , Hacıkadın Hamamı , Bahçekapı 'da Sultan Hamamı, Yeni Cami 'deki Haseki Hamamı , Yıldız Hamamı , Gedik Paşa Hamamı , Çemberlitaş Valide Hamamı ve Aksaray hamamı gibi çarşı pazar ortasındaki hamamlara kendini bilenler girmemektedir. Zira gaflet edip girenler ya bednam olmuşlar ya da başlarına bir bela gelmeden oradan çıkamamışlardır. Hırsızlığın ve dayağın da gırla olduğu mezkur yerlerin camekan odaları gece vakitleri bekarlar tarafından iskan edilmiş ve buralarda muhtelif sebeplerden mütevellit sık sık kanlı vakalar meydana gelmiştir. Yine, meşhur " külhanbeyi" unvanı da ilk kez Gedik Paşa Hamamı 'nda ikame eden yeniçeri zorbaları tarafından türetilmiş ve kullanılmıştır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Reşad Ekrem Koçu'dan Yeniçeriler ve Tarihimizde Garip Vakalar adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- 1640 İngiliz Devrimi
İngiliz Devrimi'nin niteliği konusunda muhtelif görüşler söz konusu olsa da genel anlamda hareketin hüviyetini iki temel anlayış üzerinden yorumlamak mümkündür. Bunlardan ilki; mevzubahis değişimin püriten bir devrim yani dini farklılıklardan yol çıkılarak başlatılan bir hareket olduğunu savunurken, bir diğer görüş ise bunun sınıf temeline dayanan bir burjuva devrimi olduğunu iddia eder. 1485 yılında yani Çifte Güller Savaşı 'nın akabinde tahtı ele geçiren Tudor hanedanı döneminde İngiltere, hızlı bir kapitalistleşme sürecine girmiştir. Bu dönemde yaşanan bir başka önemli gelişme de İngiltere'nin Katolik Kilisesi 'nden yani Papalık tan kopmasıdır. İşin dini boyutu bir tarafa bırakılırsa ülkedeki tarıma uygun toprakların %20'sini elinde tutan kilisenin Roma'dan ayrılmasıyla beraber Tudorlar, hazineye ek gelir elde etmek adına bu toprakların ivedi bir biçimde özelleştirilmesini sağlamış ve bütün bu gelişmelerin ortaya çıkardığı sonuç, kaçınılmaz bir şekilde İngiliz Burjuvazisi 'nin güçlenmesi olmuştur. Binaenaleyh gelişen burjuvazinin ve onun kalesi olan parlamento nun, velinimetleri olan Tudor hanedanını desteklemesinde herhangi bir beis de bulunmamaktadır. Ahvalin bu şekilde hasıl olduğu bir ortamda İngiltere, öz kaynaklarını yabancı bir gücün kontrolünden kurtarmasıyla beraber dünya ticaret egemenliği konusunda İspanya ile kıran kırana bir savaşa girmekten de çekinmemiştir. Ancak kraliçe 1. Elizabeth 'in ölümünün ardından tahta çıkan Stuart hanedanıyla burjuvazi arasında muhtelif konularda pek çok fikir ayrılığı söz konusu olunca meşhur 1640 Devrimi gerçekleşmiştir. Bu kısa anlatının bize gösterdiği, devrimin sınıf ve ekonomi temelli olduğu olsa da bütün bu hadiseler silsilesindeki dini öğeler de göz ardı edilmemelidir. İngiliz Devrimi'nin Aşamaları Kraliçe Elizabeth'in ölümün ardından İngiltere tahtına 1. James adıyla çıkan İskoç kralı 4. James , kendinden önceki İngiliz krallarının parlamento ile paylaşmış oldukları iktidarın tümünü kendi elinde toplamak istemektedir ve bu istencin içerisinde tabii olarak dinin denetimi de vardır. Püriten devrim görüşüne göre iç savaş ve bunun sonucunda ortaya çıkan ihtilal; İngiltere'nin inancı ile alakalı bir temsil sorunudur. Yani kimi bakımlardan muhafazakar olmalarına karşın demokrat nitelikli Püriten ler ve onları destekleyen parlamento ile merkeziyetçi bir Anglikan Kilisesi' ni destekleyen kral arasında gerçekleşen çatışmadan ibarettir. Nitekim 1. James de, tahta çıktığı gibi Habsburg lar ile barış yapmış ve Avrupa'nın her yanında Protestan lara karşı yürütülen cadı avını desteklemiştir. Kralın pek de ileri görüşlü olmayan İspanyol sempatizanlığı, İngiltere'nin bilhassa ticari anlamda büyük fırsatlar kaçırmasına sebebiyet vermiştir. Bu bağlamda İngiliz burjuvazisi de tepkisini ortaya koymuş ve dış politikada köklü bir yön değişikliğinin ancak toplumsal düzende değişim ile gerçekleşebileceğine kanaat getirmiştir. Yine, 1. James'in iktidarı esnasında gerçekleşen devlet toprağının ve soyluluk unvanlarının parayla satılması hadiseleri, başta burjuvazi olmak üzere İngiliz toplumunun tepkisini çekmiş ve bu tarz skandalların bir sonucu olarak İngilitere'de bir soylu enflasyonu durumu hasıl olmuştur. Bu ve buna benzer gelişmeler, 1. James ve onun halefi olan oğlu 1. Charles ile parlamentonun arasının iyiden iyiye arasının açılmasına sebebiyet vermiştir. Her ne kadar parlamento, 1625 yılında iktidara gelen Charles'ın idaresi sırasında çıkardığı Haklar Bildirisi ile meclis kararı olmadan vergilendirme veyahut yasa dışı tutuklama gibi uygulamaların gerçekleşemeyeceğini ilan edip bunu da krala onaylatmış olsa da 1. Charles, Petition of Rights 'ı kabul etmesinden çok kısa bir süre sonra parlamentoyu lağvetmiş ve kendi başkanlığında bir hükümet oluşturmuştur. Anglikan Kilisesi'nin desteğini de alan kralın baskı rejimi, 11 yıl boyunca devam edecektir. 11 yıllık zaman zarfı boyunca ülkenin maliyesinin gittikçe içinden çıkılmaz bir hal alması üzerine Charles, parlamentoyu 1640 ilkbaharında tekrar toplamak zorunda kalmıştır. Ancak vergi konusundaki düzenlemelere dair çıkan anlaşmazlıklar sebebiyle kral, 3 hafta sonra meclisi yine kapatmış ve aynı yılın kasım ayına gelindiğinde baskılara daha fazla dayanamayan hükümet, parlamentoyu tekrar göreve çağırarak, bu kez daha ılımlı bir tavır takınmıştır. 3 kasım 1640 yılında açılan ve 8 yıl sürecek olan namı diğer Uzun Parlamento 'nun ilk 7 aylık görev süresinde yaşanan gelişmeler de, İngiliz Devrimi 'nin temellerini atacaktır. Devrim Parlamentosu da aslında selefleri gibi ekseriyetle eşraf ve zengin tüccarlardan müteşekkildir ancak yüzleşmek zorunda kaldığı sorunlar, ülkenin ekonomik anlamda daha önce karşılaştıklarıyla mukayese edilemeyecek derecededir. Aynı şekilde, parlamento dışındaki muhalefet de, meclistekileri radikal kararlar alma konusunda baskı altına almış durumdadır. Her şeyden evvel parlamento, kralın bakanları ile diğer sorumluların görevlerinden alınmalarını ve cezalandırılmalarını istemektedir. Nitekim bu istence paralel şekilde ağır bir yargılama dönemi başlar. Bakanların bir kısmı idam edilirken bir kısmı da hapse atılır. Şanslı bir azınlık ise canını zor kurtararak ülke dışına kaçmayı başarmıştır. Bu gelişmelere ek olarak Uzun Parlamento; kralın emri altında sürekli bir ordu bulundurmasını engellemiş, kilisenin denetimini kendi tekeline almış ve parasal önlemleri arttırmıştır. Danışmanlarının harcanması konusunda oldukça cömert davranan 1. Charles, konu kendi haklarına gelince aynı alicenaplığı gösteremeyecektir. Muhtelif savaşımların akabinde parlamento ile kral arasındaki anlaşmazlığın sulh ile çözülemeyeceğine her iki taraf da kanaat getirmiş durumdadır ve 1642 yılının ocak ayında kılıçlar çekilecektir. Si Vis Pacem Para Bellum Savaşın ilk yıllarında Şövalyeler adı verilen kralcı birlikler daha başarılı görünmektedir. Zira savaş alışkanlıkları vardır ve bu doğrultuda yetiştirilmişlerdir. Saç biçimlerinden mütevellit biraz da alaycı bir biçimde Yuvarlak Kafalılar denilen parlamento birlikleri ise bilgi ve deneyim eksikliklerinden dolayı ilk zamanlarda çok zor günler geçirirler. İbreyi parlamentonun yönüne çevirecek isim ise yeni bir askeri ve siyasi lider olarak sivrilen Oliver Cromwell olacaktır. Cromwell, ismini ilk kez Uzun Parlamento'da duyurmuştur ve iç savaş başlayınca kendisine doğu kontluklarının savunulması görevi verilir. Şövalyelerin parlamento birliklerini çok sıkıştırdığı bir dönemde Cromwell'in Ironsides yani "Demir Saflar" denilen kıtaları bu saldırıları engellediği gibi kralın kıtalarını geri püskürtmeyi de başarır. Velhasıl 1646 yılında gerçekleşen ve ülkenin kaderini belirleyecek olan nihai muharebede yani Naseby Savaşı 'nda galip gelen taraf Cromwell'in komutası altındaki parlamento birlikleri olur. Ancak savaş sonrası ne yapılması gerektiğine dair parlamento saflarında ortak bir görüş yoktur ve bu bilinmezlik içerisinde 1. Charles, parlamento birliklerinin elinden kaçarak iç savaşı tekrar başlatır. Sahne yine Cromwell'dedir ve yeniden alevlenen mücadelenin galibi yine parlamento olur. Bu sefer işini sağlama almak isteyen Uzun Parlamento, 1. Charles'ı hemen yargılar ve 30 ocak 1649'da kralın boynunu vurdurur. İngiltere artık "özgür bir cumhuriyettir" ancak asıl güç, bir savaş kahramanı haline gelen Cromwell'in ellerinde toplanacaktır. Nitekim 1651'de 2. Charles'ın İskoçya'da krallığını ilan etmesiyle beraber Cromwell, bilhassa parlamento içerisinde kendi iktidarına karşı olanları da ezme şansını yakalar. İlk olarak Werchester yakınlarında 2. Charles ve ordusunu ağır bir yenilgiye uğratan bu dinamik adam, Londra'ya geri döndüğünde ise parlamentoyu kapatarak kendi yönetimini tesis eder. Ancak "özgürlüklerin savunucusu" olmasından dolayı kendisine teklif edilen! kral tacını nazikçe reddeder ... Cromwell'in dikta rejimi, 1658 yılındaki vefatına dek sürer. Onun ölümüyle beraber ortaya çıkan hem siyasi hem de askeri lider boşluğunu doldurmak için birtakım istişareler gerçekleşmişse de nihayetinde toplanan kurul, Stuart ları yeniden tahta çıkarmaya karar verir. Stuart hanedanından 2. Charles'ın 1660 yılında iktidara gelmesiyle beraber yaptığı ilk iş, Cromwell'in adamlarını yönetimden temizlemek olur ancak parlamentonun saygınlığına herhangi bir halel getirmez. Keza İngiliz demokrasi sinin sarsılması çok güç olan temelleri de bu süreçte atılır. Evvela 1679 yılında Habeas Corpus Act ilan edilir. Düzenlemeye göre; bireysel hak ve özgürlüklerin güvencesi olan bu yasa, yargı gücüyle yürütme arasındaki dengeyi kurmakta ve tüm İngiliz vatandaşlarının yargıç kararı olmaksızın tutuklanmalarını ile uzun müddet gözaltında tutulmalarını yasaklamaktadır. Bilahare 1689'da çıkacak olan Bill of Rights ile de siyasal sistem içerisinde parlamentonun ağırlıklı yeri belirlenmiştir. Bill of Rights'ın parlamentonun yetkisiyle alakalı hükümlerini özetlememiz gerekirse; - Kral, parlamentonun onayı olmaksızın yasaları ve bunların uygulamasını durduramayacaktır. - Parlamentonun onayı olmadan vergi toplamak yasa dışı sayılacaktır. - Barış zamanlarında parlamentonun onayı olmadığı takdirde ordu toplanması ve bulundurulması yasaklanmıştır. - Parlamento üyelerinin seçimi özgür bir biçimde yapılacaktır. Görülebileceği üzere bu ilkeler, bağımsız bir yasama gücünün isteyebileceği ve bekleyebileceği hemen hemen tüm noktaları ve ayrıntıları kapsamaktadır. Bu sayede mezkur temeller ve denge üzerine oturmuş olan İngiliz demokrasisi de 17. yüzyılın son çeyreğinden itibaren günümüze dek ciddi sayılabilecek hiçbir buhran veyahut zorlama girişimi olmaksızın yaşamını sürdürebilmiştir. İngiliz Devrimi hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Toktamış Ateş'ten Siyasal Tarih adlı eseri tavsiye ediyorum.
- Cehennemin Tarihi
Cehennem düşüncesi, insanlığın varoluşundan itibaren mütemadiyen türümüzün havsalasını meşgul eden bir sorunsal olagelmiştir ve mezkur düşünce ile alakalı olarak ilk dini inançları kapsayan kadim metinlerden başlayıp, muasır tanrıtanımazların yapıtlarına kadar uzanan geniş ve kümülatif bir bilgi birikimi söz konusudur. Binaenaleyh öteki dünyada yer alan uğursuz mekan ya da bir varoluş kaygısı olan cehennem kavramı, biçimden biçime girebilmekte ve muhtelif toplum tiplerine uyum sağlayabilmektedir. Cennet kavramı; nasıl insanın umutlarının, sevinçlerinin ve mutluluk istencinin yüceltilmesi ise, bilinçli insanlık kadar kadim olan cehennem de kinin, çelişkilerin ve güçsüzlüğün bir tezahürüdür. Geçici ya da ebedi ceza ve yargı düşüncesiyle ilintili olsun olmasın cehennem, her uygarlığın toplumsal sorunlarını çözmedeki başarısızlıklarının bir aynası ve insanlık durumunun anlaşılmazlığının ifşasıdır. Velhasıl türümüz, kendi gizemini çözemediği müddetçe her daim mevzubahis düşünce üzerinden tahayyüllerde bulunacaktır. Öteden beri tasavvur edilmiş cehennemler arasında arketip olacak derecede en eksiksiz, en sistemli ve en "umut kırıcı" olanı Hristiyan cehennemidir. Vicdan azabı ve cezaların sonsuza dek süreceği bilinciyle hem duyularımızda hem de aklımızda tahakküm kuran mezkur kavram, "mutlak acı" düşüncesiyle temellendirilmiştir. Yeni Platoncu mantık çerçevesinde tamamen rasyonel bir yapı olan ve lanet lilere ayrılmış bir mesken hüviyetindeki Hıristiyan cehennemi, insanın doğuştan gelen hakkı olan özgürlüğüne saygı göstermek isteyen bir "kurtuluş" dininin karşılığıdır ve mutlak iyi liğin kaynağından uzaklaşanların da yazgısıdır. Nitekim özgünlüğü ve gücü de buradan gelmektedir. Ancak tabii olarak Hristiyan cehennemiden evvel farklı dini düşünce sistemleri de öteki dünyadaki yaşam üzerine tefekkür de bulunmuşlardır ve ekseriyetinin konuya dair kanaati büyük benzerlikler taşımaktadır. Bu "herkese açık" ölüler diyarında iyiler ile kötüler arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir ve insanların yeryüzündeki yazgısı, hüzünlü bir biçimde mezkur mekana da uzanmaktadır. Bilahare ahlak bilincinin gelişmesi ile beraber ise gitgide kötülere mahsus olmak üzere önce geçici, Hıristiyanlığın palazlanmasıyla birlikte ebedi hale gelen bir cehennem düşüncesi hasıl olmuştur. Günümüz dünyasındaki yönelimi ise kısmen "geriye doğru bir dönüş" olarak yorumlayabiliriz. Geleneksel amentülerin popülaritesini kaybetmeye başlaması ve iyi ile kötü kavramlarının göreceleşmesi, iki anlamlılık diyalektiği içine yerleştirilmiş olan cennet ile cehennem kavramlarını ayıran çizginin de giderek silikleşmesine sebebiyet vermiştir. Bilhassa modern toplumlarda kolaylıkla gözlemleyebileceğimiz, onaylanma gereksinimi ile toplumsal baskının kısıtlamaları arasında sıkışan bireyin, mezkur konuya dair çözümü bilimsel metotlarda araması da yine ahvalin bir tezahürüdür. Velhasıl cehennemin tarihi aslen, kendi varoluşuyla yüzleşen insanlığın tarihidir ve geçmişteki kimi büyük düşünürlerin sezinlediği gibi insan potansiyel olarak, sırayla ya da aynı anda gerçeğe dönüştürdüğü "iki karşıt yazgı yı" da içinde taşımaktadır ... "Zihin kendi kendinin yeridir, ve onun içinde cehennemden bir cennet, cennetten bir cehennem yapılabilir." John Milton - Kayıp Cennet Semavi Dinlerde Cehennem Kusursuzca tanımlanmış olmasa da incelikle işlenmiş olan Hıristiyan cehennemi, Orta Çağ 'da bir arketip hüviyetindedir ve din kurucularına emsal teşkil etmesi bir tarafa, bireylerin bilincinde de canlı ve tehditkar bir imge oluşturmuştur. Medeniyetin doğduğu topraklarda ise 7. yüzyıldan itibaren Kuran ile İslam geleneği, mezkur cehennem tasvirinden geniş ölçüde esinlenmiş ve tasarının bilhassa halk kültürüne dayanan yönlerinden etkilenmiştir. Ancak özellikle "sonsuzluk sorunu"yla alakalı tereddütler yaşayan İslamiyet öğretisi, ortaya çıktığı toplumun yapısını da göz önünde bulundurarak konuya dair farklı bir anlayış benimsemiştir. Müslüman Cehennemi: Kıyamet Günü Kuran , Yakındoğu mitolojisi nden öğeler ile Yahudi ve Hıristiyan itikatlarının aynı potada eridiği çok ayrıntılı bir cehennem öğretisi içerir. Yeni ahit , Hıristiyan amentüsünde pek çok dalgalanmaya yol açacak belirsizlikler barındırırken; yalın, somut ve kesin bir nitelik taşıyan Müslümanların kutsal kitabı, herkesin üzerinde mutabık kalabileceği sağlam bir inancın yayılmasını kolaylaştırmıştır. Ancak yine de Hazreti Muhammed 'in imgelerle dolu ifadeleri bilahare ilahiyatçıları, alegorik yorum ihtiyacı duydukları konularda sıkıntıya sokmuştur. Diğer semavi dinlerde olduğu gibi İslam'da da simgesel imgeler mütemadiyen çift anlamlıdır. Anlatılmaz olanı zihinlerde canlandırmaya yönelik bu eğretilemeler, sözcüklere körü körüne bağlı kalınarak yapılan yorumlamaların etkisiyle ekseriyetle anlaşılırlığın önünde bir engel oluşturmuştur. Bütün bunlara bir de hadis , vaaz , tefsir ve apokrif metin geleneği eklenince nazik sorunların hasıl olması kaçınılmaz olmuştur. İslam'da kader anlayışı ana hatlarıyla şu şekilde ifade edilmiştir: İnsanın, dünyevi hayatı terki diyar etmesinin akabinde ruhu (bkz: nefs ), Münker ile Nekir isimli iki melek tarafından sorguya çekilir ve kelime-i şehadet getirmez ise kötü muamele görerek kendisine cehennemdeki müstakbel yeri gösterilir. Yine, iç duvarları sanki onu ezecekmiş gibi birbirine yaklaşan mezardaki istirahat yeri, bunaltıcı ve daraltıcıdır. Buna da kabir azabı denmektedir. Kıyamet günü 'nde ise melek İsrafil , Sur denilen borusuna üflediğinde bütün ölüler dirilecek ve dayanılmaz bir sıcaklığın hüküm sürdüğü çok büyük bir meydanda toplanacaklardır. Yine, bizim zaman algımıza göre 40 yıl sürebilen bir bekleyişin ardından ise Allah , hayattayken yapılan her şeyin kaydedildiği ve herkes için ayrı ayrı tutulan defterlere başvurmasının akabinde terazi sınamasıyla beraber insanları tek tek yargılayacaktır. Terazi sınavı esnasında günahların işlendiği müsveddeler bir kefede dururken, diğer kefede bulunan kelime-i şehadet yazılı küçük bir kağıt parçası ağır basabilmektedir. Binaenaleyh mezkur ahvalde mümin lerin kayrıldığı aşikardır. Şayet mümin, Kuran'ın cennet ile cehennem arasındaki bir bayıra yerleştirdiği ve açık bir şekilde tanımlanmamış bir kategori olan Fasıklar arasında yer alıyorsa dahi daima rabbinin lütfunu umut edebilir. Muhtelif metinlerde bahsi geçen, bir saç tekli kadar ince ve bir kılıç kadar keskin olan Sırat Köprüsü ise günahkarların üzerinden geçemeyerek iblis ler tarafından yakalandığı bir yol hüviyetindedir. Müslüman Cehennemi: Cezalar Günahkarlar cehenneme iblisler tarafından sürüklenerek götürülmektedir. Malik 'in hüküm sürdüğü mezkur mekanda 7 sayısı ve katları ehemmiyet arz etmektedir. 7 kapısı ile 7 katı olan ve her bir alt kata inildiğinde sıcaklığın 67 kat arttığı cehennemin tamamını 70.000 meleğin çektiği ifade edilmektedir. Yine, Malik, girişte 67 kez çağrıda bulunur ve cehennemin başta Nar (ateş), Sakar (kızgın ateş) ve Cihinnam ( Ge-hinnom ya da Gehenna 'nın bir türevidir) olmak üzere muhtelif isimleri bulunmaktadır. Cehennemdeki esas işkence, çoğumuzun tahmin edebileceği üzere ateştir ve en ağır günahlar, alt katlarda cezalandırılır. Hıristiyanlıkta da gözlemleyebileceğimiz üzere işkence çeşitleri zaman içerisinde çoğalmıştır: Boyna geçirilen ateşten halkalar, alev alev yanan katrandan gömlekler, kızgın demir pabuçlar, akkor haline gelecek kadar ısıtılmış madeni tabutlar, ayak tabanlarının altında beyni kaynatan kızgın kömürler, ateşten pençeleri olan ejderhalar, her bir sokuşu on yıl boyunca dayanılmaz ıstıraplar veren dev akreplerle dolu okyanuslar tasvirlerden bazılarıdır. Cehennem bir bütün olarak devasa bir büyüklüğe sahiptir. Örneğin; cehennemin en üst katından atılan bir taşın dibe varması 67 yıl sürer ve orada her şey, zaman ile mekan içinde ölçüsüzce yayılır: Günahkarların gövdeleri, her tür işkenceyi kolaylaştırmak için genleştirilir ve her ceza, insan algısı doğrultusunda yüzyıllar boyunca sürüyormuş gibi gelir. Cehennemin sonsuzluğu Kuran'da Ahkab sözcüğü ile ifade edilir ve aslında 67 yıllık bir zaman zarfına tekabül eden mezkur kelam, çoğul kullanıldığında sonsuzluk anlamına da gelebilmektedir. Öte yandan Hud suresi 107. ayet, cehennem azabının bir sonu olacağı umudunu vermektedir: "Rabbinin dilediği hariç, onlar (cehennem) gökler ve yer durdukça o ateşle ebedi kalacaklardır. Rabbin gerçekten istediğini yapar." Yine de son erekle alakalı olarak muhtelif düşünceler söz konusudur: İbn Safvan ekolü, yaratılmış tüm gerçeklikler gibi cehennemin de günün birinde yok olacağını ve Allah'ın mutlak yalnızlığına tekrar kavuşacağını ileri sürerken, farklı yaklaşımlar cehennemin sonsuza dek süreceği düşüncesine meyil etmiş durumdadır. Sapkınlar ve Cehennem Orta Çağ Hristiyanlığında cehennem inanışı, Maniheizm ve Katharizm başta olmak üzere muhtelif sapkın hareketlerin sürekli bir direnişi ile karşı karşıya gelmiştir. Mezkur akımların kökeni ise milattan sonra ilk yüzyıllarda Helen - Pers düşünceleriyle harmanlanmış mistik kültlerden etkilenen Gnostisizm e dayanmaktadır. Beden - Ruh ve İyi - Kötü ikiliğine dayanan, düalist hüviyetteki gnostik düşüncede evren, eşit güce sahip iki tanrı tarafından yönetilmektedir ve iyi tanrı ruhani dünyayı, kötü tanrı ise ruhun içinde hapsolmuş olduğu maddi dünyayı yaratmıştır. 3. yüzyılda gnostik hareket içinden çıkan Maniciler mezkur dayanılmaz dünyayı, cehennem kaygılarını yaratan ve kötücül güçlerin yönettiği karanlıklar diyarı olarak nitelendirmişlerdir. Gnostisizm'e göre kurtuluş, herkese kendi üstün doğasını gösteren gerçek bilgi ye ulaşmaktan geçmektedir. Mani 'ye göre dünya sona erdiğinde bütün maddi öğeler, günahlarından arınmamış ruhlar ile beraber bir kürenin içine ebediyen kapatılacaktır. yine bir başka gnostik hareket olan Ebiyonit lere göre ise kötüler kesinlikle yok edilecektir. Bu çevrelerin mirasçısı olan Kathar lar ve Albililer ise cehennem konusunda epey değişken düşüncelere sahiptirler. 14. yüzyılın başlarında engizisyon yargıcı Jacques Fournier 'nin Montaillou 'da gerçekleştirdiği kapsamlı soruşturma, günümüz Fransa' sının güneybatısında yer alan mezkur yörede ölümden sonra ruhların bir süre başıboş dolaştıktan sonra dinlenecekleri bir yere gittiklerine inanıldığını göstermektedir. Dünya sona erdiğinde ise herkes kurtulacak ve ahiret mutluluğuna kavuşacak, dört elementin eriyip kaynaşmasıyla beraber ortaya çıkacak büyük yangında kötülük yok olacaktır. Araf'ın Doğuşu Fransız tarihçi Jacques le Goff , Ortaçağ Batı Uygarlığı adlı eserinde Kilise Babaları döneminde filizlenmeye başlayan Araf kavramının kökenlerini anlatır. Buna göre; muhtelif çevreler tarafından cennet ve cehennem ikiliği köktenci ve tabiri caizse kaba bulunmaktadır. Ancak inananların çoğu, cehennemi hak etmese de mutlak bir arınmışlık gerektiren "seçilmişlerin" mutluluğunu hemen paylaşacak durumda da değillerdir. Binaenaleyh cehennemdekinden farklı olarak bir "araf ateşi" sayesinde iman edenlerin bağışlanabilir günahlarından arınması ve mezkur günahların "bedenden atılması" fikri hasıl olur (bkz: Aziz Patrick ). Kimileri için Araf, paganların çok katlı ölüler diyarı anlayışında sıkça rastlanan en üst kata tekabül ederken, kimileri için de İsa 'nın doğumundan önce ölen adillerin ruhlarının Kıyamet Gününü beklerken dinlendikleri ve Kitabı Mukaddes 'teki ifadeyle İbrahim'in Sinesi olarak aktarılan yeri ifade etmektedir. Velhasıl mevzubahis anlayış yavaş yavaş benimsenir ve 11. yüzyıldan itibaren ticaret burjuvazi sinin yükselişiyle birlikte ek bir ivme kazanır. 13. yüzyılın başlarına gelindiğinde ise Papa 3. Innocentius , Tüm Ermişler Yortusu için verdiği bir vaazda cehennemlik olmayan günahkarlar için bir arınma yerinin varlığına yani Araf'a resmiyet kazandırır. 1274 yılında da Lyon Konsili bunu bir öğreti şeklinde formüle eder. Nitekim Arafı'n ortaya çıkması tanrı ile insanlar arasında aracı konumunda bulunan kilisenin gücünü Endüljans sistemiyle birlikte büyük ölçüde arttırmıştır. Örneğin; Araf cezaları, "titiz bir tarifeyle" satın alınan dua okumalar ve ayin kutlamalarıyla azaltılabilmektedir. Binaenaleyh Araf, hızla ruhban sınıfı adına kazançlı bir ticaret dolaşımı içinde pazarlık konusu haline gelir. Kilisenin gücünün giderek artması ve ruhani bir gerçeğin para gibi bir meta ile sömürülmesi, bilhassa heterodoks akımların Araf kavramına şiddetle karşı çıkmasına sebebiyet vermiştir. 1134 yılında Arras 'ta Petrus Brusius 'un Henri adındaki bir tilmizi, Araf'ın varlığını yadsıdığı için tutuklanır ve birkaç yıl sonra Tapınak Şövalyeleri 'nin kurucu babası olan Aziz Bernard , Henri ve benzeri "inkar edenler" ile alakalı bir cadı avı başlatır. Bernard'ın farkında olmadığı şey ise uyguladığı vahşetin, 16. yüzyılda başlayacak olan reform hareketinin tetikleyeceği unsurlarından biri olacağıdır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Georges Minois'ten cehennemin tarihi adlı eseri tavsiye ediyorum.
- Efsanenin ve Kuruluşun Eşiğinde: Kartaca Kraliçesi Dido
Efsaneye göre; Sur kentinin kralı olan Malgernus ölürken ardında Pygmalion adında bir oğul ve olağanüstü güzelliğe sahip olan Dido isimli bir kız çocuğu bırakır. Pygmalion henüz çok gençtir ancak Sur halkı onu yine de kral olarak seçer. Dido ya da bir diğer ismiyle Elissa ise, annesinin erkek kardeşi ve bir Herkül kültü rahibi olan Acerbas ile evlendirilir. Sur halkının indinde Herkül rahibi, kralın ardından en yüksek statüye sahip olan kimsedir ve binaenaleyh toplum nazarında mezkur makamın ehemmiyeti büyüktür. Acerbas hem sahip olduğu sosyal statüsünden hem de işgal ettiği mevkiinin getirilerinden mütevellit yadsınamayacak derecede önemli bir servetin sahibidir ancak kraldan çekindiği için zenginliğini herkesten saklamaya çalışmaktadır. Dido ile gerçekleşen evliliğinin ardından ise eşinden bu durumu saklamak için hazinesini evinde tutmak yerine toprağa gömmeye karar verir. Ancak bu önlem yeterli olmaz ve Acerbas'ın serveti kısa bir zaman zarfının akabinde herkesin diline düşer. Söylentilerin kulağına kadar gelmesiyle, açgözlü kral Pygmalion, yasaları göz ardı ederek annesinin kardeşi ve kız kardeşinin kocası olan Acerbas'ı öldürerek merhumun hazinesine el koyar. Dido günlerce erkek kardeşinin yüzüne bakmaz fakat bilahare yüzüne gülücükler kondurarak ağabeyi ile barışmış gibi davranır. Bu şekilde davranmasının sebebi ise ona olan nefretinin azalması değil, ülkeden kaçmak için fırsat kollamasıdır. Bu doğrultuda kraldan son derece hoşnutsuz olan muhtelif asiller ile yakınlık tesis eden Dido, firar planını kafasında iyice şekillendirmesinin akabinde harekete geçmeye karar verir ve Pygmalion'a giderek yeterince yas tuttuğunu, bütün üzüntülerini geride bırakmak adına artık sarayda, onun yanında kalmak istediğini ifade eder. Açgözlü kral, Acerbas'ın hala daha gizli saklı kalmış birtakım zenginlikleri olduğunu düşünmektedir ve kız kardeşinin saraya gelmesiyle beraber mezkur servete de sahip olacağını düşünerek bu teklifi büyük bir memnuniyet ile kabul eder. Ancak Dido'nun farklı planları vardır ... Eşyalarını saraya nakletmek için ağabeyi tarafından kendisine yardım amaçlı gönderilen hizmetçiler ile anlaşan Dido, tüm mal varlığını kaçmak için hazırlattığı gemilere yükleterek kentin limanına doğru yola çıkar. Kendisiyle beraber gelmek isteyen vatandaşlarını da haber vermeyi ihmal etmeyen geleceğin Kartaca kraliçesi, serüvenine başlamadan evvel dini itikadının gerektirdiği ritüelleri de gerçekleştirmeyi ihmal etmez. Herkül'e adanmış kurbanların kesilmesiyle beraber yola revan olan Dido ve taifesinin ilk durağı Kıbrıs olur. Adadaki Jüpiter rahibiyle görüşerek yolculuğunun kutsanmasını isteyen Dido, vaat ettiği yeni kuracağı yerleşkedeki ömür boyu başrahiplik payesi sayesinde din adamından dilediğini elde eder ve Kıbrıs'tan ayrılmadan önce pek çok genç kızı da muhacirler ile evlenmesi için yanına alarak tekrar yol koyulur. Sur'da ise Pygmalion, kız kardeşinin firar ettiğini öğrenmiş ve büyük bir öfkeye kapılmış durumdadır. Dido'nun peşine takılıp onu öldürmeye niyet etse de tanrıların gazabına uğramaktan korktuğu için mezkur intikam planından vazgeçer. Zira kahinler onu, ileride "dünyanın en zengin kenti" olacak şehrin kurulmasını engellediği takdirde sonunun hiç olmayacağı konusunda uyarmıştır. Ahvalin bu şekilde hasıl olmasının ardından Dido ve yandaşları nihayetinde Afrika 'ya ulaşırlar. Buradaki halkın yabancılara iyi davrandığını ve ticarete meraklı olduğunu gözlemleyen Dido, onlarla bir anlaşma yaparak yolculuktan bitap düşmüş maiyetinin dinlenmesini sağlamak amacıyla "tek öküzün postunun kaplayacağı boyutta" bir arazi satın alır. Kurnaz kraliçe, yanındakilere postun küçük parçalara ayrılması suretiyle daha geniş bir alana yayılmasını emreder ve bu sayede halkının rahat bir şekilde yerleşmesine olanak tanımış olur. Bilahare bu araziye "post" anlamına gelen Byrsa adı verilecektir. Zaman içerisinde mevzubahis yerleşim yerine çok sayıda yerli, satmak üzere malzeme getirmeye başlar ve kısa sürede bölge, önemli bir ticari merkez hüviyeti kazanır. Bu gelişmelerin ardından daha önce yine Sur halkı (bkz: Fenikeliler ) tarafından kurulmuş olan Utica kentinin sakinleri, yeni gelenler ile bağlantı kurmak adına bir elçilik heyetini bölgeye yollar ve onlara kendi yerleşim yerlerinde yaşamaları için çağrıda bulunur. Birtakım görüşmelerin akabinde iki topluluğun consensus uyla yeni bir kent kurulmasına karar verilir ve kente Kartaca adı verilir. Kraliyet soyundan gelmesiyle itibariyle yeni şehrin kraliçesi de tabii olarak Dido olacaktır. İnançları doğrultusunda yeni kentlerinin bir "öküz kafası" üzerinde yükselmesini isteyen Kartacalılar, bilahare kahinlerin "burası bereketli ancak çok çalışmayı gerektiren bir toprağın, başkalarına hizmette bulunacak bir şehrin simgesidir." sözleri üzerine kentin, başka bir bölgede inşa edilmesi gerektiğine kanaat getirirler ve bu kez temel atılacağı yerin simgesi olarak öküz yerine "at kafası" kullanırlar. Bunun üzerine kahinler başka bir kehanette bulunurlar: "Burada savaşta çok başarılı olan güçlü bir devlet kurulacak ve bu temeller, zaferin habercisi olacak." Kartaca, ticari hüviyeti sayesinde hızla gelişir ve Kraliçe Dido'nun güzelliği dört bir yanda ünlenmeye başlar. Nitekim Mağrip kralı İarbas , Kartaca'nın ileri gelenlerini ülkesine davet ederek onlara kraliçeleri ile evlenmek istediğini belirtir ve eğer teklifini kabul etmezlerse Kartaca'ya savaş açacağını ifade eder. Bu talebi kraliçeye açıkça iletmekten çekinen elçilik heyeti ise daha münasip bir üslup kullanmaya karar verir ve Dido'ya; Mağrip kralının, halkına uygar olmayı öğretecek bir zevce aradığını ve aklına Kartaca kraliçesinden başka kimsenin gelmediğini söylediğini iletir. İlk başta bu teklife sıcak bakmasa da Dido, kendisine ve yeni kurulan şehrine aba altından sopa gösterildiğinin farkındadır ve zaman kazanmak adına İarbas ile evlenmeyi kabul edeceğini lakin öncesinde merhum kocası Acerbas için 3 ay süreyle yas tutması gerektiğini belirtir. İsteğinin kabul edilmesiyle beraber Dido, kentin en uzak köşesinde büyük bir ateş yaktırır ve başka bir adamın karısı olmadan önce merhum kocasının ruhunun huzura kavuşması için kurbanlar kestirir. Mezkur ritüelin tamamlanmasının akabinde yalın kılıç bir vaziyette adak ateşinin üzerine çıkan talihsiz kraliçe, aşağıda toplanmış olan halkının oluşturduğu kalabalığa bakar ve "Benim kocamın yanına gitmemi istiyorsunuz. Tamam, işte gidiyorum." sözlerinin ardından kılıcını kalbine saplayarak intihar eder. Vergilius , ünlü Aeneas destanını kaleme almadan evvel Kartaca ve Dido'ya dair geleneksel anlatı, yukarıda bahsini geçirdiğimiz şekildedir. Vergilius ise efsaneyi kendisine göre düzenlemiş ve Roma 'nın kuruluş mitleri ile özdeşleştirmiştir. Vergilius'un anlatısında tanrılar tarafından Roma'nın kurucusu olmak üzere Truva 'nın yıkıntıları arasından kurtarılan Aeneas , muhtelif yerleri dolaşmasının ardından Sicilya Adası 'na gelir ve buradan kendisine vaat edilmiş topraklar olan İtalya 'ya doğru yelken açar. Ancak Truvalılara olan kızgınlığının üstesinden gelememiş olan Juno , yarattığı korkunç bir fırtına ile Aeneas ile yoldaşlarını taşıyan gemileri darmadağın eder. Mezkur elim hadiseden kurtulan az sayıdaki kişiyle beraber Kartaca kıyılarına sürüklenen Aeneas, burada kraliçe Dido ve maiyeti tarafından dostça karşılanır. Ancak Aeneas'ın annesi olan tanrıça Venüs , Dido'nun ve halkının Truvalılara karşı tutumunun zaman içerisinde değişeceğinden endişe ederek bir hileye başvurmaya karar verir. Diğer bir oğlu ve aynı zamanda aşk tanrısı olan Cupid 'e Aeneas'ın küçük oğlu Ascanius 'un kılığına girmesini söyler ve gerçek Ascanius'u da Kıbrıs 'taki köşkünde uykuya yatırır. Bütün bunlar yaşanırken Aeneas da kraliçe Dido'nun düzenlediği görkemli bir ziyafette Truva'nın yıkılışından ve akabinde yaşadığı maceralardan bahsetmektedir. Bu sırada ise sahte Ascanius yani Cupid, kraliçenin kucağına oturmuş ve kalbine aşk şarkıları mırıldanmaktadır. Söz konusu gelişmeleri dikkatli bir biçimde takip etmekte olan Juno, Aeneas'ın soyunun sahip olacağı görkemi gölgelemek adına Venüs'e giderek Dido'yu Truvalı ile evlendirmeyi teklif eder ve Venüs de buna razı olur. Ancak Aeneas'ın kendisinden beklenen başarıları göz ardı etmesinden çekinen Jüpiter , bu durumdan çok rahatsız olur. İvedi bir biçimde habercisi Merkür 'ü yanına çağırır ve ona, Aeneas'ın yanına giderek İtalya'da kurması gereken kenti göz ardı etmesinin vahim sonuçlar doğuracağını söylemesini emreder. Mesajı almasıyla beraber Aeneas'ın yanındakilere Kartaca'dan ayrılmak için gemileri hazırlama emri vermesi bir olur. Her şey hazır olduğunda ise Aeneas, hiç istemese dahi tanrıların emirlerine karşı durulamayacağını bildiğinden ötürü halkı ile beraber Kartaca'dan Roma'ya doğru yola çıkar. Kraliçe Dido ise onun gittiğini öğrendiğinde maiyetindekilere büyük bir ateş yakmalarını emreder ve Aeneas'ın odasında bıraktığı kılıcı alarak mezkur ateşin üzerinde intihar eder. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Vergilius'tan Aeneas ve Alfred Church'ten Kartaca / Bir Afrika İmparatorluğunun Yükselişi ve Çöküşü adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Unutulmuş Bilgelik: Atlantis ve Kayıp Uygarlıklar Teorisi
Kuzey Afrika Berberi leri arasında, okyanusun dibine gömülmüş ancak kehanete göre yeniden yükselecek olan bir Attala ülkesi efsanesi bulunmaktadır. Yine, başka bir kadim uygarlık ve pek çok modern toplumun atası hüviyetindeki Keltler de geleneksel anlatılarında ifade ettikleri gibi, Avalon olarak adlandırılan batıdaki bir ülkeden geldiklerine inanmaktadırlar. Aynı şekilde, antropolojik olarak Keltlerin soyundan geldiği bilinen Bask ların da Atlantika şeklinde ifade ettikleri bir ülkeden geldiklerini söyledikleri bilinmektedir. Nitekim 1882 yılında Ignatius Donnelly tarafından yayınlanan Tufan Öncesi Dünya adlı eserde Bask halkının hem fiziki özellikler hem de dil açısından diğer Avrupa ulusları ile çok fazla benzerliğinin bulunmadığına dikkat çekilmektedir. Yazara göre; Basklar, Büyük Tufan sonrası Atlantis 'ten İber Yarımadası 'na göç etmişlerdir. Bunun yanı sıra Bask dili, Avrupa'da konuşulan diller ile karşılaştırıldığında müstakil bir lisan olarak öne çıkar ve ilginç bir şekilde Orta Amerika 'da yaşayan Paten kabilesinin dili ile büyük benzerlikler göstermektedir. Biraz daha doğuda, muhtelif İbrani ve Arap efsanelerinde " Ad" isimli bir ülkenin bahsi geçmektedir. Semavi amentülerin ilk insan olarak kabul ettikleri Adem 'in isminin, Ad-ami yani Ad halkından türetildiği savı düşündürücüdür. Kuran 'daki anlatıya göre Ad kavmi , günahları sebebiyle tanrının gazabına uğramıştır. Yine, bir Hint destanı olan Mahabharata 'da okyanusun ortasında bulunan Attala adlı bir kıtaya atıfta bulunulmaktadır. Amerika kıtasına baktığımızda ise Aztekler 'in, doğudaki büyük okyanusta bulunan Aztlan adlı büyük bir adadan geldiklerini ifade ettiklerini görürüz. İskandinav efsanelerinde ise Atland adlı bir ülkede yaşayan, sarışın ve mavi gözlü bir ırkın kendi ataları olduğundan bahsedilmektedir. Atlantik okyanusu üzerinde olduğu iddia edilen ve varlığı, Mısır lı rahipler tarafından Yunan filozof Platon aracılığı ile insanlığa duyurulan Atlantis , kuşkusuz uygarlığın ilk beşiği değildir. Peki mezkur rahipler neden Eflatun ile bu bilgiyi paylaşma ihtiyacı duymuştur ? Çünkü Platon'un, Sokrates 'in ölümün ardından çıktığı seyahatlerdeki duraklarından biri de Mısır'dır ve kendisi burada rahiplerin mensubu olduğu kült tarafından inisiye edilerek kardeşliğe müdahil olmuştur. Platon, Kritias adlı eserinde Atlantis'i Solon ve Kritias 'ın ağzından anlatır. Mezkur filozoflar arasındaki diyaloğa göre firavun Amosis döneminde (mö 570-525) Sais şehrini ziyaret eden Solon, burada bir üstat rahip tarafından Atlantis hakkında bilgilendirilmiştir. Mısırlı rahip Suchis , kadim zamanlarda Cebelitarık Boğazı 'nın ötesinde çok büyük bir kıta olduğunu, Mısır'dan hareket eden bir kimsenin denize ulaştığında adadan adaya geçerek okyanusu aştığını ve karşı kıyıdaki bir diğer kıtaya ulaşabildiğini Solon'a aktarmıştır. Rahibin ifadesine göre bu kıta, 9.000 yıl önce (günümüzden 12.000 yıl öncesine tekabül etmektedir.) büyük bir tufan ve deprem neticesinde sulara gömülmüş ve kolonisi olan Mısır ile ilişkisi kesildiği için Mısır uygarlığı gerilemiştir. Mısır'da takribi 10 yıl kaldığı düşünülen Solon'un, yönetici rahiplerle yakın temasına rağmen inisiye edilip edilmediğine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Lakin kendisine sırların açıklanmış olmasından ve pek çok Yunan filozofun Osiris mabedinde inisiye edilmiş olmasından mütevellit Solon'un da rahiplerin kardeşliğine müdahil olmuş olması kuvvet ile muhtemeldir. Öte yandan bir diğer inisiye isim olduğu varsayılan Yunan tarihçi Heredotos da Mısır'ı ziyaret etmiş ve burada Osiris rahipleri ile yakın ilişkiler kurmuştur. Yine Kritias'da, Mısırlı rahip Suchis, Atlantis'e dair anlatısını Solon üzerinden devam ettirir: "Tufan öncesi okyanusta gemi yolculukları yapılıyordu. Sizin Herkül Sütunları dediğiniz boğazın önünde bir ada vardı. Bu ada, Küçük Asya ve Libya 'nın toplamından daha büyüktü. Bu adadan geçerek, esas okyanusu çevreleyen karşıdaki kıtaya ulaşılabilirdi. Çünkü adayı çevreleyen deniz, dar bir geçittir fakat diğeri, gerçek denizdir. Onu çevreleyen topraklar da kıta olarak anılmayı hak eder. Eski geleneklerden, zamanın aşındırdığı bilimlerden size bir şey aktarılmış değil. Tufan, 9.000 yıl önce oldu. Şimdi bir efsane gibi görünüyor ama gerçekte dünyanın çevresinde ve gökyüzünde dönen cisimler sapmaya uğradı. Şiddetli depremler ve su baskınları oldu. Atlantis adası denize gömüldü. Tanrılar dünyayı tufan afetine uğrattıklarında dağlarda çobanlık yapanlar hayatlarını kurtarırken, şehirlerde yaşayanları sular sürükledi. O kesimlerde denizin halen geçilmez olmasının sebebi, adanın suya batışı sonrası deniz yollarının balçık ile kaplanmasıdır. Ama bu ülkede ne o zaman ne de başka bir zaman su, tarlaların üzerine çıkmaz. Dolayısıyla burada her şey en eskilerdir. Geçmişte önemli ne olay olmuşsa yazılıp, tapınaklarımızda muhafaza edildiler. Kutsal kayıtlarımıza göre bizim kentimiz (Sais) 8.000 yıl önce kuruldu. Atlantis'te Poseidon 'a adanmış kutsal bir tapınak vardı. Dış cephesi gümüşten, kuleleri altından ve çatısı da fil dişindendi. Poseidon'un Atlantislilere verdiği yasalar, ilk insanlar tarafından Orichalcum bir sütun üzerine yazılıp tapınağın içine yerleştirilmişti." Platon'un devam eden anlatısında Suchis, büyük felaket öncesi Atlantis adasından gelen orduların Akdeniz 'e kıyısı olan ülkeleri istila ettiğini ancak sonunda Atina lılar tarafından püskürtüldüklerini ifade eder. Atinalılar, Atlantislileri kendi adalarına kadar kovalamış ve bu esnada büyük tufanın meydana gelmesi sonucu, iki tarafın orduları da yok olmuştur. Eflatun; Solon ile Suchis arasında geçen diyalogların, Mısırlı öğretmeni Rahip Seknuphis tarafından kendisine aktarıldığını anlatır. İngiliz araştırmacı ve yazar James Churchward , Kayıp Kıta Mu adlı eserinde bahsini geçirdiği Naacal Tabletleri 'nde Atlantis'e önemli bir yer verildiğini ve önceleri Mu 'nun kolonisi olarak uygarlaşan Atlantlıların, zaman içerisinde bağımsızlıklarını kazanarak kendi imparatorluklarını kurduklarını ifade eder. Yazarın anlatısına göre tabletler, Atlantis'te Mu kozmik dinini öğreten okulların bulunduğunu ancak bağımsızlık sonrası ana dinden uzaklaşıldığını ve Atlantisli rahiplerin kendi güçlerini arttırmak için ana dini yozlaştırmayı çıkarlarına uygun bulduğunu aktarmaktadır. Atlantis'te dini yozlaşma, Osiris'in ortaya çıkışına kadar sürer. Söz konusu tabletlere göre; günümüzden 22.000 yıl önce Atlantis'te doğan Osiris , genç yaşında doğduğu yeri terk ederek Mu 'ya gider ve burada Bilgelik Okulu 'nda eğitim görür. Mu Kıtası'nda Naacaller arasında "üstat rahip ve kutsal kardeş" unvanını alana kadar kalan Osiris, bilahare dini bir reform başlatmak gayesiyle doğduğu topraklara geri döner. Ülkesinde yozlaşmış Atlantis dinine ve rahipler sınıfa karşı bayrak açan Osiris, güçlü karakteri ile kısa zaman içerisinde halk üzerindeki tesirini arttırır ve yozlaşmış ruhbanları, itibarını yitirmiş olan mabetlerden temizler. Ölümüne kadarki süreçte ülkesinin ruhani lideri sıfatına haiz olan Osiris, kendisine teklif edilen imparatorluk titrini ise reddeder. Vefatının ardından ise takipçileri, onun anısını yaşatmak adına itibarını yeniden kazandırdığı ata inancına "Osiris dini" adını verirler. Osiris adı, Mısır panteonunda da önemli bir yer işgal etmektedir. Onun isminin Mısır'a, Hermes (bkz: Toth ) tarafından getirildiği ve zaman içerisinde saf dinin yozlaşması ile Osiris'in, tanrılardan biri haline geldiği sanılmaktadır. Mısır panteonunda adı daima Osiris ile beraber anılan İsis , aynı zamanda tanrı kavramının dişil ifadesidir ve mezkur ikilinin oğlu olan Horus da kutsal kelamın tezahürüdür (bkz: Teslis ). Amerikalı yazar Sherley Andrews 'a göre Atlantis'te, ruhun ölümsüzlüğü ile yeniden doğuşuna ve insanın, muhtelif hayatlarda yaşadığı deneyimler sonucunda olgunlaşıp tekamül ederek yüce tanrı ile özdeşleştiğine inanılmaktadır (bkz: Ene'l-hakk ). Yine, bu inanç doğrultusunda daire kavramı, her şeyin kaynağı olan tanrı yı sembolize etmektedir ve binaenaleyh Atlantisliler, tapınaklarını ve şehirlerini dairesel biçimde inşa etmişlerdir. Yeni yıl törenlerini de miladi takvime göre 21 Haziranda ve Poseidon Tapınağı'nda gerçekleştiren mevzubahis uygarlık, aynı zamanda güneş i de yaşamın kaynağı ve yüce tanrının bir diğer sembolü olarak kabul etmiştir. Ortodoks bilim çevreleri, gerek Mu gerekse Atlantis uygarlığından günümüze somut bir veri kalmamış olmasından mütevellit söz konusu medeniyetlerin hiçbir zaman var olmadıklarını kabul etmektedir. Ancak antikiteden günümüze ulaşmış eserlerin aktardığına göre yok oluşunun üzerinden 10.000 yıldan fazla bir zaman zarfı geçmiş bir uygarlığın, iddia edildiği gibi üzerinden büyük bir savaş ve dünyanın çehresini değiştiren bir tufan felaketi de geçtiği göz önüne alındığında meydana gelen tahribatın sonucu olarak ahir zamana herhangi bir buluntu kalmamış olması olağan ve ihtimaller dahilindedir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Churchward James'ten The Children of Mu, Andrews Shirley'den Atlantis ve Spence Lewis'ten Occult Sciences in Atlantis adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Hikmetin ve Kudretin Simgesi: Hz. Süleyman
Adı huzur anlamına gelen Süleyman , İsrail ve Yehuda tahtına çıkarıldığında, tanrı ona ne istediğini sorar. Zenginlik veyahut uzun bir yaşam yerine, "Kuluna halkını yargılaması için sezgi dolu bir yürek bağışla ki, iyi ile kötüyü ayırt edebileyim." şeklindeki yanıtıyla tanrıyı hoşnut eden Süleyman, gösterdiği tevazu sayesinde rabbinin inayetine mazhar olur ve tanrı ona "sana bilge ve sezgi dolu bir yürek verdim; öyle ki, senden önce senin gibisi gelmedi, senden sonra da senin gibisi gelmeyecek. ve sana istemediklerini de, hem zenginliği hem şerefi verdim; öyle ki, yaşadığın sürece öbür krallar arasında senin gibi olmayacak." şeklindeki emrini bildirir. (1. Krallar 3:5 - 14) Nitekim Kitab-ı Mukaddes 'te Süleyman'ın saltanatı, refah ve itibar ile anılır ve bilgeliği Mısır 'ın tüm bilgeliğinden dahi üstündür ve o, okuyucuya kusursuz bir bilge olarak tasvir edilir. (1. Krallar 4:30) Süleyman'ın bilgelik kavramı ile özdeşleştirilmesi yalnızca Eski veya Yeni Ahit anlatısı ile sınırlı kalmaz. Keza İslam 'da da Süleyman, mezkur mefhumun timsalidir. Yine, "Bilgeliğin başı, Allah korkusudur." sözü ya da gayb hakkındaki irfanı gibi vakıalar, Süleyman'ın bilgeliğinin tezahürleridir. İslam itikadında ise Süleyman, bir Müslüman hüviyetinde ve doğal dünya ile iletişim halinde tasvir edilir. Bunun yanı sıra tanrı ona ruhani bir egemenlik de ihsan eylemiştir. "Rüzgarı ona boyun eğdirdik, onun buyruğuyla nereye isterse oraya eserdi; aralarında bina ustaları, dalgıçlar ve zincirler ile bağlı olan cinleri de." ( Kuran 38:35 - 36). Mezkur cin lerin, Süleyman'ın meşhur tapınağının inşası esnasında onun emrinde çalışmış olmaları da bilhassa dikkate değerdir. Süleyman aynı zamanda Eski Ahit 'te bulunan Süleyman'ın Ezgileri kısmında betimlendiği gibi kadınlara duyulan mistik aşkın da timsalidir. Nitekim İslam 'da mevzubahis mistik aşk, Süleyman tarafından putperestlikten döndürülen Saba Melikesi Belkis 'in hikayesinde canlı bir şekilde okuyucuya aktarılır. Süleyman Saba Melikesine, Kelime-i Şehadet 'te ifade edildiği gibi "Allah'tan başka tanrı yoktur." diyerek yanılsama ile tek hakikat arasındaki farkı öğretmiş ve nihayetinde Belkıs, Süleyman'ın eşi olmuştur. Anlatıdaki tevriye ile ifade edilmek istenen ise Belkıs'ın, bilgeliğin ve benliğin ifadesi olan Süleyman'ı tanımlayan kozmik sonsuzluğun idrakine vararak iman etmesidir. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere hem Yahudi hem de İslam geleneklerinde Süleyman, olağanüstü hikayeler ile mütemadiyen ilişkilendirilmiştir. Rabbani ve kabalistik ilmin konusu olan ve mezkur ilimde efsanevi bir kişilik, gizli güçlere sahip bir usta olarak tasvir edilen Süleyman, konuya dair merakı olanların her daim ilgisine mazhar olmuştur. Örneğin; bir kabalistik efsanede Süleyman, iblise Sur kralı Hiram 'ı cehennemin yedi katına götürmesini emreder. Bu sayede Hiram döndüğünde ona yeraltı dünyasında gördüğü her şeyi anlatabilecektir. Süleyman'ın edebiyattaki yeri yalnızca kutsal veyahut apokrif metinlerdeki anlatıyla da sınırlı kalmaz. Binbir Gece Masalları 'ndan bir tanesi olan Balıkçı ve Cin Masalı 'nın da ilham kaynağı olan Süleyman, söz konusu hikayede mühür yüzüğünü kullanarak kötü bir ruhu 1800 yıl boyunca bir kavanoza hapseden kahraman olarak betimlenir. Süleyman'ın mühür yüzüğünü süsleyen motifin ise cennetten kendisine ihsan edildiği rivayet edilmektedir. Yine, motifin anlamına dair muhtelif görüşler söz konusu olsa da bir fikir birliğinden bahsetmek mümkün değildir. Yüzüğün üzerindeki kadim sembollere dair en makul açıklama ise göğün ve yerin birleşimini simgelediğine dairdir. Mezkur eşya üzerindeki iki üçgenden birinin ucu gökyüzüne işaret ederken, diğeri yeryüzüne dönüktür. Simge bir yönüyle insan varlığının maddi bedenini ve ruhunu, bundan oluşan bütünü, bir yandan ise dişil ve eril ilkeleri, özdeksel ve tinsel değerlerin bütünlüğünü ifade etmektedir. Farklı kültürlerdeki muadillerine örnek vermemiz gerekirse Uzak Doğu kültlerinden popüler bir figür olan Yin Yang buna benzer bir simgedir. Aynı şeklide, dünyaya giriş ve çıkış noktalarını temsil ettiği de varsayılan ve Tunç Çağı 'ndan itibaren benzerlerine rastlanan motif; iç içe geçmiş yani kesişen iki üçgenden oluşmaktadır ve bu geometrik şekiller, aralarına "tanrının en yüce adı" sözcüklerinin kazındığı iki eş merkezli dairenin içine yerleştirilmiştir. Yine, simya da yukarı ve aşağı bakan üçgenler, ateş ile su yu temsil etmekte ve "zıtların birleşimini ve dönüşümünü" simgelemektedir. Bu üçgenlerde cinsel bir sembolizm görenler de yok değildir ve gerçekten de Mısır hiyerogliflerinde V şekli, kadın kasık kemiğinin yapısından esinlenmiş gibi görünürken ve yukarı bakan üçgen de bir fallus olarak kabul edildiğinde pekala mevzubahis geometrik şekillerin birleşimi, evrendeki ve cinsiyetler arasındaki arasındaki uyumu tasvir ediyor olabilir. Her ne olursa olsun bu nişan, İslam dünyasında sikkelerde ve süslemelerde sıklıkla kullanılan bir motif olagelmiştir ve Davut Yıldızı olarak da bilinen bu simge, bugün modern İsrail Devleti'nin bayrağındaki altı köşeli yıldıza da tekabül etmektedir. Bugün Batı Ürdün 'ü, Güney Lübnan 'ı ve Orta Suriye 'nin tamamını kapsayan bir devlet kuran Hz. Davut 'un halefi olarak tahta çıkan Süleyman'ın iktidar yolculuğu ise Eski Ahit'teki anlatıya göre pek de kolay olmamıştır. Zira Davut ölüm döşeğindeyken bir diğer oğlu olan Adoniya , birleşik krallık içinde Yehuda 'nın üstünlüğünü sağlamak isteyen, hoşnutsuzluk içerisindeki Hebron lu üst düzey ve dini kademelerin desteğini alarak Kudüs 'ün hemen dışında taç giyer. Ancak Davut son nefesini vermeden evvel Yevus lu eşi Batşeba , Natan ve baş kahin Zadok 'un liderliğini üstlendiği grubun desteklediği Süleyman'ı halefi olarak ilan eder ve Batşeba'nın oğlu, Gihon pınarında takdis edilerek, Ahit Sandığı 'nın huzurunda iktidarı devralır. Binaenaleyh Adoniya'nın tahtı gasp girişimi bu şekilde başarısızlığa uğramış olur. Süleyman'ın devrinde İsrailoğulları gücünün ve zenginliğinin doruğuna ulaşır. Davut'un kadim kabile bağlarını zayıflatma ve Kenanlı nüfusu daha da asimile etme yönündeki merkezileştirme politikasını devam ettiren Süleyman, ordusunu da savaş arabaları ve süvariler ile güçlendirerek otoritesini iyiden iyiye kuvvetlendirir. Bunun yanı sıra Akabe Körfezi 'nin başında bulunan Ezion - Geber 'de, tüm Kızıldeniz 'de hüküm sürecek olan bir donanma da inşa ettiren Yahudilerin kralı, yatırımlarını yalnızca askeri alan ile de sınırlı tutmamaktadır. Mısır ve Kilikya ile at ticareti yapan, Lübnan 'dan kereste alan, gemileri Kudüs'ü ziyaret edip kente ve krala hediyeler yağdıran Saba Melikesinin memleketi olan Yemen ile baharat, metal ve değerli taşlar üzerinden alım satım gerçekleştiren Süleyman'ın liderliğindeki Birleşik İsrail Krallığı, bulunduğu bölge itibariyle her açıdan dikkate alınması gereken bir güç pozisyonundadır. Medeni bir toplumun olmazsa olmazları arasında yer alan şehirleşmenin öneminin de bilincinde olan Süleyman, bu maksat ile yoğun bir imar çalışması başlatmaktan da geri durmaz. Kudüs'ü, kentin antik merkezi olan Ophel Tepesi 'den kuzeye doğru genişleterek şehrin hacmini iki katına çıkaran kral, Sion Dağı 'nı da içine alacak şekilde eski kraliyet ailesinin ikametgahı olan yerde de yeni bir sarayın inşasının startını verir. Rivayete göre; mezkur sarayın harem bölümünde yabancı hükümdarların "hediyesi" olan 700 prenses ve 300 cariye bulunmaktadır. Ayrıca Lübnan Orman Evi adı verilen ve sedir ağacından mamul bir silahlık ile fildişi tahtının bulunduğu bir mahkeme salonu da yaptırdığı söylenen Süleyman'ın tartışmasız en önemli eseri; Beit Hamiqdaş yani Mukaddes Ev anlamına gelen meşhur Süleyman Mabedi 'dir. Kitab-ı Mukaddes'in anlatısına göre Süleyman; tapınağın inşası için 30.000 İsrailliyi Lübnan'da ağaç kesmesi, 80.000 kişiyi dağlarda taş çıkarması ve 70.000 hamalı da mezkur taşları taşıması için işe koşmuş, bütün bu süreci de 3300 usta denetlemiştir. Tabii olarak bu sayıları gerçek addetmeye gerek yoktur, zira burada amaç yapılan işin büyüklüğünü ve ihtişamını vurgulamaktır. Süleyman, tapınağın inşasına saltanatının dördüncü yılında başlar ve süreç toplamda 7 yıl 5 ay gibi bir zaman aralığına tekabül eder. (mö 958-951) Krallar kitabı 'nda tapınağın plan olarak doğu ve batı yönünde 60 kübit uzunluğunda, 20 kübit genişliğinde ve 30 kübit yüksekliğinde bir dikdörtgen hüviyetinde olduğu ifade edilmektedir. Bu bilgilerin ışığında Süleyman Tapınağı 'nın yaklaşık olarak 10 metre genişliğinde, 30 metre uzunluğunda ve 15 metre uzunluğunda olduğunu tasavvur edebiliriz. Antik dünyada tapınakların amacı, basit bir şekilde ifade etmemiz gerekirse tanrı için bir konut sağlamaktır ve bu nedenle bilhassa doğudaki diğer muhtelif mabetler gibi Süleyman Tapınağı da mimari plan açısından bir "ev" hüviyetindedir. Tapınak, içeriye doğru ilerledikçe daha özel, daha mahrem ve daha kutsal hale gelen üç odaya bölünmüş durumdadır. En dıştaki oda, Ulam yani sundurmadır. Bunun ötesinde ise altın bir sunak, on kollu şamdan ve diğer değerli eşyaların bulunduğu bölüm olan Hekal vardır. Hekal ise doğrudan mükemmel bir küp hüviyetindeki penceresiz bir oda olan Debar 'a açılmaktadır. Burası aynı zaman da katlanır kapılar ile kapatılan ve "zifiri karanlıkta yaşayacağını" (1. Krallar 8:12) bildiren Yahve 'nin Ahit Sandığı tarafından sembolize edildiği kutsalların kutsalı Harim 'dir. İki devasa altın melek tarafından çevrelenmiş olan mezkur sandık, rivayete göre 300 yıldan fazla bir süre hiçbir insanın eli değmeden bu noktada bekletilmiştir. Velhasıl tapınak tamamlandığında Süleyman, eserini tanrıya adamıştır. Ancak tapınakta ne tanrının adı geçmektedir ne de sureti bulunmaktadır. Bunun nedeni ise Yahudilerin tanrısının bir mekana kapatılamayacak kadar kudretli olmasıdır. Başlangıçta, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere tanrının varlığı, tapınağın en iç ve en kutsal yerinde bulunan Ahit Sandığı ile sembolize edilmektedir fakat Asurlular MÖ. 586'da tapınağı yıkmış ve sandık ortadan kaybolmuştur. Bu nedenle MÖ 520'de yapılan ve bilahare kral Hirodes tarafından genişletilen ikinci tapınak tamamen boştur. Binaenaleyh bu durum semavi dinlerde, her türlü şekil ve tasvirin ötesindeki Tanrı kavramının da gelişmesine olanak tanımıştır. Kur'an'daki anlatıya göre; 40 yıllık saltanatının akabinde Süleyman, asasına dayanır halde ölmüş ve emrinde çalışan cinler, ancak ağaç kurdu asayı yiyip de Süleyman yere düşünce onun öldüğünün idrakine varmışlardır. Hz. Süleyman'ın hayatına ve icraatlarına dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Kitab-ı Mukaddes'i ve Kuran'ı okumalarını tavsiye ediyorum.
- Şah İsmail'in Zuhuru ve Dini Düşüncesi
Akkoyunlu Devleti 'nin hakim olduğu coğrafyada ortaya çıkan ve kurucusunun mensup olduğu şeyh ailesinin adıyla anılan Safeviler , Türk tarihinin en ilginç siyasi oluşumlarından birini teşkil etmişlerdir. Devletin kurucusu olan Şah İsmail, evveliyatında Sünni bir tarikat olarak bilinen, akabinde ise Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar dönemlerinde Oniki İmam Şiiliği' ni benimseyen Erdebil li bir şeyh ailesine mensuptur. Mezkur ailenin tabanı, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere Türk unsurlarına dayanmaktadır. İkinci Murat devrinde Şeyh Cüneyd, Anadolu 'ya gelerek Osmanlı ulema sı ile dini konularda tartışmış; bilahare ise, bilhassa Samsun yöresinde kümelenmiş olan Çepni gruplarını etrafında toplayarak Pontus Rum Devleti 'ni fethe dahi yönelmiştir. Binaenaleyh Şeyh Cüneyd'in mevzubahis kesimlerde büyük bir şöhreti hasıl olmuştur. Yine, Kuzey Karadeniz havalisinde Çepni topluluklarının Trabzon sınırında yoğun bir şekilde yerleşmeleri de bu döneme tekabül etmektedir. İlerleyen zamanlarda Şeyh Cüneyd'in torunu olarak Şah İsmail, Akkoyunlu idaresi altındaki büyük Türkmen boylarınca dini bir lider olarak tanınmış ve söz konusu klanlar, kadim dini gelenekleri ile bezenmiş İslami anlayışlarıyla kendilerine hitap eden İsmail'in etrafında birleşmişlerdir. Nitekim Şah İsmail de bir tarikat şeyhi olarak bu inancı tıpkı dedesi gibi çok iyi kullanmıştır. Şunu da belirtmek de fayda vardır ki; Şah İsmail ve halefleri hiçbir zaman ve katiyetle kendilerini bulundukları coğrafya itibariyle Farisi veyahut Sasani Devleti 'nin mirasçısı şeklinde tanımlamamışlardır. Velhasıl Şah İsmail, o sıralarda Sünni İslam'ın temsilcisi olma sıfat ve meyilleri henüz tam olarak teşekkül etmemiş Osmanlı Devleti 'nin sıkı iktisadi ve sosyal baskısı altındaki geniş konargöçer grupları üzerinde etkili olmuş ve binaenaleyh hitap ettiği güruhların nezdinde Osmanlı sistemi karşıtı bir dini misyonun temsilcisi olarak benimsenmiştir. Doğu ve Güney Anadolu ile Kuzey Karadeniz yaylalarında ve iç kesimlerde nispeten serbest yaşamaya alışmış büyük Türkmen teşekkülleri, Osmanlı idaresinin vergi toplama amaçlı iskan, belirli bir nizam altına alma, tımar rejimini güçlendirme çabalarından yadsınamayacak derecede rahatsızlık duyarak tabiri caizse bir kurtarıcı beklemektedir. Nitekim o esnada kendilerine öz dilleri ve Şamanist öğelerle yoğurdukları İslami anlayışlarıyla seslenen Şah İsmail, tam olarak aradıkları profile uygun bir hüviyettedir. Filhakika mezkur boyların ekseriyeti yüksek İslami kalıplardan uzakta, Orta Asya 'dan kalma motif ve gelenekler ile süslü, basit bir İslami telakki içindedir ve bu durum bir bakıma benzer inançlar manzumesi içerisinden çıkan Osmanlılar nezdinde ilk zamanlarda pek de yadırganmamaktadır. Ancak Şah İsmail'in ortaya çıkarak mevzubahis inancı, siyasi bir kılıfa sokması ve hedef olarak da Anadolu'yu seçmesi bu nokta-i nazarı değiştirmiştir. Osmanlı ulema ve entelektüelleri zaman kaybetmeden İsmail'in aksiyonlarına karşı tedbir amaçlı daha katı bir anlayışı siyasi konjonktüre ikame ederler ve söz konusu tavır, Osmanlı Devleti'nin özellikle 16. yüzyıldaki dini misyonunda ciddi bir kırılmayı da beraberinde getirir. Bütün bu gelişmelerin akabinde Şah İsmail ustaca bir manevra ile yarı göçebe bir hayat tarzı idame ettiren Türkmenlerin zihniyetlerine uygun tarzda, mesiyenik yani mehdi ci karakterde bir Şii propagandayı icra etmeye başlar. Mevzubahis plan doğrultusunda da halife olarak sıfatlandırılan propagandacılar, Anadolu'da benzeri inançlar içerisindeki Türkmenlerin yaşadıkları yerlere giderek, çeşitli hediyeler ile beraber daha serbest ve müreffeh bir hayat vaadinde bulunmakta zaman kaybetmezler. Nitekim bu hususu, Hatayi mahlasıyla Türkçe olarak kaleme aldığı Nefes denilen şiirlerinde Şah İsmail de açık bir şekilde belirtmektedir ve şiirlerini topladığı divan ında kendisini mezkur kitleye "mehdi hüviyetinde ve Hazreti Ali 'nin mazharı" olarak göstermekte de herhangi bir beis görmemektedir. İsmail'ın bu tavrı, Orta Asya'da Müslüman olmadan evvel kendilerini tanrının insan bedenine girmiş biçimi gibi tanıtan dini liderlere tabi olup karışıklık çıkaran ve İslamiyet'in benimsenmesinin ardından da bu itiyatları devam eden Türkmen grupları için şaşırtıcı değildir. Türkmenlerin kabilevi inançlarıyla bezeli İslami düsturları; Şii motifleri olan Hz. Ali ve Oniki İmam kültleri, Kerbela matemi ve benzeri temel inançlarla karışarak nihayetinde Kızılbaşlık ve Alevilik olarak nitelendirilebilecek bir hüviyete bürünmüştür. Hiç şüphesiz bu inanç manzumesi, Oniki İmam doktrininden nispeten farklı bir mahiyettedir. Yukarıda bahsini geçirdiğimiz gelişmelerin ışığında; kadim Gök Tanrı kültü görünüşte "Hak - Muhammed - Ali" formülünün ifade ettiği "üçlüye", aslında ise Hz. Ali'den başkası olmayan Tanrı'yı ifade eden tek bir uluhiyet kavramına indirgenmiştir. Binaenaleyh bu anlayışın Oniki İmam Şiiliği veyahut Caferilik ile herhangi bir ilgisi bulunmamaktadır. Yine, böyle bir değerlendirme tahtında Anadolu'daki Kızılbaş veya Rafızi olarak anılan zümreleri Şii olarak kabul etmek de doğru değildir. Şah İsmail'in kurguladığı inanç sistemi Safevi Sufiliği' ne göre teşekkül etmiş, tabiri caizse bir nevi "Halk İslamı'dır". Osmanlı merkezi idaresinin bu zümreyi, on iki dilimli ve kızıl renkli başlıkları dolayısıyla Kızılbaş olarak adlandırmasına karşılık olarak; onlar kendilerine zaman içerisinde Alevi diyeceklerdir. Bu açıklamadan hareket ile "Kızılbaş" tabirinde herhangi bir aşağılayıcı yön olmadığını da belirtmekte fayda vardır. Misal; Osmanlılar, yeşil sarık giydikleri için Şirvanşahlar için de Yeşilbaş tabirini kullanmışlardır. Yine, Osmanlılar için ise ulemanın taktığı beyaz sarık sebebiyle Akbaş tabirinin yaygın olarak kullanıldığı bilinen bir gerçektir. İşte dini inançlarının mahiyetleri bu şekilde olan Şah İsmail hareketi, aslında doğrudan doğruya Anadolu'daki konargöçer kabileleri hedef almıştır ve nitekim şah, asıl ihtilali Anadolu'da çıkarmak istemektedir. Bilhassa Karaman bölgesi, Antalya ve İçil 'in dağlık alanlarında ikame eden kalabalık Türkmen grupları da ona destek vermektedirler. Doğrusu Karaman bölgesi halihazırda hiçbir zaman Osmanlı idaresine tam olarak ısınamamıştır ve buna ek olarak eski tımar sahibi Karaman sipahileri de toprakları ellerinden alındığı için büyük bir huzursuzluk içindedirler. Ahvalin bu şekilde hasıl olması da bölgenin, Osmanlı karşıtı bir harekete destek verecek altyapıyı oluşturmasına sebebiyet vermiştir. Yine, evveliyatında bahsini geçirdiğimiz üzere, Osmanlı idarecilerinin sert tavırları ve aşırı vergi taleplerinden rahatsızlık duyan kesimler de gözlerini Şah İsmail'e çevirmiş durumdadırlar. 1501 - 1510 devresinde Yavuz Sultan Selim , Trabzon sancağında iken mevzubahis tehlikenin yakinen farkına varmıştır. Şahkulu ve Nur Ali Halife İsyanları (1511 - 1512) ortalığı adeta yangın yerine döndürmüştür ve binaenaleyh Selim, Osmanlı Devleti'nin öncelikle bu harekete karşı kendisini tanımlamasını, böylece dini / siyasi tehdit oluşturan Safeviler'e bir set çekilmesini elzem görmektedir. Dönemin Osmanlı tarihlerinde Şah İsmail'in ortaya çıkışı ve dini düşünceleri konusunda çok sert ve suçlayıcı ibarelere rastlanır. Aslında bu durum Osmanlı karşıtı bir dini - siyasi telakkiye yönelik savunma mekanizması olarak da mütalaa edilebilir. Bilhassa daha sonra şeyhülislam lığa getirilen ve Safeviler'e yönelik seferin meşruiyetiyle alakalı sert de bir fetva verecek olan tarihçi İbn Kemal , Selim namına kaleme aldığı eserinde zıtlaşma noktalarını dini çerçeve içerisine hapsederek Erdebil ocağının zuhuru, Şeyh Cüneyd olayı ve onun ahfadının faaliyetlerini anlatma ihtiyacı duymuştur. Ancak diğer bazı Osmanlı tarihçileri gibi yalnızca dini tezat noktalarına değil, aynı zamanda hadisenin sosyal ve iktisadi yanlarına da vurgu yapmaktan geri kalmamıştır. Ona göre; şaha gidenler mevki ve tımar sahibi olunca, Tekeli Türkmenleri arasında "şahın yanına giden bey olurmuş." şayiaları dolaşmaya başlamış ve bu da Şah İsmal'in şöhretini arttıran etkenlerden biri olmuştur. Keza, Yavuz Sultan Selim'in yanında önemli hizmetler görecek olan İdris-i Bitlisi de Şah İsmail'in ortaya çıkışı, dini düşüncesi konusunda tafsilatlı ve daha önce mezkur coğrafyada bulunan birinin gözlemleri çerçevesinde dikkate değer bilgiler vermiştir. Erdebil ocağının Anadolu ile olan ilişkisini çok iyi tahlil etmiş ve İsmailiyye müritleri nin yani Şah İsmail taraftarlarının bölgeyle olan bağlarını açık bir şekilde ifade etmiş olan Bitlisi'nin temel tezi, zalimlerinin ortadan kaldırılmasının gaza dan daha mühim olduğu üzerinedir. Velhasıl bütün bu bilgiler, Sultan Selim'in Şah İsmail'in üzerine yürümesinin altında yatan asli sebeplerin manzumesini ihtiva edecektir. Lakin Yavuz'un Safeviler'e karşı yürüttüğü politikanın görünür siyasi yönü, ana nedenin yalnızca birer bahanesinden ibarettir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Feridun Mustafa Emecen'den Yavuz Sultan Selim ve Faik Bulut'tan Şah İsmail'in Serencamı: Kızılbaşlıktan Şiiliğe adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Doğu'nun Fatihi: Yavuz Sultan Selim
Yavuz ismiyle müsemma olan 1. Selim'in 8 yıl kadar süren saltanat dönemi, Osmanlı tarihi açısından bir dönüm noktasını teşkil eder. Zira vefatının akabinde Kemalpaşazade'nin mersiyesinde ifade ettiği gibi, ömrü ikindi güneşi gibi kısa sürmüş lakin gölgesi uzun olmuştur. Yine, Yavuz'un bu kadar kısa bir zaman zarfı içerisinde saltanatının büyük bir kısmını seferlerde geçirmiş olması ve gerçekleştirdiği büyük fetihler, Osmanlı tarihinde farklı ve hayranlık uyandıracak bir iz bırakmasına da sebebiyet vermiştir. Bilhassa doğu meselelerini ele alışı ve bunlara kesin çözüm bulma çabalarıyla dikkat çekmiştir. Aynı zamanda Safevi tehdidini önlemesi ve onlara karşı ileride Osmanlı dini düşüncesinin sınırlarını tayin edecek ölçüde katı Sünni anlayışı öne çıkartması, Osmanlı siyasi ve sosyal hayatında da mühim bir dönüşümün habercisi olmuştur. Memluk Devleti 'ne son verişi ise İslam dünyasının tek bir bayrak altında toplanması projesinin ilk önemli adımını teşkil etmiştir. Bu sayede Osmanlılar, önemli bir dini misyonun temsilcisi olarak şöhret kazanmıştır. Selim'in, İslam dünyası üzerinde bütünleştirici bir lider sıfatına haiz olması, dönemin çağdaş bazı kaynaklarınca "Hilafet Tahtının Sultanı" şeklinde anılmasına da olanak tanımıştır. Aynı şekilde, resmi belgelerde ise Mekke ve Medine 'nin Koruyucusu unvanıyla zikredilmiştir. Selim'in çağdaşı olan Kemalpaşazade onu; "Sahib-kıran-ı Alem", "Kahraman-ı Kurum-ı Rum" şeklinde anarken Fatih Sultan Mehmet 'ten beri kullanılmakta olan Han , Kayser ve Sultan gibi sıfatlara bu defa da "Cihan fatihi" olarak "Sahib - Kıranlığı" eklemektedir. Bilindiği üzere sahib - kıranlık, dünya yüzünde büyük cihangirlik sevdası güdenler için kullanılan ve bilhassa Timur ile başlatılan bir unvandır. Ancak zaman içerisinde kimi hükümdarlar tarafından Timur'a benzetilmek adına abartılı bir biçimde ve bilinçsizce kullanılmıştır. Lakin mevzubahis Selim olduğunda Kemalpaşazade veyahut Selimname 'nin yazarı olan Celalzade gibi isimler mezkur unvanı, "cihangirlik" çerçevesi içerisinde ve yerli yerinde kullanmışlardır. Yavuz Sultan Selim'in Kızıldeniz ve Hint Okyanusu 'na dair tasarrufları olmadığına dair yapılan eleştiriler ise onun kısa süreli saltanatını doğru şekilde muhakeme edemeyenlere ait olan düşüncelerdir. Zira Yavuz'un mukaddes yerleri koruma altına alma fikrinin dolaylı yoldan Kızıldeniz'i de içine almakta olduğu ve Hint Okyanusu'na açılmakta bir kapı sağladığı gözden kaçırılmamalıdır. Aynı şekilde, Osmanlı Devleti'nin siyasi bakımdan Selim'den almış olduğu bu merhale, içeride sistemli bir idari yapının da tesisini gerektirmiştir. Onun bu amaçla bazı yeni ekonomik ve idari uygulamaları devreye soktuğuna dair önemli karineler mevcuttur. Bununla beraber tatbik ettiği ticari ambargonun yalnızca İranlı ve Arap tacirlere karşı değil, Osmanlı ticareti için de hayli sıkıntı verici olduğu kolayca tahmin edilebilir. Hiç şüphesiz Mısır ve hinterlandının ele geçirilişi, kadim dünyanın beynelmilel ticari yol şebekesinin kontrolünü önemli ölçüde Osmanlı denetimi altına vermiştir. Ayrıca yine Yavuz devrinde özellikle askeri alanda da yeni düzenlemelere gidildiği aşikardır. Tersanenin genişletilmesi, yeni bir donanmanın hazırlanması, hafif ateşli silahların etkin kullanımı bir bakıma Osmanlı kara ve deniz kuvvetlerine müteveccih olarak mezkur dönemin mirasıdır. Yavuz lakabının şahsında "yaramaz, haşin" anlamından çıkarak "haşin, sert, eğilmez" tarzında biraz da müspet bir mana kazanmaya başladığı Selim, Osmanlı kaynaklarında orta boylu, çatık ve sert bakışlı, sakalsız lakin gür ve uzun bıyıklı, yuvarlak yüzlü, koç burunlu, kendisini halkın işin vermiş, ne harem ne de işrete düşkün, günlerini ava çıkmak ve silah kullanmak ile geçiren bir hükümdar olarak tavsif edilir. Bilhassa minyatürlerde söz konusu fiziki şekli açık şekilde kendisini gösterir. Batılı kaynaklarda ise kısa bacaklı, uzun gövdeli, yuvarlak yüzlü, büyük ve parlak gözlü, siyah ve sık kaşlı, pala bıyıklı olarak tanımlanır. Bununla birlikte ona atfedilen başında on iki dilimli tac ve kulağında küpe bulunan resmin Şah İsmail ile karıştırıldığı söylenebilir. Zira Şah İsmail de Safevi minyatürlerinde ilginç bir biçimde Selim'e benzer şekilde sakalsız ve pala bıyıklı olarak resmedilmiştir. Muhtemelen bu karışıklıklar batılı ressamların muhayyilesinde kendisini iyice belli etmiş, görmeden yapılan hayali çizimler kopyalana kopyalana çoğalmış ve nihayetinde aslından bir hayli farklı sultan Selim portreleri ortaya çıkmıştır. Nitekim Yavuz'un ilk küpeli resmi, bir batılı madalyon üzerine kazınmış portrede ve 1530'larda Erhard Schoen tarafından yapıldığı anlaşılan bir gravürde görülür. Bilahare mezkur model tekrarlana gelmiştir. Hemen hemen bütün resimleri sakalsızdır ve 16. asır tarihçilerinden Giovio , onun "hiçbir işe yaramayan gür bir sakal bırakıp sonra da bunu bir asa / maşa gibi tutsunlar diye etrafındakilerin eline bırakamayacağını söyleyip sakalını tamamen kesmiş olduğunu" ifade eder. Bunun siyasi bir söylem olduğu aşikardır ve mevzubahis ifadeyle padişahın hiç kimsenin etkisi altında kalmadığı ifade edilmek istenmiştir. Her türlü silahı çok iyi kullandığı ve yetkin bir avcı olduğu da zikredilen Selim'in avlanmak adına zaman zaman bulunduğu yerden ayrıldığı ve birkaç ay süren sürek avlarına çıktığı bilinmektedir. Aynı şekilde, bu merakını oğlu Süleyman 'a da miras bırakmış gibi gözükmektedir. Devlet işlerini sıkı bir biçimde takip ettiği, tasarılarının ivedilikle yerine getirilmesini istediği, son derece disiplinli ve kararlı olduğu, kan dökmekten çekinmeyen sert bir mizaca sahip bulunduğu, ancak sözünün eri, nazik tabiatlı ve zarif sözlü olduğu da ifade edilen Yavuz'un gösterişten ve şatafattan haz etmediği yine muhtelif anekdotlarda yer almaktadır. Örneğin; oğlu Süleyman'ı süslü elbiseler içerisinde gördüğünde azarlaması yaygın bir rivayettir. Öte yandan bilhassa yanındaki devlet adamlarıyla olan ilişkilerinin mütemadiyen problemli olduğu da bilinmektedir. Ayrıca Selim'in istekleri yerine getirilmeyince veyahut geciktirilince maiyetine karşı son derece sert davrandığı ve hataları kolay kolay affetmediği yine muhtelif kaynaklarca aktarılmaktadır. Nitekim karşı karşıya kalınan meselelerde yetersiz gördüklerini en sert biçimde cezalandırmaktan çekinmediği bilinen sultanın hışmından Hemdem Paşa , Hüsam Paşa , Koca Mustafa Paşa , Dukakinzade Ahmed Paşa ve Yunus Paşa gibi isimler canlarını kurtaramamışlardır. Aslına bakılırsa Avrupa'da da (bkz: Henry viii ) müstebid bir idareyi benimsemiş hükümdarların bu kabil davranışlar sergiledikleri malumdur. Selim'in özellikle bu yönünün çok fazla ön plana çıkarılmış olması, bir bakıma dönemin batılı kaynaklarının genel itibariyle Osmanlılara bakışının farklı bir yansıması olarak da değerlendirilebilir. Mevzubahis intibanın bilhassa sözlü gelenek içerisinde en yaygın yansıması ise "Dilerim ki Sultan Selim'e vezir olsun." vecizesidir. Aslında burada ima edilmek istenen husus, padişahın tutumundan çok vezirlerin durumunu ortaya koymaktır. yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere batılı kaynaklarda daha çok merhametsizliği ve kan dökücülüğü öne çıkarılmış olsa da muhtelif elçilik raporlarında Yavuz'un bilhassa adaleti ile maruf olduğuna da yer verilmiştir. Daha 1512'de bir Venedik elçisi, onun yalnızca fütuhatı düşündüğünü ve savaşa dair işler ile uğraştığını aktarır. Bununla beraber sert sözlerine muhatap olup da ısrarla doğru bildiğini söyleyenleri ise takdir ettiği konusunda yine kaynaklarda bir bölümü menkıbevi tarzda nakledilen hikayelere de rastlanmaktadır. Selim'in Mısır'ı ele geçirmesinin akabinde bölgede sosyal ve idari alanda yeni bir yapıyı başlatması, bilahare hakkında değişik rivayetlerin yayılmasına da vesile teşkil etmiştir. Her şeyden önce onun Mısır'da adeta beklenen bir mesih gibi algılanmış olduğu vurgulanmaktadır. Zira o 250 yıldır alışılmış idareyi yani Memlük devletini yıkmış ve böylece yerleşik bir düzeni kökünden değiştirmiştir. Binaenaleyh Mısır vakayinamelerinde Selim, tarihi değiştiren büyük bir kahraman gibi gösterilmiştir. Aslında bu durum Osmanlı kaynaklarında yer alan Yavuz imajından çok da farklı değildir. Zira o savaşlarda hiç yenilgiye uğramamış, Allah'ın teyidine mazhar olmuş bir hükümdar olarak tanıtılmıştır. İstanbul 'un fethi neyse, Kahire 'nin alınışı ve Mekke ile Medine 'nin üzerinde himaye kurulması da aynı anlamda olacak şekilde bir algı yaratılmış, bu bağlamda Selim'in şahsında mezkur hadiselere efsanevi bir hüviyet kazandırılmıştır. Yavuz'un bilhassa Mısır seferi esnasında yol üzerinde ve şehirlerde bulunan Müslüman büyüklerin türbelerini, mezarlarını ziyaret etmesi ve onlara karşı duyduğu saygıyı belirtmesi Mısır'daki imajı bakımından son derece önemli bir etki yaratmıştır. Onun uzak diyarlardan gelerek ülkede adil düzeni ihya eden bir çeşit modern Baybars olarak tanımlanması dikkat çekicidir ve şahsında eski Memlük gücü yeniden dirilmiş olarak farz edilmiştir. Öte yandan yine Selim'in Mısır'da hizipleşmenin oluşmasında pay sahibi olduğu yolunda bilahare zuhur etmiş değişik mitlerin ortaya çıktığı görülmektedir. Nitekim ülkenin iki büyük fırkası olan Zülfikariye ve Kasımıye 'nin tohumlarının Yavuz'un Kahire 'de bulunduğu sırada atıldığı yolunda muhtelif hikayeler mevcuttur. Selim'in huzurunda karşılıklı olarak teke tek çarpışarak cündiliklerini sergileyen Zülfikar ve Kasım Beyler, ileride ortaya çıkan iki hizbin kurucuları olarak addedilir. Binaenaleyh bu doğuş mitinde Yavuz'un ayrı bir yeri bulunmaktadır. Bir bakıma o, Mısır'a geldiği andan itibaren mevcut nizamı kökten değiştiren ve aynı zamanda katalizör rol oynayan bir figür olarak resmedilmektedir. Böylece daha önce de bahsettiğimiz üzere "tarihin akışını değiştiren" efsanevi büyük hükümdarlar arasına girmiştir; yalnızca Büyük İskender değil, adaletiyle nam salmış meşhur Sasani hükümdarı Anurşivan ile de özdeşleştirilmiştir. Alimler ile sohbet etmeyi ve muhtelif siyasi meselelerde mezkur kimseler ile diğer devlet erkanının görüşlerini almayı prensip haline getirdiği bilinen 1. Selim'in çok okuduğu, kütüphanesindeki tüm kitapları baştan sona birer kere okuyup bitirdiği, hatta gözlük taktığı ve gece geç saatlere kadar tefekküre daldığı yine Osmanlı kaynaklarınca okuyucuya aktarılan ifadeler arasında yerini almaktadır. Bilhassa tarihe büyük merakı bulunduğu, Farsça yı çok iyi bildiği, Arapça ya ve Tatar lehçesine de aşina olduğu bilinmektedir. Farsça şiirlerini ihtiva eden bir Divan 'ı olduğu bilinen Yavuz'un, aynı zamanda Türkçe yazılmış şiirlerine de bazı tezkirelerde rastlanmaktadır. Kitaba olan merakı gerek kardeşi Şehzade Korkut 'un Manisa 'daki kütüphanesini İstanbul'a taşıttırmasından, gerekse İran ve Mısır seferleri esnasında saraylarda ve kalelerdeki bazı şahsi kütüphanelerin sayımını yaptırıp tespit ettirmesinden anlaşılmaktadır. Özellikle sefer sırasında kaybolan kitaplarını araştırtması ve Halep Kalesi 'nde bulunan kütüphanedeki kitapların listelerini düzenletmesi dikkat çekicidir. Sultan Selim'in özel hayatı ile alakalı ise şu veya bu sebepten mütevellit kaynaklar sessizliğini korumaktadır. Vefatı sırasında hayatta kalan tek oğlu, ileride Kanuni ismiyle nam salacak olan Süleyman 'dır. Tarihçi Ali , Selim'in şehzadelik yıllarında cariyeden doğan bir oğlunu gizlediği ve bu kimsenin Üveys Paşa olduğu hatta Süleyman'ın da bu durumdan haberdar olduğu rivayetini aktarır. Yine, Yavuz'un ismi bilinen tek hanımı Hafsa Sultan 'dır. Ayrıca kaynaklar Ayşe Sultan adlı birinden daha bahsetse de kendisine dair teferruatlı bir malumat bulunmamaktadır. Selim'in kızları ise Beyhan Sultan , Fatma Sultan , Hafsa Sultan , Şah Sultan ve Hanım Hatun 'dur. Yavuz Sultan Selim'in hayatına ve faaliyetlerine dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Feridun Mustafa Emecen'den Yavuz Sultan Selim adlı eseri tavsiye ediyorum.
- Kavalalı Mehmet Ali Paşa: Osmanlı İmparatorluğu’nun Gölgesinde Otonom Bir Güç İnşası
Modern Mısır'ın doğuşundaki en önemli figürlerden biri olan Mehmet Ali Paşa, Arapgir'den (bkz: Malatya) Kavala'ya göçen bir ailenin oğlu olarak 1769'da, yine, Kavala'da dünyaya gelmiştir. Aynı zamanda soyu itibariyle bir ayan ailesinin de mensubu olan Mehmet Ali'nin, babası Bekçibaşı İbrahim Ağa erken yaşta hayatını kaybetmiş ve bunun üzerine küçük Mehmet Ali, amcası Tosun Ağa tarafından büyütülmüştür. Amcasının da ölümü üzerine Kavala mutasarrıfının vasiliği altında küçük yaşlarından itibaren tütün ticareti ile uğraşmaya başlayan Mehmet Ali, 18 yaşına geldiğinde ise gönüllü olarak askerlik mesleğini seçmiş ve bilahare 1798 yılında Fransızlar ile savaşmak üzere Kavala'dan Mısır'a gönderilen birliğin başına geçerek, burada gösterdiği siyasi başarıyla beraber nihayetinde bölgeye vali olarak atanmıştır. Herhangi bir tahsili bulunmayan Mehmet Ali Paşa, okuma yazmayı dahi 40 yaşından sonra öğrenmiştir. Ancak cesareti ve kıvrak zekasıyla bu eksikliklerinin üstesinden gelmeyi başarmış ve kendisini iktidar sahibi yapacak fırsatları çok doğru bir şekilde değerlendirmiştir. Elde ettiği başarıda ise başından itibaren izlediği politikanın etkisi büyük olmuştur. İlk olarak Mısır'da mevcut askeri birliklerin mütemadiyen birbirleriyle çatışma halinde olması ve Mehmet Ali Paşa'nın bu mücadeleden yararlanması, güttüğü siyasetin sac ayaklarından birini oluşturmaktadır. Nitekim başıbozukları yeniçerilere, yeniçerileri kölemenlere ve nihayet kölemenleri kölemenlere vurdurması buna dayanmaktadır. İkinci olarak yeniçeriler, başıbozuklar ve kölemenler gibi esaslı üç kuvvet arasında daima ikiye karşı bir şekilde dengenin başıbozuklar lehine ağır basmasını sağlamaya gayret etmiştir. Üçüncü olarak ise başlangıçtan valiliğine kadar asla kendini ön plana çıkarmamış ve daima ikinci planda bulunmayı, amaçlarını gerçekleştirmek adına uygun bulmuştur. Filhakika valiliğe giden yolda elde ettiği kazanımlarında, Osmanlı idaresinin içinde bulunduğu bunalım ve dahi ordunun güçsüzlüğü de etkili olmuştur. Mısır, kağıt üzerinde Osmanlı İmparatorluğu 'na bağlı olmasın karşın, mezkur dönemde fiiliyatta asıl siyasi güç olan Çerkez asıllı kölemen (bkz: Memlük ) beyleri tarafından idare edilmektedir. Kimi zaman bunlarla çatışmalara girilmişse de iktidarlarının tam anlamıyla kırılması hiçbir vakit mümkün olmamıştır. Napolyon'un Mısır'ı terk etmesinin akabinde, işgal döneminde güç kaybı yaşamış olan feodal iktidarın yeniden tesis edilmesini istemeyen Osmanlı merkezi idaresi, bu fırsatı değerlendirmek istemiş ve Hüsrev Paşa 'yı Mısır'a vali olarak atayarak düzenli ordu birlikleri oluşturma çabası içerisine girişmiştir. Merkezi yönetimin bu girişimi ise başta Mehmet Ali Ağa'nın da aralarında bulunduğu başıbozuk milisler olmak üzere muhtelif askeri çevrelerde birtakım rahatsızlıklar yaratmıştır. Nihayetinde bu kimseler ulufe dağıtımındaki aksaklıkları bahane ederek ayaklanmış ve Hüsrev Paşa'nın Mısır'ı terk etmesine neden olmuşlardır. Babıali , Mısır Valiliği'ne Hüsrev Paşa'nın ardından Cezayirli Ali Paşa 'yı atamış ancak onun da öldürülmesi üzerine yerine Hurşit Paşa 'yı görevlendirmiştir. Kahire'ye geldikten kısa bir sonra durumu anlayan ve ayaklanmaların arkasındaki ismin Mehmet Ali Ağa olduğunu teşhis eden Hurşit Paşa, sorunu çözmek adına Mehmet Ali'yle diyalog yoluna gidilmesini tercih etmiş ve nihayetinde ona "vezirlik ile Cidde valiliği" verilmesini sağlayarak bölgede asayişi sağlamayı başarmıştır. Hurşit Paşa'nın bu denli tavizkar bir politika gütmesinin altında yatan asli sebep, Mehmet Ali Ağa'yı Mısır'dan uzaklaştırmaktır ancak Mehmet Ali, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere kıvrak bir zekaya sahiptir ve kendisine verilen "ödüllerin" aslında birer yem olduğunu ve onu, kendisine bağlı askerlerinden uzaklaştırmak suretiyle "karanlık bir sona" yani ölümüne götürmeyi amaçladığının farkındadır. Bunun üzerine Mehmet Ali Ağa işleri daha da ileriye götürmeye karar verir ve Mısır'da bir ayaklanma daha başlar. Ancak bu kez salt askerler değil, halk da isyana katılmıştır. Velhasıl İstanbul hükümeti, ağanın insanlar tarafından da desteklendiğini görünce fazla ısrarcı olmaz ve "kendisine bağlı olacağını düşündüğü" Kavalalı Mehmet Ali'yi 19 haziran 1805'te Mısır'a vali olarak atar. Uzun vadede Mehmet Ali, Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsız olarak kendi saltanatını tesis etmek istemektedir. Hatta olayların gelişimi de bu isteği doğrular niteliktedir. Ancak işin bu aşamasında Mehmet Ali Paşa, İstanbul'a sadık görünür. Nitekim 1807'de İstanbul önlerini terk eden İngiliz donanması bu başarısızlığını unutturmak istercesine İskenderiye 'ye çıkarma yapar. Bu esnada kölemenler ile çatışma halinde olan Mehmet Ali Paşa ise, onlarla anlaşarak tüm güçlerini İskenderiye'ye sevk eder ve 22 nisan 1807'de İngilizleri hezimete uğratır. Birkaç ay sonra yani 14 eylül 1807'de İngilizler, paşa ile anlaşarak Mısır'ı tamamen boşaltacaklardır. 1811'de kölemen beylerini ortadan kaldırmak suretiyle bölgede tam anlamıyla otoritesini tesis eden Mehmet Ali Paşa, Mısır'da süregelen sorunları çözmek adına ilk olarak ekonomik yaşama el atar. Aldığı önlemler ile tarım ve ticarette hızlı bir gelişme sağlanırken, bayındırlık anlamında da önemli yatırımlar yapar. Nil Nehri 'nden İskenderiye 'ye doğru açılan ve Sultan İkinci Mahmut 'a bir jest olarak adını Mahmudiye kanalı koyduğu kanal ile sulama işlerini düzenler ve akabinde pamuk, afyon, pirinç ile hububat ekimine ağırlık verir. Mezkur girişimine paralel olarak endüstri yatırımlarını da başlatan Mehmet Ali Paşa, bu çerçeve içerisinde şeker, alkol ve tekstil gibi getirisi bol olan ticari alanları destekler. Bütün bu gelişmelerin akabinde Mısır'ın gelirleri hızlı bir şekilde artmaya ve bölge ihya olmaya başlamıştır. Mehmet Ali Paşa gerçekleştirdiği icraatlar ile büyük gelirler elde ederken ve bir yandan da yatırımlarını arttırırken, öteki taraftan da bilhassa Fransızların askeri ve teknik yardımlarıyla modern bir ordu ve donanma oluşturmaya girişir. Ancak böylesine kısa bir zaman aralığında sağladığı gelişme, İstanbul'un tedirgin olmasına da neden olmuştur. 1812'de görevden alınması söz konusu olduysa da, gönderdiği cömert "armağanlar" ile bunu engellemeyi başarmıştır. Yine bu dönemde Mehmet Ali Paşa, İstanbul'un direktiflerine uymaya devam etmektedir. Örneğin; Osmanlıları çok uzun süre uğraştıran Vahhabi ayaklanmalarını, oğlu İbrahim Paşa kumandasında gönderdiği bir ordu ile birkaç yıl içerisinde bastırmıştır. Bilhassa Mekke ve Medine 'nin Vahhabilerden kurtarılması ve bu batıl mezhebin ileri gelenleriyle birlikte kutsal kentlerin anahtarlarının İstanbul'a gönderilmesi 2. mahmut'u çok sevindirmiştir. Yine de İstanbul'un, ilerleyen zamanlarda da göreceğimiz üzere haklı olarak, Mehmet Ali Paşa'ya hiçbir zaman tam anlamıyla güvenmediği aşikardır. Keza taraflar arasında böylesi bir güven ortamı tesis edilmiş olsa, Basra Körfezi 'ndeki İngiliz tehdidi bertaraf edilecek ve Hindistan'ın anahtarları Osmanlı'nın eline geçecektir. Örneğin; 1823'te Kavalalı, imparatorluk adına Yemen 'i işgal etmeyi önermiş fakat İstanbul, yalnızca kağıt üzerinde kendilerine bağlı olan ve ara sıra kahve gönderen bölgenin işgal teklifini reddetmiştir. Bilahare ise İngiltere, Yemen'i himayesi altına almış ve Aden 'i zapt etmiştir. Ancak bütün bunlara rağmen Babıali, Mehmet Ali Paşa'dan vazgeçememektedir. Nitekim Mora Yarımadası 'ndaki ayaklanma bastırılamayınca İstanbul, yine paşadan yardım istemiş ve o da, oğlu İbrahim Paşa komutası altında bir ordu göndererek isyanı bastırmıştır. Mısır ile Babıali arasındaki kırılma ise Mora Ayaklanması'nın bastırılmasının akabinde başlamıştır. Mehmet Ali Paşa'nın, Mora'daki başarısının ardından başına buyruk hareket etmeye karar verdiğini görmekteyiz. İlk olarak Babıali'nin Rusya'daki savaş için istediği yardımları gönderemeyeceğini ifade eden Kavalalı, Mora'daki askerlerini de İstanbul'a sormaksızın İngiliz gemileriyle Mısır'a geri getirtir. Kavalalı'nın bu tutumu İstanbul'da kızgınlık yaratmışken, paşa bununla da kalmaz ve Mora Ayaklanması sırasında üzerine düşen yapmış olduğunu ileri sürerek Girit ile Suriye valiliklerini talep eder. 2. Mahmut ise o an için doğrudan bir çatışmayı göze alamaz ve Girit valiliği'ni vermeye razı olur. Ancak sultan, Mehmet Ali sorununu kökünden çözmek adına bir plan hazırlamaktan da geri kalmaz ve Şam valisi olarak atadığı Selim Paşa 'ya uygun bir fırsat çıktığı takdirde zaman kaybetmeden Mısır'a girmesi yönünde talimat verir. İstanbul'daki casusları aracılığıyla kendisine karşı hazırlanan plandan haberdar olan Kavalalı ise ilk hamleyi kendisinin yapması gerektiğine kanaat getirmiş durumdadır ve Mısır'dan Akka 'ya kaçmış olan birtakım kölelerin kendisine iade edilmesi isteğinin reddedilmesi bahanesi ile oğlu İbrahim Paşa idaresindeki ordusunu Suriye'ye gönderir. Yafa , Gazze ve Havfa 'yı kısa bir sürede ele geçiren İbrahim Paşa, 6 ay sonra da Akka 'yı ele geçirir. Bu sırada Şam 'da bir ayaklanma çıkmış ve vali Selim Paşa öldürülmüştür. Bütün bu gelişmelerin akabinde büyük bir kızgınlığa kapılan Sultan Mahmut, Şeyhülislam dan aldığı fetva ile Mısır valisini "asi" ilan eder ve Edirne valisi Hüseyin Paşa kumandası altındaki bir orduyu İbrahim Paşa'nın üzerine gönderir. Tüm bu olaylar yaşanırken İbrahim paşa ise Akka'yı da aldıktan sonra Şam'a girer, daha sonra kuzeye doğru ilerleyerek Halep Paşası'nı yener ve kuvvetleriyle birlikte Anadolu'ya giriş yapar. Nihayet Hüseyin Paşa komutası altındaki Osmanlı ordusu ile İbrahim Paşa'nın kuvvetleri 29 temmuz 1832'de İskenderun ile Antakya arasındaki Beylan 'da karşılaşır ve Osmanlı ordusu büyük bir yenilgiye uğrar. Mehmet Ali Paşa, zaferinin ardından tekrar Suriye valiliğini talep ederek barış teklif etse de, İstanbul bu talebi reddederek ordu kumandanlığına bu kez de Reşid Mehmet Paşa 'yı getirir. İbrahim Paşa ise bir yandan muzaffer yürüyüşüne devam etmektedir ve Toroslar 'ı geçerek Konya önlerine kadar gelir. Takvim yaprakları 21 Aralık'ı gösterdiğindeyse İbrahim Paşa komutasındaki ordu, Reşid Mehmet Paşa kumandası altındaki Osmanlı kuvvetlerini bir kez daha tarumar eder. Ahvalin bu şekilde hasıl olduğu bir ortamda artık İbrahim Paşa'nın önünde İstanbul'a dek hiçbir kuvvet kalmamıştır. İşin bu aşamasında anlaşma yolunu seçmek yerine 2. Mahmut, Avrupa devletlerinden yardım istemeyi tercih ederek yaptığı hatalara bir yenisini ekler. Bu gelişmeyle beraber Mısır sorunu artık beynelmilel bir hüviyet kazanmış durumdadır ... Sultan Mahmut'un çağrısına ilk cevap veren, beklenebileceği üzere Rusya olur. Babıali, Rusya'dan yalnızca donanma değil; aynı zamanda İstanbul'un korunması için de kara askeri istemektedir. Çarlığın ıslak rüyası olan İstanbul'un altın tepsi içerisinde bu şekilde sunulmasından dolayı mutluluğunu gizlemeyen Rusya, daha görüşmeler sürerken Amiral Lazarev komutasındaki dokuz savaş gemisinden oluşan Rus donanmasını İstanbul Boğazı'na göndererek Büyükdere önlerinde demirletir. Mezkur "emrivaki" ise İngiltere ile Fransa'yı endişelendirmiş durumdadır ve bilhassa büyük yardımlar gördüğü Fransa, Mehmet Ali Paşa'yı barış yapması için zorlamaya başlar. Ancak Mehmet Ali Paşa, İngiltere ve Fransa'nın kaygılarının nedenini bilmektedir ve onları yatıştırmak adına İstanbul'u Ruslardan önce ele geçirebileceğini iddia eder. Bu nedenle telaş içinde defaatle barış istekleri yineleyen Sultan Mahmut'un tekliflerini kabul etmez ve Babıali'nin çaresizliğinden faydalanmak adına anlaşmak için daha ağır koşullar ileri sürmeye başlar. Kavalalı'nın bu uzlaşmaz tavrı üzerine 2. Mahmut, 5 nisan 1833'te Rusya'nın Tuna 'da bekleyen 15.000 kişilik ordusunun İstanbul'a gelmesi yönünde icazet verir. Ancak bilhassa halk ve ulema, şeriata uygunluk açısından şeyhülislamdan fetva alınmış olmasına rağmen Ruslardan yardım alınmasından çok ciddi şekilde rahatsız olur ve binaenaleyh homurtular artmaya başlar. Diğer tarafta ise Mehmet Ali Paşa, Fransa ile İngiltere'nin kendisine yönelik uzlaşma baskısından bunalmış durumdadır ve nihayet bu koşullar altında her iki tarafta barışa yanaşır. 14 Mayıs 1833'de imzalanan Kütahya Antlaşması 'na göre Mehmet Ali Paşa'ya Mısır ve Girit valiliklerine ek olarak Şam, İbrahim Paşa'ya Cidde valiliği'ne ek olarak Adana valiliği verilmektedir. Antlaşmanın akabinde Rus askerleri, İbrahim Paşa kuvvetleri Anadolu'yu boşaltana dek İstanbul'un Anadolu Yakası'nda kalmaya devam ederler. Sultan Mahmut, yaşanılan krizin atlatılmasını ardından uzun dönemde geçerli olabilecek bir dış politika oluşturmak istemekte ve uygun bir müttefik aramaktadır. Yaptığı çözümlemeye göre bu iş için en uygun olan aday ise Rusya'dan başkası değildir. Padişahın tasavvuru doğrultusunda Rusya ile yapılacak bir ittifak, aynı zamanda Avusturya ve Prusya 'yı da Osmanlı saflarına kazandıracaktır. ittifakın Diğer tarafı açısından da herhangi bir aleyhte durumda Osmanlı İmparatorluğu'nun boğazları kapatacak olması Rusya'ya da büyük rahatlık sağlayacak ve bu sayede güneyini güvence altına almış olacaktır. İşte bu koşullar altında Osmanlı İmparatorluğu ve Rus Çarlığı, 8 Temmuz 1833'te Hünkar İskelesi Antlaşması 'nı imzalarlar. Önceleri tümüyle gizli tutulan mezkur antlaşmanın imza edilmesinden bir gün sonra Büyükdere önünde demirlemiş bulunan Rus donanması İstanbul'dan ayrılır. 8 yıllık süreyle geçerli olacak anlaşmanın koşulları, Avrupa kamuoyunda duyulduğunda ise başta Fransa'da ve İngiltere'de olmak üzere büyük tepkilere yol açar. Ancak verilen yansılar, elçilik düzeyinde protestolar ile sınırlı kalır ve herhangi bir radikal yaptırım durumu söz konusu olmaz. Bütün bu gelişmelerin ışığında Osmanlı imparatorluğu, Mısır sorununda hasmane bir tavır takınan Fransa ve kendisine yeterince destek vermeyen İngiltere'ye karşı güçlü bir ittifak sistemi içerisinde pozisyonunu sağlamlaştırmış olur. Velhasıl Kütahya Antlaşması'nın üzerinden bir süre geçmesinden sonra Kavalalı Mehmet Ali Paşa tekrardan huzursuzluk yaratmaya başlar. Her şeyden evvel, isteklerinin büyük bir kısmını elde etmiş olmasına rağmen, böylesi güçlü ve başarılı iken; bağımsızlığını ilan edememenin tedirginliğini yaşamaktadır. Valiliğini dahi babadan oğul geçen bir hüviyete dönüştürmeyi başaramamış ve hala daha konumu, padişahın dudakları arasından çıkabilecek bir kelimeye bağlı olacak şekilde kalmıştır. Bütün bunların bir sonucu olarak, Mısır'ın merkeze göndereceği vergi konusunda ilk anlaşmazlık hasıl olur. Bu arada Lübnan 'da ve Suriye 'de Kavalalı'ya karşı huzursuzluklar ve ayaklanmalar da baş göstermiş durumdadır. Diğer taraftan 2. Mahmut da boş durmamış ve geçen zaman zarfı içerisinde Osmanlı ordusunu kayda değer bir biçimde düzene sokmuştur. Bunun yanı sıra İngiltere ile olan ilişkiler de rayına oturmuş ve bir ticaret antlaşması dahi imzalanmıştır. Lübnan ve Suriye'de çıkan ayaklanmalar da sultanın parmağı olduğunu düşünen Kavalalı, ilk başta olduğu gibi tekrardan "zarları atmaya" karar verir ve padişahtan, yönetmekte olduğu yerlerin valiliğini babadan oğula geçecek bir biçimde kendisine verilmesini talep eder. Özerklik anlamına gelen bu talep, İstanbul tarafından tabii olarak reddedilir. Bunun üzerine Mehmet Ali Paşa bağımsızlığını ilan eder ve 2. Mahmut da isyankar valisine karşı 21 Nisan 1839'da savaş kararı verir. Babıali tarafından Mısır valisi olarak atanan Hafız Mehmet Paşa 'nın komutası altındaki Osmanlı ordusu, 3 Mayıs 1839'da Nizip önlerine varır. Hafız Paşa'nın yanında aralarında bilahare çok ün kazanacak olan General Moltke 'nin de bulunduğu yabancılardan oluşan parlak bir kurmay heyeti de vardır. İbrahim Paşa da kuvvetleriyle birlikte Halep'ten çıkarak haziran sonunda bölgeye intikal eder. 29 Nisan 1839'da gerçekleşen ve tarihe Nizip Savaşı olarak geçen muharebede kazanan taraf yine ve yeniden İbrahim Paşa olur. 2. Mahmut, kendisi için çok acı olacak bu haber 1 Temmuz'da İstanbul'a gelmeden birkaç gün önce vefat etmiş ve yerine 16 yaşındaki oğlu Abdülmecid geçmiştir. Osmanlı Devleti'nin Nizip'teki yenilgisi Avrupa devletlerini ciddi bir endişeye sevk eder. Bilhassa Hünkar İskelesi Antlaşması 'nın koşullarının uygulanmasından çekinen İngiltere, zaman kaybetmeden Fransa, Rusya, Avusturya ve Prusya'nın da katılacağı bir barış konferansı düzenleme çağrısında bulunur. Beş Avrupa devletinin istişarelerinin sonucunda Suriye'nin Osmanlı İmparatorluğu'nda kalması konusunda bir eğilim belirir. Bu karar ültimatom şeklinde Mısır'a bildirilecek ve eğer Mehmet Ali Paşa buna uymazsa, savaş açılacaktır. Mezkur devletler arasında yalnızca Fransa, Mısır'a karşı böylesine sert önlemler alınmasına karşı çıkmaktadır; zira Mısır ile iyi ve avantajlı ilişkileri söz konusudur. Ancak İngiltere bu konuda kararlıdır ve Fransa dışındaki diğer 4 devlet, Londra Antlaşması 'nı imzalarlar. 15 Temmuz 1840 tarihli antlaşmanın koşullarına göre Mısır valiliği babadan oğula geçecek biçimde, Güney Suriye ve Akka valiliği ise yaşamı süresince Mehmet Ali Paşa'ya verilir. Eğer Kavalalı mevzubahis antlaşmanın koşullarını 10 gün içerisinde kabul etmezse Akka Valiliği'ni, 20 içerisinde kabul etmez ise Mısır Valiliği'ni yitirecektir. Mehmet Ali Paşa, biraz da Fransa'ya güvenerek kendisine dayatılan şartları reddeder ve Osmanlı ile arasındaki savaş yeniden başlar. Ancak bu kez Osmanlı Devleti'nin yanında İngiltere, Rusya ve Avusturya'da vardır ve askeri yetkinliğini defalarca kanıtlamış olmasına rağmen İbrahim Paşa, bu güç karşısında çaresiz kalır. Kasım 1840'a gelindiğinde İbrahim Paşa çoktan Suriye'yi boşaltmış ve Mısır'a doğru geri çekilmeye çalışmaktadır. Fransa da, cereyan eden hızlı yenilgiler karşısında Mısır'a olan desteğini geri çeker. Zaten Paris'te de Mehmet Ali Paşa'yı destekleyen Thiers hükümeti devrilmiş ve Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğünü destekleyen Gizo hükümeti iktidara gelmiştir. Ordusunun başında bulunan oğlu İbrahim Paşa'dan da düzenli haber alamayan Mehmet Ali Paşa, Amiral Napier 'in kumandasındaki İngiliz donanması İskenderiye önlerine gelince, yalnızca Mısır ile yetinerek ateşkes imzalamak durumunda kalır. Askeri alandaki başarıların etkisi altında olan Babıali, ateşkes koşullarını tanımayarak Mehmet Ali Paşa'yı tamamen ezmek istese de, Avrupalı devletlerin bunu desteklememeleri üzerine ateşkesi tanımak zorunda kalır. 24 Mayıs 1841'de son haliyle Sultan Abdülmecid tarafından yayınlanan Mısır Valiliği İmtiyaz Fermanı 'na göre; - Mısır valiliği, babadan oğula geçmek üzere Mehmet Ali Paşa'ya verilmektedir. - Mısır valileri, rütbe ve kıdem açısından diğer vezirler ile düzeyde olacaktır. - Osmanlı İmparatorluğu'nun yapmış olduğu ve yapacağı tüm anlaşmalar Mısır için bağlayıcı olduğu gibi, Osmanlı yasaları da Mısır'da tümüyle geçerli olacaktır. - Mısır halkı, Osmanlı tebaası sayılmaktadır. Vergiler, Osmanlı imparatorluğu adına alınacaktır. Para, Osmanlı devleti adına basılacaktır. - Barış zamanında Mısır ordusu, 18.000 askeri geçmeyecek ve rütbesi albaydan yukarı olan subayların atamasını Osmanlı padişahı yapacaktır. - Mısır'ın bu koşullara uymaması durumunda verilen ayrıcalıklar derhal geri alınacaktır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Joseph von Hammer'den Büyük Osmanlı Tarihi, Johann Wilhelm Zinkeisen'den Osmanlı İmparatorluğu Tarihi - 7 ve Edward J. Erickson ile Mesut Uyar'dan Osmanlı Askeri Tarihi adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Tahtsız Sultanlar Çağı: Osmanlı’da Fetret Devri
Osmanlı siyasi kültüründe Fetret Devri; mütemadiyen büyük bir tehlike zamanı olarak addedilmiş, dünyanın yönünü kaybettiği ve tüm şeytanlarına yenik düştüğü çalkantılı bir dönem olarak kabul edilmiştir (bkz: Nizam-ı Alem). Ahvalin bu şekilde hasıl olmasında yani bu hassas dönemin tehlikeli ve belirsizlikler ile dolu bir vakit aralığı olarak görülmesinde, Osmanlı monarşisinde tartışmasız bir veraset kanunu nun olmamasının etkisi büyüktür. Bir diğer köklü orta çağ monarşisi olan Fransız Capet hanedanı na baktığımızda ise mezkur problem ile başa çıkmak adına daha makul bir yaklaşım görürüz. Capet kralları, varlıklarının ilk iki yüzyılı boyunca, ölümlerinden sonraki anlaşmazlıkları önlemek adına henüz hayattayken büyük oğullarına Rex Designatus unvanı vermişlerdir. Zaman içerisinde ( Philip Augustus 'tan itibaren) tahtın en büyük oğula geçme hakkı bu uygulamanın sona ermesini sağlayacak şekilde yerleşmiş ve doğum sırasına göre iktidara devralma anlamına gelen Primogeniture (kadınları verasetten dışlamak için düzenlenen Loi Salique gibi), krallığın temel yasalarından biri haline gelmiştir. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere Osmanlı tarihinin büyük bölümünde özgül bir veraset kanunun bulunmamasının saltanatlar arası dönemlerde sorun yaşanmasına önemli ölçüde katkıda bulunduğuna, imparatorluk için müthiş bir düzensizlik sebebi olduğuna ve birçok padişahın başına müthiş dertler açtığına şüphe yoktur. İlk olarak Fatih Sultan Mehmet tarafından yapılan düzenleme ile (bkz: Fatih Kanunnamesi ) gerçek anlamda veraset soruna yönelik bir çalışma yapılmış olsa da bu tertip, söz konusu alanda Türk siyasi geleneği nin doğrudan yasa yapmaktaki yetersizliğinin bir sonucu olarak Kardeş Katli Yasası 'nın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Öyle görünmektedir ki genel hatlarıyla veraset kanunu, başka yerlerde açıkça ifade edilen ve Osmanlıların "Türk - Moğol mirasından" gelen, tanrı tarafından seçilen kraliyet soyunun (bkz: kut ) her üyesinin doğası gereği meşru veraset hakkına sahip olduğu inancına ters düşmektedir. Binaenaleyh herhangi bir veraset ilkesinin (doğum hakkı veyahut ekberiyet hakkı) oluşturulması, kimseye hak iddia etme ve "şansını deneme" seçeneği tanımadan, tüm hak sahiplerinin tek birinin lehine elenmesi (bkz: apriori ) anlamına gelmektedir. Aynı zamanda bu durum, rekabetin yaşanmasına fırsat verilmeden keyfi olarak bitirilmesine de neden olmaktadır ki; mevzubahis senaryoda müdahalesine izin verilmediği iddia edilen mefhum, tanrı dan başkası değildir. Taht için gerçekleşen "yarışmayı" erkenden bitirmek bir bakıma, O'nun yüce hikmetiyle adaylar arasında karar vermesinin önüne geçilmesine ve lütfunun kime nail olacağının engellenmesine de eşdeğerdir. Taht adayları arasındaki iç savaşlar, Osmanlı tarihi boyunca teoride kalan bir risk değildir ve bilhassa imparatorluğun ilk iki yüzyılında bu tür hadiseler muhtelif zamanlarda meydana gelmiştir. Bunlardan belki de en meşhuru ise hepimizin bir şekilde kulak aşinalığının olduğu ve Yıldırım Bayezid 'ın oğulları arasında cereyan eden iktidar mücadelesi, nam-ı diğer Fetret Devri 'dir. 15. yüzyılın ilk yıllarında, Osmanlı Devleti'nin Asya ile Avrupa 'yı birbirine bağlayan ve yükselen bir beynelmilel güç haline geldiği dönemde, aralarından birini seçmeye karar verecek herhangi bir kuralın yokluğunda her bir potansiyel adayın şansını denemeye kararlı olduğu ve akla gelebilecek tüm karmaşıklarla dolu tam ölçekli bir olaylar silsilesi olan Fetret Devri'nin sarsıntıları 10 yıldan fazla bir süre devam etmiş ve bu zaman zarfı boyunca devletin tekrardan birliğini kurabileceği ya da varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği belirsiz kalmıştır. Mezkur dönemde devletin başına binbir türlü talihsizlik gelmiş; iç savaşlar, kardeş kavgaları, yabancı güçlerin müdahalesi, toprak kayıpları ve hatta toplumsal devrim dahi bu müteharrik olaylardaki yerini almıştır. Tabii olarak mütemadiyen örnek olarak gösterilen bu krizin istisnai koşullarda patlak verdiğini de unutmamak gerekir. Velhasıl olaylar, 1. Bayezid'ın 28 temmuz 1402'de Ankara Savaşı 'nda pervasızca meydan okuduğu Orta Asya 'nın büyük fatihi Timurlenk karşısında aldığı ezici bir yenilgi ile başlar. Daha evvel benzeri görülmemiş bir biçimde savaşın galibi tarafından esir alınan ve onun ganimetinin bir parçası olarak Semerkant 'a doğru götürülen Yıldırım bayezid'ın haklı ya da haksız şekilde neden olduğu bu felaket, derin bir huzursuzluğu da beraberinde getirmiştir. Yıldırım, iktidarı süresince Osmanlı'yı kesinlikle daha büyük ama aynı zamanda daha kırılgan hale getiren hızlı bir genişleme sağlamış ve bu durum, devletin sınırlarının etrafını sarmış olan pek çok düşmanı da beraberinde getirmiştir. Ayrıca bütün bunlara ek olarak, Bayezid'ın iktidarı boyunca kuvvetlendirilen mutlakiyetçilik (kimilerine göre Osmanlı'nın imparatorluğa evrilme sürecini başlatan Fatih değil, Yıldırım'dır) ve realpolitik de iç gerilimlerin şiddetlenmesine sebebiyet vermiştir. Binaenaleyh savaşın ardından yeniden doğuya doğru yola çıkmadan evvel, arkasında tekrardan toparlanabilecek bir güç bırakmak istemeyen Timurlenk tarafından bütün bu olumsuzluklar körüklenmiş ve birtakım bölünmeler kaçınılmaz hale gelmiştir. Madalyonun diğer yüzünde yani hadiseleri Osmanlı şehzadeleri nezdinde ele aldığımızda ise ilk olarak, yaşanan bozgunun akabinde Bayezid'ın en büyük oğlu olan Süleyman 'ın Edirne 'ye ulaşmayı başardığını ve Rumeli 'nin kontrolünü ele geçirdiğini görürüz. Süleyman'a eşlik edenler arasında Sadrazam Çandarlı Ali Paşa , yeniçeri ağası ve devletin diğer ileri gelen isimlerinin bulunması onu, diğer şehzadeler karşısında taht için bir adım öne çıkarır gibi gözükmektedir. Ancak gelgelelim Süleyman gibi savaştan sağ kurtulmayı başaran diğer iki kardeş, durumu bu şekilde değerlendirmemektedir ve onlar da Anadolu 'da tutunmayı başarmış vaziyettedirler: Şehzade İsa , başkent Bursa 'ya giderek burada hakimiyetini tesis ederken, henüz ergenlik çağında olsa da Arnavut kökenli kurnaz bir devlet adamı olan Bayezid Paşa 'nın gözetimindeki küçük kardeş Mehmed ise Amasya ve Tokat sahasına çekilmiştir. Her üç şehzade de henüz birer emir konumundadır ancak yine de her biri Yıldırım'ın meşru varisi gibi davranmakta ve saltanatı kendi çıkarı için yeniden birleştirmek adına büyük çaba sarf etmekte herhangi bir beis görmemektedir. Ne var ki şehzadeler arasında sultan unvanını alan tek kişi Mehmet'tir ve en geç 1407'den itibaren olmak üzere bu sıfatı kullanagelmektedir. Nitekim ilerleyen dönemlerde devletin ikinci kurucusu olarak anılacak olan Mehmet, yeteri kadar mukavemet sağladığına kanaat getirmesinin akabinde işe kardeşi İsa'yı Bursa'dan sürerek başlar ve bu gelişme İsa'ya, yanına sığındığı kardeşi Süleyman 'ın desteğini kazandırır. Süleyman, zaman kaybetmeden İsa'yı silahlandırarak Anadolu'ya geri yollar. Burada, geçmişte Osmanlılar'a düşmanlık besleyen beyliklerden de destek bulan İsa, karma kuvvetleriyle birlikte Mehmet'in üzerine yürür ancak bir kez daha yenilgiye uğrayarak taht oyununda tamamen saf dışı kalır. Bu zafer ile birlikte Anadolu'daki konumu iyice sağlamlaştırmış olan Mehmet tehdidinin daha da büyümesinden çekinen Süleyman, bu kez bizzat ordusunun başında Boğazlar'ı geçer ve Mehmet'i Bursa'ya ve Ankara'ya dek sürer. Bütün bu gelişmeler yaşanırken devreye yeni bir oyuncu girer: Babası ile birlikte Ankara'da Timur'a esir düşen ve serbest kalmasının akabinde Mehmet'e sığınan Musa Çelebi . Başlangıçta Musa Çelebi, kendisini himayesi altına Mehmet'in yalnızca bir aracısı konumundadır. Süleyman'a arkadan saldırmayı planlayan Mehmet, onu Avrupa'ya, Eflak Voyvodası Mircea 'nın yanına gönderir. Bilahare Musa, Balkan'daki müttefiklerinin yardımıyla Süleyman'ın temsilcisi olan Rumeli Beylerbeyi 'ne karşı önemli bir zafer kazanır (13 şubat 1410) ve Avurpa'da kendisini kabul ettirir. Binaenaleyh Süleyman'ın, bu yeni rakibi ortadan kaldırmak için derhal Anadolu'dan geri dönmekten başka yapacak bir şeyi kalmamıştır. Nihayetinde iki şehzade 1410 yazında ilk olarak İstanbul'da ardından da Edirne'de olmak üzere art arda iki kez karşılaşır ve muharebelerde Süleyman'ın kuvvetleri galebe çalar. Ancak ertesi yıl Musa Çelebi, hatırı sayılır bir ordu toplayarak mücadeleye kaldığı yerden devam eder ve nihayetinde Süleyman'ın askerleri dahi kendisine katılır. Ne olduğunu anlamadan kendisini herkes tarafından terk edilmiş halde bulan Süleyman ise İstanbul'a yani Bizans'a kaçmaya çalışırken yolda, Türkmenlerin yaşadığı bir köyde yakalanarak köylülerin girişimiyle öldürülür. Aşıkpaşazade 'nin anlatısına göre; hem kardeşinin kendisinin icazeti olmadan tabiri caizse kaçak bir hayvan gibi öldürülmesi hem de bu eylemin aynı zamanda kut anlayışı gereğince kutsal addedilen Osmanlı Hanedanı'na büyük bir saygısızlık teşkil etmesinden mütevellit büyük bir hiddete kapılan Musa, bütün köyün yakılması emrini verir ve köylüleri ateşe verip öldürmeden evvel onlara şu şekilde hitap ettiği rivayet edilir: "Benim kardeşimi neden öldürdünüz ? Kardeşimin sizinle ne ilgisi var ?" Böylece Rumeli 'nin tek efendisi haline gelen Musa, merhum Şehzade Süleyman'ın tam aksine son derece kişisel bir politika benimser. Selefi tarafından Balkan Devletleri'ne ve Bizans İmparatorluğu'na iade edilmiş olan toprakları geri almak adına saldırgan bir hareket başlatan Musa Çelebi'ye karşı Hıristiyan devletler, ivedi bir şekilde Mehmet Çelebi'yi yardım çağırırlar. Ancak Musa, ilk Anadolu ordusunu temmuz 1412'de İstanbul yakınlarındaki İnceğiz 'de yenmeyi başarır. Durumun önemini kavrayan Mehmet ise zaman kaybetmeden Anadolu kuvvetlerini, kardeşinin düşmanı olan bütün Avrupalı devletlerin askerleriyle birleştirerek büyük bir ordunun başında Doğu Avrupa'ya doğru harekete geçer. 5 temmuz 1413'te Sofya 'nın dağlarında gerçekleşen Çamurlu Muharebesi 'nde Mehmet Çelebi, kardeşini yenilgiye uğratır ve Musa yakalanarak idam edilir. Bu gelişmeyle birlikte Neşri 'nin de çok doğru bir şekilde ifade ettiği gibi: " Sultan Mehmed Han kendisini saltanat tahtına mutlak padişah olarak oturmuş bulur." Hülasa geleneksel tarih yazımına göre, Ankara yenilgisi ile Birinci Mehmet 'in kesin zaferinin ardından saltanatı tek başına devralması arasındaki karanlık 10 yıl, Timur'un Anadolu'yu tahrip etmesinin akabinde gelen talihsizlikler ile dolu bir huzursuzluk dönemi olan Fetret Devri olarak anılagelmiştir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Renee Worringer'den Osmanlı İmparatorluğu'nun Kısa Tarihi, Halil İnalcık'tan Kuruluş ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı ve Aşık Paşazade'den Tevarih-i Al-i Osman adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Osmanlı'da Meşruiyet Krizi: Padişah İkinci Osman'ın Katli
Osmanlı tarihinde eşi benzeri görülmemiş bu olayın neden ve nasıl cereyan ettiğini doğru bir şekilde analiz etmek adına ilk olarak, 1621 yılında gerçekleşen ve padişahın bizzat ordunun başında bulunduğu Lehistan Seferi'ne bakmak gerekir (bkz: Hotin Seferi). Her ne kadar seferin sonucunda muhasara edilen Hotin kalesi , anlaşma yoluyla Osmanlı hakimiyeti alınmış olsa da Osman, düşman karşısında yumuşak davranmalarından ve nihayetinde otoritesi ile devletinin gücünü yeniden tesis etme konusunda daha da kararlı çıktığı seferin görece başarısız olmasından mütevellit faturayı yeniçerilere kesmiştir. Madalyonun diğer yüzünde ise kapıkulu neferleri sefer sırasındaki gayret eksikliklerini, sultanın askerlere verdiği hediyeler ve bahşişler konusunda cimri davranmasına bağlamışlardır. Bunun yanı sıra yeniçeriler, daha genel olarak ve her zamanki gibi, maaşlarının düşük olmasından da şikayet etmektedirler. Bu tarz sitemler yeni olmadığı gibi, hoşnutsuzluklarının temelinde yatan bir başka sebep ise daha yeni unsurlara verilen iltimas ile beraber yeniçeri ve sipahi üstünlüğünün zayıflamasıdır. Yeniçerilerin kızgınlığı esas olarak iki gruba yöneliktir: Enderun birlikleri yani bostancı ve siyahi haremağaları ile sahadaki en büyük rakipleri olan sekban lar. İkinci Osman ise yeniçerilerin ayrıcalıklarını yeniden tesis etmek şöyle dursun, askeri seferin başarısızlığından ders çıkararak, söylentilere göre Halep 'te yeni birlikler toplamaya başlamış ve binaenaleyh yeniçeri kullarının hasedini daha da körüklemiştir. Kimilerine göreyse padişah, ocağı tamamen lağvetmeye ve Anadolu 'daki diğer birliklerden, Türkmenler ile sekbanlardan müteşekkil yeni bir ordu kurmaya hazırlanmaktadır. Daha spesifik olmak gerekirse Osman'a yönetilen suçlamalar, "gençliğinin bir etkisi olarak", kışlalarda ve başkentte bulunan şarap vb. satış yerlerinde yeniçerilere ve sipahilere karşı gece düzenlenen disiplin seferlerinde tebdili kıyafet olmak suretiyle Bostancıbaşı nın yanında bizzat yer almasına yöneliktir. Bu uygulamalar, halkın nezdinde bir grup sarhoş durumuna düşürülen birlikler nazarında aşağılayıcı bir hüviyettedir. Teftiş sırasında meyhanelerde yakalananlar ekseriyetle öldürülüp denize atılırken, geriye kalanlar ulaşımda kullanılan kadırgalarda kürek çekme cezasına çarptırılmaktadır. Zaman içerisinde yukarıda bahsini geçirdiğimiz tüm bu anlaşmazlıklar giderek ağırlaşmaya başlasa da Osman'ı nihai sona götüren olayların fitilini ateşleyen, hem inatçı hem de tecrübesiz genç sultanın başka bir fevri kararı olur. Yanlış yönlendirilerek veyahut hiç de ihtimal dışı olmayan bir şekilde kimseye danışmadan aldığı bir karar ile Mekke ve Medine 'ye hacca gitmek üzere Üsküdar 'a geçme niyetini açıklayan padişah, bu beyanıyla kapıkullarının nezdinde artık tamamen "şüpheli" hale gelir. Evvela Osmanlı sultanları, nizam-ı alem gereğince hac ibadetlerinden muaftır ve nitekim bu durum Şeyhülislam fetvalarıyla sabittir. Karaçelebizade 'nin çok doğru bir şekilde ifade ettiği gibi; "Kendisinden önce hiçbir Osmanlı padişahının Hicaz 'a gitmemiş olması bir tarafa, devlet erkanı ve sultana yakın olup söz söyleme hakkına sahip olanlar, asil atalarının gayretli ayak izlerinin takip etmediği bir yolu takip etmenin fitneye ve kötü niyetli eylemlere neden olacağını söylüyorlardı.". Velhasıl Osman'ın hac ibadetini ifa etmek istemesi yönündeki beyanı, bilhassa askeriye ve bürokrasi üzerinde bunun, arkasında başka planların gizlendiği dini bir bahane olduğuna yönelik bir izlenim yaratır. Kimilerine göre Osman, hac bahanesiyle Kahire 'yi saltanatın yeni başkenti yapmak isterken; kimilerine göreyse Anadolu'dan temin edeceği yeni ordusuyla "kul taifesinden" kurtulacaktır. Nasıl yorumlanırsa yorumlansın padişahın mezkur niyeti, yeniçeriler ve sipahiler nazarında yalnızca tehditkar olmak ile kalmamakta; onları fiilen eski efendilerinin vefatlarının yol açtığına benzer bir duruma sokmaktadır. "Padişahın firarı", önceleri ölümün sebebiyet verdiği şeyi gerçekleştirecek ve efendileri ile köleleri arasındaki bağı kopartacaktır. Genç Osman, olayların farklı yerlere evirileceğini fark edip acele hareket ettiğine kanaat getirerek ölümcül kararından ivedi bir şekilde vazgeçmiş olsa da artık iş işten geçmiş durumdadır. Kaçmaya yönelik niyetinin gölgesi, onu kulunun gözünde geri dönülemez bir biçimde itibarsızlaştırmıştır. Öte yandan padişahın Asitane' den ayrılacağı ve hatta başkentin Kahire'ye ya da Şam 'a taşınacağı söylentisinin, kul taifesini yanı sıra, bu tür beklentilerin doğrudan tehdit ettiği şehirlilerin yani İstanbul nüfusunun da ileride göreceğimiz gibi isyana katılmasına katkıda bulunmuş olması muhtemeldir. Böylesine gergin bir ortamda en ufak bir hatanın domino taşı etkisi yaratması ve kaosun hakim olması artık kaçınılmaz hale gelmiştir. Nihayetinde ise herkesin istemeden de olsa beklediği yanlış yine, panik halindeki pervasız genç sultandan gelir. Şeyhülislam Esad Efendi 'nin, Osman'ın kardeşi olan Şehzade Mehmet 'in katline yönelik fetva vermeyi reddetmesi ve aynı zamanda kızıyla evlenmek isteyen padişaha ayak diremesi sonucunda İkinci Osman, ulema nın geçimini sağladığı arpalığın kaldırılmasına karar verir. Bu, bardağı taşıran son damla olacaktır ... "Düşmanlarının" kendisine karşı birleşmesine neden olmuş olsa da, genç sultanın otoritesi ve şahsı bu aşamada henüz doğrudan tehdit altında değildir. İsyanın başlamasıyla birlikte takip eden 3 gün boyunca yaşanan çılgınlığın ulaştığı neticenin en başından "tasarlanmış" olduğunu varsaymak ise hata olacaktır. Bilakis, süreç içerisinde hükümdarın dokunulmazlığını korumaya yönelik eski düzeneklerin hala iş başında olduğunu görebilmekteyiz. Osman'ı tenkit edenlerin ekseriyetinin isteği ilk başta, onu olumsuz etkilediklerini düşündükleri "danışmalarını" değiştirmeye yöneliktir. Nitekim kul taifesi isyan başlamadan evvel mezkur şahısların bir listesini çıkarmış ve halihazırda dağınık olan öfkeyi zapturapt edebilmek adına doğrudan bu kimselere odaklanılmasını istemişlerdir. Velhasıl 1621 yılının 19 mayıs günü, sayıp döktüğümüz bütün bu arka planın nihayetinde isyanın fitili ateşlenir. Heyecan artıp askeri birlikler kitleler halinde ve silahlı bir biçimde At Meydanı 'nda toplandıkça, "mantıklı düşünen birkaç kişi" meydanın bitişiğindeki Sultanahmet Camii 'nde bir araya gelen ulemaya doğru dönerek padişahın boğazın öte yanına geçme kararını geri almasını ve isimlerini yazdıkları kişilerin kellerini isteyen bir arzuhali onlara teslim etmeye karar verir. Listede; padişahın hocası Ömer Efendi , Darüssaade Ağası Süleyman Ağa , başkentten sorumlu kaymakam Ahmed Paşa , Sadrazam Dilaver Paşa ve sekban komutanı Nasuh Ağa gibi isimler yer almaktadır. Bir bakıma hedeflerin bu şekilde belirlenmesi, hareketi kontrol altına alma; ulemanın şefaat ini talep etmek ise işi belli bir yasal çerçeve içinde tutma isteğini göstermektedir. Artık top, Osman'dadır ancak o da dik başlılığından taviz vermez. kendisinden istenen adamları feda etmeyi, ulemadan gelen ricacıların ısrarına rağmen kesin bir dil ile reddeder ve ekler: "Korkmayın, bu fitneci kalabalık hiçbir şey yapamaz ve bu lidersiz ordu yakında ya dağılacak ya da kendini imha edecektir.". Bunun üzerine ricacıların çoğu tek kelime etmeden boyun eğerek geri çekilir. Bir anlatıya göre mezkur din büyüklerinden Nakibüleşraf Gubari Efendi , At Meydanı'ndan beklemekte olan öfkeli kalabalığın hiddetinden çekinmemiş ve asilere padişahın cevabını ileterek şu ifadeleri kullanmıştır: "Bizim sözümüz geçmedi. Kendiniz gidin ve ne söyleyeceksiniz söyleyin." Arabuluculuk girişimlerinin sonuçsuz kalmasının akabinde gerçekleşen saray baskını ise başlı başına bir hikaye ve katı Osmanlı teamüllerini hiçe sayan talihsiz bir hadisedir. Evvela yeniçerilerin Topkapı Sarayı 'na girmelerinin kendi başına olağandışı bir yanı olmadığını belirtmek gerekir. Nitekim sarayın düzenli olarak sahne olduğu geçit törenlerinde kullar, katı kurallar çerçevesi içerisinde imparatorluk konutunun ilk iki avlusuna girebilmektedirler. Mevcut "baskın" ise bu alışılagelmiş, son derece titiz katılımların doğası itibariyle dışındadır. Haliyle yeniçeriler ve sipahiler arasında ne kadar ileri gidecekleri, aşina oldukları dış avlular olan Birun ile sarayın şimdiye kadar onlara yasak bölgesi olan Enderun' u birbirinden ayıran sembolik sınırı geçmelerinin gerekip gerekmeyeceği konusunda bir tartışma hasıl olur. Bu noktada artık "davetsiz misafirlere" hakim olan duygu öfke veyahut kibir değil, korkudur. Bu korkunun tali bir hasebi de bostancılar dır. Sarayı korumak ile yükümlü olan mezkur "bahçıvanlar", aynı zamanda kul taifesinin de düşmanı konumundadırlar ve binaenaleyh yeniçeriler, saraya girmeden evvel birkaç neferi Ayasofya 'nın minarelerine çıkartarak avluları gözetletir ki; bostancılara gafil avlanılmasın. Velhasıl asayişin berkemal olduğuna kanaat getiren isyancılar, önlem olarak saray kapısına ve demir kapı ya 300 tüfenk-endazlı asker yerleştirmelerinin akabinde Topkapı'nın ilk avlusuna giriş yaparlar. Yaklaşık iki saat boyunca bu noktada bağırıp çağırarak istedikleri kellelerinin isimlerini haykıran baskıncılar, sarayın geri kalan kısmından kendilerine yönelik herhangi bir yanıt alamayınca ilerlemeye karar verirler. Artık asiler, silah sesleri arasında naralar atarak Enderun'a girmiş durumdadırlar ve talepleri karşısındaki sessizlik ve ilerlerken önlerinin boş bırakılması onları adeta bir mıknatıs gibi çekmiştir. Dönemin vakanüvislerinin aktardığı kadarıyla bu noktaya kadar kul taifesinin niyetinde herhangi bir değişiklik yoktur ve amaçları hala şikayetlerini padişahın kendisine iletmektir. Mamafih üçüncü kapının eşiğinin geçildiği anda, olayların seyri tamamen değişir. Tugi 'nin aktardığına göre; "Kimden geldiği anlaşılamayan ama diğerlerinden ayırt edilebilen bir ses kalabalığın ortasından avazı çıktığı kadar bağırır: 'Şer ile Sultan Mustafa Han 'ı isteriz !'. Bu kader anından itibaren kullar; talepleri karşısında susan ve onları karşılıksız bırakan sultanı aramayı bırakıp, sarayın bir yerinde tutsak olduğunu bildikleri Şehzade Mustafa'yı aramaya koyulurlar. Durumun böylesine etkileyici bir şekilde tersine dönmesini mümkün kılan iki etmen vardır: Sarayın içinde olası bir başka hükümdarın varlığını koruyan kafes sistemi ve hiç şüphesiz ustalıkla hazırlanmış bir komplo . "Doğru zamanda doğru sözleri" söyleyen ve anonimliği muhtelif kaynaklarca belirtilen mezkur isimsiz sesin arkasında 2. Osman'ın kayınbiraderi olan ve vaziyeti kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeyi çok iyi bilen Davut Paşa 'nın makyavelist planı vardır. Sarayın bilmedikleri kısımlarının dolambaçlı yollarında küçük gruplar halinde bir süre dolanmalarının ardından yeniçeriler, nihayet içoğlanların yönlendirmesiyle Mustafa'nın Harem 'de olduğunu öğrenirler. Haremin kapısının sıkı sıkıya kapalı olmasından dolayı kubbelere tırmanmaya karar veren isyancılar, buradan Mustafa'nın ismini haykırmaya başlarlar ve tutsak şehzadenin yerini tespit etmelerinin akabinde sarayın mutfağından temin ettikleri baltalar ile şehzadenin bulunduğu yerin kurşun ile kaplı çatısını kırmaya girişirler. Nihayetinde binbir çabayla kubbede bir delik açmayı başaran isyancılar, divanhaneden kesip getirdikleri perde iplerinden kayarak Mustafa'nın bulunduğu hücreye inmeyi başarırlar. İki cariyesiyle birlikte şaşkın bir halde oturur vaziyette buldukları Şehzade Mustafa'nın, kendilerinden ilk isteği ise "su istemek" olur. Naima 'nın aktardığına göre şehzade, olaylar başladığı andan itibaren 3 gün boyunca hücresinde, tabiri caizse, kaderine terk edilmiş ve kendisine ne yiyecek ne de içecek verilmiştir. Bütün gelişmelerin akabinde nihayet Osman'ın uzlaşmazlığı kırılır ve tüm taleplerini kabul edeceğini bildirmek üzere ulemayı asilere yollar. Ancak iş işten çok geçmiştir. Şeyhülislam'ın başını çektiği ulemadan gelen heyet, bir saati aşkın bir süre çerilere dil dökmesine rağmen isyancıları ikna edemez ve onlar da, can korkusuyla, Mustafa'ya biat etmek durumunda kalırlar. Bu süreçte Mustafa ilk olarak eski saraya, annesi Valide Sultan 'ın yanına; bilahare ise daha iyi korunacağı düşünülerek yeniçerilerin merkezi konumundaki Orta Camii 'ye götürülür. Bu süreçte Osman'da yeni sadrazamı olarak seçtiği ikinci veziri Hüseyin Paşa 'nın tavsiyesi ile Bursa 'ya kaçmayı düşünse de, müsait kayık bulunamaması hasebiyle bu fikriyatını fiiliyata dökemez. Bunun yerine çaresizlik içerisinde Bostancıbaşı 'nın meclisine giden Osman, burada yaptığı istişarelerin sonucunda türlü hediyeler ile birlikte sadrazamıyla beraber Yeniçeri Ağası 'nın konağına gitmeye karar verir. Ancak bu girişimde büyük bir başarısızlık ile sonuçlanır. Gemi azıya almış vaziyetteki yeniçeriler, Osman'ın teklifini kendilerine getiren ağalarını paramparça ederler. Hemen akabinde ise kaçmaya çalışan Hüseyin Paşa'yı yakalayarak boynunu vururlar. Kaçacak yeri kalmayan çaresiz Osman ise asilerin tutsağı olarak Orta Camii'ye götürülür. İşte 16. Osmanlı padişahı ve 95. İslam halifesinin, Dante 'nin ifadeleriyle "cehenneme inişi" bu şekilde hasıl olur. Korkunç bir şekilde öldürülmüş olan Hüseyin Paşa'nın cesedini görmesiyle birlikte soğukkanlılığını kaybeden Osman, sürüklenerek götürülürken hıçkırarak ağlamaya başlar. 2. Osman'ın bir Osmanlı padişahına yakışmayacak şekilde gösterdiği bu "zayıflık", henüz 18 yaşını dahi doldurmadığı göz önüne alındığında ise doğal hale gelir. Katip Çelebi 'nin de ifade ettiği gibi "kimse ona acımamıştır". Belli ki geçmişte göstermiş olduğu küstahlık, kul taifesinde gerçek bir nefret uyandırmıştır. Peçevi 'nin; "Perişan halli bir herifi bulup atından indirmişler ve mazlum padişahı o ata bindirmişlerdi. Sırtında eski bir beyaz entari, başında yıpranmış kadife kavuk, kavuğun üzerinde ise kirlice bir sarık. Bunları da yolda rastladıkları birinden alıp ona giydirmişlerdi. Dünyada ne kadar fitneci, fesatçı varsa zavallının çevresine dizilmişlerdi." şeklindeki ifadeleri sabık padişahın içinde bulunduğu vaziyeti çarpıcı bir biçimde açıklar niteliktedir. Öfkeden gözü dönmüş ahali ise artık hakaretten etmekten saldırıya geçmiş durumdadır. Nitekim Altıncıoğlu namındaki kötü ruhlu bir şaki, Osman Han'ın baldırını sıkıp ona en ufak bir saygı göstermeden hakaret edince talihsiz genç adam tekrar ağlamaya başlayarak şu ifadeleri kullanır: "Behey, Edepsiz melun ! Padişahınız değil miyim ? Nedir bu ettiğiniz cefa ?" Böylece Orta Camii'ye ulaşan 2. Osman, burada 14. cemaat ortası olan hasekilerin muhafazasına teslim edilir. Nihayet kalabalıktan kurtulan genç adam, bir anlığına her şeyin iyi olacağına inanmış olsa da kısa süre sonra tekrar hayal kırıklığına uğrayacaktır. Olayların bu evresinde Osman lehine belli bir hareketlilik başlar. Bu, belki padişaha hakaret suçunu tahammül sınırlarının ötesine taşıyan bazılarının aşırılıklarına bir tepki; belki de aynı zamanda ve aynı yerde, akli durumuyla ilgili endişe verici alametleri artan zavallı Mustafa'nın tuhaf davranışları karşısında bir sağduyudur. Ancak Davud Paşa'nın camiye gelmesiyle beraber olaylar tekrardan Osman'ın aleyhine döner ve sabık padişahı öldürmeye yönelik ilk girişim, haysiyet yoksunu Davut Paşa'nın emriyle harekete geçen melun cebecinin kemendiyle gerçekleşir. İpi tutmak suretiyle suikastçıyı alaşağı eden Osman ise camide bulunan ağaların da yardımıyla o an için canını kurtarır. Bu esnada bir diğer entrikacı olan valide sultan devreye girer ve bu işin çok uzadığını ifade ederek talihsiz Genç Osman'ı kaçınılmaz sonuna bir adım daha yaklaştırır. Havanın kararmasıyla birlikte komplocular, Osman'ı Orta Camii'den çıkararak bir pazar arabasına bindirirler ve onu, halihazırda hiç de azalmamış olan bir kalabalığın arasında geçirip aşağılar vaziyette Yedikule Zindanları 'na götürürler. Buradaki askerlerin dağılmasın bekledikten sonra Davud Paşa , kethüdası Ömer Ağa ve Kalender Uğrusu ismindeki bir münafık, birkaç serseriyle birlikte Yedikule'de kalırlar ve Genç Osman'ın infazı bu şekilde başlamış olur. Katip Çelebi ve Naima'nın aktardığına göre; gençliğinin verdiği kuvvet ve çeviklik ile üzerine gelen ilk birkaç celladı (muhtelif kaynaklarda bu rakam 7'dir.) alaşağı etmeyi başaran Osman, veled-i zina Kalender Uğrusu'nun onu hayalarından yakalamasıyla birlikte dermandan kesilir ve boğazına geçirilen kement ile boğulmak suretiyle bu hayattan göç eder. Yine, Naima'nın ifade ettiğine göre, kanıt olarak kullanılmak üzere Osman'ın kulakları ile burnu kesilir ve Mustafa'nın annesi valide sultana gönderilir. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte merhumun naaşı, gizlice Topkapı Sarayı’na getirilmiş ve sabahleyin kılınan cenaze namazının ardından Sultan Ahmed Külliyesi ’nin yanında inşa edilen 1. Ahmed Türbesi ’ne defnedilmiştir. Sultan 2. Osman'ın ölümü bilhassa Anadolu'da oldukça büyük bir infiale yol açmıştır. Nitekim akabinde Erzurum Beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa 'nın önderliğinde tırmarlı sipahilerin başını çektiği Abaza isyanları patlak vermiş ve mezkur kaos, sultan Dördüncü Murat 'ın iktidarı ele almasına dek sürmüştür. Aynı şekilde, Osman'ın katillerinin yaptıkları da yanlarına kar kalmamış ve 8 ocak 1623'te yani isyandan birkaç ay sonra başta Kara Davut Paşa , Derviş Paşa , Meydan Bey ve Kalender Uğrusu olmak üzere failler yakalanarak idam edilmişlerdir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Naima Tarihi ve Peçevi Tarihi adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- İstibdat Rejimin Sonu: Jön Türkler
Osmanlı İmparatorluğu'nun 18. yüzyılın ilk yarısı itibariyle batıya yönelişini takiben, 19. asırdan başlayarak, bu değişimin gerektirdiği bürokratik kadrolara eleman yetiştirmek üzere Mekteb-i Harbiye-i Şahane, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane gibi yüksek okullar açılmış ve talebe yelpazesi genişletilmiştir. Bu okullarda yalnızca zadegan çocukları değil; taşra kentlerinden gelen, orta sınıfa mensup gençler de eğitim olanağı bulmuşlardır. Binaenaleyh Pozitivizm, Biyolojik Materyalizm, Fizyoloji, Darwinizm ve Sosyal Darwinizm gibi 19. yüzyılın ikinci yarısında bilhassa Avrupa'da tartışılan fikirlerle tanışan mezkur öğrencilerin ekseriyetinin de büyük bir kültür şoku ile karşılaşması da kaçınılmaz olmuştur. Aynı şekilde, geldikleri yerlere nazaran farklı olan İstanbul gerçekleri de bu talebelerin içlerinde "muhalif" duyguların hasıl olmasını da tetiklemiştir. Öğrendikçe, imparatorluğun yönetim sistemini çağdışı ve yetersiz bulmaya başlayan genç dimağlar; bu düsturun bir tezahürü olarak mesleklerini işbaşında olanlardan daha iyi bildikleri, memleketi kendilerinin kurtarabileceği ve daha iyi yönetecekleri düşüncesine giderek daha da ısınmaya başlamışlardır. Tek kişiye dayalı bir düzeni adım adım yerleştirmesi, İkinci Abdülhamit'in saltanatı esnasında yaptığı görece en büyük hatası olmuştur. Batı toplumlarında siyasal tabanın gitgide sıradan vatandaşlara yayılmakta olduğu bir dönemde o; yargı, yasama ve yürütme erklerinin neredeyse tamamını kendi elinde toplamıştır. İmparatorluğun her köşesindeki sorunlara tek başına çare bulabileceğini düşünmesi, bu sırada işlevsiz ve yetkisiz bıraktığı geniş bürokrasi kadrosunun küçümsenmesine ve aşağılanmasına da sebebiyet vermiştir. Sorunların giderek artmasıyla birlikte gittikçe içine kapanan padişah, nihayetinde toplumda oluşmakta olan değişimi fark edememiş ve uygulamalarının bir sonucu olarak "tepki kadrolarının" ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Yine, İkinci Abdülhamit, hukuki ve iktisadi alanlarda toplumu daha dinamik hale getirecek reformları uygularken, imparatorluğun parçalanacağı korkusuyla siyasi alanda hiçbir serbesti tanımamış ve en basit temel hakları dahi kısıtlamıştır. Giderek evhamlarının esiri haline gelen sultanın kararsız ve şüpheci tutumu zaman içerisinde şahsiyetine de yansımıştır. Adım adım oluşturduğu istibdat rejiminin en önemli sac ayakları ise hafiyelik ve sansür kurumları olmuştur. Baskı yönetiminin ruhu sayılan hafiyelik, jurnal denilen yazılı ihbar sistemine dayanmış; sansür de siyasal hayatın kapalı olmasını ve kamuoyunun şartlandırılmasını sağlamıştır. Nihayetinde de istibdat, yıldız, hafiye, jurnal gibi kelimeler etrafında esrarengiz ve korkulu bir imaj oluşmuştur. Padişahın, kendisini her şeyin odağı haline getirmesinin doğal bir sonucu olarak her türlü şikayet onun şahsına yönelmiş ve bütün sorunların suçlu ve sorumlusu yine kendisi olmuştur. Dolayısıyla pek çok kişi asıl sorunun farkına varmadan Abdülhamit ile uğraşmakta herhangi bir beis görmemiş ve o düşürüldüğü takdirde her şeyin düzeleceği kanaatine varmıştır. Sonuç olarak ideolojik tutumu ne olursa olsun ülkedeki her aydın bu siyasi mekanizma içerisinde kendisini yabancı ve muhalif hissetmiştir. Jön Türk adı, kendilerinden evvel ki muhalif Yeni Osmanlılar hareketi gibi Batı'nın onlara yakıştırdığı, genç asker ve sivil aydınların muhalefetini tanımlayan genel bir kavramdır. İçlerinde Türklerin yanında pek çok Arnavut, Arap, Yahudi, Ermeni ve Rum muhalif de bulunmaktadır. Harbiye ve mülkiye dahil tüm yüksek okullarda rastlanan bir durum olmak ile birlikte askeri tıbbiye muhalefetin en yoğun olduğu mektep hüviyetindedir. Doğu ile Batı'yı tek bir potada eritmeye çalışmış olan Yeni Osmanlılar, aydınlanma fikirlerinde ve bilhassa Jean-Jacques Rousseau'dan etkilenmişlerdir. Örneğin; meşruti rejimin en önemli dayanağının doğal bireysel haklar ve hakimiyet-i milliye mefhumları olduğunu iddia eden Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ebu'z-Ziya Tevfik üzerinde Rousseau'nun etkisi barizdir. Jön Türkleri ise en çok Auguste Comte'un, kendilerinden takribi olarak yarım asır önce tanıttığı Pozitivizm etkilemiştir. Pozitivist düşünce sistemi "elitist - merkeziyetçi - otoriter" bir düzene olanak verdiği, 'aydınlanmış' kimselerce idare edilen bir toplumu amaçladığı, bireyi toplum içinde eritme olanağı sunduğu, insanların haklarının değil topluma karşı vazifelerinin olduğunu vurguladığı ve 'ihtilali' değil tekamülü öngördüğü için Jön Türklerin ekseriyetine makul gelmiştir. Bunun yanı sıra Pozitivizm, 18. yüzyıl filozoflarının büyüleyici kavramı olan namütenahi terakkiyi yani daimi ilerlemeyi ve toplumu dogmalardan arındırarak dinin yerine bilimi geçirmeyi hedeflemektedir. Pozitivizmi benimseyen Jön Türkler, Yeni Osmanlıların aksine Rousseau'yu da yoğun bir eleştiriye tabi tutmaktadırlar. Benimsedikleri "evrimci" düşüncenin temel mantığına göre, doğa bilimleri 19. yüzyılda muazzam ölçekte bir ilerleme kaydetmiş durumdadır ve mezkur gelişmenin karşısında 18. yüzyıl aydınlanma düşünürlerinin ortaya koydukları bilgi artık "bilimsel" olmadığı gibi, tabiri caizse hurafe hüviyetindedir. İslam ülkelerinde olduğu gibi Osmanlı toplumunda da dini düşünce dışında felsefe, uzun süredir maşerden dışlanmış durumdadır. Aynı şekilde, Jön Türklerin çoğu da felsefe ve tarih bilgisinden yoksun, yüzeysel bilgi sahibi kimselerdir. Avrupa toplumları gibi bir bilim cemiyeti yaratacaklarını ve bu şekilde din ile kültür farkı hasebiyle Osmanlı Devleti'ne karşı mesafeli olduklarına inandıkları batı dünyası ile Pozitivizm üzerinden daha kolay bağlar kurabileceklerini ümit etmektedirler. Yine, mezkur cemiyet, doğrudan İslamiyet'e karşı değilse de; genel hatları itibariyle "din fikrine" karşıdır ve binaenaleyh (bugün de olduğu gibi) toplumda dinin oynandığı sosyal rolü kolayca göz ardı etmektedir. Jön Türkler, istisnalar olmak ile beraber gerçekçi, tutarlı ve yaratıcı değildirler. Soyut bir kavram olan hürriyetin taraftarlığı ile "devleti kurtarmak" istemeyi, amaçladıkları hedefler açısından kafi görmektedirler. Temel tutkuları; devletin parçalamasını önlemek, ülkelerini yakın doğunun Japonya'sı yapmak ve Osmanlı'nın batılı emperyal güçler nezdinde eşit muamele görmesini sağlamaktır. Jön Türklerin batıda tartışılan konuların sihrine kapıldıkları dönemde Avrupa'da artık bir yandan Hümanizm ile temel insan hakları savunulmakta, diğer yandan ise ekonomik alanda emperyalist bir anlayışla yeni pazarlar ve hammadde kaynaklarını ele geçirme mücadeleleri verilmektedir. Ayrıca pozitivist düşünce de Auguste Comte'dan sonra epey bir değişmiş ve Jön Türklerin benimsediği dönemde neredeyse tamamen Sosyal Darwinizm ile özdeşleşmiştir. Osmanlı Devleti'nin ekonomik yapısının nasıl dönüştürüleceği gibi konular mevzubahis cemiyetin ilgisini hiçbir zaman çekmemiştir. Oysa sanayileşmiş ülke ekonomilerinin 1873 - 1895 arasında geçirdiği kriz, sömürgecilik hırsını daha da güçlendirmiş ve aksiyon almakta atıl kalmış olan Almanya, Avusturya ve İtalya gibi devletler de artık "pay alanlar" arasına katılmıştır. Ahvalin bu şekilde hasıl olduğu bir ortamda İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Mehmet Reşid, İshak Sükuti ve Şerafeddin Mağmumi isimli askeri tıbbıyeli 5 genç, 1889 yılında daha evvel kurmuş oldukları İttihad-ı Osmani adlı örgüte bir "ilave" yapmaya karar verirler. Bu gelişmenin ışığında, halihazırda Paris'te bulunan Ahmed Rıza Bey, Doktor Nazım ve diğer hürriyetçi muhalifler ile temasa geçmek için harekete geçer. Ortak isim bulmak adına gerçekleşen birtakım istişarelerin akabinde Doktor Nazım, Terakki ve İttihad; Ahmed Rıza Bey ise Nizam ve Terakki isimlerini önerirler. Velhasıl 1880'li yılların başından itibaren tabiri caizse dağınık bir şekilde faaliyet göstermekte olan Osmanlı aydınlarının ekseriyeti, yakın gelecekte imparatorluğun kaderine damga vuracak olan Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti'nin çatısı altında bir birlik hüviyeti kazanmış olur. Aralarındaki fikir ayrılıklarına rağmen Jön Türklerin üzerinde uzlaştıkları yegane ortak nokta, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere Sultan Abdülhamit karşıtlığıdır. Mevcut rejimin çağdaş olmadığı ve batıya benzemediği için Avrupa'nın hücumuna uğradığını düşünen cemiyet, idari yapıdaki bozuklukların giderilmesi ve rüşvetçi zihniyetin değişmesi adına çare olarak Kanun-i Esasi'nin yeniden yürürlüğe girmesini istemektedir. Her ne kadar meşruti idarenin geri gelmesini savunsalar da Jön Türkler, tıpkı padişah gibi, halkı karar alma sürecine katılması gerekmeyen bir unsur olarak görmektedirler. Meşrutiyeti, Kanun-ı Esasi'yi ve tekrar açılmasını talep ettikleri Meclis-i Mebusan'ı daha çok, padişaha karşı halkın desteğini almak ve batının gayrimüslim unsurlar lehine müdahalesini ekarte etmek adına savunmaktadırlar. Söz konusu "aydınların" bir diğer riyakar tavrı ise kamunun desteğinden yoksun kaldıkları durumlarda halkın cehaletinden dem vurmalarıdır. Devlet gücünü elinde tutan ve aydınlardan oluşan seçkin bir sınıfın yapacağı ıslahatlar ile Osmanlı toplumunu modernleşme yönünde dönüştürmeyi öngören mevzubahis zümrenin; halkın günlük yaşamındaki sıkıntıları, karşılaştığı sorunları ve bu sorunlara karşı ne yapılması gerektiği gibi konulardaki ilgisizliği ve dahi yetersizliği genel anlamdaki başarısızlıklarının temelini oluşturmaktadır. Jön Türkler'e dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Sacit Kutlu'dan Didar-ı Hürriyet adlı eseri tavsiye ediyorum.











