Arama
Boş arama ile 137 sonuç bulundu
- Asurluların Kraliçesi : Semiramis
Hakkında en inanılmaz öykülerin anlatıldığı, hikayelerinin çivi yazısının keşfinden başlayarak birçok Yunan yazarı tarafından kuşaktan kuşağa aktarıldığı, kendisine ithafen (ya da kendisinin yaptırdığı, bu konuda bir ihtilaf söz konusudur) dünyanın Yedi Harikası'ndan biri olan Babil'in Asma Bahçeleri'nin yaptırıldığı, icraatlarıyla tebaasının saygısını ve sevgisini kazanan ve bu duruma mütevellit ölümünün akabinde ilahlaştırılan meşhur Asur kraliçesi, tanrıçası. Günümüzden neredeyse 3000 yıl önce yaşamış olan Semiramis'in popüler kültürde şahsına münhasır bir yer edinmiş olmasının belki de en önemli sebebi, erkek hegemonyasının hakim olduğu insanlık tarihinde çizmiş olduğu güçlü kadın profilidir. Asur kralı 3. Raman Ninari (namı diğer Ninus), 29 yıllık başarılı hükümranlığının sonunda ölürken ve Ninyas adında bir oğulları da olmasına rağmen, tahtı karısına bırakmayı tercih eder ve Asur kayıtlarında ismi Shammuramat olarak geçen Semiramis'in iktidar serüveni bu şekilde başlamış olur. MÖ. 10. ve 7. yüzyıllar arasına tekabül eden Yeni Asur İmparatorluğu dönemindeki devlet politikası, genişleme ve bölgedeki diğer siyasi erklere üstünlük kurma üzerinedir ve Semiramis, kocası Ninus ve onun dedesi olan Shalmaneser gibi bir fatih hüviyetiyle hız kesmeden işe koyulur. ilk olarak, Asur'un yüzyıllar boyunca belki de en büyük siyasi rakibi olan fakat o dönemdeki yazılı kaynaklardan takip edebildiğimiz kadarıyla bölgedeki "sürekli savaş halinden" mütevellit tarumar olmuş ve Asur'un vassalı haline gelmiş Babil şehri yeniden ihya edilir. surlar ve kuleler onarılır, ünlü bel tapınağı yeniden inşa edilir. Semiramis'in imar çalışmaları yalnızca Babil ile de sınırlı kalmaz. Bölgede ticaret yapan kişilere geçiş kolaylığı sağlaması adına Fırat nehri üzerine görkemli bir köprü yapılması talimatını verir alicenap kraliçe. Öte yandan, imparatorluk sınırlarındaki ticareti teşvik etmek ve ticaretin güvenliğini sağlamak adına Zagros'un yedi tepesi düzleştirilir ve Media'ya doğru geniş bir yol açılır. Unutmayalım ki, Romalıların da dediği gibi (bkz: yol medeniyettir). Çalışkan kraliçemizin faaliyetleri bunlarla da sınırlı kalmaz. Meşhur Ekbatana şehrini (günümüzde Hamedan) kurar ve burada bir kraliyet sarayı yaptırır. Tüneller açtırarak dağlardaki göllerden suyun kente ulaşmasını sağlar. Kentin yakınına, Zagros sıradağlarında dimdik yükselen üç zirveli tepenin kayalarının üzerine kendisine eşlik eden yüz muhafızı ile beraber heykelini diktirir. Zaman içerisinde bu kadim şehir, Pers İmparatorlarından Büyük İskender'e kadar birçok önemli tarihi şahsiyete ev sahipliği yapacaktır. Semiramis'in başarıları imar faaliyetleri ile sınırlı değildir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, kraliçe savaşta da seleflerinin gerisinde kalmaz. Mısır'ı, Habeşistan'ı ve Libya'nın bir kısmını ele geçirir. Hindistan'a da bir sefer düzenlenir fakat istenilen başarı elde edilemez. İndus Irmağı civarında bir Hint ordusu Asurlar'ı durdurur ve Asur savaş makinesi geri çekilmek durumunda kalır. Semiramis'in askeri ve mimari faaliyetleri kadar saray yaşamı da görkemlidir. İmparatorluğun dört bir yanından başkente akan zenginlik, kraliçenin dillere destan güzelliği ile birleşince ortaya ölümünün akabinde uhrevi bir hüviyet kazanacak olan "Tanrıça Semiramis" profilini çıkarır. Zaman içerisinde kraliçenin görkemli iktidarı, tahttaki hakkının gasp edildiğini düşünen ve geri planda kalmaktan bunalan oğlu Ninyas tarafından hoşnutsuzluk ile karşılanmaya başlar ve Ninyas, iktidarı ele geçirmek için annesine karşı bir komplo girişiminde bulunmaya karar verir. bunu öğrenen kraliçe, gençliğinde kahinlerin kendisine söylediği bir kehaneti anımsar: "Oğlu, kendisine karşı ayaklandığında Semiramis ölümsüzler arasına girecek ve kutsal güçlere sahip olacaktır." Kehanete itimat eden ve vadesinin dolduğuna kanaat getiren kraliçe, tahtı oğlu Ninyas 'a sulh ile devreder ve tüm soyluların ve generallerin oğluna sadakat yemini etmesini ister. Devir töreninin tamamlanması ile beraber Semiramis bir güvercin e dönüşür ve saraydan uçup gider. Bu olayın akabinde Semiramis, Asurlar tarafından tanrıça ilan edilir ve Asur tanrılarının panteonundaki yerini alır. Dönüştüğü güvercin ise kutsal bir kuş olarak kabul edilir ve özellikle Asur sanatında kendine müstesna bir yer edinir. Semiramis'a dair öykülere ve söylencelere Asurların çivi yazılı kitabelerinden değil, ardılları olan Medlerin ve Perslerin anlatılarından ulaşırız. Daha sonra onlardan bu bilgileri edinen ve kendilerince yorumlayıp yayan medeniyet ise Yunanlardır. Tarihsel kayıtlardan ziyade folklora dayanan "güvercin-kadın" Semiramis öyküsü, Asur tanrılarının insan şekline bürünerek dünyaya gelişini temsil eder. Asur dilindeki adı "güvercin" anlamına gelen Shammuramat olan Semiramis, muhtemelen "savaş ve aşk tanrıçası" olarak ikili (düalist) bir yapıya sahip olan Arbelalı İştar ile Ninovalı İştar'ın bir tezahürü olarak tanrıça İştar'ı simgelemektedir. Kesin olarak bildiğimiz şey ise Semiramis'in yani Shammuramat'ın, kral 3. Raman-Nirari'nin yani 3. Shamshi-Raman'ın eşi ve Asurlara ait olan dikilitaşlardaki yazıtlarda adı geçen "tek Asur kraliçesi" olduğudur. Kalah (Nemrut) yöneticisinin Tanrı Nebo'ya adadığı iki heykelin kaidesinde "Asur kralı Raman-Ninari'nin ve eşi Shammuramat'ın koruyucusu" ibaresi yer alır. Babil kökenli bir prenses olduğu da rivayet edilen Semiramis'in "doğuya" özgü geleneklere aykırı olarak isminin bir heykel kaidesinde bulunması bile başlı başına "sıra dışı bir karakter" olduğuna delalettir. Semiramis'e dair muhtelif anlatıların belki de en güzel örneği, "tarihin babası" olarak da nitelendirebileceğimiz Herodotus'a aittir. işte onun anlatısıyla Semiramis'in öyküsü: "Çok eski zamanlarda Asya'da krallar vardı ama bunların hiçbir önemli icraatı olmadı, haklarında hiçbir şey yazılmadı ta ki ortaya kahraman bir savaşçı olan Asurlu Ninus çıkıncaya kadar. Ninus sağda solda birçok zaferler kazandı ve geniş bir imparatorluk kurdu. Denize kadar tüm küçük Asya, Ermenistan ve Media onun egemenliği altına girdi. Sonra şahane bir başkent kurarak ona kendi ismi olan Ninus adını verdi, bu, Ninova kentiydi. Onnes ya da Oannes adında çok güvendiği bir generali, onun da tüm kadınların en güzeli olan "Semiramis" adında bir eşi vardı. Aslında bu kadın sıradan bir ölümlü değildi. O Suriye'nin balık tanrıçası Derketo'nun kızıydı ve annesinin Ascalon'daki tapınağından pek uzak olmayan bir kayalıkta çobanlar onu buluncaya kadar "güvercinler" tarafından yetiştirilmişti. Çobanlar onu kralın sürülerine bakan baş çoban Simmas'a götürdüleri o da Semiramis'e kendi kızı gibi baktı. Bir gün general Onnes ona rastladı. Kızı görüp de hayran kalmamak imkansızdı. Onnes kıza aşık oldu ve onunla evlendi. Genç kadın güzel olduğu kadar akılllı ve cesurdu ve bir keresinde kendi yetenekleriyle kocasının ve kral Ninus'un uzun süredir kendilerine karşı direnen güçlü bir kaleyi almalarına yardımcı oldu. Kral bir anda onun güzelliğine kapıldı ve onu Onnes'in elinden aldı. Bunun üzerine büyük bir kedere kapılan general hayatına son verdi. Semiramis, Ninus'un kraliçesi oldu ve kral son ana kadar onu sevmeye devam etti. 52 yıllık hükümdarlığının sonunda imparatorluğu oğlu Ninyas'a değil karısına bıraktı." Semiramis'e dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Zenaide Ragozin'den Asurlar ve Herodotus'tan Tarih adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Iesus Nazarenus Rex Iudaeorum / Nasıralı İsa, Yahudilerin Kralı
İnanmak, insani bir ihtiyaçtır. Binaenaleyh bu ihtiyacın bir tezahürü olarak yüzyıllar hatta binyıllar boyunca insanlık, hem belirli bir ölçüde iki doğayı/hüviyeti (insani ve ilahi) tek vücutta bir araya getiren hem gök ile yer arasında tabiri caizse bir köprü inşa eden hem de kurtarıcı niteliğine haiz şahsiyetler yaratmaktan geri kalmamıştır. İnsan topluluklarının düşünce sistemlerinin temeline yerleştirdikleri söz konusu simalar kimi zaman beklenen etkiyi yaratamazken, kimi zaman da istisnai başarılar elde etmişlerdir. bu başarıların en çarpıcı örneklerinden biri de etkisi günümüze kadar devam eden ve geniş kitlelerce kabul görmüş Nasıralı İsa'nın hikayesidir. Önceden bir marangoz olan akabinde ise gezgin bir vaiz hüviyetine bürünen İsa; saray yaşamından bihaber, aristokrasinin değerlerini bir köylünün ağzıyla basit ve yalın bir şekilde ifade eden, karşısındakinin zengin ya da nüfuzlu biri olduğuna aldırmayan, hitap ettiği insanlardan hürmet gören, tevazu sahibi bir kimsedir. Onun ve öğretisinin evrensel nitelik kazanması, bu dünyadan göçmesinin akabinde gerçekleşecektir. İsa'nın tebliğinde defaatle getirdiği gibi vaat ettiği krallık dünyevi değil, uhrevidir. Ancak mensubu olduğu Yahudi toplumunda kadim zamanlardan beri devam eden ve o dönemdeki Roma tabiyetiyle iyice şiddetlenmiş hale gelen mesih beklentisi, Nasıralı'nın mesajının insanlar tarafından farklı algılanmasına sebebiyet verecektir. Yunancaya Christos şeklinde çevrilen "Mesih" (Maşiah) kelimesi, "efendinin merhemi" anlamına gelmektedir ve sadece bu anlama bakıldığında bile Yahudilerin bekledikleri Mesih'e atfettikleri önem, kendini bariz bir şekilde göstermektedir. Yahve, İsrailoğulları'na ebedi krallık sözü vermiştir ve Davut'un soyundan gelecek olan Mesih'in onlara liderlik etmesi gerekmektedir. Aslında Nasıralı'nın mevzubahis Kahramanlık Kültü'nün merkezinde yer alması kendi icraatları ile değil, ölümünün akabinde On İki Havari'nin içinde yer alan ve ekseriyetinin rabbani geleneğinden geldiği, kimilerinin de İznik Konseyi'nde kabul edilen ekümenik hüviyetteki İncillerin yazarlarından olduğu Pavlus, Yuhanna, Luka gibi isimlerin faaliyetleri ile hasıl olmuştur. İsa'nın vaat ettiği krallığın yeryüzündeki tezahürünün temsil ettiği kurumlara kutsiyet atfetmek ve doğmakta olan hristiyan dünyada bu kurumlara, "hak ettiği" değeri verebilmek için; iktidarın tanrıya ait olduğunu ve ondan geldiğini tüm müminlere hatırlatmak ve böylece monarşiyi kutsal bir kurum haline getirmek için yukarıda bahsini geçirdiğimiz isimler tarafından toplumun algısı manipüle edilerek bu şekilde bir yol haritası izlenmiştir. Örneğin Yahudilikte soyun kadınlardan tevarüsü çok eski bir gelenek olmasına rağmen İncil yazarları tarafından, İsa'nın "üvey babası" olan Yusuf'un kral Davut'un soyundan geldiği iddia edilmiş ve bu sayede İsa'nın veraset hakkı meşru bir zemine oturtulmuştur. Tabi ki beklenen mesihe dair vuku bulması gerekenler bununla da sınır kalmaz. Eğer Nasıralı, insanlığı içine düştüğü çukurdan çekip çıkaracak kişi ise anlatıla gelen hikayesinde hiçbir boşluğun olmaması ve her detayın düşünülmesi gerekmektedir. Bunun için de yahudilerin geleneksel anlatısından yani Eski Ahit'ten faydalanılarak görece sağlam temellere oturtulmuş kahramanın yolculuğuna dair bir hikaye oluşturulur. Kralın Doğumu Caesar Augustus, tek başına iktidara gelmesinin akabinde bütün Roma dünyasında bir nüfus sayımının yapılması için bir buyruk çıkarır. Bu emir üzerine İsa'nın üvey babası olan Yusuf da Davut'un soyundan geldiği için Celile'nin Nasıra kentinden, bağlı olduğu Yahudiye bölgesine, Davut'un kenti Beytlehem'e gider. Yanında "hamile" olan "nişanlısı" Meryem de vardır. Bu sırada Meryem'in doğum vakti gelir. Handa yer bulamayan çift, bir mağaraya yerleşir ve İsa'nın doğumu, peygamberlerin hayatlarında sıkça gördüğümüz bir metafor olan mağarada gerçekleşir. Bu mekan; vahye, zuhura, murakabeye uygundur. (bkz: Kutsal Kabir Mağarası). Doğumun akabinde yine peygamberler açısından bir başka önemli metafor olan çoban simgesi ortaya çıkar. Mağaradan çıktıktan sonra Yusuf, Meryem ve İsa, geceyi kırlarda çobanlar ile beraber sürüyü gözleyerek geçirir. Kadim toplumlarda bilhassa Mezopotamya ve çevresinde peygamber, kral gibi figürler, çobanlar ile bir tutulur. Halk bir sürü ise onu güdecek olan peygamber, kral yani çobandır. Nasıralı'nın doğumuyla beraber hasıl olan olaylar bunlar ile de sınırlı kalmaz. Kilisenin anlatısına göre doğumundan 2 hafta sonra Mazdekçi rahipler, doğunun bilgeleri, astronomlar, müneccimler diye anılan kimseler bebek İsa'yı görmeye gelirler. Onlara gözüken "yeni yıldızı" takip ederek Kudüs'e varmışlardır. İsa'nın yıldızı, yine bir kraliyet göstergesidir. Müneccimler, yeni doğanın peygamber veya mesih olduğundan şüphe etmezler ve ona hemen unvanı ile hitap ederler. Bu gelişmelerin akabinde o dönemde Roma tarafından atanmış olan Yahudiye eyaletinin kralı olan ve tek hükümdar olabilmek adına kendi öz evladını öldüren Hirodes paniğe kapılır ve Beytüllahim'deki bütün "iki ve iki yaşından küçük erkek bebeklerin" öldürülmesi emrini verir. Ancak tanrının, katliamdan kurtulan bebek İsa için farklı planları vardır .. Çölde Ayartma İsa'nın çocukluğu ve gençliği ile alakalı neredeyse hiçbir şey bilinmemektedir. Ancak hayatının erken dönemlerinde dikkat çeken önemli bir husus, Ürdün Nehri'ndeki vaftiz hadisesidir. Bu vaftiz, aslında "kahramanımızın" kamusal hayatının başladığına işaret eder ve kraliyet yetkilendirmesi ile ilişkilidir. Öte yandan vaftiz günü aynı zamanda vahiy günü'dür çünkü kutsal ruh o gün kendini göstermiş ve tanrının sesi, İsa'nın ilahi nesebini ilan ederken duyulmuştur. Vaftizin hemen akabinde İsa, oruç tutmak için çöle inzivaya çekilir ve 40 gün burada kalır. (bkz: peygamberlik alametleri) Çölde geçirdiği zaman aralığında İsa, şeytanın vesveselerine maruz kalır. Kahramanımıza "hata" yaptırmayı uman şeytan, elinden geleni ardına koymaz. İsa'yı alıp Kudüs'e, yüksek bir dağın tepesine taşır ve önce İsa'ya eğer isterse, aç olduğu için taşları ekmeğe çevirebileceğini söyler. Bu öneri, doğa yasalarını çiğnemek anlamına gelmektedir ancak Nasıralı oyuna gelmez. Şeytan giderek tekliflerini yükseltir ve son olarak Nasıralı'nın kabul etmesi takdirinde İsrail'e hak ettiği egemenliği ve "denizden denize" hükümranlık edecek mesih unvanını kendisine vereceğini taahhüt eder. Ancak İsa, şeytana ileride Pontus Pilatus 'a da söyleyeceği meşhur cevabını verir: Benim krallığım bu dünyada değil. Göklerin Krallığı Yukarıda son olarak bahsini geçirdiğimiz çarpıcı olayın akabinde İsa, vaaz vermek için kent kent, bölge bölge dolaşmaya başlar ve konuşmalarında defaatle tanrının krallığı ve göklerin krallığı gibi ifadelerden faydalanır. Bu, Yahveh adını taşıyan tanrıdan "o" diye bahseden ve bu ismi zikretmekten çekinen bir halkın, gök kelimesini kullanarak başvurduğu "edebi kelamın" bire bir aynısıdır. İsa, vaazlarında belirsiz değinmeler ile söz konusu krallığın tanımlarını verir. Ancak "bilerek ve isteyerek" muğlak yaptığı bu tanımlar, aslında tanrının vaat ettiği krallığın tanımlanamaz olduğunu göstermektedir. Nitekim vaazlarından biri sırasında çoşkulu kalabalık onu kral olarak omuzlara kaldırmak istediğinde buna izin vermemiş ve aslında böyle yaparak yahudilerin mesih beklentilerini, onların tahayyüllerindeki gibi karşılamayacağını anlatmak istemiştir. Bu olayın akabinde "dağa, tek başına inziva çekilen "İsa, ertesi gün geri gelir ve halka hitaben uzun bir konuşma yapar. Gökten geldiğini, "bedeninin yenmesi ve kanının içilmesi" gerektiğini söyler. Lakin doğal olarak kalabalık, Nasıralı'nın demek istediğini anlamaz ve Yuhanna'nın kitabında da belirttiği gibi "müritlerinin çoğu ona eşlik etmeyi bırakır ve onu terk eder." İsa'nın vaat ettiği krallık, Yahudilerin hayallerini süsleyen dünyevi krallık değildir. Nasıralı'nın vaat ettiği göklerin krallığı; "yeni insanın doğuşunu, ruhun kökten değişimini" yani Metanoia'yı talep etmektedir. Bu krallıkta dünyanın mevcut halinin ilga edilmesi ve yozlaşmış olan eski dünyanın yerini "yeni bir dünyaya" bırakması gerekmektedir (bkz: Nuh Tufanı). Ancak onun öğretisini anlamaya muktedir olmayanlar, ısrarla Hamsin Yortusu'nda Mesih'in getireceği "kurtuluş" ile tanrının krallığı'nın yeryüzünde kurulacağına dair inançlarını muhafaza etmeye etmişlerdir ... Kraliyet Mucizeleri İsa'nın tebliği esnasında kalabalıkları yaratan, öğretisi kadar Yahudilerin onu izlemesidir. gittiği hemen her yerde birtakım mucizeler gerçekleştirir Nasıralı. körlerin gözlerini açar, sağırların işitmesini sağlar. simgesel anlamlar barındıran mevzubahis mucizeler, aynı zamanda birtakım bilge dersler de ihtiva eder. İncil yazarları, bir seçim yaparak "kahramanımızın" yalnızca "40 kadar mucizesini" kitaplarında aktarır. doğal düzeni yeniden tesis etmeyi hedefleyen bu mucizeler ekseriyetle hastaları sağaltma, şeytan çıkarma, ölüleri diriltme (Yair'in kızı, Nain'deki dulun oğlu ve meşhur Lazarus), bolluk (kana'daki düğünde suyun şaraba çevrilmesi) ve doğa üzerinde tahakküm kurması ( su üstünde yürümesi, fırtınaları yatıştırması) ile ilgilidir. Kralın Kudüs'e Girişi Önce Noel melekleri, sonra çobanlar ve müneccimler tarafından duyurulan ve İsa'nın hayatı boyunca vaazlarında defaatle aktardığı "kraliyet teması", Zeytin Dalı Pazarı'ndan çarmıha gerildiği cumaya kadarki süreçte zirve noktasına ulaşır. Onu tehdit eden tüm tehlikelere rağmen Paskalya bayramı'nı kutlamak için Kudüs'e gitmeye kara veren kahramanımız, yol üstünde Lazarus'u dirilttiği Beytanya'da durur. Orada akşam yemeğine davet edilir ve yemek sırasında Marta'nın kardeşi Meryem tarafından İsa'nın ayakları hintsümbülü yağı ile meshedilir. Daha önce mesih olduğu sırrını paylaştığı Samiriyeli kadın'a benzeyen Meryem, bu metaforda halkı temsil etmektedir ve Beytanya'daki bu meshetme ritüeli, bir kraliyet meshine işaret etmektedir. Ertesi gün İsa, Kudüs'e bir kral gibi girecektir ... İsa şehre yaklaştıkça yahudiler endişelenmeye başlar ve meseleyi konuşmak için toplanırlar. Toplantıdan çıkan kararı açıklayan başkahin Kayafa'nın sözleri aslında İsa'nın hikayesi'nin nasıl sonlanacağının beyanı niteliğindedir: "Bütün ulusa yok olacağına, halk uğruna tek adamın ölmesi daha uygundur ..." Tarihin bize öğrettiği bir şey varsa o da "kraldan" başka kimsenin kendinden olanları kurtarma umuduyla gönüllü bir şekilde kendini kurban sunmayacağı, herkesin selameti için kendi ölümüne gitmeyeceğidir. Yukarıda bahsini geçirdiğimiz Kayafa'nın sözleri, isa'nın çilesini tezyin eder. Yani bir tür kraliyet tezyinatı ... 2 nisan 30, cumartesi günü İsa'nın yolda olduğu haberi şehre yayılır. Halk, onu karşılamak için çoşkuyla yola koyulur. Lazarus'un dirilişi hikayesi, kulaktan kulağa yayılmış ve halk üzerinde büyük yankı uyandırmıştır. Pazar sabahı Beytfaci (incir evi) diye bilinen köye yaklaşınca takipçilerinden ikisine seslenerek karşıdaki köyde bulunan bir dişi eşek ile yanındaki sıpayı bulundukları yere getirmelerini ister. Böylece Nasıralı; yerleşik köylülerin gözünde dayanıklılığı, güvenilir adımları, ihtiyatı temsil eden, Mezopotamya kültüründe tanrıların, yunan kültüründe Dionysos'un bindiği eşeğin üzerinde Kudüs'e giriş yapar. Onu karşılamaya çıkan kalabalık, eşeğin sırtına binmiş İsa'da hacca gelmiş mütevazı bir şahsiyet değil; mesihi, kralı görür. Çoşkulu halk, Nasıralı'dan İsrail Krallığı'nı yeniden tesis edeceğine dair bir beyan beklemektedir ancak beklentileri yine hayal kırıklığı ile sonuçlanacaktır ve bu hayal kırıklığı bir anlamda İsa'nın ölümü esnasında halkın sessiz kalmasına sebebiyet verecektir ... Kutsal Hafta Zeytin dalı pazarından Son Akşam Yemeği'nin yendiği Kutsal Perşembe'ye uzanan beş günün, krallığı tartışmaya adandığına dair iddialar mübalağalı olacaktır ancak Kudüs'teki büyük monarşi nümayişinin zihinlerde kralın hiç olmadığı kadar belirgin izlerini bıraktığı izlenimine kapılmamak elde değildir. Kutsal Pazartesi'de İsa, üç benzetme yapmıştır. Bunların ikisi, bağdaki işlerden bahseder ve krallık çağrışımıyla neticelenir. Diğeri ise bir kralın, arkadaşlarını boşu boşuna davet ettiği düğün şöleni benzetmesidir. Salı günü "krallığın kapısını kapatan" fakihleri ve Ferisileri hedef alan, nadiren gösterdiği bir sertlikte uzun bir konuşma yapar. Etrafında dönüp durduğu iktidara gelişi meselesini dillendirir. Diğer tarafta ise Hirodes'in taraftarları, Caesar'a ödenecek vergi ile meşguldür. Bu sırada Yahuda ise İsa'yı ele vermek için bu dünyadaki muktedirler ile pazarlık halindedir ... Efkaristiya ayini'nin temelini oluşturan Son akşam yemeği'nde havarileriyle sofraya oturan isa, yemekte elindeki kupayı göstererek tarihe geçecek şu sözlerini dile getirir: "Hepiniz bundan için. çünkü bu benim kanımdır, günahların bağışlanması için birçokları uğruna akıtılan anlaşma kanıdır." Bu atmosferde kraliyet eşyalarında müstesna bir yere sahip olan kupanın, monarşi ile olan ilişkisini düşünmemek elde değildir ... İsa'nın Mahkumiyeti Nasıralı, Son Akşam Yemeği'nin akabinde On iki Havarisi'nden biri olan Yahuda İşkariyot'un eşlik ettiği kolluk kuvvetleri tarafından gece yarısı tutuklanır ve kaidelere göre güneş doğmadan mahkeme etmenin yasak olmasından mütevellit Başkahin Kayafa'nın kayınpederi olan Hanan 'ın evine götürülür. İsa, burada Hanan'ın sorduğu üzerine ona, Yahudiye İsrail'in beklediği Mesih olduğu cevabını verir. Gün doğduğunda kahramanımız, Yahudi halkının meclisi olan Sanhedrin'in huzuruna çıkarılır. Meclis de onu Roma valisi olan Pilatus'un huzuruna çıkarmaya karar verir. Pilatus, İsa'ya kendisine yönelik olan suçlamaları sorar ancak İsa uzun bir süre sessiz kalmayı tercih eder. Pilatus'un en çok üzerine durduğu soru; İsa'nın Yahudilerin kralı olup olmadığına dair olandır. Yuhanna'nın ve Luka'nın İncil'lerinde aktardıkları diyaloglar çarpıcıdır: "Romalı tekrar sordu: "Sen Yahudilerin kralı mısın ?" İsa cevap verdi: "Benim krallığım bu dünyada değildir. Krallığım bu dünyadan olsaydı yandaşlarım, yahudi yetkililere teslim edilmemem için savaşırlardı." Pilatus anlamadı ve ısrarla tekrar sordu: "Demek sen bir kralsın, öyle mi ?" İsa, "Kral olduğumu sen söylüyorsun." karşılığını verdi." Sorgunun akabinde mahkeme odasından çıkan Pilatus, yahudilere hitaben şu açıklamayı yapar: "Ben onda hiçbir suç görmüyorum." Pilatus, meseleyi tiran Hirodes'e tevdi etmeyi dener ancak İsa, ona da tek bir kelime söylememektedir. Bunun üzerine İsa, tekrar Pilatus'un denetimi altına verilir. İsa'nın canını bağışlamaya meyilli olan Pilatus, Paskalya bayramı hasebiyle bir mahkumu özgürlüğüne kavuşturma geleneğine başvurmayı dener. Ortada iki aday vardır: İsa ve "İsrail'in bağımsızlığını isteyen eskinin eşkıyası şimdinin mahkumu" Barabba. Pilatus, halka hitaben yeniden seslenir: "Sizin için kimi salıvermemi istersiniz ? Barabba'yı mı yoksa mesih denen İsa'yı mı ?" Halktan "barabba" cevabı gelir ... Hikaye olağanüstüdür. Barabba kelimesi, babanın oğlu anlamına gelmektedir. Aslında bu metafor üzerinden hareket edildiği takdirde geleneksel anlatıya göre Barabba, yani babanın/kralın oğlu kralın yerini alabilmektedir. Ancak Nasıralı'nın hikayesinin uhrevi doygunluğuna ulaşabilmesi için feda edilmesi gerekmektedir. Nitekim halkın cevabı karşısında çaresiz kalan ve kefaret arayışında olan Pilatus, Barabba'yı salı verir ve şu meşhur sözlerini söyler: "Bu adamın kanından ben sorumlu değilim ..." Kanlı bir feda ile kralın arındırıcı kanının, insan neslinin üzerine akması gerekmektedir. Bu, İsa'nın ait olduğu halk aracılığıyla tüm insanlığa doğru yayılacak bir kefaret vaftizidir ... Hakir Kral Aslına bakıldığında Nasıralı'ya yöneltilen tek suçlama, egemenlik iddiasıdır ve böylesine görkemli bir şekilde (Mesih) ilan edilmiş egemenliğin tahkir edilmesi mevcut devlet otoritesi nazarında elzemdir. Binaenaleyh kahramanımızın kral olarak değil, bir suçlu olarak infaz edilmesi gerekmektedir. İnfazın gerçekleşeceği döneme tekabül eden Saturnalia bayramı gereğince Nasıralı, Karnaval Kralı olacaktır ve bu kutlamalarda öldürülmeden önce "monark" kılığına sokulan suçlu kimse, bir süre aşağılanarak infaz edilmektedir ... İsa, çarmıha gerilmek üzere askerlere teslim edildiğinde tüm birlik etrafını kuşatır. Önce elbiselerini çıkartırlar ve sonra İsa'nın üzerine kızıl bir kaftan fırlatırlar. Dikenli bir taç örüp başına geçirirler, sağ eline bir kamış verip, ona doğru dizlerini kırarak alaycı bir şekilde "Selam Ey Yahudilerin Kralı !" şeklinde selam verirler. Bütün bu hakaretamiz sözlerin ve davranışların akabinde kahramanımız için son sahne kurulmuştur ve perde açılmayı beklemektedir ... Nasıralı İsa, Yahudilerin Kralı / i.n.r.i İsa, "soyulmuş kafatası gibi çıplak bir tepecik" anlamına gelen Golgota (Latince Calvariıum / Kafatası) tepesinde çarmıha gerilmiştir. Onun çarmıhı, iki hırsızın arasına dikilmiştir ve hırsızlardan biri ona "Ey İsa, kendi egemenliğin geldiğinde beni an." dediğinde İsa, "sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte cennette olacaksın." yanıtını vermiştir. Yazımızın başlığına adını veren Yahudilerin Kralı tabiri, Pontius Pilatus tarafından eyalet ahalisine karşı hıncını yatıştırmak ve imanını ilan etmek adına, aynı zamanda mahkumiyet sebebinin belirtilmesi gereğinin bir Roma alışkanlığı olmasından mütevellit ahşap bir levha (titulus) üzerine kimse görmezden gelemesin diye Latince, Yunanca ve Aramice yazılmıştır. Söz konusu yazı, Yahudi ahalinin itirazlarına rağmen indirilmemiş ve bir bakıma bu tabir Yahudi İsa'nın, Kral İsa'ya dönüşmesine ve tahta çıkış hikayesinin tamamlanması anlamına gelmiştir. İnfazın akabinde naaşın aileye verilmesi adet olmasa da Pilatus, Nasıralı'nın naaşını isteyen Aramatyalı Yusuf'un talebini kabul etmiş ve İsa, kaidelere uygun bir şekilde tepeye kazılan bir mağaraya gömülmüştür. Böylece doğduğu mağaradan defnedildiği mağaraya kadar kraliyet teması, Nasıralı'nın hayatı boyunca sürmüştür. İsa'nın hayatına ve öğretisine dair daha fazla bilgi almak isteyenlere Yuhanna ile Luka İncillerini ve Karen Armstrong'dan İncil / Kitab-ı Mukaddes adlı eseri tavsiye ediyorum.
- Orta Çağ Avrupası'nın İlk İmparatoru / Şarlman
Başkalarının hiçbir şey göremediği yerde bir fırsatı ayırt etmek dehanın niteliğidir ve insan ya da hükümdar olarak ayrı ayrı incelediğimizde dahi Charlemagne'ın bu tanımlamaya eksiksiz bir şekilde uyduğunu görürüz. 8. yüzyılda tabiri caizse bir kaosun içinde bulunan Avrupa'da zamanın dinamiklerini ustalıkla analiz etmesi, okuma yazma bilmemesine rağmen modern bir ruh ile harmanlanmış olan içgüdülere sahip olması ve tabi ki parlak zekası sayesinde hem ruhani hem de dünyevi bir hüviyete sahip olacak diriltilmiş bir Roma İmparatorluğu'nun küllerinden tekrar yükselebileceğini öngören Charlemagne, bu görkemli hayalinin peşinde bir insanın hayal edebileceği en heybetli ve etkileyici başarıların gerçeğe dönüşmesini sağlamıştır. Bizans veyahut İslam halifeliği ile kıyaslandığında Elbe'nin batısında kalan Avrupa, Roma'nın çöküşündeki sonraki asırlar boyunca dünya tarihinin önemsiz bir parçası olarak kalmıştır. Nüfusundan geriye kalan küçük bir azınlığın yaşadığı ve Romalıların geride bıraktıkları harabelerin üstüne veya arasına kurulmuş olan şehirlerin hiçbiri ne Konstantinopolis'in ne Kurtuba'nın ne Bağdat'ın ne de Chang An'ın görkemine ulaşamamıştır. Nitekim atıl kalmış Avrupa kentlerindeki halkın az sayıdaki ileri gelenleri de kendilerini bir bakıma kuşatılmış artıklar olarak görmektedir zira İslam, onları Afrika ve Yakındoğu'dan izole etmiş durumdadır. 8. yüzyıl itibariyle Avrupa'nın güney kıyıları Arap akınlarının ablukası altındadır ve bunun yanı sıra Viking olarak da tabir edebileceğimiz Nors kavimleri tahayyül ötesi bir şiddetle kuzey kıyılarına, nehir vadilerine ve adalara durup dinlenmeden akınlar düzenlemektedir. 9. yüzyıla gelindiğinde ise doğu cephesi, pagan Macarların tehdidi altındadır. Binaenaleyh Avrupa, ahvalin bu şekilde hasıl olduğu bir ortamda kendisini düşman ve öfkeli bir dünya karşısında yeniden şekillendirecektir. Uzun bir müddet kültürünü dışarıdan temin eden Avrupa toplumunun, barbarlık ve geri kalmışlığın üzerinde yükselen yeni bir uygarlığın temellerini atması ise ıslah olan ve eğitilebilen bir avuç insan sayesinde gerçekleşir. Roma imparatorluğunun koruması altında kuluçkaya yatıp zaman içerisinde ekümenik bir hüviyet kazanan Hıristiyanlığı merkezine alan batı uygarlığı yine de hiçbir zaman Bizans'ın ya da doğu imparatorluklarının yarattığına benzer bir politik birlik yaratamayacak, asırlar boyunca en kudretli Avrupa kralları dahi savaş beyleri olmanın ötesine geçemeyeceklerdir. Orta Çağ Avrupası'nın merkezileşmeye evirilmesinin kökeninde ise Frank mirası yatmaktadır. Hayatın merkezi topraktır ve aristokrat olarak nitelendirdiğimiz sınıfın ekseriyeti, toprak sahibi olan başarılı savaşçılardan oluşmaktadır. İnsan toplulukları fırsatlardan ziyade mahrumiyet ile itaate meyillidir ve bunun bir sonucu olarak korunmak adına ihtiyaçları olan savaşçı bir sınıfın sancağı altında toplanmakta herhangi bir beis görmezler. Böyle bir temelde sosyolojik boşluğu iyi analiz eden Franklar, savaşçı kimlikleriyle bulundukları bölgede liderliğe soyunurlar ve ilk olarak günümüzde Almanya'ya tekabül eden toprakları kolonileştirmeye başlarlar. Din ve devlet'in el ele yürüdüğü bir konjonktürde kiliseyi koruyarak, kökenleri Merovenj hükümdarlarının sihirli güçlerine kadar giden bir "akrabalık" geleneğini de tesis eden Franklar, zaman içerisinde gittikleri bu güç birliğinden pişman olacaklardır; zira hükmetmek, kişisel bir eylemdir. Kilise ile paylaşılan iktidar, Frankların devlet yapılarının kırılganlaşmasına ve yöntemleri ile kurumlarının işlevselliklerini kaybetmesine sebebiyet vermiştir. Aynı zamanda her ne kadar Clovis ile beraber bir hanedanlık kurulmuş olsa da kilisenin yönetimde söz sahibi olması, satın alınabilir kralların tahta geçmesine ve birbiriyle kavgalı aristokratların bağımsızlık hareketlerine girişmesine yol açmıştır. Lakin bu durum değişmek üzeredir ... Avusturya menşeili olan Karolenjler, Merovenj krallarının soyundan gelen bir ailedir. Yine 732 yılında Almanya'yı Hıristiyanlaştırmış olan Aziz Boniface'ı destekleyenlerden biri olarak Tours'da Arapları durduran Charles Martel de bu ailenin mensuplarından biridir. Charles'in yardımı olmadan Arapların püskürtülemeyeceğini ifade eden Noniface, bu beyanı ile bir bakıma Martel Hanedanı'nın kilise ile olan ittifakını teyit eder. Nitekim bir süre sonra Martel'in ikinci oğlu olan Kısa Pepin, 751 yılında Frank soyluları tarafından kral seçilir. Artık Merovenj hanedanı tasfiye edilmiştir ve bu tarihten 3 yıl sonra Fransa'ya gelen Papa, tıpkı Samuel'in Saul ve Davut'u yağlayarak kutsaması gibi Pepin'i kutsayarak onun iktidarını tasdik eder. Papalığın bu şekilde bir aksiyon almasının altında yatan temel sebep, güçlü bir dosta ihtiyaç duymasıdır. Konstantinopolis'teki imparatorun varlığı pratikte batı için bir anlam ifade etmemektedir ve bunun yanı sıra Bizans imparatoru, ikon kırıcılık sebebiyle dinen sapkın konumundadır. İtalya'da Lombard tehdidi altında bulunan Papa, Karolenjlere yaptığı "yatırımın" bir an önce karşılığını almak istemektedir. Nitekim Kısa Pepin, kendisine yapılan "iyiliği" karşılıksız bırakmaz ve ivedi bir şekilde İtalya'ya hareket ederek Lombardları mağlup eder. Pepin'in kadirşinaslığı bununla da sınırlı kalmaz ve 756 yılında Ravenna'yı Aziz Peter'e vererek geleceğin Papalık Devleti'nin kurulmasına önayak olur. Bu "1100 yıl" sürecek olan maddi bir otoritenin başlangıcıdır ve Papa, kendi egemenlik alanı üzerinde tıpkı dünyevi hüviyete sahip bir hükümdar gibi hareket etme imkanı bulur. Yeni bir bağımsızlık temeli kazanan Papalık, kendi adına para bastırmakta da zaman kaybetmez. Pepin'in ölümünün ardından veraset sistemi gereği Frank toprakları oğulları arasında bölünür ancak mirası ölümünden 3 yıl sonra yani 771 yılında büyük oğlu tarafından birleştirilecektir ve söz konusu oğul, 800 yılında Kutsal Roma İmparatoru titriyle taç giyecek olan Charlemagne'den başkası değildir. Karolenj hanedanının tartışmasız en büyük ismi olan Şarlman, daha hayatta iken bir efsane haline dönüşecektir. Aslına bakılırsa ilk bakışta geleneksel savaşçı bir Frank kralı hüviyetinde olan Charlemagne'yi haleflerinden ve seleflerinden ayırt eden özelliği, kendi konumuna kattığı kutsiyeti ciddiye alıyor olmasıdır. Nitekim 46 yıllık uzun iktidarı boyunca vazife çıkardığı her durumu ciddiye alan, okuma yazma bilmemesine rağmen eğitim ve sanatın koruyucusu olan Şarlman, sarayının görkemini ve saygınlığı mütemadiyen bilgi ile parlatmak isteyen ideal bir hükümdar hüviyetindedir. Bunun yanı sıra yayılmacı kimliğinden de taviz vermeyen Frankların kralı, Lombardları İtalya'dan tamamen tasfiye ederek bölgeyi egemenliği altına alır. 30 yıl boyunca Saksonlar'ın üstüne yürüyen ve onları zorla Hıristiyan yapan Charlemagne; Avarlara, Wendlere ve Slavlara karşı düzenlediği seferlerin bir sonucu olarak Avusturya ve Bohemya topraklarının da hükümdarı haline gelir. Tuna nehri üzerinden Bizans'a doğru bir koridor yaratan ve diğer taraftan Elbe'yi geçerek Danların üzerine yürüyen bu dinamik adam, 9. yüzyılın ilk yıllarında artık İspanya'ya baskı yapmaya başlamış ve Pireneler'i geçerek Ebro ve Katalonya sahilleri boyunca iktidarını tesis etmiştir. Ancak o dönemde Batı Avrupa'nın deniz gücünün Vizigotlar'ın elinde bulunması, Akdeniz'e açılmasına engel olmuştur. Velhasıl bütün bu gelişmelerin bir sonucu olarak Roma'dan beri ilk kez böylesine büyük bir hükümranlık alanı Charlemagne tarafından bir araya getirilmiş olur. 800 yılının Noel günü papa 3. Leo tarafından Kutsal Roma Germen imparatoru olarak taç giymesinin ardından Şarlman'ın Doğu Roma İmparatorluğu ile olan ilişkileri kaçınılmaz olarak sorunlu hale gelir. Aynı unvanı taşıyan ikinci bir hükümdarın olmasının tabii bir şekilde Konstantinopolis'i rahatsız edebileceğinin farkında olan Charlemagne'nin imparatorluk tacını istemesinin altında yatan pek çok tali ve asli sebep vardır ancak bunlardan belki de en önemlisi kendi halkının yani Frankların ve kuzeyli tebaalarının ekseriyetinin Roma imparatorlarının ardılından çok geleneksel bir Cermenik savaşçı kral istediğini biliyor olmasıdır. Anlaşmazlığın sulh ile çözülmesinden yana olan Şarlman, temsilciler aracılığı ile Bizans'la bir dizi diplomatik görüşme gerçekleştirir ve nihayetinde Doğu Roma'nın hükümranlığının Venedik, İstria ve Dalmaçya'da devamlılığının sağlanması koşuluyla Frank kralının imparator unvanı, "batı'da geçerli olmak üzere" tanınır. Abbasi Halifeliği ile de formel ilişkiler kuran Şarlman'a Frank kaynaklarının aktardığına göre Harun Reşid, dostluklarının bir nişanesi olarak üzerinde Sasani iktidarının ve uygarlığının zirvesinde hüküm sürmüş olan Birinci Keyhüsrev'in resmi bulunan bir kupa dahi göndermiştir. İlk bakışta Hıristiyanlığın koruyucusu hüviyetindeki bir imparatorun, İslam halifesi ile bu şekilde bir ilişki kurmuş olması dönemin konjonktüründe yadırganabilir gibi gözükse de olsa da bu durum aynı zamanda Şarlman'ın etki alanının genişliğine emsal teşkil etmektedir. Esasen konumları itibariyle Franklar için tehlikeli olarak addedilebilecek olan düşman da, İspanya'daki Emeviler'dir. Frank sinodlarına başkanlık eden, dogmatik sorunlara Jüstinyenvari otoriter bir şekilde müdahale eden ve Frank ile Roma kiliselerinde entegre reform yapma umudunu taşıdığı için her ikisini de Aziz Benedict'in kaidelerine uymaya zorlayan Charlemagne, hıristiyan bir kralın korumakla yükümlü olduğu tebaasının dini yaşantısının niteliğinden de sorumluğu olduğu yolundaki Avrupa düşüncesinin de temelini atmıştır. Keza o, kiliseyi piskoposlar tarafından idare edilen bir yönetim aygıtı olarak görmektedir. Ağırbaşlı ve haşmetli bir savaş beyinden kudretli bir hıristiyan imparatoruna dönüşmek için büyük çaba sarf eden ve yaşadığı zaman zarfı boyunca bu anlamda çok da başarılı olan Charlemagne'nin fiziksel görünümü de oldukça etkileyicidir. İnsanlar onun görüntüsünde krallara özgü bir ruh taşıyan, adil ve halk ozanlarının asırlar boyu şarkılarında anlattıkları kahraman bir Paladin görürler. Her ne kadar kendi iktidarı son derece kişisel olsa da Şarlman, bölgesel mirasını geleneksel Frank yöntemleri ile bırakmayı düşünmüş ve krallığını bölmeyi planlamıştır. Ancak oğullarının kendisinden önce vefat etmesinden dolayı idare, en küçük oğlu olan birinci namı diğer Sofu Louis'ye 814 yılında bölünmeden geçmiştir. Lakin bu geçiş süreci, kaçınılmaz olanı yalnızca ertelemiştir; keza Charlemagne'nin ardılları ne onun otoritesine ne de deneyimine sahiptir. Nitekim mütemayil güçleri tek bir bayrak altında tutmaya muktedir olmayan haleflerin de etkisiyle bir süre sonra bölgesel bağlılıklar ortaya çıkmaya başlamış ve bir dizi bölünme ancak Şarlman'ın 3 torunu arasında 843 yılında yapılan ve günümüz Avrupası'nı şekillendiren sonuçlar doğuran Verdun Antlaşması ile toparlanmıştır. Bu düzenlemenin sonucunda imparator olan Lothair Ren Vadisi'nin batısında bulunan ve Şarlman'ın başkenti Aachen'ı da içine alan Frank Krallığı'nın çekirdeğini oluşturan toprakları, İtalya Krallığı'nı, Alpler'in kuzeyini, Birleşik Provence'i, Lorraine'i ve Saone ile Rhone arasındaki toprakları elde ederken; Doğu'da ren bölgesinde Tötonca konuşanların topraklarıyla Cermen bölgesi ise alman Louis'e ait olur. son olarak da bugünkü Fransa'nın toprakları kadar bir bölgeyle Gaskonya, Septimanya ve Akitanya Kel Charles'ın hükümranlığının altına verilir. Charlemagne'ın iktidarına ve Karolenj İmparatorluğu'na dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere J.M. Roberts'tan Dünya Tarihi, Jean Paul Roux'dan Dinlerin Çarpışması ve Thomas Mielke'den Büyük Şarlman adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Şöhretin Bedeli / Pyrrhus Zaferi
MÖ. 3. yüzyıldan evvel Romalıların, Güney İtalya ve Sicilya'daki (bkz: Batı Yunanistan) Yunanlar ile temasları esasen Campania'nın Osklaşmış şehirleriyle sınırlı kalmış durumdadır. MÖ 295 yılında gerçekleşen ve Samnit Savaşları'nın sonucunu belirleyen nihai muharebe olan Sentinum Savaşı'nın ardından Cumhuriyet Roması, İtalya'daki yegane süper güç haline gelmiş ve bir kuşak içerisinde bölgedeki küçük çaplı devletlerin pek çoğunu yutmuştur. Ancak başta Tarentum olmak üzere en güneydeki Yunan şehirleri gibi bazıları bağımsızlıklarında ısrar etmekte ve Roma'nın korkunç bir kararlılığa sahip olan dinamik askeri emperyalizmine karşı göğüs germektedirler. Aynı şekilde, Roma'nın müttefikleri arasında yer alan kimi gönülsüz topluluklar da (Campania şehirlerindeki Roma yanlısı oligarklar tarafından yönetilen demokratlar ve orta ile güney Apeninler'deki Osci dili konuşan halklar gibi) özgür kalmanın peşindedirler. Fakat Pax Romana'ya karşı isyan edenler, Roma'nın karşısına yalnız çıkamayacak kadar zayıf olduklarından, daha güçlü bir müttefik için "denizin karşı kıyısına" bakmak zorundadırlar ve aradıkları çözümü Epirus'un dağlık ve engebeli arazilerine hükmeden, bir nevi Çağının İskender'i sayılabilecek askeri bir maceraperestte bulurlar: Pyrrhus ... Şehir devleti sisteminin çöküşüyle birlikte Tarentum, İtalya Yarımadası'nda Helenizmin ana kalesi haline gelir. Şehrin sahip olduğu otlaklar, İtalya'daki en iyi koyun yününü üretmek ile ünlüdür ve bu yünden imal edilen kaliteli giysiler, yine, kentin idaresi altındaki sahil şeridinden elde edilen mor renge boyanmaktadır. Kendi adını taşıyan körfezde, aynı zamanda iyi de bir limana sahip olan Tarentum'un malları mö 4. yüzyılda Adriyatik'in her noktasında en çok talep gören ürünler arasındadır. Hülasa başarılı çiftlikleri, zengin ticareti ve kapsayıcı hüviyetteki demokratik anayasasıyla birlikte Tarentum, muadillerine kıyasla istikrarlı ve güçlü bir konumdadır. Bunun yanı sıra 15.000 kişilik bir orduya, İtalya'nın en güçlü donanmasına ve Sparta ile Epirus'tan gelen bir dizi paralı askeri kullanabilecek kaynaklara da sahip olan kent, tüm bu saydıklarımızdan mütevellit kendisini Roma yayılmacılığının hedefi halinde bulmuştur. Nitekim Yunanlar ile Romulus'un Kurtları arasındaki gerilim, Üçüncü Samnit Savaşı'nın akabinde hızla tırmanır ve her zamanki gibi ilk hamle hırslı Romalılardan gelir. Mö 291'de düşmanları Samnitler ile müttefiklerini çevrelemek bahanesiyle Tarentum'un arka bahçesi olarak da nitelenebilecek Venusia'da güçlü bir Latin kolonisi kuran Roma, bu tarihten hemen hemen 10 yıl sonra yani mö 282'de Taranto Körfezi'ndeki bir başka Yunan şehri olan Thurii'nin Lucani kavmine karşı yardım isteğini geri çevirmez ve böylece bölgeye dair emellerini gerçekleştirmek adına yaptığı planlar için aradığı fırsatı bulmuş olur. Tarentumlular ise bu yeni tecavüze cevap vermekte gecikmezler. Önce Thurii'ye yardıma gelmiş olan Roma filosu yok edilir, akabinde ise şehirde bulunan küçük çaptaki Roma müfrezesi bertaraf edilir. Bununla da yetinmeyen Tarentum, halihazırda Roma tarafından Thurii'de kurulmuş olan oligarşiyi devirerek yeniden demokrasiyi tesis eder. Bütün bu gelişmelerin ardından Roma'nın tekrardan ve daha kuvvetli bir biçimde üzerlerine geleceğinin farkında olan Yunanlar için artık "denizlerin ötesindeki adamı" çağırmanın vakti gelmiştir ... Geriye dönüp bakıldığında Epirus kralı Pyrrhus, kağıttan bir kaplan gibi gözükebilir. Ancak o dönem şartlarında Büyük İskender sonrası yaşanan varisler savaşlarının ürünü savaş beylerinin son kuşağına mensup olan Pyrrhus, kendi çağının en iyi generallerinden biri olarak kabul edilmektedir. İskender ile birlikte savaşmış insanların hala hayatta olduğu bir dönemde, Pyrrhus'un 25.000 (bazı kaynaklarda bu sayı 35.000'e kadar çıkmaktadır.) kişilik tecrübeli ordusu, Pers İmparatorluğu'nu yıkan askeri kuvvet model alınarak kurulmuştur. Diğer taraftan, İtalya'nın küçük şehir devletlerine ve dağlı kabilelerine karşı elde ettikleri bütün başarılara rağmen Roma'nın lejyonları hala esas olarak bir yurttaş milisi hüviyetindedir. Velhasıl Tarentumlular, müttefiklerine güvenmek adına her türlü gerekçeye sahiptir ve Pyrrhus, görece istikrarlı Helenistik krallıkların çıkışıyla birlikte Doğu'daki manevra alanının daralmasına mukabil, Batı Yunanistan'da yani İtalya'da yeteneklerini sergileyebileceği bir alan bulma ümidindedir. Pyrrhus'un ordusu üç ana unsurdan oluşmaktadır. İlk olarak; savaş hattının merkezinde konuşlanmış olan, her biri ön saftan ileriye doğru uzatılmış çok sayıda bıçak dizisi biçiminde ve en az 4.8 metre uzunluğunda mızrak (bkz: Sarissa) taşıyan askerlerden oluşan ağır bir falanks. İkinci olarak; kanatlarda mızrak, kılıç ve kalkanlar ile donatılmış birinci sınıf zırhlara sahip ani taarruz süvarilerinden oluşan kalabalık birlikler. Üçüncü olarak ise her biri bir seyis ile bir mahfe (hayvanın sırtında yay, kargı ya da uzun mızraklar ile silahlandırılmış iki veya üç kişiyi taşıyan küçük kule) taşıyan ve 20 filden oluşan bir birlik. Bu yapılanmada kral, geleneksel olarak ana süvari birliğinin başında yer almakta ve savaşın zirvesinde düşman hattını yarmak üzere tayin edici saldırıya liderlik etmek adına beklemektedir. Pyrrhus'un İtalyan Yarımadası'na ayak basmasıyla birlikte tarafların ilk karşılaşması mö 280 yılında Heraclea Muharebesi'nde gerçekleşir. Plutarkhos'un aktardığına göre Pyrrhus, Romalılar ile karşılaşmadan evvel onları amatör olarak görmektedir. Ancak savaşın arifesinde muharebenin gerçekleşeceği alanı ve düşmanını gözlemlemek adına atını bir yükseltiye doğru sürdüğünde yanındaki kurmaylarına şu şekilde konuştuğu rivayet edilir: "Barbarların (Romalıların) bu düzeni, Magacles, nitelik itibariyle hiç de barbar değil; birazdan neler yapabileceklerini göreceğiz." Nitekim Pyrrhus'un ilk intibası hiç de boş değildir ve "barbarlar", Yunanlara karşı fevkalade bir mücadele örneği sergiler. Muharebenin başlamasıyla birlikte Pyrrhus'un en önemli süvari saldırısının boşa çıkması da bir olur. Roma lejyonları atları püskürtür ve düşmanın merkezinde açıklık oluşmasına sebebiyet verir. Bunun üzerine falanksıyla birlikte fillerinin de saldırı emrini veren Pyrrhus büyük bir risk almış olur. Daha önce fillere karşı savaşmamış olan Romalılar afallamaya başlar ve hat düzeni bozulur. Pyrrhus süvarileri fırsattan istifade ederek yeniden toparlanıp karşı saldırıya geçerler. Romalıların atlılarını kolayca püskürten süvariler, Roma ordusunun merkezinin bozulma emareleri göstermeye başlamasıyla beraber düşmanı kanatlardan çevrelemeye başlar ve muharebe, son kalan roma lejyonlarının da kaçışmaya başlamasıyla birlikte sona erer. Antikite kaynakları kayıp rakamları hakkında farklı bilgiler vermektedir. En düşük tahmin ise 4000 Yunana karşılık 7000 Romalının öldüğüdür. Karşılıklı zayiatın birbirine yakın olması bir tarafa, deneyimli ve profesyonel savaşçıların yerine yenilerini koymanın Roma'nın yurttaş milislerine kıyasla daha zor olduğu (Roma'nın olağanüstü boyutlardaki hızlı toparlanma gücünü de unutmayalım) Pyrrhus adına zaferin bedeli çok ağır olmuştur. Heraclea, tayin edici olmaktan uzaktır ancak yine de Pyrrhus adına bir zaferdir ve muzaffer komutan, Doğu Yunanistan'dan gelen takviye kuvvetlerin de kendisine katılmasıyla birlikte, daha önce Keltlerin yaptığı ve daha sonra da Hannibal'in yapacağı gibi, İtalya'da terör estirmeye başlar. Ancak Roma'nın hafife alınmayacak bir rakip olduğunun farkında olan Pyrrhus, ilerleyişi esnasında düşmanına pek çok kez barış teklifinde bulunur fakat talep, her defasında mağrur Romalılar tarafından reddedilir. (bkz: Ad Victoriam) Roma'nın, mevcudiyetinin tehlikede olduğu bu dönemde ilkelerinden ödün vermemesini sağlayan isim ise senatonun yaşlı kurdu Appius Claudius Pulcher'dan başkası değildir: "Onu (Pyrrhus) geri göndermenin tek yolunun onunla dostluk kurmak olduğuna kendinizi inandırmayın; bilakis eğer Pyrrhus yaptığı hakaretler nedeniyle cezalandırılmadan, bir de üstüne Tarentumluların ve Samnitlerin Romalılar ile alay etmesini sağlama hediyesiyle giderse, bu, bundan sonra bu kadar aşağılandığınız için sizi hakir gören yeni istilacıları davet etmek anlamına gelir." Belirsizlik ile geçen bir yılın ardından taraflar mö 279'da Ausculum'da kozlarını bir kez daha paylaşır. 2 gün süren savaşın sonunda ne Yunanlar ne de Romalılar galebe çalamaz. Romalıların kaybı 6000 civarında iken Yunanların zayiatı 3500 dolaylarındadır. Ausculum savaşı, Pyrrhus'a bölgede hiçbir yeni müttefik kazandırmamış ve bir de üzerine Heraclea'da olduğu gibi yeri doldurulamayacak deneyimli askerlerine mal olmuştur. Ordusu kazanamayacağı bir yıpratma savaşında eriyip gitmektedir ve ufukta Romalıların teslim olmaya yaklaştıklarına dair herhangi bir işaret de gözükmemektedir. Pyrrhus'un aklıselim davranmaktan başka çaresi kalmaz ve bu yüzden Yunan özgürlüğünün savunuculuğunu bir başka yerde yapmak üzere Sicilya'ya geçerek mücadeleyi Kartacalılara karşı sürdürmeye karar verir. Fakat Talentum'un ve diğer Yunan şehir devletlerinin Roma'ya karşı savaşı yalnız başlarına sürdürmeleri mümkün değildir ve Pyrrhus'un Sicilya'da olduğu 3 yıl boyunca Romalılar tarafından büyük bir baskı altına alınırlar. Nitekim Sicilya'da da İtalya'da olduğundan fazla bir şey elde edemeyen Pyrrhus, nihayetinde Yunan müttefiklerin geri dön çağrılarına kulak verir ve bir kez daha Roma'nın karşısına dikilir. Yarımadanın ve o an farkında olunmasa dahi insanlık tarihinin kaderini belirleyen Beneventum Savaşı'nda taraflar son kez kozlarını paylaşır (mö 275). Taktiksel bir manevra ile Roma konsüllerinin ordularını birbirinden ayırmak adına muharebeden bir gün evvel kuvvetlerini ikiye ayıran ve ana kuvvetleri ile Roma kampına bir gece baskını düzenlemek isteyen Pyrrhus, istediğini elde edemez. Gece yürüyüşü esnasında yollarını kaybeden Yunanlar, güneş Beneventum'un üzerine doğduğunda kötü bir şekilde mevzilenmiş şekilde kalırlar. Pyrrhus, tecrübesinin de verdiği soğukkanlılık ile askerlerini toparlar ve fillerinin yardımıyla Romalıları kamplarına kadar sürer. Ancak kamplarının sağladığı güven içinde yeniden tertip alan Roma piyadeleri, okları ve mızraklarıyla fillere karşı tekrar taarruza geçerler. Paniğe kapılan hayvanların geriye doğru bozgun halinde kaçmasıyla Yunan hatları bozulur ve kargaşaya sürüklenir. Savaşın kaybedildiğini anlayan Pyrrhus için artık "maceranın sonu" gelmiş gibi gözükmektedir. Elinde kalan birkaç bin kişilik kuvvetiyle muharebe alanından çekilen kral, kısa bir süre daha İtalya'da kalıp durum değerlendirmesi yapmasının akabinde memleketi Epirus'a geri döner. Birkaç yıl sonra Argos'taki bir sokak çatışması esnasında yaşlı bir kadın tarafından atılan kiremidin başına isabet etmesi sonucunda hayatını kaybeden bu maceraperest adamın geride bıraktığı mirası ise insanlık tarihine düştüğü iki kelimelik nottan ibarettir: Pyrrhus Zaferi ... Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Mary Beard'den SPQR - Antik Roma Tarihi, Suetonius'tan On İki Caesar'ın Yaşamı, Adrian Goldsworthy'den Roma Nasıl Çöktü ? / Bir Süper Gücün Ölümü ve Neil Faulkner'dan Roma: Kartalların İmparatorluğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Kudüs'ün Zalim ve İhtişamlı Hükümdarı / Hirodes
Hayat isteklerimizi, dalında olgunlaşıp koparılmayı bekleyen bir meyve misali kolaylıkla avucumuzun içine sunmaz. Bilakis evvela tohumu ekmeni, akabinde o tohumun büyüyüp olgunlaşabilmesi için onunla ilgilenmeni ve ona emek vermeni ister. Nihayetinde gerçekten sebat ettiysen ve çabanda samimi isen o meyveyi dalından koparabilecek kadar şanslı olabilirsin; çünkü insan, kendi kaderinin efendisidir ve şans daima çaba sarf eden cesur kimselerin yanındadır. "fortis fortuna adiuvat" MÖ 47'de İsa'nın doğduğu rivayet edilen kadim topraklarda yani Galile'de büyük hırslara ve ideallere sahip bir genç, tarihe adını kazıyabilmek için bedeli her ne olursa olsun inisiyatifi eline almaya karar verdi. Bu adam, ileride Yahudilerin kralı olacak olan Herod'dan başkası değildi ... Yahudi kökenlere sahip olduğu tartışmalı olan ve Aşkelon'da yaşayıp sonradan özgürlüğünü kazandığı rivayet edilen Edromitli bir kölenin oğlu olarak MÖ 74/73'te günümüzdeki ismiyle Kudüs'te dünyaya gelen Herod'un muhtelif kaynaklara göre annesinin Yahudi olmadığı (Yahudilikte soy, anne üzerinden devam eder) ve kendisinin de sonradan Musevi olduğu iddia edilmektedir. Ancak Herod, Roma İmparatorluğu tarafından Yahudiye eyaletine kral olarak "atanmasının" akabinde her iktidar sahibinin yapacağı gibi meşruiyetini sağlam bir zemine oturtmak ve yönetme yetkisinin kendisine "tanrı" tarafından bahşedildiğini gösterebilmek adına resmi tarih yazımında soyunu peygamber İshak'ın büyük oğlu Esav'ın soyundan, varlıklı ve zengin bir Edomlu aileye dayandırır. Bu düzenlemeye göre annesi olduğunu iddia ettiği Cypros, Nabata'daki Petra şehrinden Yahudi bir prensestir. Antik Yunanların Helenistik kültürünün ziyadesiyle etkisi altında olan Hirodes'in, saltanatından evvel adını duyurması ise yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere mö 47'de Galile'de çıkan bir isyanı babası Antipater'in desteğiyle acımasızca bastırması ile gerçekleşir. Bölgede kontrolü sağlamasının akabinde babasının Roma'daki nüfuzunu kullanarak Galile'ye vali olarak atanan Hirodes çok geçmeden kendisini yolsuzluk ve rüşvet iddiaları hasebiyle, üyeleri hahamlardan teşkil bir din mahkemesi olan Sanhedrin'in karşısında bulur. Mahkeme salonuna tepeden tırnağa silahlı adamlarıyla iştirak eden ve bu sayede Sanhedrin'in gözünü korkutmayı başaran Hirodes, beraatına yönelik kararın "pamuk ipliğine bağlı" olduğuna kanaat getirir ve şürekasını da yanına alarak yine Roma imparatorluğu'nun idaresi altındaki Suriye'ye kaçar. Olayların yatışmasını beklerken bir yandan da Suriye'deki Romalı yöneticilerin gözüne girmek için elinden geleni yapmayı da ihmal etmeyen bu kurnaz ve gözü kara adam, aradığı fırsatı Julius Caesar'ın suikasta kurban gittiği haberinin bölgeye ulaşmasıyla bulur. Hirodes, Roma'daki kanlı iktidar mücadelesinin başlangıcında Caesar'ın katillerinden olan Cassius 'un ve onun yardakçısı Brutus'ün tarafını tutsa da rüzgarın yön değiştirdiğini anladığı andan itibaren Marcus Antonius'u ve daha sonra Augustus adını alacak olan Caesar'ın evlatlığı Octavius'u desteklemeye başlar. Nitekim verdiği bu destek ve ikna kabiliyeti sayesinde ikinci triumvirlik döneminde (Antonius, Octavius ve Lepidus) iktidardan hem mali hem de askeri olarak büyük yardımlar almayı başarır ve mö 37'de uzun süredir kuşatma altında tuttuğu Yeruşalim'i, Partların desteklediği Antigonus'un elinden alarak krallığını ilan eder. Saltanatının başlamasıyla beraber gerçekleştirdiği ilk icraat ise, kendisini 10 yıl önce idam ettirmek isteyen Sanhedrin kurumunu yok etmek olur ve bu doğrultuda ölüm fermanını hazırlayıp onu tarih sahnesinden silmek isteyen mahkeme üyelerinden kırk altısını idam ettirir. Roma, kendi kontrolü altında olduğu müddetçe Hirodes'in Yahuda Krallığı'nı yönetmesinden hoşnuttur ve her daim sorunlu bir eyaletin görece bir istikrar ve makul sayılabilecek bir sükunete kavuşmuş olmasından mütevellit onun birtakım "kapris" ve "taleplerine" hoşgörü ile yaklaşır. Hirodes, Romalılar ile bir anlaşma yapar ve Yahudilerin Roma'nın devlet dinini benimsemesinden muaf tutulmasını sağlar. Romalıların fethettikleri bir halka karşı böyle bir hak tanıması sıra dışı ve nadir rastlanan bir olaydır; çünkü imparatorluğun hemen her yanında devlet ile din ayrılmaz bir bütünün iki eş parçasıdır ve her ne kadar Romalılar panteonlarına, hakim oldukları coğrafyalardaki muhtelif kadim tanrıları katmakta pek zorluk çıkarıyor olmasa da kendi amentülerinin de (bkz: Mitraizm) tebaaları tarafından benimsenmesini ve tanrılarına saygı duyulmasını beklemektedir. Hirodes, kral olduktan sonra hüküm sürdüğü topraklarda ve tebaası üzerinde Roma'nın da desteğiyle tam bir yasal ve dini denetim tesis eder. Zaman kaybetmeden "gerçek bir doğu hükümdarı gibi" hareket edip, Yahudi hanedanından bir prenses ile (Hasmonea hanedanından Mariamne ile) evlenerek konumunu güçlendirmeye girişir. Kendisinden önce ve sonra gelen pek çok benzeri gibi Hirodes de saltanatı esnasında büyük çaplı bir imar çalışması başlatır (bunların birçoğu günümüze dek ulaşmıştır). Örneğin; Kudüs'teki Tapınak Tepesi'nin kuzeybatısında kalan kale onun eseridir. Kaderin bir cilvesi olarak bir zaman sonra bu kale, Roma Valisi Pontius Pilatus'un İsa'yı yargılamasına da ev sahipliği yapacaktır. Herodium'daki meşhur kale ve Masada dağlarının tepesindeki kale/saray da (yıkıntıları da olsa) yine günümüze kadar ulaşan ve Hirodes'in imzasını taşıyan diğer yapılardır. Sadece "bina dikmek ile" sınırlı kalmayan Hirodes, bir liman kenti olan Caesarea'yı da inşa ettirir. Şehrin isim babası ise tabii olarak Hirodes'in velinimeti imparator Augustus'tan başkası değildir. Mevzubahis kent zaman içerisinde Akdeniz kıyısındaki en gelişmiş liman haline gelir ve Yahuda'nın ticaret kapasitesini arttırarak hem halk için istihdam yaratır hem de tebaanın refahının artmasında önemli bir rol oynar. Bunun yanı sıra Hebron'daki Kral Mezarları'nın ıslahı için de bir çalışma başlatan Hirodes; mozoleyi, kule ve burçlarla süsleyerek devasa bir yapıya dönüştürür. Ancak uygulamaya giriştiği projeler arasında en iddialısı Kudüs'teki tapınağın (bkz: Süleyman Tapınağı) yeniden inşasıdır. Hirodes'i bu denli büyük bir projeye yönlendiren motivasyonun imanı mı yoksa kendi gücü ve zenginliğini simgeleyen ölümsüz bir eser bırakmak istemesi midir bilinmez ancak kralın her halükarda söz konusu proje ile tebaasının sevgisini ve minnetini garanti altına almış olacağı kesindir. Tapınağın yeniden inşası sıradan bir kamu projesi değildir ve sadece Tapınak Tepesi'nin çevresindeki duvarların yapılması için 10.000 işçi ve 1000 rahibin neredeyse 10 yıl çalışması gerekmiştir. Günümüzde bu duvardan geriye yalnızca batı duvarı kalmıştır (bkz: Ağlama Duvarı). Tapınak Tepesi çok geniş bir alanı kapsamaktadır ve o dönemde Hz. Süleyman'ın zamanındaki halinden çok daha büyüktür. Mö 1. yüzyılda Roma İmparatorluğu'nun sınırları içerisinde yaklaşık olarak beş milyon Yahudi yaşamını idame ettirmektedir ve söz konusu alan yılda 3 kez (çadır bayramı, hamursuz bayramı ve haftalar bayramı) Kudüs'e hacı olmaya ve ibadet etmeye gelen çok büyük kitlelerin akınına uğramaktadır. Binaenaleyh hiçbir masraftan kaçınılmaz ve tapınak beyaz ve mavi mermerler kullanılarak savurganca inşa edilir. Tapınağın kubbesi ise altın ile süslenmiştir ve zamanın Romalı tarihçisi Josephus'un bize aktardığına göre tapınak, güneşli bir havada bakılamayacak kadar göz kamaştırıcıdır. Hirodes, kimilerine göre despotça güçlere sahip bir tirandır belki ancak aynı zamanda cesur bir asker olmasının yanı sıra, becerikli bir idareci ve yetenekli de bir diplomattır. Pragmatist olmasının yanı sıra dindar Yahudileri gücendirmemeye özen gösterecek kadar da akıllı ve iş bilir bir hüviyete sahiptir. Örneğin; herhangi bir putperestlik suçlamasının hedefi olmamak adına bastırdığı paraların üzerine kendi portresi de dahil olmak üzere hiçbir bir insan resmi koymamıştır. Ancak buna rağmen velinimetinin takdirini kazanmak adına yaptırdığı muhteşem tapınağın girişine kocaman bir Roma kartalı diktirmeyi de ihmal etmez. Nitekim bu jest, dindar Yahudilerin öfkelenmesine sebebiyet verir ve bir zaman sonra birkaç genç Yahudi, gece vakti tapınağa gizlice girerek Roma kartalını paramparça eder. Yakalanmalarının akabinde bu genç adamların cezası ise Hirodes'in gözü önünde canlı canlı yakılmak olacaktır. İlk eşi Mariamne'yi idam ettirmesinden sonra (karısını zina suçlayan Hirodes, mahkemede karısının annesini ve kız kardeşini Mariamne'nin aleyhine şahitlik yapmaları için zorlamıştır) 10 kez daha evlenen Hirodes'in nikahlı ya da nikahsız eşlerinden pek çok çocuğu olur. Mö 17'de Mariamne'den olan iki büyük oğlu, tahsil için gittikleri Roma'dan geri döner. Onlar döndüğünde ise Hirodes'in sarayı çoktan bir entrika yuvasına dönüşmüştür. Annelerinin idamından dolayı babalarıyla sürekli bir çatışma halinde olan ve onun otoritesine karşı çıkan bu iki oğul, bir zaman sonra Hirodes'in emriyle tutuklanır ve anneleriyle aynı kaderi paylaşmak zorunda bırakılır. Varislerinin ölümüyle beraber Hirodes, gayrimeşru çocuğu olan ve merhum babasının ismini taşıyan Antipater 'i veliaht ilan eder. Ancak paranoyalarında sınır tanımayan Hirodes, çok geçmeden bu oğlunun da kendisine karşı bir komplo hazırlığı içerisinde olduğu hissine kapılır ve kendisi Eriha'da ölüm döşeğindeyken oğlunun infazını gerçekleştirilmesi için tereddüt etmez. Hirodes'in aile dramasını öğrenen Augustus'un dahi "Hirodes'in oğlu olmaktansa domuzu olmak daha iyi" dediği rivayet edilmektedir. Mö 4'te mart aynının sonu ya da nisan ayının başında kronik böbrek yetmezliğine bağlı Fournier Kangreni'nden dolayı yaşama gözlerini yuman Hirodes'in 33 yıllık iktidarının ardından hükmettiği topraklar Tetrarşi ile idare edilmiş ve vasiyeti gereğince krallığı, oğullarından Archelaus, Hirodes Antipa ve 1. Hirodes Filip arasında bölünmüştür. Hirodes'in yaşamına ve icraatlarına dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Robert Winston'dan Tanrının Öyküsü ve Paul Johnson'dan Yahudi Tarihi adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Roma Barışı: Pax Romana
Yunanların uygarlığa katkısı, temelinde zihinsel ve ruhsaldır. Roma'nın etkisi ise yapısal ve pratiktir; özü de imparatorluğun kendisine tekabül etmektedir. O güne dek Büyük İskender de dahil olmak üzere kimse imparator titrini kullanmadığı halde, imparatorluk yönetimi bir kişinin olağanüstü yetenekleri sayesinde yaratılmış ve tesis edilmiştir. Bu zatı muhterem ise Gaius Julius Caesar'ın yeğeni ve varisi olan Octavius'tan başkası değildir. Bilahare kendisine Caesar Augustus unvanı verilecek, bir çağ onun adıyla anılacak ve adı, refah ile bolluğun sıfatı haline gelecektir. Zaman zaman Roma imparatorluğu'nu karakterize eden her şeyin; şehir içinde sürekli konuşlandırılmış ilk askeri güç olan Praetorian muhafızlarından, bekarların vergilendirmesine kadar cem'an onun tarafından icat edilmiş olduğunu düşünenler dahi çıkmıştır. Bu izlenimin nedenlerinden bir tanesi, belki de tek ve asli sebebi, kendisinin bir halk ile ilişkiler ustası olmasıdır. Ondan bize diğer tüm roma imparatorlarının bıraktığından daha fazla "malzeme" kalmış olması ise bunun göstergelerinden yalnızca biridir. Sezar olmasına rağmen Octavius, kıdemce aşağı bir koldan gelmektedir. 18 yaşına girdiğinde Jül'den kendisine; aristokratik ilişkiler, çok büyük bir servet ve askeri destek miras kalmıştır. Bir süre, Sezar'ın sadık destekçilerinden Marcus Antonius ile iş birliği yapmış ve büyük diktatörü katletmiş olan gruba karşı bir dizi şiddetli saldırı düzenlemiştir. Marcus Antonius'un zaferler kazanmak üzere doğu'ya hareket etmesi, burada başarısız olması ve Sezar'ın bir süre metresi olmuş olan Kleopatra'yla evlenmesi gibi gelişmeler ise Octavius'un önünde yeni fırsat kapılarının açılmasına sebebiyet vermiştir. Antonius'un prokonsül unvanı ve cebinde oryantal monarşi hamiline dönerek yaratacağı tehdide karşı genç Octavius, cumhuriyet adına savaşmayı tercih etmiştir. Nitekim Actium'da elde ettiği zaferi (mö 31) Antonius ve Kleopatra'nın efsaneleşmiş intiharları izlemiş, Mısır'da Ptolemaios krallığı son bulmuş ve burası, Roma'nın bir eyaleti olmak üzere ilhak edilmiştir. Aynı zamanda yukarıda bahsini geçirdiğimiz bütün bu gelişmeler, iç savaşın da sonu anlamına gelmiştir. Octavius nihayetinde vatanına dönmüş ve konsül olmuştur. Artık bütün kartlar onun elindedir ancak o, insanlığın en kadim öğretmeni olan zamanın kendisine öğrettiği şekilde bunlarla oynamayacak kadar tedbirli ve akıllıdır. Elindeki kartları bir kenara bırakır ve muhaliflerinin kendi gücünü tanımlarını bekler. Mö 27'ye gelindiğinde ise hakları elinden alınmış, iç savaşla güçsüzleşmiş cumhuriyetçilerden oluşan senatonun desteğiyle cumhuriyeti restore etmeye girişir ve kurumların biçimsel yanını dikkatle koruyarak kendi üstünlüğünü kabul ettirir. Cumhuriyetçi bir görüntünün ardında, büyük dayısının kurduğu iktidarın bir benzerini tesis eder. Buna göre Octavius, sınır eyaletlerindeki birliklerin komutanı olan İmperator'dur. Ancak halihazırda lejyonların büyük bir kısmı da mezkur bölgelerde bulunmaktadır. Kendisinin ve Sezar'ın komutası altında çarpışmış olan eski askerler emekli olup yurda döndüklerinde küçük mülk sahipleri olarak yerleşik bir hayat geçerler. Binaenaleyh tekmili Octavius'a büyük bir minnet borcu taşımaktadır. Octavius'un konsüllüğü her yıl yeniden uzatılır ve mö 27'de kendisine onurlu Augustus unvanı verilir. Ancak Roma'da kendisine resmen ve ekseriyetle aile adıyla hitap edilmiş ve "Birinci Yurttaş" anlamına gelen Princeps unvanıyla tanımlanmıştır. Yıllar geçtikçe Augustus'un gücü artmaya devam etmiş ve senato ona resmen Roma yönetimi altında bulunan eyaletlerin işlerini düzenleme hakkını vermiştir. Tribunus yetkisinin de kendisine verilmesiyle birlikte Augustus, bu hakkı Dignitas çerçevesi içerisinde yeniden biçimlendirerek iktidarını daha da pekiştirmiştir. Mö 23'te konsüllük görevinden istifa ettikten sonra ise statüsünü göstermesi açısından senato tarafından seçilen iki konsülün arasına oturmayı tercih edecektir. Nihayetinde mö 12'de büyük dayısının da taşımış olduğu, resmi dinin en yüksek ruhani kişiliği anlamına gelen Pontifex Maximus sıfatını alır. Genel seçim ve senato seçimleri gibi cumhuriyet kurumları korunuyor gibi gözükse de artık bütün ipler, tam anlamıyla Augustus'un ellerindedir. Bu üstünlüğün maskelediği politik gerçeklik, durumlarını Sezarlara borçlu olan egemen sınıf mensupları üzerinde kurulmuş olan hakimiyete dayanarak yükselmektedir. Ancak yine de mevzubahis "yeni seçkinlerin" eskiden olduğu gibi davranmalarına izin verilmez. Augustus'un tabiri caizse hayırlı despotizmi, ordu ile eyalet yönetimlerini itaatkar ve maaş alan ellere teslim ederek yeniden düzenlemiştir. Aynı şekilde, cumhuriyetçi geleneklerin ve bayramların bilinçli olarak yaşatılmasının bu oyunda önemli rolleri vardır. Zira Augustuçu yönetim, ahlaki dirilişe ve Antik Roma'nın faziletlerine bilhassa vurgu yapar. Resmi politika haline gelmiş olan bu katılık ve ahlakçılığa, Augustus dönemine damgasını vurmuş olan barış ve Romalı mimarlar ile mühendislerin yarattığı büyük anıtsal yapılar da eklenince mezkur dönemin bu denli öne çıkması şaşırtıcı değildir. Nitekim Augustus da ölümünün akabinde tıpkı büyük dayısı gibi tanrılaştırılır. (ms 14) Augustus, halefi olarak ailesine mensup birinin tahta çıkmasını istemiştir. Her ne kadar cumhuriyete biçimsel olarak saygılı olsa da Roma, fiiliyatta artık bir monarşidir. Bu durum, Augustus'un kendi ailesinden 4 kişiyi varis olarak göstermiş olmasında ifade bulur. Augustus'un genetik olarak sahip olduğu tek evlat bir kızdır ve binaenaleyh kendisinden sonra kızının 3 kocasından biri olan, evlat edindiği üvey oğlu Tiberius iktidara gelir. Kendi soyundan gelen son hükümdar ise 68'de ölen Neron olacaktır. Klasik dünyanın hükümdarları genellikle kolay hayatlar yaşamamışlardır. Örneğin; Roma imparatorlarından bazıları, saray koridorlarının köşelerine aynalar yerleştirmişler ve böylece arkalarından herhangi bir suikastçının gelip gelmediğini anlamaya çalışmışlardır. Yine, Tiberius da dahil olmak üzere Augustus'un ardından gelen 5 imparatorun eceliyle ölüp ölmediği ise şaibeli bir konudur. Bu gerçek, Augustus'un mirasını paylaşanların zaaflarını göstermek açısından bir hayli önem taşır.Aaynı şekilde, senatonun en yüksek yöneticiyi atayabileceğine dair zayıf da olsa kimi umutlar taşınmaktadır fakat bu temenniler boşa çıkacak ve iktidarın temeli daima askeri olacaktır. Eğer merkezde herhangi bir kafa karışıklığı veyahut karar zafiyeti hasıl olursa noktayı mütemadiyen askerler koyacaktır. Nitekim imparatorluğu sarsan iç savaş patlak verdiğinde olan da budur. İç savaş, ms 69 yılında dört imparator döneminde başlar ve bu mücadelede aristokrat olmaktan çok uzak bir aileden gelen, centurionun oğlu Vespasian sivrilir. Artık en üst yönetici sıfatı, büyük Romalı ailelerin tekelinden çıkmış durumdadır ... Vespasian'ın en küçük oğlu ms 96'da öldürülünce mezkur ailenin bir hanedana dönüşmesi de engellenmiş olur. Vespa'nın varisi ise yaş bir senatör olan Nerva olacaktır. Nerva, soydan gelen hanedan devamlılığını kırarak veraset sorununu çözmüş olur ve bunun yerine Augustus tarafından başlatılmış olan "evlat edinmeyi" kurumlaştırır. Bu gelişme, Dört İyi İmparator döneminin başlamasına da vesile olacaktır: Trajan, Hadrianus, Antonius Pius ve Marcus Aurelius. Mevzubahis imparatorlar neredeyse 100 yıl boyunca Roma'yı başarıyla yönetirler. Aynı şekilde, bu periyoda (üç tanesinin adı olan) Antoniuslar Çağı da denilecektir. Söz konusu hükümdarların tamamı eyalet kökenli ailelerden gelmektedirler. Varlıkları bir dereceye kadar imparatorluğun; kozmopolit bir gerçeklik olduğunu, Post Helenistik batı dünyasının genel çerçevesini oluşturduğunu ve yalnızca İtalya doğumlu olanların tekelinde olmadığını da kanıtlamaktadır. Evlat edinme; ordu, eyalet ve senatonun onaylayacağı adayların bulunmasını kolaylaştırmıştır ancak bu altın çağ, imparatorun oğullarından birinin yani Marcus Aurelius'un oğlu olan Commodus'un tahta çıkışıyla birlikte son bulur. Commodus ms 192'de yılında öldürülür ve ertesi yıl, ms 69 yılında yaşanmış bir olay tekrarlanır; her biri kendi ordusu tarafından desteklenen dört imparatorun taht mücadelesi hadisesi ... İç savaşın nihayetinde başlarında afrikalı bir generalin bulunduğu İlirya ordusu galebe çalar. Sonraki imparatorların da askerlerin adayı olması ile birlikte imparatorluğu karanlık günlerin beklediğini idrak edebilmek için müneccim olmaya gerek yoktur. 4 iyi imparator döneminde Roma, Augustus'un hükmettiğinden çok daha geniş bir alanda hakimiyet tesis etmiştir. Kuzeyde vakti zamanında Caesar, İngiltere ve Almanya'ya keşif kolları göndermiştir ancak Galya'yı, Manş denizi ve Ren nehri ile sınırlamıştır. Augustus döneminde ise Almanya'ya ve güneyden de Tuna'ya kadar baskı kurulmuştur. Nihayetinde Tuna, imparatorluğun doğal sınırı haline gelmiş, Ren'in ötesine yapılan akınlar da pek bir başarı elde edilememiş ve Elbe sınırı da Augustus'un umduğu kadar istikrar kazanamamıştır. Hatta ms 9 yılında Armanius'un komutası altındaki Töton kabilelerinin 3 roma lejyonunu yok etmesi (bkz: Teutoburg Savaşı), Romalıların kendilerine olan güvenlerine sarsacak ve büyük bir şaşkınlığa yol açacaktır. Aynı şekilde mezkur kayıplar, bilhassa manevi açıdan asla telafi edilememiş, lejyonların yok edilmesi öylesine uğursuz kabul edilmiştir ki; isimleri bir daha asla ordu listelerinde yer almamıştır. Suetonius'ın aktardığına göre Augustus bu haberi duyduktan sonra elbiselerini yırtmış ve aylarca saçlarını kestirmeyi reddetmiştir. daha sonraki yıllarda Augustus'un zaman zaman "Quinctilius Varus, lejyonlarımı bana geri ver!" şeklinde feryat ettiği de muhtelif kaynaklarca aktarılmaktadır. Velhasıl bunun dışında her yerde Roma'nın üstünlüğü giderek artmıştır. Ms 43 yılında Claudius, İngiltere'nin fethini başlatır. Bu sefer, kuzeyde etkili bir sınır oluşturacak olan Hadrianus Duvarı'nın yapımına dek takribi 40 yıl sürecektir. Ms 42 yılında Moritanya, eyalet olur. Doğu'da ise Trajanus, daha sonra Romanya ismiyle anılacak olan Daçya'yı fetheder ancak bu gelişme aynı zamanda Asya'da 150 yıl kadar sürecek uzun bir kavganın da fitilini ateşleyecektir ... Roma, Part ülkesiyle ilk kez mö 92 yılında Sulla'nın ordusu buraya sefer yapıp Fırat'ı geçtiğinde karşılaşmıştır. Roma orduları 30 yıl sonra Ermenistan'a doğru ilerlemeye başlayan dek taraflar arasında herhangi bir kayda değer anlaşmazlık söz konusu olmaz. İki büyük etki alanı, mezkur bölgede ilk kez kafa kafaya geldiğinde ise Gnaeus Pompeius Magnus sınır anlaşmazlığına düşen Ermenistan ile Part kralları arasında arabuluculuk görevini üstlenerek büyümeye gebe olan olayları yatıştırır. Daha sonra ise yani mö 54'te Crassus, Fırat'ı geçerek Partlar üzerine bir sefer düzenler. Birkaç hafta içinde Crassus, oğluyla birlikte (rivayete göre yenilginin akabinde Partlar tarafından ağızlarına sıvı altın dökülmüştür) ölür ve 40.000 kişilik roma ordusu yok edilir. Bu, Roma tarihinin en büyük askeri facialarından biridir. Asya'da hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde güçlü bir devlet daha vardır ve Roma'nın bunu anlayabilmesi için binlerce askerinin ölmesi gerekmiştir. Part ordusu zamanının en iyi okçularına sahiptir ve bunun yanı sıra süvarileriyle rekabet edebilmek neredeyse mümkün değildir. Aynı şekilde, hem kendileri hem atları zırh kuşanmış olan Part askerleri, savaşta fevkalade mahirdirler ve muhteşem atlarının ünü, çok uzak diyarlardaki Çin de dahi kıskançlık uyandırmaktadır. Bu olayın akabinde Fırat'taki doğu sınırı bir asır kadar sakin kalır ancak Partlar, kendilerini bir türlü Roma'ya sevdiremezler. Doğruyu söylemek gerekirse böyle bir niyetleri de yoktur. İç savaş sırasında politikaya mütemadiyen burunlarını sokarlar, Suriye'de Roma'ya asla rahat vermezler ve Filistinli Yahudiler arasındaki huzursuzluğu her daim körüklerler. Yine, Marcus Antonius onlara karşı başlattığı seferde canını zor kurtarmış olmasına rağmen merhum Crassus ile aynı kaderi paylaşmış ve 35.000 askerini yitirerek, onuru yaralanmış bir şekilde Ermenistan'a çekilmek durumunda kalmıştır. Ms 20'ye gelindiğinde ise Augustus, Crassus'un koymuş olduğu roma standartlarını tekrar sağlayacak ve onur meseleleri nedeniyle Partlara saldırmanın gereksizliğini ortaya koyarak kenara çekilecektir. Ancak taraflar arasındaki savaş ihtimali hep baki kalır. Bunun ise iki nedeni vardır: Birincisi her iki gücün de Ermenistan ile ilgili hassasiyetleri, ikincisi ise Partların hanedanlık politikalarının istikrarsızlığıdır. Trajanus iktidarında Roma, Partların başkenti Ctesiphon'u fethetmeyi başarır ve onları Basra körfezi'ne dek sürer. Ancak ardılı olan Hadrianus, bilgece bir tutumla selefinin aldığı yerleri Partlara iade eder. Romalılar, yeni tebaalarının da kendilerini barbar akınlarından ve iç karışıklıklardan koruyan imparatorluğun sağladığı Pax romana'dan faydalanmasıyla övünmektedirler. Bu iddiayı nitelendirirken Roma'ya karşı direnen pek çok halkın, bu barışın bedelini kanlı bir şekilde ödediğini de unutmamak gerekir. Lakin nihayetinde imparatorluk sınırları içerisinde eşi benzeri görülmemiş bir düzen ve barış hüküm sürmektedir. Roma barışı, muhtelif yerlerdeki yerleşim modellerini; doğuda yeni şehirlerin kurulmuş olmasına ve Sezar'ın askerlerinin Galya'da yeni koloniler oluşturmasına benzer bir şekilde değiştirmiştir. Barışın, zaman içinde çok daha uzun vadeli sonuçları olduğu da görülecektir. Cermenik kavimleri ayıran Ren sınırın benimsenmesi, Avrupa tarihi üzerinde kalıcı bir etki bırakmıştır. Bu arada birçok yerde olaylar yatıştıkça, yerli ileri gelenler kademe kademe romalılaştırılmıştır. Bu kişiler, asıl amacı lejyonlara hareket kabiliyeti sağlamak olan yeni yollar sayesinde çok hızlanmış olan iletişimden mütevellit kolayca yayılan ortak bir uygarlığı paylaşmaya teşvik edilmişlerdir. Napolyon'un Paris'ten Roma'ya gönderdiği kuryeler dahi ms 1. yüzyılda yaşamış imparatorların habercilerinin hızına yetişememişlerdir. (bkz: yol medeniyettir) Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda ise imparatorluğun çok büyük bir alana yayılmasından dolayı yönetimin çözmek zorunda olduğu sorunların, daha önce Helenler'ın veyahut Perslerin karşılaşıp çözmüş olduğu problemlere benzemediğini görürüz. İmparatorluğun devasa yapısı, son derece karmaşık ve dikkati çekecek ölçüde kapsamlı bir bürokrasiyi de beraberinde getirmiş durumdadır. Roma'nın geleneksel anlayışında bürokrasi, gayet sınırlı amaçlar konularak kontrol edilmektedir ve bu amaçların hepsi de sonuç olarak malidir. Roma yönetimi, vergiler düzenli gönderildiği takdirde yerel adetlere göre sürdürülen idarelere karışmamaktadır. Bu hoşgörü, bir zaman sonra barbarların Roma'yı yani uygarlığı benimsemesine de zemin hazırlamıştır. Ancak sınırların genişledikçe yeni bir düzenleme ihtiyacı kaçınılmaz hale gelir ve idari reform, Augustus ile başlar. Halihazırda senato, bir yıllık sürelerle pek çok atama yapmaktadır ancak eyaletlerde imparator adına yetki kullanan legatiler, hükümdarın isteğine göre atanmaktadırlar. Bu konuyla ilgili tüm kayıtlar, idarenin imparatorluk döneminde cumhuriyetin son yıllarındaki çürümeye kıyasla dikkat çekici bir ilerleme kaydettiğini göstermektedir. Roma'nın imparatorluğa has idari yapısı, pers İmparatorluğu'nun satraplık sistemine nazaran çok daha merkezi ve entegredir. İmparatorluk yönetimi altındaki hakları teşvik eden şey bir vaattir. Önce cumhuriyet daha sonra da imparatorluk, tebaalarına giderek artan oranlarda vatandaşlık hakkı vaat ederek genişlemiştir. Vatandaşlık, önemli bir ayrıcalıktır ve birçok şeyin yanı sıra yeni ahit bize, bir vatandaşın yerel mahkemelerden roma imparatoruna kadar bütün kurumlara başvurma hakkı olduğunu hatırlamaktadır. Yerel olarak ileri gelenlerin sadakati karşılığında vatandaşlık hakkı verilmesinin akabinde asırlar geçtikçe giderek artan sayıda Romalı olmayan kişi senatoda ve Roma'da görülecektir. Nihayetinde ise ms 212'de vatandaşlık, imparatorluğun tüm özgür tebaalarına tanıdığı bir hak haline gelecektir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Mary Beard'den SPQR - Antik Roma Tarihi, Suetonius'tan On İki Caesar'ın yaşamı, Adrian Goldsworthy'den Roma Nasıl Çöktü ? / Bir Süper Gücün Ölümü ve Neil Faulkner'dan Roma: Kartalların İmparatorluğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Antik Roma'nın Kuruluş Mitleri: Aeneas - Romus ve Romulus Efsanesi
Roma'nın ve Romalıların kökenlerine ilişkin hikayeler Augustus Çağı'nın iki önde gelen yazarının eserleri, Vergilius'un epik şiiri Aeneas ile Livius'nin roma tarihi kitabı sayesinde günümüze kadar ulaşmıştır. Onlardan, o zamanlar küresel ölçekte bir süper gücün başkenti olan Roma'nın, 1000 yıldan fazla bir zaman zarfından evvel yanan Truva'nın alevlerinden doğan emperyal bir anka kuşu olarak tasavvur edildiğini öğreniriz. Hikayemiz kahraman Aeneas'ın mö 12. yüzyılın başlarında Truva'nın yıkılışından, yaşlı babası Anchises'i omuzlarında taşıyarak ve oğlu Ascanius'u elinden tutup sürükleyerek kaçmasıyla başlar. Bu betimlemedeki dikkat çeken bir diğer husus ise Anchises'in, oğlu tarafından götürülürken Troia tanrılarının tasvirlerini, ırkının ruhlarını koruyarak yeniden doğmalarını sağlamak adına göğsüne asmış olmasıdır. Velhasıl Aeneas diğer mülteciler ile birlikte deniz yolunu kullanarak katliamdan kurtulmayı başarmış fakat intikamcı tanrılar tarafından rahat bırakılmaması hasebiyle 7 yıl boyunca güvenli bir liman arayarak deryada dolaşmak durumunda kalmıştır. Nihayetinde fırtınalar Truvalıların gemilerini, Fenikeli sürgün kraliçe Dido'nun yeni bir şehir inşa etmekte olduğu Kartaca kıyılarına fırlatmış ve mültecilerin amansız seyri "geçici bir süreliğine de olsa" sona ermiştir. Bilahare Aeneas'ın ilahi annesi Venüs, oğlunu Dido ile evlendirerek korumaya çalışmış ancak göklerin efendisi ve müstakbel Roma şehrinin hamisi Jüpiter bu girişime icazet vermemiştir. Tanrıların kralının emri açıktır: Aeneas vakit kaybetmeden Afrikalı - Pön aşığını terk etmeli ve İtalya'daki tarihi görevini ifa etmelidir. Diğer tarafta ise terk edilmenin verdiği keder ve öfkeyle çılgına dönen Dido, Aeneas'ı lanetlemiş ve halkının Troialılara karşı ebediyen düşman kalmasını dileyerek intihar etmiştir. (bkz: Pön Savaşları) Bu gelişmelerin akabinde Napoli Körfezi yakınlarında İtalya'da karaya çıkan Aeneas, Apollon'un elçisi ve gizemli sanatlar ustası olan Cumaelı Sibylla ile karşılamış ve onun rehberliğinde kısa bir süre önce hayatını kaybeden babası Anchises'i görmek üzere yeraltı dünyası'na inmiştir. Burada, ileride Roma tarihine damgasını vuracak isimler (henüz doğmamış olmaları hasebiyle ruh biçiminde) sıra halinde önlerinden geçerken Anchises, oğlu için şu kehanette bulunur: "Diğerleri ... daha dikkatli bir şekilde bronzdan nefes alıp veren suretler işleyecek, mermerden canlı suratlar yontacak, davalarını daha yetkin bir şekilde savunacak, ölçü aletleriyle gökyüzündeki hareketleri tespit edecek ve takımyıldızlarının yükselişini anlatacaklar. Fakat senin için Romalı, senin ilgilendiğin şey kavimleri yönetmek olsun, senin yeteneğin şu olsun: Barışın hükmünü dayatmak, itaatkarları esirgemek, kibirlileri ezmek." Yukarıdaki pasajda Anchises'in Romalılar ile kıyasladığı uygarlık, Yunanlardır. Metnin ana düşüncesinde vurgulanmak istenen ise her ne kadar Yunanlar daha iyi sanatçı, hatip ya da alim olsalar da dünyayı yönetmeye yazgılı olanlar Romalılardır ... Ancak Romalıların sahip olacağı kudretin ve görkemin elbette ki bir bedeli olacaktır ve nitekim Anchises'in kehanette bulunduğu esnada Aeneas'ın yanında bulunan bir diğer büyük kahin Sibylla, acı bir şekilde feryat eder: "Savaş ve savaşın tüm korkunçluklarını görüyorum. Tiber'in kanla akıp köpürdüğünü görüyorum." Gerçekten de Aeneas'ın hemen ardından Latium'da karaya çıkan takipçileri, kısa bir süre içinde kendilerini bir ölüm kalım mücadelesi içerisinde bulurlar. Aeneas, Latium kralının kızıyla evlenip Latin halkıyla bir ittifak kurmak istese de Rutulia kavminden Turnus'un başını çektiği başka bir yerel grup, Truvalıları mütecaviz olarak görmekte ve onların bir an önce topraklarından gitmelerini istemektedir. Nihayetinde ise kaçınılmaz bir şekilde savaş köpeklerinin tasmaları çözülür ve kanlı savaşlar birbirini takip eder. Sonunda İtalya'nın (ve dünyanın) kaderini belirlemek üzere iki kahraman (Aeneas ve Turnus) bir düelloda karşı karşıya gelir. Teke tek çarpışma öncesi, İlyada'da olduğu gibi Venüs (bkz: Afrodit) yine devreye girmekte gecikmez ve demirci tanrısı Vulcanus'u (bkz: Hephaistos) oğlu için miğfer, kılıç, göğüs ve baldır zırhları ile mızrak ve kalkandan oluşan müthiş bir takım yapmaya ikna eder. Bronz, gümüş ve altından yapılan kalkanın ön yüzü, Roma'nın gelecekteki zaferleriyle süslenmiştir ve tam ortada doğu ile batı uygarlıkları arasındaki apokaliptik bir mücadele olan, mö 31 yılında Actium'da gerçekleşecek büyük deniz savaşının tasviri yer almaktadır. Velhasıl mücadele başlar ve kavganın zirve noktasında tanrılar, Turnus'un takatini keserek "yeni nizamın savunucusu" Aeneas'a avantaj sağlar. O da kendisine sunulan bu fırsatı geri çevirmez ve Turnus'u, uyluğunu delen bir mızrak atışıyla devirir. Akabinde ise Vergilius'un ifadeleriyle "kindar bir sertlikle, öfkesi alevlenmiş ve korkunç bir hiddet içinde" kılıcını göğsüne saplayarak rakibinin kalan canını da alır ... Aeneas, savaştan 3 yıl sonra ölür ve yerine oğlu Ascanius geçer. Ascanius'un lider sıfatıyla gerçekleştirdiği ilk icraat ise babasının yerleşim yeri olan Lavinium'u terk ederek yakınlardaki tepelerde bulunan Alba Longa'da yeni bir şehir kurmak olacaktır. Kendisi ve halefleri yeni yerleşkede 300 yıl boyunca hükmedeceklerdir ancak mö 8. yüzyıla gelindiğinde Alba'nın son meşru kralı olan Numitor'un yönetme hakkı, bir gasıp ve tiran olan Amulius tarafından elinden alınır ve devrik lider, kentten sürülür. Bununla da yetinmeyen Amulius, Numitor'un tek çocuğu olan bakire Rhea Silva'yı da Vesta rahibesi olmaya zorlar. Vestaların evlenmesine izin verilmemesi nedeniyle, bu yoldan Numitor'un soyunu kurutmayı amaçlayan Amulius planında başarılı olamaz; zira Rhea, savaş tanrısı Mars tarafından gebe bırakılır ve Romulus ile Remus isimli ikizleri dünyaya getirir. Amulius bunu öğrendiğinde Rhea'yı zindana, oğullarını ise Tiber nehri attıracaktır. Ancak ikizler için tanrıların farklı planları vardır ... Boğulmak şöyle dursun; vurdukları kıyıda dişi bir kurt tarafından emzirilerek hayatta kalmayı başaran Romulus ve Remus, bilahare kraliyet çobanı Faustulus ve karısı tarafından bulunurlar ve evlat edinilirler. Yetişkin birer adam olduklarında, kökenleri hakkındaki gerçeği öğrenen ikizler büyük bir hırsla Amulius'u devirme işine koyulurlar ve nihayetinde büyükbabaları olan Numitor'u yeniden iktidara getirirler. Kardeşlerin ikinci icraatı ise çok uzun zaman evvel, Tiber'in sularından kurtarıldıkları yere kendi şehirlerini kurmak olur. Ancak ortada bir sorun vardır. Hem Romulus hem de Remus, krallık üzerinde hak iddia etmektedir. Romulus ve takipçileri Palatium Tepesi'ne yerleşirken, Remus ile taraftarları Aventinus Tepesi'nde konumlanır. İlahi bir işaret bekleyen ikizlerin kaderleri artık, değirmenleri yavaş dönen tanrıların ellerindedir. İlk olarak Remus için gökyüzünde 6 akbaba belirir. Bunun hemen ardından ise romulus için 12 tane ... Tanrılar açık konuşmamıştır: Belirleyici olan öncelik mi yoksa nicelik midir ? Her iki tarafın iddiaları, kaçınılmaz bir şekilde öfke ve suistimale yol açar. Romulus kontrolü ele alır ve bir şehir inşa etmeye başlar. Ancak o ve takipçileri sınır boyunca bir duvar (din ve tabu tarafından korunan kutsal bir sınır) örmek için çalışırken Remus diğer tarafa atlar. Böylesine bir meydan okuma ve saygısızlık karşısında hiddete kapılan Romulus, yaşanan kavganın akabinde öz kardeşini öldürür. (bkz: Habil ile Kabil) Velhasıl Roma, mö 753 yılında bir kardeş katli ile kurulur ve Romulus, gelecekte insanlık tarihine damga vuracak yeni şehrin ilk kralı olur. Temelleri yeni atılmış her medeniyetin yaşaması muhtemel olan beka sorununu giderebilmek adına yerleşimcilere ve askerlere ihtiyaç duyan Romulus, şehrini sürgünlere, haydutlara ve kaçak kölelere sığınılacak bir liman olarak sunmakta herhangi bir beis görmez. Daha sonra ise mezkur kimselere eş bulabilmek adına komşu Sabini kavminin kadınlarını kaçırmak için harekete geçer. Bir savaş döneminin ardından, Latin ve Sabini kavmi arasında birlik kurulmasını müzakere ederek hükümdarlığının son yıllarında Roma'yı Sabini kralı Titus Tatius ile beraber yöneten Romulus, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, cumhuriyet rejiminin tesisinden evvel krallığı yönetecek olan 7 hükümdardan ilkidir. Bu krallardan ikincisi, bilgeliği ve Roma dini sisteminin kurucusu olması hasebiyle saygı duyulan Numa Pompilius; üçüncüsü ise katliamlarıyla meşhur ve aynı zamanda bir savaş çığırtkanı olan Tullus Hostilius'tur. Tahta çıkan dördüncü kişi; dışarıda diplomasiyi, içerde ise kamu hizmetlerini tercih eden ılımlı Ancus Marcius'tur. Beşinci kral, popülist bir siyasetçi haline gelmiş Etrüsklü bir maceraperest olan ve albenisi sayesinde iktidara uzanıp, bilahare herkesçe bilinen sıfatıyla yani hayırsever diktatör olarak hükmeden Tarquinius Priscus'tur. Altıncı hükümdar, Tarquinius'un Latin mahmisi olan ve onun suikasta uğramasının akabinde hamisinin yerine geçerek ordu ve devlette radikal ıslahatlar yapan Servius Tullius'tur. Son olarak ise entrikacı ve kötücül bir despot olan Tarquinius Superbus, selefini öldürerek Romulus'un tahtına çıkar. Onu deviren darbe, monarşinin de sonunu getirir. Cumhuriyet kurulur ve Romalıların krallara karşı bitmek bilmeyen nefretlerinin temelleri bu şekilde atılmış olur. Roma'nın kökenlerine dair Augustus döneminde anlatılan hikaye işte bu şekildedir. Aeneas, Romulus ve Roma krallarının öyküleri, geçmişte yaşananların gerçek bir anlatısı değil; dünyaya ilişkin dini bir anlayış ile temellendirilmiş, emperyal bir ideolojinin saygı duyulan metinleridir. Roma bir süper güçtür ve başarısı, tanrıların isteğine bağlıdır. Bu durumun bir diğer tezahürü de Romalıların tanrılar tarafından kutsanmış olmaları hesabına varır. Binaenaleyh basit bir tümevarım ile Romalılar, pekala tanrıların çocukları olarak kabul edilebilir (en azından Romalıların tasavvurunda). Ayrıca kutsal ile dindışı arasındaki sınırın böylesine muğlak olduğu pagan bir dünyada, mağlup edilen veya boyun eğdirilenler arasında kimsenin bu tarz bir iddiayı reddetmeye yeltenmeyeceğini de unutmayalım. Nihayetinde güç, mitin kanıtından başka bir değildir. Aslına bakılırsa arkeolojik çalışmalara göre ne Geç Bronz Çağı İtalyası'nda herhangi bir Troialı yerleşim ne de mö 8. yüzyıl ortalarında Roma'nın bulunduğu bölgede bir şehir vardır. Aynı şekilde, Aeneas veya Romulus'un herhangi bir zaman aralığında yaşadığına dair bilimsel bir veri de bulunmamaktadır. Bu çifte mitin yaratılmasındaki asıl sebep, iki ideolojik dünya yani Antik Yunanistan'ın büyük tanrıları ve kahramanlarıyla, küçük ve basit bir İtalyan halkın yerel kültleri arasında bir köprü kurma ihtiyacıdır (bkz: meşruiyet) . Roma, bir süper güç haline gelince kökenlerini Homeros mitlerinin Lingua Franca'sında tartışmaya ihtiyaç duymuştur. Bu bağlamda Aeneas, yerli halk masalları ile kozmopolit yüksek kültür arasındaki aktarımı sağlamaktadır. Yerli İtalyan çocuğu Romulus, böylece emperyal şehrin kurucusuna yakışır bir hüviyet kazanmıştır. Romalı, her ne kadar Mars'ın dölünün ve bir kurdun sütünün ürünü olsa da, kentin küresel egemenlik iddialarını sağlama almak için aynı zamanda ilahi bir anne ile Homeros kahramanının soyundan da gelmesi gerekmektedir. Mitler bugün hakkında konuşmanın araçlardır ve doğruyu söylemek gerekirse Vergilius'un Aeneas'ı, Homeros'un Akhilleus'u ile çok az benzerlik taşımaktadır. Aeneas, Augustus Roması için yaratılan bir kahramandır. Kederli ve yurtsever bir hüviyete sahip olan Truvalı, soyguncu bir kabadayı eşkıyalığını değil; emperyal bir efendinin kibirli dürüstlüğünü sergiler ve kendisi ya da kendi şanı için değil; ilahi olarak takdir edilmiş bir kaderin aracı, ortaya çıkmak üzere olan emperyal tarihin bir enstrümanı olarak hareket eder. Bu sayede amaca giden yolda kullandığı "araçlar" meşru bir zemine oturmuş olur. Ortaya çıkış anında yıkım tehdidiyle karşı karşıya kalan, bir İtalyan iç savaşının alevleri içinde doğan, dünyayı yönetmek ve ona nizam getirmek ile mükellef olan roma halkı, "zorunluluk" gereği savaşçı bir ırktır. Keza Roma'nın 1000 yıl süren kan, kölelik ve imparatorluk için getirdiği açıklama olan bu mit - tarih, gücünün zirvesindeki Roma emperyal yönetici sınıfının dünya görüşünü de yansıtmaktadır. Bazı örneklerde ise mitolojik bir geçmiş ile günün siyasal koşulları arasındaki bağ açıktır. Vergilius, Aeneas'ı savaş için Actium'daki Octavianus'un tasvirini taşıyan bir kalkanla donatmıştır. Genellikle atıflar daha dolaylıdır. Aeneas, yukarıda da defaatle bahsini geçirdiğimiz üzere, korkunç bir iç savaştan galip çıkmıştır; tıpkı Octavianus'un Caesar'ın öldürülmesinin ardından yaşanan kanlı mücadeleyi kazanması gibi. Yine, Octavianus, amansız düşmanının aksine doğulu bir "fermente fatale" tarafından baştan çıkarılmaktan kaçınmış (bkz: Kleopatra) (bkz: Dido) ve böylece gerçekleşecek tarihin gösterisindeki rolünü oynamaya hazır bir şekilde kararlaştırılan yere zamanında ulaşmıştır. Nihayetinde ise iç savaşları sona erdirmiş, parçalanmış Roma devletini yeniden inşa etmiş ve bir anlamda başkenti baştan kurmuştur. Bütün bu gelişmelerin ışığında varabileceğimiz yegane sonuç ise Octavianus'un yeni bir Aeneas / Romulus, büyük atalarının gerçek bir reenkarnasyonu ve Roma'nın ikinci kurucusu olduğudur. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Mary Beard'den SPQR - Antik Roma Tarihi, Suetonius'tan On İki Caesar'ın Yaşamı, Adrian Goldsworthy'den Roma Nasıl Çöktü ? / Bir Süper Gücün Ölümü ve Neil Faulkner'dan Roma: Kartalların İmparatorluğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Roma Cumhuriyeti'ni Yeniden Şekillendiren Adam / Gaius Marius
Roma yurttaş topluluğunun her bir kurucu unsuru, hem kendi çıkarları hem de zayıflıkları hasebiyle devrimci bir rol oynamaktan acizdir. Sınıf güçleri arasındaki çatışma sarih bir sonucu olmayan kronik istikrarsızlığa yol açtığında, kendisi için iktidarı almaya ve toplumu kendi suretinde yeniden şekillendirmeye kadir devrimci bir sınıfın yokluğunda liderlik; kendilerini hiziplerin üzerine çıkarabilen, hem reform hem de düzenin yeniden tesisi vaadiyle destek toplayabilen ve denge içindeki karşıt güçler arasında ortayı bularak iktidarını sürdürebilen bir askeri diktatöre kalabilmektedir. Roma tarihindeki bu tür süel liderlerin ilk örneği ise (aynı zamanda Geç Cumhuriyet Döneminde ortaya çıkan savaş beylerinin de prototipi olan) Gauis Marius'tan başkası değildir. Nitekim Marius'un iktidara yükselmesi de, mö 130'lardakine benzeyen keskin bir askeri kriz ortamında gerçekleşir. Afrika'da uzun süren bir gerilla savaşını, kuzeyde yıkıcı bir Kelt ve German istilasını ve Sicilya'da ikinci bir köle ayaklanmasını içeren söz konusu kriz mö 113 ile 104 yılları arasında tedrici bir şekilde ortaya çıkar. Yazımızın konusu olan Marius'u ilgilendirdiği kadarıyla ise hikaye, Kuzey Afrika'daki Numidya'da (bkz: Cezayir) başlar ... Roma'nın Afrika eyaletinin hemen batısında uzanan ve geniş bir bölgeye tekabül eden Numidya; tarım yapılan zengin kıyı ovası ve nehir vadileriyle, dağlar ve çöllerle kaplı engin bir iç bölgeden oluşmaktadır. Ülke İkinci Pön Savaşı'nın sona ermesinin akabinde, alışılmadık ölçüde uzun yaşamış iki mahmi kral, genç bir maceracı olarak Hannibal'e karşı Scipio Africanus'un yanında savaşmış olan hanedanın kurucusu Masinissa (mö 202 - 148) ile oğlu Micipsa (mö 148 - 118) tarafından yönetilmiştir. Micipsa'nın ardından veraset, iki öz kardeş Hiempsal ve Adherbal ile daha büyük olan gayrimeşru üvey kardeşleri İugurtha arasında ihtilaf konusu olmuş ve İugurtha'nın Hiempsal'ı öldürmesiyle birlikte Adherbal aracılık yapmaları adına hamileri olan Romalıları ülkesine davet etmiştir. Numidya'yı sadakati şüpheli güçlü bir yönetici altında birleşmiş halde görmeyi istemeyen Romalılar da krallığı bölerek zengin doğuyu Adherbal'e, daha tenha olan batıyı ise İugurtha'ya vermişlerdir. Ancak Numidya'nın bütünlüğüne ve bağımsızlığına bu şekilde gölge düşürülmesine gönlü razı olmayan İugurtha, şahinler hizbinin de desteğiyle krallığın bölünmesine karşı bir ayaklanma başlatmış ve kardeşi Adherbal'i öldürerek devletin tek hakimi konumuna gelmiştir (mö 113 -112). Bunun üzerine Romalılar, mahmilerinin denetimini yeniden tesis etmek için konsüllük orduları marifetiyle bir dizi yıllık istila harekatı düzenlemiş ancak Numidyalılar, antikitenin en büyük gerilla komutanlarından biri olan İugurtha'nın liderliğinde her seferinde sert muarızlar olduklarını kanıtlamışlardır. Roma'nın somut bir başarı elde edemeden geçirdiği birkaç yılın ardından mö 109 yılında Afrika lejyonlarının komutanlığına konsül Quintus Caecilius Metellus atanmasıyla beraber savaş farklı bir boyut kazanmıştır. Gösteriş düşkünü bir aristokrat olan Metellus, seleflerinin aksine temsil ettiği devletin emperyal hırslarına paralellik gösterecek şekilde agresif bir askeri politika benimsemiş ve yaşanabilecek kayıpları göz ardı ederek ordusuyla birlikte mütemadiyen düşmanının üzerine gitmiştir. Bu tutum, ordunun moralini düzeltse ve bir dizi müstahkem mevkii ele geçirilmiş olsa da yine de Numidya üzerinde gerçekleşmesi beklenen tam hakimiyet tesis edilememiştir. Zira İugurtha, her akıllı kumandanın yapacağı üzere kendisinden sayı ve kaynak bakımından üstün bir kuvvete karşı meydan muharebesinden kaçınmaya devam etmiş ve Numidya'nın güney sınırındaki Gaetulialı kabileler ile batıdaki Moritanya (bkz: Fas) kralı Bocchus'tan takviye kuvvetler edinerek yaşadığı kayıpları da telafi etmiştir. Bu şekilde süregiden yenişememe halini nihayete kavuşturacak kişi ise Afrika lejyonlarında Metellus'un legatusu olarak görev yapan kıdemli subay Gaius Marius olacaktır ... Gaius Marius, Orta İtalya'daki küçük dağ şehri Arpinum'dan gelen bir "yeni adam"dır (bkz: novus homo) ve şehri, Roma yurttaşlık hakkını ancak mö 188'de kazanabilmiştir. Binaenaleyh Marius, ailesinden senatörlük statüsü elde edecek ilk kişi olacaktır. Mö 130'larda İspanya'da görev yaptıktan sonra 120'lerin sonlarından başlayarak Roma'da mö 115'te praetorluğa gelmesiyle doruğuna ulaşan bir dizi magistratlık görevinde bulunan Gaius, aynı yıl kadim Patrici ailelerinden biri olan Iulii ile de bir evlilik bağı kurmuştur. Arpinum'dan gelen bir pleb için, Patrici Iulii'lerle birleşmek dikkat çekici toplumsal bir yükselme anlamına gelmektedir ancak doğrusunu söylemek gerekirse bu akit, Iulii'lerin de işine gelmiştir. Zira aile son zamanlarda şöhretini pek az arttırabilmiştir ve kişisel geçmişi ne olursa olsun Marius yükselen bir yıldız konumundadır. Kısa bir bocalama döneminin ardından Marius'un kariyeri, iyi subaylara ihtiyaç duyan Metellus'un kendisini mö 109 yılında Afrika'ya yardımcısı olarak davet etmesiyle birlikte kaldığı yerden devam eder. Ancak Marius mö 108 - 107 kışında ev izni alarak Roma'ya döndüğünde, savaşın yürütülme biçimini eleştirerek askeri başarısızlıktan yozlaşmış ve ehil olmayan kalıtsal bir aristokrasinin Roma siyasetindeki hakimiyetini sorumlu tutarak popülist bir programla konsüllüğe adaylığını koyar. Sonuçta Marius seçimi hakkıyla kazanır ve yüksek kamu görevini ifa etmesinin akabinde kendisine eyalet olarak, çok istediği Afrika verilir. Artık ipler, beklediği fırsatı ilmek ilmek örerek elde eden Marius'tadır ve yapması gereken tek şey zarları atmak olacaktır ... (bkz: alea iacta est) Marius'un komutayı ele alması ile birlikte takip edeceği askeri strateji, yükleri geride bırakıp daha hafif bir şekilde ilerlemelerini sağlayarak roma kuvvetlerinin hareketliliğini arttırmak üzerine olur. Mö 107 yılında ordunun kollarından birinin başında, İugurtha'nın güneydeki mevzisi olan Capsa'yı ani bir baskın ile ele geçirip yok etmek için çöle giren Marius, mö 106'da da aynı başarıyı tekrarlayarak, bu kez de Numidya'nın batı sınırına ulaşmak adına 1000 km'ye yakın bir mesafe boyunca ordusuyla beraber ilerler ve kralın ana hazinesinin de saklı olduğu müstahkem kaleyi ele geçirir. Romalıların yayıldığı alan ve elde ettikleri cezalandırıcı güç ile kendisinin ve İugurtha'nın meydan muharebesinde Romalıları yenmeyi başaramaması karşısında morali bozulan kral Bocchus, mücadeleyi bırakıp müttefikine ihanet etmeye karar verir. Velhasıl İugurtha kaçırılır ve Romalılara teslim edilir. mö 105 yılında Roma'da idam edilen İugurtha'nın ölümüyle birlikte Numidya'nın direnci kırılır ve savunmacı Roma emperyalizmi bir kez daha galebe çalmış olur. İugurtha karşısındaki zaferinden sonra Roma'ya dönen Marius, ivedi bir biçimde ikinci kez konsül seçilmiş ve aynı zamanda kendisine Gallia komutanlığı da verilmiştir. Zira birleşik Roma kuvvetleri, belki de Cannae Muharebesi'nden bu yana yaşanan en büyük askeri felaketi Arausio Savaşı'nda (Orange Savaşı da denmektedir) Cimbri ve Tötonlar karşısında yaşamış ve kuzeyde Gallia Transalpina'da antik çağ kaynaklarının aktardığına göre 80.000 kişi kaybetmiştir. Mö 104 ile 100 seneleri arasındaki olağanüstü koşullar altında her yıl aynı göreve seçilmeye devam edecek olan Marius'un aralıksız süren 5 yıl konsüllüğünün Roma tarihinde daha evvel eşi benzeri görülmemiştir. Savaşın ardından 3 yıl boyunca Marius'un kuvvetleri tarafından bir şekilde Arausio'da tutulan göçebe Germenik topluluklar, nihayetinde İtalya'ya inmeyi başarmışlardır. Ancak Gaius aradan geçen 3 yılı, yok olan lejyonların yerine gelen yeni askerleri eğiterek geçirmiş ve onları savaşa hazır hale getirmiştir. Muarız kuvvetleri birbirinden ayırarak yok etmeyi planlayan Romalı kumandan, ilk olarak bir savaş hilesiyle Tötonları kendi üzerine çekerek Aquae Sextiae'nin elverişsiz zemininde imha eder. Sıra Cimbrilere gelmiştir. Düşmanını yaz sıcağının altında uzun yürüyüşlere zorlayan Marius, Vercellae Savaşı'nda ikinci kez ezici bir galibiyet elde ederek Roma'yı korkulu rüyası olan barbar istilasından kurtarmış olur. Marius'un ordularının mö 101 yılında kazandığı tek zafer bu da değildir. Konsülün önde gelen subaylarından biri olan Manius Aquilius, tecrübeli askerlerden oluşan bir kuvvetle beraber kuzey savaşlarından Sicilya'daki yeni bir köle isyanını bastırmaya gönderilmiştir. Köle ordusunun büyüklüğü ile alakalı eskiçağ kaynaklarında verilen en yüksek sayı 40.000'dir ve isyancılar, yetersiz komutanlar ile moralini yitirmiş askerlerin karşısında bölgenin kırsal kesimini 3 yıl boyunca ellerinde tutmayı başarmışlardır. Ancak Marius'un kuvvetlerinin adaya ayak basmasıyla birlikte İkinci Sicilya Köle Savaşı, Roma'nın lehine hızlı bir biçimde nihayete ermiştir. 5 yıl içinde Gaius Marius'un askerleri Numidya'yı fethetmiş, Cimbri ile Tötonları yok etmiş ve Sicilyalı köleleri ezmiştir. Cumhuriyet kurtarılmış ve halkın, liderlerine olan inancı haklı çıkmıştır. Kendisini döneminin en büyük Romalısı olarak bulan Marius (bkz: primus inter pares), eski emsallerine nazaran o kadar yüksek mertebeye ulaşmıştır ki; devletin yapısı, ağrılığı altında adeta yıkılacakmış gibi çatırdamaya başlamıştır. Ahval bu şekilde hasıl olurken, kralların katili sıfatına haiz olan senato ise yeni efendilerine ancak çaresiz ve korkulu gözlerle bakabilmektedir. Kuşkusuz bu kendi kendini yetiştirmiş adam, elde ettiği başarılara yönelik halkın tezahüratının tadını çıkarırken, kalıtsal soyluların züppeliğine küçümseme ve tiksinme karışımı bir duyguyla bakmaktadır. Kendisi gibi türedilerin önüne, ehil olmayanları "daha iyi insanların" rekabetinden korumak için dikilmiş olan engelleri, haksız ve kamu çıkarına aykırı olarak görmüş olmalıdır. Ancak Marius'u, senatörlerin yönetimine karşı bir devrimci, hatta radikal bir reformcu olarak görmek de yanlış olacaktır. Aksine, senatoya ve beraberinde getirdiği memuriyet ile ödüllere erişim, tıpkı diğer popülistler, bilhassa da yeğeni Julius Caesar gibi, onun da siyasi hırslarının zirvesini oluşturmaktadır. Marius'un gerçek anlamda roma tarihine damgasını vurması ise mö 101 - 100 yılları arasına tekabül etmektedir. O dönemde radikal bir pleb tribünü olan Lucius Appuleius Saturninus, muhtemelen Gaius'un "teşvikiyle" Gallia Narbonensis'te savaşmış olan eski askerler için toprak tahsisi sağlayan bir yasa ile Sicilya, Achaia (bkz: Yunanistan) ve Makedonya'da yeni koloniler kurulmasına yetki veren bir yasayı gündeme getirir. Yakın geçmişte sırayla katlettikleri Gracchus Kardeşler'in hatırası Demokles'in kılıcı misali tepesinde sallanırken senato, öneriye şiddetle karşı çıkar. Egemen Patrici sınıfının bu denli sert bir muhalif tavır takınmasının asıl sebebi ise; büyük oranda eski asker yerleşimcilerden oluşması önerilen toplulukların, generalin gücünü daha da berkitecek şekilde Marius'a sadık ve kalıcı bir blok oluşturacakları korkusudur. Hülasa Saturninus'un önerisi veto edilir. Fakat tam bu noktada sıra dışı ve daha evvel eşi benzeri görülmemiş bir olay cereyan eder: Marius kendisine bağlı eski askerleri, senatörlere bağlı ayaktakımını sokaklardan temizlemek, halk meclisini (bkz: Comitia Curiata) toplamak ve pleb tribününün yasa teklifinin kabul edilmesini sağlamak adına başkente getirir. Asker, artık resmen siyaset arenasındadır ve bu bizzat Marius'un yarattığı, kendisinden sonra gelecek popülistlerin (bkz: Populares) de kullanacağı yeni bir silahtır. Gaius'un ismini roma tarihine kazıyacak bir diğer önemli hamlesi ise ordu içinde gerçekleştireceği radikal reformlar olacaktır. Aslına bakılırsa Marius, ilk yüksek komutanlık zamanlarında roma ordusunu Numidyalılara ve Germanlara karşı seferlerinde daha etkin bir askeri araç haline getirmek adına birtakım ıslah hareketlerine girişmiştir. Kişisel başarılarıyla en tepeye kadar yükselen profesyonel bir subay olarak, muhtemelen kalıtsal soyluluktan gelen generallere nazaran daha az tutucudur ve kuşkusuz ordunun tevarüs ettiği, insan gücü yetersizliği, zayıf disiplin ve eğitim, düşük moral, sınırlı stratejik hareketlilik ve aynı ölçüde sınırlı taktik esneklik gibi olumsuzlukları gidermek adına kuralları çiğnemeye hazırdır. Gerçekten de Sulla'nın, Pompeius'un, Caesar'ın ve Augustus'un liderliğinde 200 yıl boyunca zaferden zafere koşan roma savaş makinesi, Geç Cumhuriyet döneminde Marius'un yarattığı yarı - profesyonel askerlerden oluşan ordudur. Askeri alanda yapılan en önemli değişiklik mülkiyet şartının kaldırılması ve Proletarii'nin (nüfus sayımında kafa hesabıyla sayılan mülksüz yurttaşlar) lejyonlara katılmasına izin verilmesidir. Bu daha önce acil durumlarda (bkz: Cannae Muharebesi), zaman zaman başvurulan bir uygulamadır ancak bu kez değişiklik kalıcı bir hal almıştır. Lejyonlar artık zayıflamakta olan bir toplumsal sınıftan, zorla askere alınan isteksiz kişilerden oluşmayacaktır. Askerlik, aralarından pek çoğunun ordunun verdiği ücreti ve askeri kariyeri, işsizlik ve yoksulluk karşısında çekici bir alternatif olarak gördüğü geniş ve giderek büyüyen Proletarii de dahil olmak üzere gönüllü ve askerliğe uygun tüm yurttaşlara açık hale getirmiştir. Çok uzak savaş bölgelerinde yıllar boyunca kalacakları seferlere gitmeye hevesli, uzun süre görev yapan ve daha sert eğitilen bu askerlere aynı zamanda Marius'un Katırları da denmektedir. Zira hareketliliği artırmaya kararlı olan generalleri, ordunun beraberinde taşıdığı yük katarlarının boyutunu azaltmış ve temel teçhizatı (ağır bir tunik, askeri pelerin, ağırlığı 20 kg'dan fazla olan zırh ve silah, yemek pişirme gereçleri, çit kazıkları, siper kazma araçları, günlerce yetecek tayın, su mataraları ve kişisel eşyalar) askerlerin sırtlarına yükletmiştir. Hastati, Principes ve Triarii arasındaki eski ayrıma ve bununla birlikte lejyonların 120 kişilik Maniples'e bölünmesine son verilmesi de yine Marius döneminde yapılan askeri reformlardan bir tanesidir. Geleneksel anlayış yerine artık tüm lejyonerler aynı silahlara pilum (bir çeşit mızrak) ve gladius'a (kısa kılıç) sahiptir ve yaklaşık 500 askerden oluşan tabur boyutunda bir birim olan kohort (bir lejyonun onda birine tekabül etmektedir) temel taktik birim haline gelmiştir. Miğfer ile zincirli zırh giyen ve büyük oval ya da dikdörtgen kalkanlar taşıyan lejyonerler hala ağır piyadelerdir fakat görece durağan ve esasen savunmaya yönelik bir hatta sabit kalmak yerine, artık bağımsız birimler halinde örgütlenmiş hareketli ani taarruz birliklerine dönüşmüşlerdir. Roma'nın yeni askerleri demokratik bir devrimin öncüleri değillerdir ve imtiyaz sahibi özel bir çıkar grubu olarak yalnızca "kendileri" için savaşmışlardır. Marius ve hizbi ise gerçekleştirdikleri devrim niteliğindeki hareketin akabinde 10 yıl daha roma siyasetinde hakim güç olmaya devam edeceklerdir. Geç cumhuriyet tarihinin bir sonraki büyük krizi, askerlerin halkçı bir reformcu kadar muhafazakar bir diktatör için de aynı şevkle savaşacaklarını gösterecektir (bkz: Sulla). Roma'nın kabuk değişimini tamamlaması artık an meselesidir ... Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Mary Beard'den SPQR - Antik Roma Tarihi, Suetonius'tan On İki Caesar'ın Yaşamı, Adrian Goldsworthy'den Roma Nasıl Çöktü ? / Bir Süper Gücün Ölümü ve Neil Faulkner'dan Roma: Kartalların İmparatorluğu adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Mısır'da Helen Hakimiyeti: Ptolemaios Hanedanlığı ve Kleopatra
Büyük İskender mö 331'de Mısır'ı Perslerden aldığında, aynı yıl İskenderiye'yi kurmuştur. Her ne kadar bu şehir büyük fatihin adını taşıyan pek çok yerleşkeden yalnızca biri olsa da zaman içerisinde diğerlerini gölgede bırakacaktır. İskender'in ölümüyle birlikte devasa imparatorluğu kendi krallıklarını kurmak isteyen generalleri tarafından parçalanmış ve aralarında en başarılarından biri olan Lagos oğlu Ptolemaios; 1. Ptolemaios Soter yani "kurtarıcı" adını alarak, başkenti İskenderiye olmak üzere Mısır'da bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu hırslı adamın faaliyetleri yalnızca yukarıda bahsini geçirdiklerimiz ile de sınırlı kalmamış, İskender'in cenaze konvoyunun önünü keserek büyük fatihin İskenderiye'de defnedilmesini de sağlamıştır. Bilahare Ptolemaios'un kurduğu hanedanlık yalnızca Mısır ile sınırlı kalmayacak ve Cyrenaica, Filistin, Kıbrıs ile Anadolu'nun muhtelif bölümlerini de kapsayan bir imparatorluğu 300 yıl boyunca yönetecektir. Ancak Ptolemaios hanedanlığının hakimiyet alanı, isyanlar ve Antigonos hanedanı tarafından idare edilen Makedonya krallığı ile Seleukos imparatorluğu gibi İskender'in diğer ardıllarının yükselişe geçmesiyle beraber bilhassa uzak bölgelerdeki topraklarda olmak üzere azalmıştır. Nitekim üç rakip devlet arasındaki güç dengesi mütemadiyen değişmiş fakat mö 48'e gelindiğinde bu muvazene, rakiplerinin ortadan kalkmasıyla birlikte Ptolemaioslar lehine bozulmuştur. Makedonya, mö 146'da başlayan sürecin sonucunda bir roma eyaleti haline gelmiş; Seleukosların mö 64 yılında başlayan taht mücadelesinin akabinde ise Pompeius, Suriye'yi Roma hükmü altına almıştır. Ptolemaios hanedanlığı ise hasımlarına nazaran daha farklı bir dış politika izlemiş ve Roma'nın gücü daha bölgeye nüfuz etmeden evvel Cumhuriyet ile ittifak içerisinde olmuştur. Ancak Ptolemaioslar hayatta kalsa da Roma'nın genişlemesinden fazla bir yarar sağlanamamış ve hatta bu durum mö 2. yüzyılda başlayan gerilemelerinin ana nedenlerinden birini teşkil etmiştir. İnhitatlarının bir diğer sebebi ise hanedanlık içerisinde sonu gelmeyen taht kavgaları olmuştur. Kız kardeşiyle evlenen 2. Ptolemaios, aile içerisindeki evliliklere dayanan ve hanedanın sonuna kadar sürecek bir gelenek başlatmış; bu sayede diğer aristokrat ailelerin taht üzerinde hak iddia etmelerinin önüne geçmek istemiştir. Fakat bu husus aynı zamanda halefiyet sırasıyla alakalı son derece şiddetli tartışmaların da hasıl olmasına sebebiyet vermiş ve kraliyet ailesinin farklı bireyleri çevresinde gruplaşan zümreler, güç kazanma arzusuyla hizipleşme ile istikrarsızlığa neden olmuştur. Velhasıl sıklıkla baş gösteren iç savaşlar esnasında arabuluculuk görevi üstlenen Roma'nın bir tarafı resmi olarak tanıması, o kişinin hükmüne meşruiyet kazandırmış ancak aynı zamanda krallığın git gide bağımsızlığından yoksun kalmasına da yol açmıştır. Mısır, son derece zengin bir ülkedir ve İskenderiye'nin antik dünyanın en büyük limanlarından biri olması hasebiyle bu verimlilik kısmen ticaretten kaynaklanıyor olsa da ahvalin bu şekilde hasıl olmasındaki başlıca etken tarımdır. Nil nehri'nin her sene yaşadığı taşkınların ardından suların çekilmesiyle birlikte çiftçiler nemli ve verimli toprağa ekim yapmaktadırlar. su baskının boyutları seneden seneye değişmekte; Eski Ahit'in Yaratılış Kitabı'nda ifade ettiği gibi kimi zaman bolluk, kimi zaman ise kıtlık yaşanmaktadır. Nihayetinde Nil vadisi'nin eşsiz bereketi yüzyıllar önce kadim mısır uygarlığının gelişmesini ve inşa ettiği muazzam anıtları mümkün kılmıştır. Hülasa Ptolemaiosların gücü Mısır'a bağlıdır ve çoğu kendilerinden önce de var olan gelişkin bürokrasi sistemi, bu verimden optimum şekilde faydalanmalarını sağlamaktadır. Yine, tapınaklar, sistemin önemli bir parçasını oluşturmaktadır ve bunların ekseriyeti Helenleşmeye maruz kalmadan kadim Mısır din ve inanışlarını devam ettirmektedirler. Geniş arazilere sahip olmalarının yanı sıra önemli üretim ve ticaret merkezleri durumundaki tapınakların imtiyazlı statüleri vardır ve çoğu vergiden muaf tutulmaktadır. Binaenaleyh mö 1. asırda pek çok hırslı Romalı için Mısır, büyük bir servete kavuşma olanağı sunmaktadır. Yazımızın bir diğer konu başlığı olan Mısır kraliçelerinin tartışmasız en meşhurlarından biri olan Kleopatra'nın yaşamı ise bambaşka bir hikayedir. Kleopatra'nın babası olan 12. Ptolemaios, 9. Ptolemaios'un gayri meşru oğludur. 9. Ptolemaios, annesi tarafından ortak hükümdar ve "koca" ilan edilerek mö 116'da tahta çıkarılmış, bilahare obez kardeşi 10. Ptolemaios lehine iktidardan "feragat" etmiştir. Nihayetinde ise geri dönüp hem annesini hem de kardeşini zorla tahttan indiren 9. Ptolemaios, mö 81'deki ölümüne dek hüküm sürmüştür. Kendisinin halefi olan yeğeni 11. Ptolemaios, aynı seleflerinde olduğu gibi "koca ve ortak hükümdar" sıfatıyla üvey annesiyle birlikte idareyi ele almış; daha sonra ise bir suikast sonucunda hayatını kaybetmiştir. Ardılı 12. Ptolemaios, Sulla tarafından Mısır kralı olarak tanınmış ve kendisine Yeni Dionysos ismini takmıştır. Ancak Kleopatra'nın babası halk arasında biraz da alayla Auletes yani flütçü olarak bilinmektedir. Mö 65 yılında Crassus, Censorluğu esnasında 10. Ptolemaios'un ülkesini Cumhuriyet'e miras bıraktığı vasiyetine dayanarak Mısır'ı roma topraklarına katmaya çalışmış fakat başarılı olamamıştır. Ancak Romalıların, Mısır'ın sahip olduğu zenginliği ele geçirme arzusunun sonu yok gibi gözükmektedir. Nitekim mö 59'a gelindiğinde konsül olarak görev yapan Caesar, Roma halkının "dostu ve müttefiki" şeklinde tanınması karşılığında 12. Ptolemaios tarafından söz verilen 6.000 talentlik muazzam ölçekteki rüşveti Pompeius ile paylaşmış ve bu durum şüphesiz Caesar'ın Mısır'a kaçmasına neden olan mö 58 yılındaki ayaklanmanın nedenlerinden birini teşkil etmiştir. Tahtı ele geçirmek için ihtiyaç duyduğu desteği sağlamak adına Roma'yı ziyaret eden Ptolemaios'un bu esnada 11 yaşındaki kızı Kleoptra'yı da yanına almış olması muhtemeldir. Pek çok kişi, bahsini geçirdiğimiz üzere, Mısır'a sefer çıkmak için "yanıp tutuştuğundan" ve minnettar bir kralın göstereceği lütufların cazibesine kapıldığından söz konusu durum şiddetli tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Ptolemaios'u yeniden tahta çıkarma görevi mö 57 senesinin konsülü olan Publius Lentulus Spinther'e (Corfinium'da Caesar'a teslim olan kişidir) verilmiş ama rakiplerinin (senato) bunu "yanında bir ordu olmadan" yapması gerektiğine kanaat getirmesiyle birlikte mezkur plan hayata geçirilememiştir. Nihayetinde Auletes'in tahta çıkabilmesi için kendisi sürgüne gönderildikten sonra vekaleten yerine geçen kızı 4. Berenike'yi öldürmesi gerekmiş ancak bu saltanatı da uzun ömürlü olmamış ve mö 51'de hayatını kaybetmiştir. Auletes'in yani 12. Ptolemaios'un ölümünün akabinde taht, üçüncü kızı olan meşhur 7. Kleopatra ile büyük oğlu 13. Ptolemaios'a kalmıştır. Vasiyetinin bir kısmını Roma'ya emanet etmesi ise Cumhuriyet'in gücünü tanıdığının bir işaretidir. Abla ve kardeş, geleneğe uygun olarak evlenir. Genç yaşına rağmen güçlü bir karaktere sahip olan Kleopatra, saltanatının ilk yıllarında çıkardığı fermanlarda kardeşinin isminden dahi bahsetmeyecektir. Çocuk yaştaki kral ise henüz ablasının karşısına çıkamamakta ancak hadım Pothnius ile ordunun kumandanı Akhillas'ın başını çektiği hizip tarafından mücadele için hazırlanmaktadır. Ahvalin bu şekilde hasıl olması ise halk arasında yavaş yavaş huzursuzluğun baş göstermesine de sebebiyet vermiştir. Mö 49'da Pompeius, oğlu Gnaeus'u Mısır'a göndererek Makedonya'da toplanan ordusu için destek talep etmiştir. Kleopatra bu isteği geri çevirmemiş ve zamanında Gabinius tarafından geride bırakılmış bir bölük askerin yanı sıra elli gemilik bir yardımda bulunmuştur. İmparatorluğun gücü ve babasının Pompeius'a olan borcu göz önüne alındığında Romalıların taleplerini yerine getirmek son derece mantıklıdır ancak bu tutum bilhassa halk nezdinde hoş karşılanmamıştır. Ordunun ekseriyetini kontrolleri altında tutan naipler, vaziyetten görev çıkarmaya karar vermişler ve bunun sonucunda İskenderiye halkının da desteğiyle Kleopatra başkentten sürülmüştür. Arabistan ve ardından Filistin'e sığınan kraliçe, ancak mö 48'in yazında ordusuyla birlikte tahtı ele geçirmek üzere geri dönebilmiştir. Kaderin bir cilvesiyle tam bu esnada önce Pharsalus Muharebesi'nin mağlubu kaçak Pompeius, daha sonra ise onun peşindeki muzaffer Caesar Mısır'a ayak basmıştır. Bu nihai varış noktasında Büyük Pompeius başından olacak iken, Gaius ise kendisini hiç beklemediği bir savaşın taraflarından biri olarak bulacaktır ... (bkz: İskenderiye Savaşı) Kleopatra ismi, antik dünyanın günümüze ulaşanlar arasında en fazla tanınanlardan biridir ancak buna rağmen onun gençlik yılları veyahut Caesar ile olan ilişkisine dair pek fazla bilgiye sahip değiliz. Hayatının daha sonraki dönemleri ve Marcus Antonius ile ilişkisi hakkında daha çok şey biliyoruz lakin elimizdeki kaynakların Kleopatra'nın ölümünden çok sonra yazıldığını ve aşıklar ile savaşa giren Augustus'un propagandasından mütevellit çarpıtıldığını göz ardı etmemeliyiz. Velhasıl dönemi incelerken Kleopatra'nın popüler kültürdeki imajından azade bir şekilde kesin bildiğimiz konular üzerinden yorum yapmak daha doğru olacaktır. Caesar mö 48 yılında Mısır'a vardığında Kleopatra, neredeyse 21 yaşındadır ve 4 seneden beri kraliçelik görevini ifa etmektedir. Son derece zeki olmasının yanında üstün bir Hellen tedrisatından da geçmiş olan Kleopatra, geç tarihli kaynaklara göre kozmetik ve kuaförlükten bilim ve felsefeye kadar uzanan birçok farklı konuda kitaplar yazmıştır. Aynı şekilde, seçkin bir dilbilimci de olan kraliçe, komşu ülkelerin lideriyle konuşurken çevirmene ihtiyaç duymamaktadır. Kleopatra bir "outsider" olmasına rağmen Mısır'ın geleneksel inanışlarını desteklemiş ve bununla beraber dini ritüellerin detayları ile son derece yakından ilgilenmiştir. Yaşamının ilerleyen dönemlerinde, kendisini bir Yunan tanrısına benzeten babasının aksine bir Mısır tanrıçası seçmiş ve Yeni İsis lakabını almıştır. Plutarkhos'a göre Ptolemaios Hanedanlığı'nın Mısır dilini konuşabilen ilk üyesi olan kraliçe, aynı zamanda son derece acımasız da bir hüviyete sahiptir. Kleopatra'ya yönelik en sık sorulan sorulardan biri de gerçekte neye benzediğine dairdir. Bastırdığı sikkelere bakacak olursak sert bir görünüşe sahiptir ancak elbette bunun nedeni betimlerin onu güzel gösteren bir portre sunma değil, kudret ve otoritesini yansıtma amacı taşımasıdır. Muhtelif sikkelerde korozyon nedeniyle uzun, kavisli burnu ve sivri çenesi daha belirgin bir hal almış olsa da Aşkelon'da basılan diğerleri daha genç ve yumuşak hatlı bir kadını tasvir etmektedir. Madeni paralar ve büstler, kraliçeyi istinasız bir biçimde arkadan toplanmış saçlarıyla (akademik dünyada geleneksel olarak bu saç tarzına kavun şekli denir) ve Helenistik hükümdarlara özgü diadem ile (bir çeşit taç) lanse ederler. Önünde sonunda Kleopatra'nın son derece çekici bir kadın olduğunu ve hangi devirde yaşarsa yaşasın böyle kabul edileceğini söylememiz gerekir. Güzel olmasının yanı sıra zeki, çok yönlü, latif, canlı ve son derece cazibelidir. Buna bir kraliçe olmanın ona verdiği alımı ve politik önemi de kattığımızda çağının en kudretli Romalılardan ikisini etkilemesinde şaşırılacak bir taraf yoktur. Ne saç, ne de ten rengi bilinmektedir. kimilerine göre siyahi olduğu iddia edilse de bu kanıyı destekleyecek bilimsel bir veri bulunmamaktadır. Ptolemaioslar, Makedonyalı bir hanedandır fakat ailede hem yunan hem de pers kanı bulunmaktadır (evlilikler hasebiyle). Kraliçenin annesinin kimliği konusu da tartışmalıdır. Eğer babası iddia edildiği gibi öz kardeşi ile evlendiyse mezkur denkleme babaanneyi de katmamız gerekecektir. Zira babaannesinin bir cariye olduğu yönündeki yaygın savda gerçeklik payı var ise; bu onun Makedonyalı olmadığı, Mısır'dan veya daha uzaklardan geldiği anlamını taşımaktadır. Ancak daha önce de ifade ettiğimiz gibi elimizdeki verilerden yola çıkarak kesin bir yargıya varmak mümkün değildir. Mevzubahis muğlak durum da kaçınılmaz bir şekilde muhtelif Kleopatra profillerinin hasıl olmasına sebebiyet vermiştir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Adrian Goldsworthy'den Caesar, Plutarkhos'tan Marcus Antonius ve Emil Ludwig'ten Kleopatra adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- 20. Yüzyılı Şekillendiren Toplantı / Tahran Konferansı
1943 yılının sonbaharında Almanlar Kafkaslar'dan çekilirken, artık ne Caucasus ne de İran petrolleri Mihver'in tehdidi altındadır. Binaenaleyh bu durum Stalin'i savaşın ilk yıllarındaki perişan halinden çıkartarak daha da güçlendirmiş ve bir bakıma Rusya, Kırım Savaşı öncesi konumunu geri kazanmıştır. Tehditkar ideolojisiyle yeniden bir süper güç haline gelen Sovyetlerin bu başarısındaki aslan payı ise grotesk bir şekilde Hitler'e aittir. Nazilerin 1941 ve '42 yıllarında Ruslara yaşattığı ağır kriz, Sovyet liderliğinin nihayet rasyonelleşmesini (mali ve askeri alanda) sağlayan bir sistem şoku işlevi görmüştür. Hülasa Moskova artık sahnelere geri dönmüş ve bunun bir göstergesi olarak Stalin'in İngiliz ve Ruslar tarafından işgal edilmiş olan İran'ın Tahran şehrine bir seyahat gerçekleştirmesi planlanmıştır. Ancak mezkur yolculuğun görünenin dışında farklı bir sebebi daha vardır. Takvim yaprakları 1943 yılının kasım ayını gösterdiğinde, tam da Kızıl Ordu'nun Kiev'i Nazilerden geri aldığı ve eski sınırlarına yaklaştığı bir tarihte, kadim Acem başkentinde müttefikler bir konferans düzenlerler ve burada Rusya'nın Doğu Avrupa egemenliği dolaylı yoldan da olsa tanınır. Neredeyse son 40 yılını savaşarak geçiren dünya, artık tükenmiş durumdadır ve büyük harbin ivedi bir şekilde sona erebilmesi için Nazi savaş makinesi'nin yok edilmesi gerekmektedir. Anglo - Amerikan birliği ehvenişerde komünizmin yanında yer almak zorunda kalmış ve 200 yıllık ingiliz sorusu olan "Almanya mı, Rusya mı ?" sorusunun cevabı, yine ve yeniden Rurik'in çocuklarından yana olmuştur. Madalyonun bir diğer yüzünde ise Churchill ile Roosevelt arasındaki bağlar giderek zayıflamaktadır. Elbette ikili, savaş devam ederken kamuoyunu memnun etmek adına iyi geçiniyor görünmek zorundadır. Nihayetinde her iki devlet adamı da dünya tiyatrosunun baş aktörlerindedir ve yine, Atlantik'in iki aristokratı arasında belirli bir ölçüde ortak bir anlayış da egemendir. Ancak gerilimin giderek tırmandığı, dikkatli gözlerden kaçmamaktadır. Herkesin aklında olan fakat açık bir şekilde dile getirmeye çekindiği en önemli soru ise, savaşın ardından İngilizlerin (ve Fransızların) imparatorluklarını yeniden kurup kurmayacaklarına dairdir. Roosevelt ve neredeyse tüm Amerikalılar imparatorluklar fikrine şiddetle karşı çıkmaktadırlar ve kesinlikle mevcut düzenin sürdürülmesinin bedelini ödemek istememektedirler. Nitekim Yeni Dünya'da, İngilizlere uygulanan ödünç verme politikası konusunda bitmek bilmeyen tartışmalar gerçekleşmektedir ve Britanya'nın Yankeelerden aldığı yardımları kendi mallarının ihracatını arttırmak adına kullanması, bu tartışmaları daha da alevli hale getirmektedir. Tansiyonu düşürmek adına 1944 yılının temmuz ayında New Hampshire'daki Bretton Woods'ta savaş sonrası dünya ticareti ve finansını düzenlemek için bir toplantı düzenlenir ve İngilizler burada yıldız oyuncuları John Maynard Keynes'i sahaya sürerler. O dahi bütün konferans katılımcılarını ayakta alkışlamaya sevk eden söylem gücüne rağmen, Amerikalıları kesenin ağzını açma konusunda ikna edemez ve Bretton'dan bitkin ve mağlup bir şekilde ayrılır. İngilizler mezkur problemlerle nasıl başa çıkacaklarının idrakine ancak 1947 yılında varacaklardır. Odadaki filin dışarı çıkması gerekmektedir: Eğer Amerikalılar onları çökmek ile tehdit ederlerse, gerçekten çökeceklerdir. Tahran'da istişare edilen bir diğer gündem maddesi ise savaşı nihai olarak bitirecek olan Avrupa Harekatı'nın ne zaman, nerede ve nasıl gerçekleştirilmesi gerektiğine dairdir. Amerika savaşı mümkün olduğunca çabuk bir şekilde bitirmek istemekte ve bu bağlamda devasa bir Fransa çıkarmasına hazırlanmaktadır. Öteki taraftan İngiltere hala daha Dunkirk'te yaşadığı travmayı atlatamamış durumdadır ve Churchill amfibi işgale alternatif, farklı seçenekler üzerinde durulması gerektiğini savunmaktadır. Uzun tartışmaların ardından İngiliz başbakan, Akdeniz'den çıkarma konusunda ikna edilir fakat harekat içilen seçilen nokta, Fransa yerine İtalya olur. Bir milyondan fazla asker ve bombadırman uçağının katılımıyla gerçekleşecek olan operasyonda Churchill, harekatın Balkanlar'a doğru genişletilmesi halinde sonuca daha çabuk ulaşılabileceğini düşünmektedir. Zira bir Alman ordu grubu Yunanistan'da, bir diğeri ise Yugoslavya'dadır. Ona göre eğer Türkler savaşa girerse, İngilizler ile birlikte Wehrmacht'ı durdurabileceklerdir. Bu düşüncenin harita üzerinde akla yatkın görünmesi hasebiyle Churchill, Tahran'dan ayrılmasının akabinde dönemin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile bir görüşme gerçekleştirir. (bkz: Adana Görüşmesi) Adana'daki görüşmeden istediğini alamayan Churchill, daha sonra müttefiklerine neler yapabileceğini gösterebilmek adına asıl ödül Rodos olmak üzere Ege Denizi'ndeki adalara büyük ve gösterişli bir operasyon düzenlemeye karar verir. Ancak işgal fiyaskoyla sonuçlanır. hava kontrolü sağlanamaz, amfibi harekatlar yanlış gider ve Rodos'a hiçbir zaman ulaşılamaz. Almanlar ise yaşadıkları tüm problemlere rağmen bölgede iki büyük ada olan İstanköy ve İleryoz'u yeniden ele geçirirler. Binlerce İngiliz asker esir alınır. Almanların adalarda eziyet ettiği Yahudileri kurtaracak olan ise 1492'de olduğu gibi yine Türkler olacaktır. Doğruyu söylemek gerekirse, Amerikalılar bu fiyaskoyu izlemekten pek de rahatsız olmamışlardır. Zira bir çoğu Churchill'in Manş Denizi'ni geçerek yapılacak olan bir işgale karşı olmasından hoşnutsuzdur. Şimdi ise İngilizler kendi başlarına bir plan uygulamaya kalkışmış ve ellerine yüzlerine bulaştırmışlardır. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere Tahran'da Doğu Avrupa'nın kızıla boyanacağı üstü örtülü de olsa belli olmuştur. Keza 1943 yılına gelindiğinde ekseriyetle komünistlerin örgütlediği direniş hareketleri gelişmiş ve Nazi işbirlikçileri mümkün mertebe ortadan kaybolmuşlardır. Vichy Fransası'ndan meşhur şahsiyetler müttefiklere sığınmış ve komünistler artık birçok yeri kontrolleri altına almıştır. Hatta Almanlar terk ettiğinde, bir süreliğine de olsa Kuzey İtalya'da dahi yönetimi devralmışlardır. Genel hatlarıyla Tahran'da alınan kararlar; Polonya'nın batıya kaydırılması, böylelikle Sovyetler Birliği'ne Molotov - Ribbentrop Paktı'nda verilen toprakların devri ve buna karşılık olarak Polonya'nın batıda Almanya'nın sanayi bakımından zengin bölgelerini alması şeklindedir. Bu bağlamda zaman içerisinde 5 milyon Polonyalı doğudan batıya göç ettirilecektir. Artık Churchill'in suç ortaklığıyla, Sovyet nüfuzunun başka ülkelere yayılması için önünde herhangi bir engel kalmamıştır. Nitekim 1944 yılının ekim ayında İngiliz başbakanı Moskova'ya gider ve anlaşmadaki son pürüzler de giderilir. İngilizler, Süveyş kanalı ve Orta Doğu petrolüyle birlikte Doğu Akdeniz'deki kilit konumları hasebiyle, Yunanistan'ı gerçekten istemektedirler. Stalin de bu konuda taviz vermeyi kabul eder. Gerçekten de savaşın sonunda iktidarı ele geçirmeye çalışan Yunan komünistler öldürüleceklerdir. Buna karşılık Churchill, nüfuz bölgesini yarı yarıya paylaşmayı kabul ettiği Yugoslavya hariç, Doğu Avrupa'nın geri kalan kısmından tamamen vazgeçer. Ancak Tito'nun komünist Yugoslav partizanlarına el altından muazzam yardımlarda bulunmayı da ihmal etmez. Zira İngiliz derin devletinin Yugoslav komünistlerle olan işbirliği çıkarları ile örtüşmektedir ve bu birliktelik 2 kez meyvesini vermiştir: Stalin'in 1948 yılında Tito ile yollarını ayırması ve Yugoslavya'nın 1991 yılında parçalanması. Avrupa'nın daha batısında ise Stalin, Fransız ve İtalyan direniş güçlerindeki komünistlere Paris ve Milano kurtarıldığında iktidarı ele geçirmemeleri talimatını verir. Bunun yerine Sovyet lider, Amerikalılardan önce tanıdığı (ve Amerikalıların nefret ettiği) Fransız lider general Charles de Gaulle ile bir anlaşma yapmayı tercih eder. Buna göre zamanı gelince başkan de Gaulle, Anglo - Amerikan mali ve askeri sistemini zayıflatacaktır. 1968 yılına gelindiğinde Gaulle'e karşı Paris'te bir isyan hareketi başlar ve komünistler her açıdan onu devrilebilecek durumdadır. Ancak Moskova yine kızıllara durma talimatı verir; zira de Gaulle, kendileri için bir komünist rejimden daha yararlıdır. İşin çarpıcı tarafı ise bütün bu gelişmelerin Tahran'daki konferanstan itibaren öngörülmüş olmasıdır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere; birkaç yıl evvel kaybettiğimiz kıymetli hocam Norman Stone'dan İkinci Dünya Savaşı, Basil Liddell Hart'tan İkinci Dünya Savaşı Tarihi ve John Keegan'dan İkinci Dünya Savaşı adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Fatih William - İngiltere'de Normanların Hakimiyeti
Skolastik düşüncenin hem sosyokültürel hem de bürokratik yapıyı şekillendirdiği Orta Çağ Avrupası'nda, yeryüzünün ölen azizlerin bedenlerini kabul etmek adına açıldığına dair yaygın bir inanç söz konusudur. Müteveffa kimsenin gömülmesi esnasında herhangi bir olumsuzluk ortaya çıkması durumu ise o kişinin bir günahkar olduğuna delalettir. 1087 yılında Caen'da bulunan Saint Etienne Manastır Kilisesi'ne defni sırasında Birinci William'ın naaşının maruz kaldıkları göz önüne alındığında (William'ın bedenin koyulacağı lahit iri gövdesine küçük gelmiş, bilahare kralın cesedi "yırtılmış" ve etrafa kötü bir koku yayılmaya başlamıştır.) Normanlara İngiltere tacını getiren fatih, kesinlikle 2. gruba müdahildir. Nitekim william'ın ölümü de acı verici olması bir tarafa, uzun sürmüş ve yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere cenazesi, bir hatalar komedisine dönüşmüştür. 1028 yılında Fransa'nın Falaise bölgesinde dünyaya gelen William, henüz 7 yaşındayken babası Normandiya Dükü Birinci Robert'ın hac ziyareti sırasında aniden ölmesiyle birlikte kendisini normanların lideri olarak bulur. Çocuk yaşta birinin dukalığın başına geçmesi başlı başına büyük bir problemdir ve bu da yetmezmiş gibi William'ın gayriresmi bir beraberliğin meyvesi olması, meşruiyetinin sorgulanmasına sebebiyet vermektedir. Kimi kaynaklar William'ın annesi Herleva'yı basit bir deri tabakçısının kızı olarak aktarırken, kimileri de onun bir cenaze levazımcısının çocuğu olduğunu ifade eder. William'ın iktidarının ilerleyen yıllarında resmi kraliyet yazımı, her ne kadar Herleva'yı düşük statüdeki bir aristokratın kızı olarak lanse etmeye çalışmış olsa da; dükün düşmanları buldukları her fırsatta onu bir batard olarak nitelendirmekte herhangi bir beis görmemişlerdir. (eski Fransızcada batard kelimesi, evlilik dışı doğan bir çocuğu değil, daha ziyade bir Mesalliance (tipik olarak bir asilzade ile daha düşük statüdeki bir kadın arasındaki "eşit" olmayan birliktelik) çocuğunu tanımlamaktadır.) Küçük yaşta ve gayrimeşru yakıştırmasıyla tahta çıkmanın yarattığı tüm olumsuzlukların etkisiyle şiddet ve ihanetin yaygın olduğu bir dünyada yetişen William, 1042 yılında yani 14 yaşında iktidarının dizginlerini yavaş yavaş kendi ellerinde toplamaya başlar. Aristokratik şiddeti sınırlandırmak amacıyla, tarafların belirli günlerde şiddet eylemlerinden kaçınacaklarına dair yemin etmelerini sağlayan ve aynı zamanda dini hüviyete de sahip bir hareket olan Tanrı'nın Ateşkesi, genç dükün çabalarıyla Normandiya eyaletinde uygulanmaya başlar. Bu girişimi ise (yaklaşık bir yıl sonra) William'ın Falaise'e yönelik ilk askeri faaliyeti izler. Bu noktada dükün iktidar yıllar boyunca en yakın arkadaşları ve destekçileri olacak Guillaume Fitz Osbern, Roger de Montgomery ve Roger de Beaumont gibi isimleri de kaynaklarda görmeye başlarız. Yine, 1049 yılında üvey kardeşi Eudes'i Bayeux piskoposu olarak atayan William, bu hamlesiyle düklüğün ikinci büyük şehrinde otoritesini iyiden iyiye pekiştirmiş ve 7 yıllık bir mücadelenin ardından 21 yaşında iç siyasette dengeyi sağlamıştır. Aynı yıl Fransa kralı Birinci Henry'nin Anjou Kontu Godefroy'a karşı düzenlediği sefere katılan William, iki yıl sonra Belleme ailesinin elinde bulunan Domfront ve Alençon kalelerini kuşatır. Alençon kuşatması esnasında müdafilerin, surların üzerinde hayvan derileri döverek ve mütevazi kökenlerine bir gönderme olarak Pelterer şeklinde bağırarak dük ile alay ettikleri rivayet edilmektedir. Nitekim bu, William'ın annesi Herleva'nın bir deri tabaklayıcısından doğduğu efsanesinin de başlangıcı olacaktır. Kaleyi savunanların provokatif davranışları william'ın da gözünden kaçmamış ve dük kaleyi ele geçirdiğinde korkunç bir intikam planını devreye sokmuştur. savunmacılardan 32'sinin elleri ve ayakları herkesin gözü önünde kesilmiş ve mezkur dehşetengiz hadiseyi duyan Domfront'takiler ivedi bir şekilde teslim olmuşlardır. William'ın fatih personasının temellerini atıldığı dönem ise kesinlikle 1054 ve 1057'de, tabi olduğu Fransa kralı 1. Henry ve onun müttefiki Anjou Kontu Godefroy'a karşı kazandığı iki önemli zafere tekabül etmektedir. 1050'li yılların başında William'ın Flandre Kontu 5. Baudoin'ın kızı ile olan evliliği, onun bilhassa İngiltere'deki itibarını arttırmış ve o dönemde İngiliz tahtında oturan Edward the Confessor'ın çocuğunun olmaması, Normandiya Dükü'nü adanın iktidarı için doğal bir halef haline gelmesine olanak tanımıştır. Nitekim ilerleyen dönemlerde cereyan edecek olayların da göstereceği gibi, düklerinden birinin İngiliz tahtını ele geçirmesi Fransa Kralı'na pek de bir şey kazandırmayacaktır ... Nihayetinde 1057 yılında Normandiya Dükü'nün Varaville'de vasalı olduğu Henry'nin ve Anjou Kontu Godefroy'un birleşik kuvvetlerinin önemli bir kısmını yok etmesi açık bir şekilde şunu göstermektedir ki; Ne Normandiya ele geçirilmek ne de William yenilmek içindir. Keza Varaville Muharebesi William'ın iktidarı boyunca Normandiya Düklüğü'ne yönelik son işgal girişimi olacaktır. Geriye dönüp bakıldığında 1057 ile 1066 arasındaki yıllar, Normandiya Dükü'nün elde edeceği başarılar açısından fırtına öncesi sessizlik gibi görünmektedir. Ancak bu izlenim yanıltıcıdır. Bu dönemde William'ın eylemleri hakkında teferruatlı bilgiye sahip olmasak da tüm işaretler hummalı bir hazırlığa işaret etmektedir. Otuzlu yaşlarının ortasında, Fransa kralı ve Anjou Kontu'na karşı kazandığı zaferlerden yeni çıkmış olan William tabiri caizse gücünün doruğundadır. Maine'i alması ve Bretonya'da hakimiyet kurması, uzun süreli bir yokluk için ortamı hazırladığına dair verdiği ilk işaretlerdir. Bu sırada en büyük oğlu Robert'ı varisi olarak atamayı seçmesi ise manidardır. Aslına bakılırsa Norman düklerinin varislerini kendi yaşamları esnasında belirlemeleri alışılagelmiş bir durumdur. Ancak bu uygulama, hayatın olağan akışı içerisinde ve genellikle de hastalık gibi durumlarda gerçekleşmektedir. Söz konusu gelişmenin bize gösterdiği, William'ın gelecekteki olayların istenildiği gibi gitmemesi durumunda kayıpları ve başarısızlığı asgariye indirecek önemleri de dikkatle göz önüne aldığıdır. Fatih William'ın İngiliz tacına olan ilgisini arttıran bir diğer önemli olay ise Harold Godwinson'ın muhtemelen 1064 yılında Normandiya Düklüğü'ne yaptığı ziyarettir. Norman kaynakları bu ziyaretin, Harold'un İngiltere Kralı Edward tarafından William'ın verasetine dair daha önce verilen sözleri teyit etmek amacıyla gerçekleştiğini iddia etse de daha olası olan hikaye, İngiliz kronikçi Canterburyli Eadmer'ın aktardığı şekliyle Harold'un düklük sarayına rehine olarak gönderilen küçük kardeşinin ve yeğeninin serbest bırakılmasını sağlamak adına gittiğine dairdir. Ancak gerçek her ne olursa olsun bildiğimiz tek şey, Harold'un planlarının istediği gibi gitmediğidir. Fransa'ya ayak basmasının hemen akabinde William'ın müttefiki Ponthieulu Gui tarafından esir alınan Harold, daha sonra dükün emriyle serbest bırakılır. Bu durum Harold ile William arasındaki güç dinamiğini değiştirmiş ve İngiliz kontu eşit statüde olmak yerine, daha en başından itibaren William'a borçlu konumuna düşmüştür. Nitekim ilerleyen haftalarda Harold, muhtemelen bir güç gösterisi olarak Bretonya'ya sefere götürülmüş ve William nihayetinde ondan meşhur yeminini etmesini istemiştir (bkz: Bayeux İşlemesi). Norman kaynaklarına göre yeminin mahiyeti ise Harold'un, Norman dükünü İngiliz tahtı üzerindeki hak iddialarında destekleyeceğine dairdir. Ancak söz konusu pitoresk mizansenden takriben 1 yıl sonra yani takvim yaprakları 5 ocak 1066'yı gösterirken İngiltere kralı Edward, yaşama veda eder ve o sırada Londra'da merhum kralın bizzat yanında olan (kimilerine göre ölümü esnasında kralın elini tutmaktadır.) Harold, bir oldubittiyle iktidarı ele geçirir. '65 / '66 seneleri arasındaki faaliyetleri göz önüne alındığında Harold'un tahta çıkması, bilhassa İngiliz bürokrasisi açısından sürpriz olmasa da; geçişin alışılmışın dışında bir hız ve acele ile gerçekleşmiş olması yeni yönetimin meşruiyeti konusunda ciddi soru işaretleri yaratmıştır. William açısından baktığımızda ise mevzubahis gelişmeler, ona ihtiyacı olan "bahaneyi" sunmuştur. Sabık kral Edward'ın daha evvelki vaatlerinin mahiyeti ne olursa olsun normandiya dükü artık kendisini Wessex'in hırslı kontu tarafından (Harold) küçümsenen ölmüş hükümdarın gerçek varisi olarak gösterebilecektir. William'ın konuya dair ilk hamlesi diplomatik nitelikte olmuş ve Roma'daki papa ile iletişime geçerek, Harold'un yönetiminin meşruiyetini zayıflatmak adına kendisinin desteğini talep etmiştir. Kilisenin desteği bilhassa önemlidir, zira William bu sayede taht için girişimine kutsal bir savaş havası verecek ve mücadeleyi bir gasıp ve yemininden dönene karşı verilen cezalandırma seferi hüviyetine büründürecektir. Nitekim papalık sancağının kendisine verilmesi ile birlikte Normandiya dükü artık kendisini Augean ahırlarını temizlemeye hazır bir Hıristiyan Herkül olarak görmektedir. Sonraki vetirede sınırlarındaki savunma tedbirlerini arttırmaya ve asker toplamaya girişen William, 1066 ilkbaharında Caen'in hemen kuzeyinde kalan Dives'te Orta Çağ'ın şartlarında ciddi sayılabilecek ölçekte 15.000 kişilik bir ordu toplamış ve 700'den fazla gemiden oluşan güçlü bir filoyu bir araya getirmiştir. Ancak ordu toplamak başka bir şey, bu büyüklükteki bir kuvveti Manş Denizi'nden sağ salim geçirmek bambaşka bir şeydir. Nitekim rüzgarların temmuz - ağustos ayları boyunca sert esmesinden mütevellit normanların istila ordusunun adaya çıkmak için eylül ayına kadar beklemesi gerekecektir ... Manş'ın öteki yakasında ise Harold, William'ın hırslarının farkındadır ve Normanların güçlü bir ordu ile geleceğinin haberleri kısa sürede kendisine ulaşmıştır. Ancak İngiltere kralının halihazırda uğraşması gereken farklı sorunlar da söz konusudur. Zira Harold'un küçük kardeşi Tostig, İskoç Kralı'nın desteğiyle taht için hak iddiasında bulunmaktadır ve eğer Harold, İngilizleri Norman istilasına karşı tek bir çatı altında toplamak istiyorsa; öncelikle evindeki yangını söndürmelidir. Zaman kaybetmeden isyanın başladığı York'a alelacele topladığı kuvvetler ile son sürat bir şekilde ilerleyen Harold (bu yürüyüş Orta Çağ lojistiğinin görece en büyük başarılarından biridir. Harold'un ordusu günde 40 km'den fazla bir yol katederek iki haftadan az bir zaman zarfında Northumbria'nın başkentine ulaşmıştır.), Stamford Köprüsü'nde Tostig'i gafil avlar ve düşman kuvvetlerini hazırlıksız yakalayarak (kardeşi de dahil olmak üzere) ekseriyetini kılıçtan geçirir. Ancak Harold ve İngilizler için dinlenecek vakit yoktur, zira hava muhalefeti nihayetinde sona ermiş ve William'ın istila ordusu 27-28 eylül'de Pevensey'de karaya çıkmıştır. Artık nihai çarpışma için sahne hazırdır ve 14 ekim sabahı William ile Harold'un kuvvetleri karşı karşıya gelir. Savaşla ilgili çok sayıda anlatı olmasına rağmen savaşın ayrıntılarına dair bilgilerimiz yetersiz kalmaktadır. Günümüze ulaşan tahkiyelerin hiçbiri bilfiil muharebeye iştirak etmiş kimseler tarafından kaleme alınmamıştır; en detaylı iki öykü olan Amiensli Gui'nin şiirsel Hasting Savaşı'nın şarkısı ile Poitiersli William'ın övgü dolu düzyazısı William'ın işleri sonraki tarihlerde Norman düklük sarayında belirli bir kitle için kaleme alınmıştır. Doğruluğunu teyit edebildiğimiz yegane bilgi, karşılıklı kuvvetlerin hemen hemen eşit olduğuna dairdir. Olayları, bahsini geçirdiğimiz kaynaklara göre ele aldığımız takdirde ise muharebe için belirleyici an Harold'un savaşın ilerleyen saatleriyle ölmesiyle gerçekleşmiştir. Amiensli Gui'ye göre Harold; Fatih William, Boulognelu Eustache, Ponthieulu Hugues ve Robert Gilfard liderliğindeki bir Norman ölüm mangası tarafından katledilmiştir. Yazımızın başlarında bahsini geçirdiğimiz Bayeux İşlemesi'neki tasvire göre ise Harold, gözüne saplanan bir ok ile hayatını kaybetmiştir ve halen daha çoğu İngiliz okulunda öğretilen meşhur hikaye de budur. Nihayetinde Harold'un ölüm şekli değil, ölümü daha önemlidir. İngiliz kralının katliyle birlikte yenilgi bir bozguna dönüşmüş ve bu noktada Norman şövalyeleri, muharebede iyiden iyiye ağırlıklarını hissettirmişlerdir. Harold'un yanı sıra iki kardeşi ve İngiliz aristokrasisinin önemli bir kısmı da Hasting Savaşı'nda hayatlarını kaybetmişlerdir. En önemlisi ise Hasting ile beraber İngiliz ordusunun kısa vadede toparlanma veyahut Normanlara direniş gösterme ihtimali ortadan kalkmıştır. Bu, Orta Çağ'da olabildiğince kesin bir zaferdir ve artık William ile göz diktiği taç arasında hemen hemen hiçbir şey kalmamıştır. Nitekim William aralık 1066'da taç giymek ve İngiliz kralı ilan edilmek üzere Londra'ya girdiğinde "gerçekçi bir istikrar" sunması hasebiyle devlet erkanından geriye kalanlar tarafından büyük bir memnuniyet ile karşılanmış ve İngiltere'nin monarşi ve aristokrasi tarihini günümüze kadar gelecek şekliyle değiştirmiştir. Fatih William'ın hayatı ve faaliyetleri hakkında daha fazla bilgi edinmek ist eyenlere Jacob Abbott'tan William the Conqueror / Makers of History Illustrated, Levi Roach'tan Normanlar ve Connie Willis'ten Kıyamet Kitabı adlı eserleri tavsiye ediyorum.
- Makbul / Maktul Pargalı İbrahim Paşa
Ege denizi kıyısında yer alan Parga köyünden bir balıkçının oğlu olan Pargalı İbrahim Paşa'nın kökenlerine dair çeşitli rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan birine göre küçük İbrahim, Bosna Beylerbeyi İskender Paşa'nın düzenlediği bir akın esnasında esir alınmış ve bilahare Kefe'deki sancakbeyliği sırasında Şehzade Süleyman'a takdim edilmiştir. Bir diğer hikayede korsanlar tarafından kaçırılmış ve şehzadenin ikinci görev yeri olan Manisa'da yaşayan dul bir kadına köle olarak satılmıştır. Venedik balyosu Pietro Zen'in 1523 yılında hükümetine verdiği raporda ise bu iki öykünün bir karışımı karşımıza çıkmaktadır: Korsanlar tarafından ele geçirilen Pietro adındaki bir genç, İskender Paşa'nın dul kızına satılmış ve bir zaman sonra Şehzade Süleyman, Edirne'ye geldiğinde kadın ona "keman çalan, şarkı söyleyen ve yaşıtı olan" kölesi İbrahim'i takdim etmiştir. İlerleyen yıllarda Pargalı İbrahim, İskender Paşa'nın torunu olan Muhsine ile evlenmiş ve aile ile olan bağlarını güçlendirmiştir. Süleyman'ın Manisa'daki şehzade hanesinde içoğlanı olarak hizmet eden İbrahim, 1520 yılında yeni padişah ile birlikte İstanbul'a gelmiş ve sultanın şahsi hizmetlerindeki en yüksek makam olan has Odabaşılığa getirilerek hem Süleyman'ın "gönlündeki yeri" takdis edilmiş hem de hizmetlerinden mütevellit ödüllendirilmiştir. İbrahim'in haziran 1523'te teamüllere aykırı bir biçimde, Enderun'daki kişisel hizmet görevinden doğrudan en yüksek kamusal hizmet makamı olan veziriazamlığa yükseltilmesi ise bilhassa saray eşrafında büyük bir şaşkınlık yaratmıştır. Zira padişahın diğer vezirleri kendilerini ispatlamak suretiyle mevkilerine tedricen terfi ederek gelmiş ve binaenaleyh hükümet işlerinde onlarca yıllık tecrübe edinmişlerdir. Hulasa onlar statülerini çalışarak elde ederken, İbrahim'e makamı "bahşedilmiştir". Nitekim Süleyman'ın bu kararı, veziriazamlık için sıranın kendisinde olduğuna inanan Ahmed Paşa'yı öylesine hiddetlendirmiştir ki, kendisine "teselli hediyesi" olarak verilen Mısır eyalet valiliği'nde ayağının tozuyla bir isyan tertiplemiş ve nihayetinde adı tarih yapraklarına Hain Ahmed olarak geçmiştir. İbrahim'in başvezirliğe yükselişi nasıl daha evvel nasıl görülmedik bir hadise ise, bu görevdeyken sahip olduğu özerklik de aynı şekilde emsalsizdir. Pietro Zen, İstanbul'daki ilk görev süresini tamamladığı haziran 1524'te Venedik Senatosu'na yeni veziriazam için "her şeyi yapıyor ve her istediği yapılıyor" şeklinde bir bildiride bulunmuştur. Padişahın At Meydanı'nda İbrahim için inşa ettirdiği görkemli saray da (bkz: İbrahim Paşa Sarayı), onun olağanüstü statüsünün maddi bir vurgusu niteliğindedir. Pargalı ile alakalı ilk ayrıntılı değerlendirme ise '24 raporundan iki yıl sonra, yine bir Venedik balyosu olan Bragadin tarafından gelecektir. Balyos raporunda makbul vezir için: "Küçük yüzlü, solgun, fazla uzun olmayan, zayıf ve nazik bir adam. İlk başta herkes paşadan nefret etti, ama şimdi padişahın onu ne kadar çok sevdiğini görünce onunla dost olmaya çalışıyorlar. Bunlar arasında padişahın validesi ve "gözdesi" de (bkz: Hürrem Sultan) yer alıyor". Devam eden rapora göre veziriazam 150.000 altın duka gibi olağanüstü sayılabilecek bir yıllık gelire sahiptir: Bunun 100.000'i veziriazam, 50.000'i de Rumeli Beylerbeyliği maaşıdır. Bu servet, aynı zaman İbrahim'in kullanabileceği önemli bir kişisel himaye gücünü de beraberinde getirmiştir. Nitekim Pargalı'nın yerel cemaatlere hizmet, inşaat ustalarına ve işçilere iş imkanları sunan büyük hayır işleri arasında Mekke'den Balkanlar'daki şehir ve kasabalarda dek muhtelif yerlerde inşa ettirdiği irili ufaklı camiler, mektepler, tekkeler, hamamlar yer almaktadır. Öte yandan paşa, şair ve yazarların da gönüllü hamisi konumundadır. Kendisine ithaf edilmiş olan, eşanlamlı gibi görünen farsça sözcükler arasındaki farkları anlatan eser bilgi birikiminin de boyutlarını göstermektedir. İbrahim'in himaye ettikleri arasında kendi aile fertleri de yer almaktadır. Erkek kardeşlerinden ikisini saray hizmetine sokmuş, annesini ise kendi sarayına bitişik bir eve taşımıştır. Babasını da unutmayan "vefakar Pargalı", ona da Parga'da yıllık geliri 2000 dukaya tekabül eden mütevazı bir yöneticilik "ayarlamıştır". Mezkur çekirdek ailenin tamamı ihtida etmiş ve babası Yunus ismini almıştır. Objektif bir değerlendirme yaptığımızda, Süleyman'ın saltanatının ilk yıllarındaki ihtişamın mimarı şüphesiz İbrahim'dir. Tarihi vesikalardan da anladığımız kadarıyla Pargalı; teşrifattan, giyim kuşamdan ve görsel sansasyon yaratmaktan iyi anlayan bir zattır. Padişah da çocukluk arkadaşının yeteneklerinin farkındadır ki, ona gerekli araçları ve fırsatları sağlamakta herhangi bir beis görmemiştir. Yazımızda çokça atıf yaptığımızda Venedikli gözlemcilerin Süleyman'a il signor (kral), İbrahim'e ise il magnificio demesi boşuna değildir. Pargalı'nın kıyafetlerinin süsü veyahut parmaklarındaki yüzüklerin gösterişi Süleyman'ınkinden geri kalmamaktadır. Bir diğer çeken husus da İbrahim'in haziran 1524'te gerçekleşen düğünüdür. Bu hadise, Süleyman'ın saltanatının ilk büyük şenliğidir ve gelecekteki kutlamalar için emsal teşkil edecektir. Ancak mezkur düğün ile alakalı yanlış bir varsayımın düzeltilmesi zaruridir. Zira düğünün debdebesi İbrahim'in, Süleyman'ın kız kardeşi Hatice Sultan ile nişanlı olduğu faraziyesine dayandırılmıştır. Ne var ki, bu iddia birçok kez çürütülmüş ve İbrahim'in karısının, daha evvel de belirttiğimiz üzere, ünlü bir devlet adamının (bkz: İskender Paşa) torunu olan Muhsine olduğu artık büyük ölçüde kanıtlanmıştır. Pargalı İbrahim Paşa'nın veziriazamlığı esnasında Osmanlı'nın ihtişamını büyütme çabaları, rönesans kral ile kraliçelerinin giderek daha da göz alıcı hale gelen sarayları ve dahi şahsiyetlerinden ((bkz: coğrafi keşifler) (bkz: fiyat devrimi)) daha üstün gözükmeyi amaçlayan bir yaklaşımla sürdürülmüştür. Süleyman'ın saltanatının ilk 15 yılı, askeri dikkati açısından ekseriyetle batıya odaklıdır. Aynı şekilde, savurgan ve gösteriş dozu yüksek propaganda savaşının hedefinde de Avrupa bulunmaktadır. Bilindik hikayeye göre batı dünyası, Süleyman'ın 1520'de tahta çıkmasıyla birlikte rahat bir nefes almıştır; zira selefi Yavuz Sultan Selim, savaş meydanlarında kazandığı zaferler ile hıristiyan alemini, sıradaki hedefin kendileri olması korkusuyla dehşete düşürmüş durumdadır ve onun idaresinde Osmanlı savaş makinesi durdurulamaz gözükmektedir. 1517'de Memlük devleti'ni tarumar etmesi hasebiyle Venedik tarafından Selim'i tebrik etmeye gönderilen Alvise Mocenigo'nun, "Afrika, Avrupa ve Asya'yı hakimiyeti altına alarak dünyanın efendisi olmayı ümit ediyor" ifadeleri boşuna değildir. Madalyonun diğer yüzünde ise İbrahim, efendisinin, babasının emellerini gerçekleştirmeye kesinlikle niyetli ve muktedir olduğunu avrupalı güçlere ispat edecek doğru enstrüman hüviyetindedir. Beynelmilel siyasette hükümdarların durumunu, topraklarının yerini ve ilgili diğer tüm konuları öğrenmekten tabiri caizse zevk alan Pargalı'nın, dil becerileri ve başta Venedikliler arasında olmak üzere sahip olduğu ilişki ve casus ağı da bu ilgisine destek sağlamaktadır. Bahsi geçen Venedikliler arasında ise bir kişi bilhassa öne çıkmaktadır: Alvise Luigi Gritti ... Gritti, 1523 - 1538 yılları arasında Venedik doçu olan Andrea Gritti'nin İstanbul'da doğan 4 oğlundan biridir. baba Gritti, Osmanlı'nın başkentinde yıllar boyunca tüccarlık ile diplomatlık yapmış ve mevzubahis 4 oğul, muhtemelen İstanbul'da tanıştığı bir ya da birden fazla aşık / cariyeden dünyaya gelmiştir. Babasının toplumsal konumuna layık bir tedrisattan geçen Alvise, Venedik ve Padova'da okumuştur (Padova Üniversitesi, rönesans döneminde klasik incelemelerin canlandığı en önemli merkezlerden biri konumundadır). Anlaşıldığı kadarıyla babasının gözdesi konumundaki Alvise, eğitimini tamamlamasının ardından İstanbul'a yerleşmeye karar vermiş ve burada, gerçek anlamda, göz kamaştırıcı bir portre çizmiştir. Nitekim o vakitler sarayının bulunduğu istanbul'un güzide semtinin bugünkü adı, bu sıra dışı adamın lakabından ileri gelmektedir: (bkz: Beyoğlu) (muhtelif tarihçiler Beyoğlu isminin, Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon'u almak suretiyle nihayete erdirdiği Pontus Rum İmparatorluğu'nun hanedan üyelerinin İstanbul'a getirilmeleri ve bilahare mezkur semte yerleşip ticaret ile uğraşmaları sonucunda ortaya çıktığını iddia etmektedir). Velhasıl kozmopolit ve entelektüel 16. yüzyıl insanının en mükemmel örneklerinden biri olan Gritti, tüccarlar ile hümanistlerin ilgi odağı konumundadır ve mütemadiyen hem hristiyanlar hem de hem de müslümanlar için eğlenceler düzenlemekten geri durmamaktadır. Öte yandan Gritti, tıpkı babası gibi başka malların yanı sıra mücevher alım satımı yapan bir tüccardır ve Pargalı onu muhtemelen bu sıfatla Süleyman ile tanıştırmıştır. Ancak Alvise'in Osmanlı imparatorluğu'na asıl katkısı, diplomatik ve askeri alanda olacaktır ... Daniello de Ludovici, 1534 yılında Venedik senatosu'na sunduğu raporda; Gritti'nin, İbrahim'i, veziriazamlığa tayin edildiği esnada deneyimin olmaması hasebiyle "dünya ve devletlerin yönetimi" konusunda eğitmek suretiyle onun gözüne girdiğini ifade etmiştir. Bu süreçte Alvise, Osmanlılar ile birlikte 3 sefere katılmış ve daha da önemlisi imparatorluğun Habsburglar ile sonu gelmez çekişme sahası olan Macaristan'da yürüteceği politikaların mimarlarından biri olmuştur. Nihayetinde bu hayranlık uyandırıcı adam, 1534'te osmanlı için savaşırken Erdel'de asiler tarafından öldürülmüştür. İbrahim'in, Süleyman'ın ihtişamını sergileme programının başlıca danışmanlarından da biri olan Gritti, bu proje için yoğun bir çaba sarf etmiştir. Örneğin; Pargalı, Venedikli zanaatkarlara padişah için dört katlı muazzam bir taç ısmarlamıştır. Burada amaç, Süleyman'ın en azılı rakibi konumundaki Habsburg hükümdarı 5. Karl'ın (bkz: Şarlken) Roma İmparatorluğu üzerindeki hak iddiasına görsel olarak meydan okumaktır. Zira papa 7. Clementius 1530'da Bologna'da Kutsal Roma İmparatorluğu tacını Karl'ın başına taktığı sırada kendisi de üç katlı ikonik papalık tacını giymektedir. Ne var ki 2. Mehmet, 330 yılından itibaren Roma İmparatorluğu'nun merkezi konumundaki Konstantinopolis'i fethederek Roma'nın halefi olma konusundaki kendi hak iddiasını ortaya koymuş durumdadır. Aynı şekilde, Yavuz Sultan Selim'in büyüklüğü, Doğu Akdeniz ve Mısır'daki toprakları fethetmek suretiyle Doğu Roma İmparatorluğu'nu yeniden birleştirmeye dayanmaktadır. Şimdi de Süleyman, atalarının ele geçirdiği mezkur toprakların yegane hakimi sıfatını, kurnaz vezirinin yaptırdığı 4 katlı taç ile somut bir hale getirmiştir. Bologna'da düzenlenen gösterişli geçit törenlerine, osmanlılar, ordunun 1532'de avusturya'ya yaptığı uzun yürüyüş boyunca Süleyman'ın tacını sergilemek suretiyle karşılık vermiş; bu esnada Sırbistan'ın güneyindeki Niş şehrinde bulunan Habsburg elçileri, askeri geçidi bir caminin minaresinden izlemeye mecbur bırakılmışlardır. 1529 yılı itibariyle Pargalı İbrahim Paşa, imparatorluğun kamusal yüzü konumundadır: Osmanlı ordusunun seraskeri, diplomasinin efendisi ve Muhteşem Süleyman imajının emprezaryosudur. Peki ne olmuştur da Pargalı'yı, "hiç yaşamamış bir şekilde" ortadan kaldırma gereksinimi ortaya çıkmıştır ? Kimi tarihçiler İbrahim'in yok oluşuna giden yolda aşırı kibrini sebep gösterirken, kimileri de Safeviler'e karşı girişilen seferde yaptığı bir dizi hatadan dem vururlar. Buna göre; İbrahim'in Serasker sıfatıyla uyguladığı yanlış taktikler doğu cephesinde savaşın uzamasına sebebiyet vermiş ve sert kış koşulları askerleri zayıf düşürerek, bir bakıma savaşmaktan soğutmuştur. Öte yandan Pargalı'nın kudretli Defterdar İskender'i idam ettirmesi de, neticeleri itibariyle onun adına büyük zararlara yol açmıştır. Rivayete göre; Süleyman, vezirine savaş konusunda defterdarın nasihatlerinden yararlanma tavsiyesini vermiş ancak İbrahim bunun yerine, farklı açılardan rakibi olarak gördüğü İskender'i ortadan kaldırmayı tercih etmiştir. Bütün bunlara ek olarak İstanbul ahalisi de Pargalı hakkında pek de olumlu olmayan bir intibaya sahiptir. Yeniçerilerin 1525'teki isyan sırasında onun sarayını hedef almaları, bir bakıma bu durumun göstergesidir. Yine, İbrahim'in 1526'da Budapeşte kraliyet sarayından ganimet olarak alıp getirdiği bronz Herkül, Diana ve Apollon heykelleri de, toplumda kendisine karşı oluşan hoşnutsuzluğun artmasına sebebiyet vermiştir. Şair Figani'nin halkın tepkisini dile getirdiği beyiti, ahvali özetler niteliktedir: "Dünyaya iki İbrahim geldi. Biri putları yıktı. Diğeri putları dikti.". Figani bu hakareti nedeniyle işkence görmüş ve 1532'de asılmak suretiyle idam edilmiştir. Süleyman ile İbrahim'in 1533'te Alvise Gritti'nin ikametgahına 3 saatlik bir ziyaret yapmaları da, İbrahim'in İslam inancının samimiyetine ilişkin kuşkuları yeniden alevlendirmiştir. Aslında ziyaretin bağlamı, Avusturyalı Habsburglar ile yürütülen zorlu antlaşma müzakerelerine dairdir. Sonuç olarak İbrahim'e yönelik eleştirilerin yarattığı olumsuz hava öyle bir noktaya erişmiştir ki, Süleyman'ın ondan kurtulması "zorunlu" ya da "yararlı" hale gelmiştir. Genel olarak bakıldığında (ve şahsi yakınlığı bir tarafa) Süleyman, veziriazamından memnundur. Safevilere karşı düzenlenen seferin başlangıcında onu, tek başına ordunun başına getirmiş ve askeri liderliğine duyduğu saygıyı göstermiştir. Mısır'da ve 1527'de Anadolu'da çıkan karışıklıkların bastırılmasında başarılı bir performans göstermiş olan İbrahim, öte yandan Süleyman'ın batıya karşı elde ettiği zaferlerde, farklı sıfatlarla dahi olsa, her daim ciddi katkılar sunmuştur. Ancak nihayetinde kimse vazgeçilmez değildir ve söz konusu dünyanın zirvesinde bulunan Osmanlı İmparatorluğu'nun hükümdarı olduğunda, bu düşünce çok daha kolay pratiğe dökülebilmektedir. Velhasıl maktul İbrahim Paşa, 1536 yılının 14 mart'ını 15 mart'a (Gaius Julius Caesar'ın katledilişinin yıldönümü olması manidardır. hicri takvimde 942 yılının Ramazan ayının 22. gününün, 15 marta tekabül ettiğini, İbrahim gibi antik tarihe düşkün olan Süleyman da pekala bilmektedir) bağlayan gece Enderun'daki odasında uyurken padişahın emriyle boğularak katledilmiştir. Pargalı'nın, gözden düşen diğer paşalara hep yapıldığı gibi başkalarının önünde boynunun vurulmayıp, hanedan üyelerine uygulanan infaz yöntemi olan ip ile katledilmesi, Süleyman'ın, "en iyi arkadaşına" son bir jesti şeklinde de okunabilir. Ancak sonraki süreçte cesedinin saraydan gizlice uzaklaştırılması ve kendisine ait herhangi bir mezarının bulunmaması da şerefinin lekelendiğinin açık bir göstergesidir. Bir iddiaya göre, maktulün bedeni Tersane-i Amire'nin arkasındaki bir zaviyenin bahçesine gömülmüş ve mezarının yerine gösteren yegane bir ağaç olduğu söylenmiştir. İbrahim'in ölümün ardından ona saygısını gösteren tek kişi ise Kumkapı'da paşanın anısına bir cami inşa ettiren zevcesi Muhsine olacaktır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Prof. Dr. Tayyib Gökbilgin'den Kanuni Sultan Süleyman, İsmail Hakkı Uzunçarşılı'dan Osmanlı Tarihi - 2. Cilt: İstanbul’un Fethinden Kanuni Sultan Süleyman’ın Ölümüne Kadar ve Prof. Dr. Gülru Necipoğlu'ndan 15. ve 16. Yüzyılda Topkapı Sarayı / Mimari, Tören ve İktidar adlı eserleri tavsiye ediyorum.











