top of page

Arama

Boş arama ile 137 sonuç bulundu

  • Hasta Adam'ın Son Yılları : Osmanlı İmparatorluğu

    "Kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var." Çar Nikolay Pavloviç Romanov - Saint Petersburg (1853) Birinci Dünya Savaşı 'ndan hemen önce, batıdaki muadili olan Osmanlı İmparatorluğu ile benzer bir sonu yaşamaya yakın olan Çin İmparatorluğu dağılmaktayken, Avrupa'nın emperyalist güçleri yine birbirine rakip durumdadır; ancak bu kez çekişmeleri denizlerde süregitmektedir. Söz konusu Osmanlı olduğunda ise çökmeye yüz tutmuş imparatorluğun taksimi için verilecek olan mücadele karada gerçekleşecektir ... 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu'nun hakimiyeti altında bulunan Karadeniz ile Marmara arasındaki İstanbul Boğazı ve Marmara ile Ege arasındaki Çanakkale Boğazı , hepimizin malumu olduğu üzere bilhassa Rusya için hayati bir önem taşımaktadır ve tabiri caizse Rus ekonomisinin soluk boruları konumundadır. Rus ihracatının yaklaşık %90'ı buradan dışarı gitmekte ve Güney Rusya sanayilerini ayakta tutmak için gereken ne varsa yine ekseriyetle mezkur bölgelerden gelmektedir. Nitekim 1911-1912 yılları arasında gerçekleşen İtalyan savaşında (bkz: Trablusgarp Savaşı ) Osmanlılar, Çanakkale Boğazı'nı kapatmış ve Güney Rusya'da ekonomi anında durma noktasına gelmiştir. Hülasa boğazlardan güvenli geçiş Rusya için hayati bir meseledir. Antant güçleri 1914 başında, Doğu Anadolu 'daki kısmen Ermeni lerle meskun vilayetlere özerkliğe yakın bir statü tanımaları için Osmanlı Devleti'ne baskı yapmaktadırlar. Özellikle Hristiyan Ermeniler Rusya'nın maşası olabileceklerinden, bu ve buna paralel olarak Arap vilayetlerindeki İngiliz / Fransız çıkarları kolaylıkla Osmanlıların sonunu getirecektir. Bütün bu gelişmelerin ışığında İstanbul , kapanın kapanmasını beklemeden Berlin ile irtibata geçecektir ... O dönemde Almanya , Osmanlıları en az tehdit eden büyük güç konumundadır. Hatta Alman Kayzeri, İslam 'ın koruyucusu kesilmiş (tabi ki çıkarları doğrultusunda) ve sultana onay ile destek nişanesi mahiyetinde İstanbul'un Asya yakasında Germen şatolarını andıran devasa bir gar binası armağan etmiştir (bkz: Haydarpaşa Tren Garı ). 1913 sonunda ise Alman generali Liman von Sanders fiilen Karadeniz ile Ege arasındaki boğazları savunan bir Osmanlı kolordusunun komutanı olarak atanacaktır. Rusların bu gelişmeye tepkisi gecikmese de, Osmanlı topraklarına onlarca uzman subaydan oluşan bir alman askeri heyeti gönderilmesinin önüne geçemeyeceklerdir. Her halükarda, İstanbul'daki yeni rejimin başının Almanların adamı olduğu gün gibi ortadadır: Almancayı neredeyse kusursuz konuşan ve Almanların hayran olduğu türden bir askeri enerjiye sahip olan Enver Paşa . O ve diğer İttihatçılar genelde Balkanlar 'dan gelmektedirler ve ulus devlet inşasının orada nasıl yürütüldüğünü birinci elden öğrenmişlerdir. Almanya bu gözü pek ve vatanperver subaylar için adeta bir mıknatıs hüviyetindeyken, İngiltere veyahut Fransa siyasi hasımların başlıca modelleri konumundadır. Nitekim Balkan Savaşları 'nı izleyen umutsuzluk ortamında yıldızı yükselenler, Enver ile arkadaşlarıdır ve Alman askeri heyetinin aralık 1913'te Sirkeci Garı 'na gelişi, 8 ay sonra gerçekleşecek olan cihan harbinin geri sayımını başlatan etkenlerden biri olacaktır. Boğazların Almanların kontrolüne geçmesi Rusya'yı çok korkutmuştur, evet fakat öteki tarafta da bir Alman imparatorluk rüyası söz konusudur. Daha doğrusu Orta Avrupa rüyası, zira Avusturya Macaristan İmparatorluğu da uzun süredir Yakındoğu 'da ticari ve siyasi nüfuz peşinde koşmaktadır ve onların ticareti de, Almanların çok gerisinde değildir. Dönemin belki de en büyük beynelmilel çekişmesi, Berlin'i B ağdat 'a bağlayan, Almanya'nın finanse ettiği bir demiryolu projesi ile ilgilidir (yukarıda bahsini geçirdiğimiz üzere kayzerin sultana "hediye" ettiği gar, bu projenin bir parçasıdır) ve 1914'e gelindiğinde, İstanbul'da bir de yeni bir Alman büyükelçilik binası inşa edilir (bkz: Alman başkonsolosluğu ) (bkz: Taksim ). Çatısını bezeyen gösterişli kartallardan mütevellit kuş kafesi olarak da anılagelen bu devasa bina, İttihatçılardan tabiri caize kukla muamelesi gören padişahın boğaz kıyısındaki ikametgahı olan Dolmabahçe Sarayı 'na da tepeden bakmaktadır... Almanların, günümüzde Beşiktaş olarak adlandırılan ilçede ve çevresindeki tesiri o denli etkili olacaktır ki; ülkemizin güzide kulüplerinden olan, asırlık çınar Beşiktaş Jimnastik Kulübü 'nün simgesi olan kartal da dahi kendini gösterecektir. (Beşiktaş Kulübü'nün resmi tarih anlatısında kara kartal simgesinin hikayesi; "Beşiktaş 1940-41 sezonunda hiç yenilmediği için bu lakabı aldı. O dönemin zorlu rakiplerinden Süleymaniye ile oynadığı maçta Beşiktaş, 1-0 öne geçmesine rağmen geriye çekilmeyerek ataklarını sıklaştırdı. Bu durum karşısında heyecanlanan taraftardan balıkçılık yapan Mehmet Galin, 'haydi kara kartallar, bastır kara kartallar' şeklinde tezahürat yaptı. Beşiktaş, 6-0 kazandığı karşılaşmada yeni lakabına da kavuştu." şeklindedir.) Velhasıl o zamana dek Rus - Alman çekişmesi, Almanya'nın Avusturya - Macaristan'a verdiği gönülsüz destek ile alakalı olarak dolaylı bir rekabet hüviyetindedir. Ancak Almanların İstanbul'a yerleşmesiyle birlikte artık doğrudan bir çatışma söz konusu olacaktır... Cihan harbinin başlamasıyla ve bilahare Osmanlı İmparatorluğu'nun Almanya'nın yanında savaşa iştirak etmesiyle birlikte savaşın nasıl bir boyut kazanacağı neredeyse tüm dünya kamuoyunun merak konusu olmuştur. İlk olarak Almanlar, halife - sultan cihat ilan edince tüm İslam aleminin İngilizlere karşı ayağa kalkacağına büyük umutlar bağlamış olsa da, pek çok yerde çağrı dikkate alınmamıştır. Yine, Osmanlı ordusu Kafkasya 'da Enver Paşa'nın büyük ihmalkarlığın dolayı ağır kayıplara uğramış durumdadır. Arap vilayetlerinde de isyan işaretleri belirmekte ve Doğu Akdeniz'de İngilizlerin ciddi bir hamlesi Osmanlı'yı savaş dışı bırakabilir gibi gözükmektedir. 1914 sonunda İngiltere Ruslara İstanbul'u teklif etmiş ve bütün Osmanlı İmparatorluğu'nu müttefikler arasında paylaşmayı planlayacak kadar ileri gitmiştir. Açıkçası Almanlar dışında Osmanlı'nın ciddi bir direniş gösterebileceğine itibar eden yok gibidir. Ancak beklenmeyen olacak ve Türkler bitti demeden bitmez sözünün gerçekliği bir tokat gibi batı emperyalizminin yüzünde hayat bulacaktır... 18 mart sabahı İtilaf devletlerine ait 16 savaş gemisi, Çanakkale Boğazı'nın serin sularında belirdiğinde felaketlerine doğru seyir etmekte olduklarının farkında değillerdir. 7 Mart'ı 8 Mart'a bağlayan gece Yüzbaşı Tophaneli İsmail Hakkı Bey ve müstahkem mevkii mayın grup komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi Akpınar bey komutasındaki Nusrat mayın gemisi , düşman gemilerinin projektörlerine aldırmadan Anadolu yakası tarafında bulunan Erenköy 'deki karanlık liman a mayınlarını bırakmış ve bilahare İngilizler deniz ve hava keşifleri yapmış olsa da bu mayınları bulamamışlardır. Müttefik donanmasının bölgeye intikaliyle 3 savaş gemisinin batması bir olmuş ve hemen akabinde 3 gemisi de ağır hasar alarak harekattan çekilmek durumunda kalmıştır. Denizde yaşadığı beklenmedik hezimetin ardından itidalini korumaya çalışan İngiliz donanma komutanı Ian Hamilton artık umutlarını karaya çıkartılacak olan işgal gücüne bağlamış durumdadır... İtilaf kuvvetleri, Çanakkale Boğazı'nda yaşadıkları hezimetten bir ayı aşkın bir süre sonra yani 25 nisan 1915'te Gelibolu Yarımadası 'nın güneybatı ucu civarında kara çıkarmasını gerçekleştirebilmişlerdir. Çıkarma esnasında İngilizler ağır kayıplar vermiş ve arazi koşullarının çok zorlu olduğunun idrakine varmışlardır. Ormanlık ve tepelik arazilerde, aşağıdaki İngiliz mevzilerine yukarıdan bakan Türk istihkamı söz konusudur ve bilhassa Avustralyalı ile Yeni Zelandalı gönüllü kuvvetler zor bir alandadır (bkz: Anzak Koyu ). Bütün bunlara ek olarak işgal kuvvetleri adına içecek su dahi lojistik bir problem teşkil etmektedir ve suyun temini, yukarıdaki Türk mevzilerinden ateşe maruz kalan açık botlar ile gerçekleştirilmektedir. Elle tutulur bir başarı elde edilemeyen 3 ayın ardından ağustosta 3 yeni tümenle birlikte İngilizler daha kuzeyde, Suvla Koyu 'ndan karaya bir çıkarma daha yapmaya çalışmışlar ancak bu girişim de hüsran ile sonuçlanmıştır. Bu esnada hiçbir varlık gösteremeyeceklerini düşündükleri Türkler ise çökmek bir yana, olağanüstü bir direniş göstermişlerdir. Çanakkale Savaşları'na damga vuran bir diğer unsur ise 20. yüzyılın yetiştirdiği en büyük siyasi / askeri deha olan Mustafa Kemal Atatürk olacaktır... Nihayetinde Londra'daki hükümet bu girişime olan inancını yitirmiş ve 1916 yılının ocak ayının başında Çanakkale harekatına son vermeye karar vermiştir. Çanakkale Muharebeleri' nde İtilaf güçlerinin kaybı 500.000, Osmanlı İmparatorluğu'nun ise en az 250.000 kişi civarında olmuştur. Savaşın bu döneminde İngilizlerin Türkler karşısında aldığı başka yenilgileri de söz konusudur; örneğin bir etkisizlik destanı olan Bağdat Harekatı (1915 / 16 kışında durdurulmuştur) ya da Kutü'l Amare 'de Türklerin elde ettiği önemli zafer gibi... Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere; Norman Stone'dan Birinci Dünya Savaşı, Basil Liddell Hart'tan Birinci Dünya Savaşı Tarihi ve Andrew Wiest'ten Birinci Dünya Savaşı Tarihi & Fotoğraflar, Haritalar, Çizimler adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Altın Post ve Argonautlar Efsanesi

    Boiotia'daki Orkhomenos kentinin kralı Athamas'ın ilk eşi olan Bulutlar Tanrıçası Nephele'den Phriksos adlı bir oğluyla Helle adlı kızı olur. Bilahare kralın ikinci eşi olan İno, üvey çocuklarından kurtulmak adına sinsice bir plan hazırlamaya karar verir ve kentteki kadınları, mahsulü arttırmak için toprağa ekilecek tohumları kocalarından habersiz pişirmeye ikna eder. Ekin biçme zamanı geldiğinde ise tabii olarak hiç mahsul alınamaz ve şehirde büyük bir kıtlık yaşanır. Bunun üzerine Athamas halkını açlıktan kurtarmak için neler yapılması gerektiğini öğrenmek üzere Delphoi Tapınağı'na bir heyet gönderir ancak İno yine devreye girer ve kahinlere rüşvet vermek suretiyle tapınaktan alınan kehanetin değiştirilmesini sağlar. Buna göre; Orkhomenos'un felaketten kurtulabilmesinin yegane yolu, kralın çocukları Phriksos ile Helle'nin kurban edilmesinden geçmektedir. Çaresiz kral, ülkesinin geleceğini kurtarmak adına kehaneti uygulamaya karar verir. İki kardeş kurban edilmeye götürüldükleri sırada, gökten anneleri Nephele'nin gönderdiği kanatlı ve altın postlu bir koç iner ((Bkz: Hz. İbrahim) ile (Bkz: Hz. İsmail) / (Bkz: Hz. İshak) 'in kıssası). Velhasıl iki kardeş koçun sırtına binerek kaçar ancak Çanakkale Boğazı üzerinde Helle kayar ve denize düşerek boğulur. Bu olayın akabinde ise Çanakkale Boğazı artık Hellespontos adıyla anılmaya başlanır ( Egeus ile Theseus'un kıssası / (Bkz: Ege Denizi) ). Kardeşinin kaybıyla perişan olan Phriksos yolculuğuna tek başına devam eder, Karadeniz'in doğu sahillerindeki Kolkhis'e ulaşır ve minnetini belirtmek adına koçu Zeus'a kurban eder. Bölgenin kralı olan Aietes, Phriksos'u dostça karşılar ve himayesi altına alır. Aietes'in Khalkiope ile Medea adlı iki kızı ve Apsyrtos isimli bir de oğlu vardır. Phriksos, minnetini göstermek için kurban ettiği koçun altın postunu krala armağan eder ve Khalkiope ile evlenerek Kolkhis'e yerleşir. Aietes de altın postu Ares'in kutsal korusundaki bir meşenin dallarına asar ve koruması için başına bir ejderha diker. Antik Yunan topraklarının diğer bir köşesinde ise, ileride tanrıların oyunuyla söz konusu iki hadisenin yollarını kesişeceği, bir başka hikâye yazılmaktadır. Teselya'daki İolkos kentinin kralı Kretheus öldüğünde tahta yasal varis olan Aison yerine küçük kardeşi Pelias geçmiştir. Aison, oğlu İason'u kardeşinin hışmından korumak için Pelion Dağı'nda yaşayan Kheiron'un yanına gönderir. Akhilleus ve Asklepios gibi kahramanların öğretmenliğini yapmış olan bilge kentauros'un yanında yetişen İason, burada geleneksel eğitimin yanı sıra tıp eğitimi de alır. İason ismi aynı zamanda "tedavi eden, sağaltıcı" anlamlarına gelmektedir. İason büyüdüğünde babasına yapılan haksızlığı öğrenir ve hakkı olan tahtı amcasından geri almak için İolkos'un yolunu tutar. Yolculuğu esnasında Anauros Çayı'nı geçmek isteyen yaşlı bir kadın ile karşılaşır. Bu kadın aslında, insanların adil olup olmadıklarını sınamak adına kılık değiştirmek suretiyle yeryüzüne inen Tanrıça Hera'dan başkası değildir. Yaşlı kadına acıyan İason onu sırtına alarak çaydan geçirir ancak bu esnada sandaletlerinden birini akıntıya kaptırarak yitirir. Hulasa İason, İolkos'a varır ve amcasının karşısına çıkar. Pelias yeğenini gördüğünde tek sandaletli bir gencin tahtını elinden alacağını söyleyen kehaneti hatırlar ve telaşa kapılır. Bunun üzerine İason'u başaramayacağı zor bir göreve koşarak uzaklara göndermeye karar verir. Efsaneye göre; ataları Athamas, oğlu Phriksos'u öldürmeye yeltendiği için Zeus'un Aiolos soyunu lanetlediği söylenmektedir. Lanetin ortadan kaldırılmasının yegane çaresi ise Kolkhis'te bulunan altın postu ata toprağına geri getirmektir. Eğer İason bunu başarabilirse, Pelias tahtı devredeceğine dair söz verir. Görevi kabul eden kahramanımız, üstlendiği misyonu yerine getirebilmek adına çağının en yetenekli gemi ustası olan Argos'tan bir gemi inşa etmesini ister. Tanrıça Athena'nın denetiminde inşa edilen gemiye "hızlı, parlak" anlamına gelen Argo adı verilir. Tayfa olarak ise başta Herakles ve Orpheus gibi dönemin en ünlü yiğitleri bir araya gelecektir. Bu zorlu ve tehlikeli yolculukta Argonotların başlıca koruyucuları Hera ile Athena olacaktır. Argonotlar, Aietes’in güçlü ve zengin krallığına vardıklarında, kral onları öfkeyle karşılar; zira geliş sebeplerinden şüphelenmektedir. Nihayetinde Aietes, tıpkı Pelias gibi, İason'a altın postu verebileceğini ancak bir dizi zorlu görevi yerine getirmesi gerektiğini ifade eder. Kral, verecekleri sınavlar esnasında İason ve dostlarının öleceğinden emindir. Ancak tanrıların Argonotlar için farklı planları vardır... Kralın kızı Medea, İason'a ilk görüşte âşık olur ve kahramanımıza yardım etmeye karar verir. Prensesin hazırlayıp kendisine verdiği merhemi bedenine sürmesi sayesinde İason, görevleri başarıyla yerine getirir. Şaşkınlık ile karışık bir öfkeye kapılan Aietes, sözünden dönerek postu vermekten vazgeçer. Bu noktada tekrar Medea devreye girer ve onun yardımıyla İason altın postu ele geçirir. Görevlerini başarmanın gururuyla, sevgilisini de yanına katan İason ve cesur yoldaşları, hızlı gemileri Argo'ya atlayarak tekrar İolkos'a geri dönerler. Argonotlar Efsanesi'ne dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Rodoslu Apollonios'tan Argonautika  adlı eseri tavsiye ediyorum.

  • WW2 Kuzey Afrika Günlükleri: Çöl Tilkisi ile Monty

    İkinci dünya savaşı esnasında 1941 ve 1942 yılları Müttefikler adına iniş ve çıkışlar ile doludur. Güneydoğu Asya'da İngilizlerin egemenliği çökmekte ve Kuzey Afrika dışındaki tüm küresel stratejik konumlar, Nazilerin önderliğindeki Mihver bloğunun yoğun baskısına maruz kalmaktadır. Ancak Kuzey Afrika'da da vaziyet pek iç açıcı gözükmemektedir; zira Birinci Dünya Harbi'nde gerçekleşen Caparetto Harekatı sırasında sergilediği gözü pek ve yaratıcı performansıyla ilerleyen yıllarda neler yapabileceğinin kısa bir gösterimini sunan Çöl Tilkisi Erwin Rommel, Müttefiklere zor günler yaşatmaktadır. Karizması ve askeri yetenekleriyle komutası altındaki askerlerinin hem sevgisini hem de saygısını kazanmış durumda olan Alman general, gerçekleştirdiği başarılı operasyonlarla İngilizlerin en önemli silahlarından biri olarak gördükleri Ultra'yı etkisiz hale getirmeyi başarmış ve Roma'daki yüksek komuta merkezinden gelen talimatlara uymak yerine, gerektiği yerde inisiyatif alarak mütemadiyen İngiliz istihbaratını gafil avlamıştır. Nitekim 1941 yılında 100.000 asker, 849 tank ve 604 uçak ile gerçekleştirilen Battleaxe Harekatı ile başlayan felaketler silsilesi, İngilizler adına 1942'nin bahar aylarında doruk noktasına ulaşacaktır ... İngiliz sekizinci ordu komutanı general Neil Ritchie , iyi bir personel subayı olmasına rağmen hızlı davranmak ve birliklerini koordineli bir şekilde yönetmek açısından yetersiz bir komutandır ve düşmanı okuma yeteneğiyle beynelmilel bir ün kazanmış olan Rommel, pekala bu durumun farkındadır. Sayı ve teçhizat bakımından Müttefiklerin kendisinden üstün olduğunu bilen Çöl Tilkisi, mezkur dezavantajın üstesinden gelmek adına düşman ile topyekun bir savaşa tutuşmak yerine onları peyderpey üzerine çekmeye karar verir ve bu stratejinin ne kadar doğru olduğu kısa sürede ortaya çıkar. İngiliz zırhlı tümenleri birer birer ezilir. Rommel, İngilizlerin güney taraflarını korumak adına oluşturdukları mayın tarlalarını da dahice kullanarak statik haldeki düşmanını dönme manevralarının sonucunda kendi silahlarıyla imha eder. Özgür Fransa Ordusu , Bir Hakeim 'de bir süre varlık göstermeye çalışmışsa da Almanlar onları da saf dışı bırakır ve nihayetinde Panzer IV ler her bir cenahtan saldırarak, geride düşmanın kurtarabilecekken kurtarmadığı tanklardan oluşan bir demir mezarlığı bırakırlar. 1 sene evvel Doğu Libya'yı işgal etmek adına yola çıkan 8. İngiliz ordusu, harekat merkezleri olan Tobruk 'u tecrit edilmiş halde bırakarak Mısır 'a dek geri çekilmek zorunda kalır. Sürekli bir halde devam eden bombalamalara daha fazla dayanamayan tecrübesiz ihtiyat birlikleri, 21 haziran 1942'de muazzam miktarlardaki ikmal malzemesiyle birlikte Tobruk'u Almanlara teslim ederler ve 25.000 asker esir olarak alınır. Washington 'daki Roosevelt , işlerin iyi gitmediğinin farkındadır ve yaşanan hezimetten dolayı Churchill 'i arayarak yardım teklifinde bulunur. Kahire 'deki Amerikan ataşesi ise başkente hemen her gün İngilizlerin yöntemlerinin verimsizliğine ilişkin ağır raporlar göndermektedir. Kazanan tarafta ise ne yapması gerektiğini çok iyi bilen Rommel'in hiçbir şekilde durmaya niyeti yok gibi gözükmektedir ... Tobruk'un ardından ricat halindeki İngilizler, Mısır sınırında bir başka ağır darbe daha alırlar. Tank sayıları artık 100'ün altına düşmüş durumdadır ve ağır silahlarının neredeyse yarısını kaybetmişlerdir. Bugün dahi ders kitaplarının savunma sistemleri bakımından "korkakça bir ihtiyat" olarak kaydettiği bir tavırla birlikler statik şekilde mayın tarlalarınca korunan karakollara yerleştirilir. Rommel ise yine ve yeniden bu karakolları kolayca baypas edecektir. İngiliz birliklerinin yeni kumandanı Sör Claude Auchinleck , her ne kadar selefinin yaptığı hatalardan geri dönerek askerlerini mobilize etmeye çalıştıysa da artık çok geçtir. Rommel'in hız kaybetmeyen ve tedrici şekilde artan baskısı karşısında İngiliz birlikleri, bir Akdeniz kasabası olan El-Alameyn 'e dek geri çekilmek zorunda kalır. Yıllar sonra geri dönüp baktığımızda o günlerde Müttefiklerin durumunu en iyi özetleyen obje ise Mareşal Auchinleck'in, kederli ve çaresiz bir şekilde bol şortu içinde yolun kenarında dikilirken çekilmiş olan fotoğrafı olacaktır ... Müttefikler adına tüm Kuzey Afrika harekatı boyunca Winston Churchill , tabiri caizse tam bir baş belasıdır. 10 Downing Street 'ten mütemadiyen kesin emirler içeren telgraflar göndermekte ve saha komutanları inanılmaz güçlükler ile boğuşurken, o eylem ve kesin zafer talep etmektedir. Nihayetinde ise Kahire 'ye gelecek ve Auchinleck'i görevden alarak yerine Bernard Montgomery 'i atayacaktır. Monty geçimsiz, kibirli ve aşırı detaycı bir adamdır. Askerlerine kendisini anlatabilmek adına üstün gayret gösterir. Burnundan kıl aldırmayan tavırları Churchill'i dahi yıldırmıştır ancak İngiliz başbakanı sonunda pes eder ve daha önce hiç yapmadığı bir şey yaparak, Monty'nin hazırlık ve bakıma zaman ayırmak istemesini kabul eder. Oysa önceki komutanların bunu talep etmeleri, görevden alınmalarına sebebiyet vermiştir. İşin aslı Montgomery, Rommel karşısında askeri ve teçhizat bakımından muazzam bir üstünlüğe sahiptir ancak yine de acele etmez. İkmal hatları düzenli işleyene ve hava üstünlüğü kurulana dek bekleyecektir. Velhasıl artık önemli bir İngiliz zaferi ufukta yavaşa yavaş belirmektedir ... 23 ekim 1942'de 115.000 asker, 1000 top ve 559 tankla müttefik birlikleri Nazilere karşı harekete geçerler. Bu tarihin seçilmesindeki asıl sebep ise o sırada Rommel'in hastanede tedavi görmesidir. Ancak onun yerine vekalet eden komutanın, yaşadığı strese daha fazla dayanamayıp kalp krizi sonucunda ölmesi hasebiyle hasta Rommel, tekrar görevinin başına döner. İngilizler, harekatın ilk günlerinde kısmi başarılar elde etse de düşman saflarında herhangi bir yarılma gerçekleştirmeyi başaramazlar. Diğer tarafta ise Rommel'in, etkin bir karşı saldırı gerçekleştirebilmek adına ne ihtiyat kuvveti, ne teçhizatı ne de yakıtı vardır ve zaman, hiçbir şekilde ikmal almayan Almanların aleyhine işlemektedir. Nitekim 1 kasıma gelindiğinde Nazilerin 148, müttefiklerin ise 800 tank bulunmaktadır. Asker sayısındaki fark daha da çarpıcıdır. Müttefiklerin 100.000 askerine karşılık, Rommel 9.000'den biraz daha fazla askere sahiptir. Çöl tilkisi, artık geri çekilmenin dahi zor olduğunun farkındadır: Kalmak ve bulunduğu yerde savaşmak zorundadır. 2 gün boyunca gerçekleşen kanlı çarpışmaların ardından 3 kasımda Rommel, Hitler 'e çekilmek zorunda olduğunu bildirir ancak yüksek komuta talebini reddeder. Bunun sonucu ise aynı gün Wehrmacht 'ın, Royal Air Force 'un 1208 sortide bıraktığı 400 ton bombaya maruz kalması olacaktır. Artık yapacak bir şey kalmamıştır ve Rommel, yine inisiyatif alarak geri çekilme emrine verir. Daha sonra Alman general, içinde bulundukları vaziyete dair düşüncelerini şu şekilde ifade edecektir: "Hiçbir ihtiyat kuvveti yoktu, mümkün olan her adam ve top cepheye sürülmüştü. Yapabileceğimiz her şeyi yaptık. Ön cephemiz yarıldı ve tamamıyla motorize olan düşman arkamıza dolaşıyordu. Üstlerin emirlerinin artık bir önemi yoktu. Artık kurtarılabilecek olanı kurtarmak zorundaydık." Geri çekilme esnasında Rommel'in yardımcısı esir düşer. 4 kasımda Monty, düşman saflarını yarmasına rağmen ihtiyatı elden bırakmaz; zira geçmişte Rommel'in direnci yüzünden İngilizlerin nasıl kanlı sürprizler ile karşılaştıklarını iyi bilmektedir. Ancak Almanlar bozulmuş ve mevcut olarak 5000 asker, 20 tank ve 50 gibi mütevazi sayılara düşmüşlerdir. Yine de Rommel, birliklerini Tunus 'a dek 1600 km boyunca geri çekmeyi başaracaktır. Montgomery'in ihtiyat konusunda ne kadar haklı olduğu ise Çöl Tilkisi'nin Tunus'taki Kasarin Geçidi Savaşı 'nda pervasız Amerikan birliklerine yaşattığı ağır hezimette kendisini bir kez daha gösterecektir (Bu savaşta almanlar 1000 asker ve 20 tank kaybederken, Amerikalılar 6000 asker, 183 tank ve 200 top gibi ağır bir kayıp vermişlerdir). 15 kasım 1942'de ingiltere 'de kilise çanları çalınmaktadır (1940 yılından bu yana yalnızca bir Alman işgali halinde çalınmaları öngörüldüğü için suskunlardır) ve nihayet İngiliz halkına bir zafer armağan edilebilmiştir. Churchill zafer sonrası ulusa seslenişinde şu ifadeleri kullanır: "Rommel'in ordusu yenildi. Bozguna uğratıldı. Savaş gücü yok edildi". Ancak mesleğini fiilen icra eden bir tarihçi olarak da zaferi bağlamına yerleştirmeyi ihmal etmez: "Bu bir son değil. Hatta sonun başlangıcı bile değil. Yalnızca başlangıcın sonudur". Büyük harbin akabinde ise İngiliz lider, hatıralarında şunları yazacaktır: " Alameyn 'den önce hiç zafer kazanmadık. Alameyn'den sonra ise hiç yenilmedik ..." Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Norman Stone'dan İkinci Dünya Savaşı, Basil Liddell Hart'tan İkinci Dünya Savaşı Tarihi ve John Keegan'dan İkinci Dünya Savaşı adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Nihai Çözüm’ün Tarihsel Arka Planı: Yahudi Soykırımı

    1941 yılı eylül ortasında Kiev işgal edilip, yarım milyondan fazla Sovyet savaş esiri alındığında Hitler dünya harbini kazandığını düşünmüştür. Rastenburg'da zafer havası egemendir ve durumdan kendisine vazife çıkaran Henrich Himmler, Führer'ine bir ziyaret gerçekleştirmeye karar verir. Himmler, Nazi Partisi'nin seçkin unsuru olan Schutzstaffel'in (bkz: SS) başındadır ve aynı zamanda polis şefi, işgal bölgelerindeki güvenlik güçlerinin yöneticisi ve tüm toplama kamplarının idarecisi konumundadır. O zamana dek Naziler, Yahudilerin akıbeti ile ilgili planlarını kapalı oturumlarda ve gizlice istişare etmişlerdir. Ancak '41'in eylül ayına gelindiğinde Drittes Reich'ın fütursuzluğu ve tahayyülün ötesindeki çılgınlığı doyum noktasını çoktan aşmış durumdadır. Artık onlar için sırada, Yahudilerin Avrupa'dan silinip yok edilmesiyle ilgili projeyi uygulamaya koymak vardır ve yaşanılacak olan acıların ortaya çıkaracağı utanç tablosu, insanlık tarihinde kara bir leke şeklinde silinmez izler bırakacaktır ... Hitler, 1939 yılı ocak ayındaki bir konuşmasında, tahrik edildiği takdirde Yahudileri nihai olarak "yok edeceğini" beyan etmiştir. Gerçi o tarihlerde Nazilerin planı, Yahudilerin Almanya 'dan veya en azından kamusal görevlerden sürülmesi şeklindedir. Yaklaşmakta olan tehlikenin idrakine varmış olan bir kısım Yahudi Almanya'yı terk etmeyi başarmış olsa da, bilhassa Nazi işgali altındaki Doğu Avrupa 'da masum insanlar büyük bir zulme maruz kalmaktadırlar. Hitler'e göre Yahudiler ile komünist ler arasında ayrım gözetmek abesle iştigaldir ve nitekim Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği 'ne karşı harekete geçmeden evvel (bkz: Barbarossa Harekatı ) her iki grubun da ülkeden tasfiyesi için düğmeye basmakta herhangi bir beis görmeyecektir. Halihazırda Polonya 'da 3 milyon Yahudi getto lara yığılmış durumdadır ve salgın hastalıklar kol gezmektedir. Bütün bunlara ek olarak Wehrmacht 'in gerisindeki özel örgütler olan Einsatzkommandos da masum insanları katletmeye devam etmektedir. İşte ahvalin bu şekilde hasıl olduğu bir ortamda, yukarıda bahsini geçirdiğimiz eylül toplantısı gerçekleşir. Himmler, Hitler'e her şeyin keşmekeşin içinde olduğunu ve durumun "düzeltilmesi" gerektiğini söylemiştir. O andan itibaren işgal altındaki Avrupa'da bulunan tüm Yahudiler ölümcül bir tehdit ile karşı karşıyadır. Vicdan sahibi bazı kimseler, birtakım bürokratik engelleri bahane ederek (Yahudilerin malları hakkında neler yapılacağı, Yahudi bir kimsenin nasıl tanımlanacağı, yabancı pasaportlu Yahudilere karşı nasıl bir uygulamaya gidileceği gibi) kaçınılmaz olanı ertelemek adına zamanı masumların lehine kullanmaya çalışırlar. Velhasıl mezkur sorunları çözmek adına 1942 ocak ayında Berlin 'in Wannsee banliyösünde bir konferans düzenlenir. Bu konferans, "Yahudilerin yok edilmesi" kararının alındığı hadise olarak tarihe geçecektir. Nitekim burada yasal engeller hukuka aykırı bir şekilde ortadan kaldırılmış ve katliamın önü açılmıştır. O zamana dek Rusya ve Polonya'da yaşayan Yahudiler zaten açlık ve hastalık gibi türlü yollarla katledilmişlerdir. Wannsee'de alınan kararlar doğrultusunda ise imha programı , Batı Avrupa'yı da kapsayacak şekilde genişletilecektir. Savaştan evvel Nazilerin uyguladığı kara propagandanın odak noktası, Yahudilerin yarattıkları "kötü etki" ( sarı basın , modern sanat , komünizm vb.) hasebiyle sürülmeleri üzerinedir. Geride kalanlar ise, önemli veyahut önemsiz pek çok aşağılanmaya maruz kalmaktadır. Örneğin; Yahudilerin evcil kuşları için yem almaları ya da yurtdışından kargo kabul etmeleri yasaktır. Goebbels , Gauleiter yani Berlin Nazi parti başkanı olarak başkentte kalan Yahudilere uygulanan zulümde başı çeken isimler arasındadır. Bütün bu gelişmelerin akabinde soykırım başlamış ve Yahudiler kayıt altına alınmak suretiyle trenlerle Riga , Minst ve Polonya 'nın çeşitli bölgelerine yani doğuya sürülmüşlerdir. Fiziksel olarak çalışabilecek durumda olan sürgünler, daha sonra bilinen adıyla Derbehandlung yani özel muamele ye tabi tutulacaklardır. İlk sürgünler Almanya'dan 1941 yılının aralık ayında gelmiş ve sorgusuz sualsiz bir şekilde vurularak katledilmişlerdir. 1942 yılının ilkbaharından itibaren Polonya'nın gettoları boşaltılmış, '43 yılının yaz aylarına gelindiğinde ise gettolarda neredeyse kimse kalmamıştır. Zira o tarihte geride kalanlar bir ayaklanma başlatmış ve Polonya Direniş Gücü 'nden ateşli silahlar temin etmişlerdir. Nitekim hayatta kalan birkaç kişi getto duvarlarının ardında saklanmayı başarmıştır. Keza Roman Polanski 'nin başyapıtı olan Piyanist filmi, o günlerin çarpıcı bir betimlemesidir. İkinci dünya savaşı sırasında öldürülen Yahudilerin sayısına ilişkin ihtiyatlı rakam 6 milyondur. Ancak kaçının gaz odasında öldürüldüğü, kaçının ise aç bırakılarak ya da işkence görerek yok edildiğini belirlemek imkansızdır. Örneğin; toplama kamplarının görece en ünlüsü olan, Almanya - Polonya sınırındaki Auschwitz yalnızca bir ölüm kampı değildir. İçerisinde Monowitz adında bir alt tesis bulundurmaktadır ve burada İf Farben kombini adı altında sentetik kauçuk yapmak için çalışmalar yapılan bir kimya fabrikası kurulmuştur. Ancak girişim başarısız olmuş ve sentetik kauçuk üretilememiştir. Bunun üzerine Nazi doktorları, fabrikada çalışan Yahudiler üzerinde deneyler yapmaya girişmişler ve onları, bir insan bedeninin soğuğa veya açlığa ne kadar dayanabileceği ya da ikiz çocukların farklı tedavilere nasıl tepki verdikleri gibi canavarca yöntemlerle katletmişlerdir. Mezkur Nazi doktorların en ünlüsü olan Josef Mengele, tarımsal makine üretilen Baden'de küçük bir kasabada yaşayan Katolik bir ailenin tıp eğitimi almış, hırslı çocuğudur. Genetik o dönemlerde tıbbın en ilerici dalı olarak kabul edilmektedir ve bu alanda çalışmalar yapan Mengele, doğu cephesinde askerliğini ifa etmesinin ardından Frankfurt'taki bir üstü aracılığıyla Auschwitz'de görevlendirilir. İlk olarak kamptaki tifüs salgınını durdurmak için hastaları gaz odalarında öldürüp, cesetleri fırınlarda yakan Mengele, daha sonra genetik deneylerine girişir. Auschwitz'in Müttefikler tarafından kurtarılmasının akabinde profesörlüğü için hazırladığı ve içerisinde tüyler ürpertici ceset parçaları olan kutusuyla birlikte kamptan kaçmayı başaran şizofren Nazi, insanlık dışı eylemlerini soğukkanlılık ile aktardığı bazı tıp çevrelerinin dehşete düşmesi karşısında yakalanma korkusuyla Buenos Aires'e gitmiş ve orada bir süreliğine Mengele adlı bir eczane çalıştırmıştır. Mengele'nin işlediği insanlık suçlarına pek çok kıdemli doktor da iştirak göstermiş, ancak kimileri cezasız kalmıştır. Örneğin; Mengele'nin profesörü olan Baron Otmar von Verschuer, savaştan sonra Batı Almanya'da bir hayli yükselmiştir. Savaştan sonra sıkça sorulan sorulardan birisi de, sıradan Almanların olup bitenler hakkında ne kadar bilgiye sahip olduklarına dairdir. Doğudaki gizli katliamlar hakkında birtakım dedikodular bazı Almanların kulağına gelmiştir ve bu dedikodular bilhassa İngilizlere esir düşmüş Alman generalleri tarafından dile getirilmektedir. Ancak işin çarpıcı tarafı, generaller duyduklarını hiç de şok olmuş bir ifadeyle anlatmamaktadırlar. Zira Nihai Çözüm 'ün ayrıntıları bilinmemekte ve proje, Sonderbehandlung gibi kamuflaj sözcüklerle mümkün olduğu kadar gizlenmektedir. Programın sürdürülebilirlik açısından bir diğer ilginç yanı ise rakamlarda daha dikkat çekici bir hal almaktadır. Örneğin; Hollanda 'da yalnızca 6 SS subayı görev yaparken, 1 milyon insanın sürgün edildiği Auschwitz 'i koruyan asker sayısı 3000'i geçmemektedir ve bunların da büyük çoğunluğu Alman değildir. Yine, 1 ağustos 1942'de tarafsız İsviçre 'deki Yahudi komitesine, gördükleri karşısında şok olmuş bir Alman sanayici tarafından aktarılanlar, birçok kimsenin nezdinde inandırıcı bulunmamıştır. Evet, bölgeden bölük pörçük bilgiler gelmektedir fakat gerçeklerin açığa çıkması ancak 1944 yılında gerçekleşecektir. Keza bu da Rusların, Almanların imha etmeye çalıştığı kampların kanıtlarını ortaya çıkarmaları sayesinde olacaktır. Auschwitz '45 yılının ocak ayında kurtarıldığında ise o tarihe dek iskelete dönmüş kamp sakinlerinin birçoğu, karlı yollar boyunca Almanya'daki farklı tesislere aktarılmış durumdadır. Hitler'in temel inancı Aryan ırkının üstünlüğü üzerine kurulmuştur. Bu inanç ise Germen romantizmi nin Antik Yunan hayranlığına kadar uzanmaktadır. Aryanların üstünlüğü ancak ve ancak Aryan zekası ve içgüdülerinin, Aryan iradesiyle birleştiğinde her şeyi başarabileceği anlamına gelen " İradenin Zaferi" ile gerçekleşebilmektedir. (Örneğin; Leni Riefenstahl 'ın bu temayı işlediği Triumph of the Will filmi Nürnberg 'te yapılan 1934 tarihli Nazi Partisi Kongresi'ni anlatmaktadır. Yine, Olympia adlı filmde peştemalli ve cinsiyetsiz mükemmel bedenlerin geçit töreniyle, tüm zamanların görece en ünlü olimpiyat ı olan Berlin'deki 1936 olimpiyatı izleyiciye aktarılmaktadır (Afrika kökenli Amerikalı atlet Jesse Owens , Nazilerin beyaz ırkın üstünlüğüne yönelik iddialarını 4 altın madalya kazanarak yerle yeksan etmiş ve bir sembol haline gelmiştir)). Hitler'in kendi kariyeri de bir bakıma İradenin Zaferi argümanına temel teşkil etmektedir ve ona göre Alman bilimi nihayetinde yozlaşmış batıyı ve sürekli çoğalan doğuyu yenecek mucize silahlar üretecektir. Nitekim 1945 yılında Prag 'da Alman yetkililer hala okulları dolaşarak ırk bakımından alman olup olmadıklarını belirlemek adına çocukların ayaklarını ölçmektedirler. Oysa çok çarpıcı biçimde, Hitler'in ta kendisi '45 yılının şubat ayında bütün bunların boşuna bir gayret olduğunu ve gerçekten ırka dayalı bir çalışma yapmanın mümkün olmadığını, ileri derecedeki şizofrenisine rağmen itiraf etmiştir. ancak tüm bunlar için artık çok geçtir ve Demokles'in kılıcı , Nazilerin üzerine düşmek üzeredir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Norman Stone'dan İkinci Dünya Savaşı, Basil Liddell Hart'tan İkinci Dünya Savaşı Tarihi ve John Keegan'dan İkinci Dünya Savaşı adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Tahtın Eşiğinde, Hipodromun Kalbinde: Maviler ve Yeşiller

    Atın evcilleştirilmesi ve arabanın ilk kez kullanımıyla birlikte sürekli hale gelen atlı araba yarışları, sıradan Bizanslıların hayatlarındaki en önemli etkinliklerden biri haline gelmiştir. Yarışlar, izleyenlere hayatının başka hiçbir alanında kendisine sunulmayan eğlenceli ve heyecan verici eylemleri gerçekleştirmesine olanak tanımış; insanlar bir takım rengi seçmiş ve seçtiği takımı destekleyerek bastırılmış duygularını özgür bırakmışlardır. Gelenekselleşen ve büyük ilgi uyandıran atlı araba yarışlarının düzenlendiği hipodrom ise toplumsal memnuniyetsizliğin veya uyumun, imparatorluğun sorunlarının ya da refahının açıkça ifade edildiği bir arena haline gelmiştir. Diğer yandan, yarışlar imparatora halkın durumunu değerlendirme imkanı sunarken, halka ise taleplerini imparatora iletme fırsatını tanımış ve bu sayede insanların devlete olan aidiyet duygusu canlı tutulmuştur. Mezkur ahvalin modern zamanlardaki tezahürü ise, yine bir spor branşında yani futbol da kendini göstermektedir. Yönetilenler ile yöneticiler arasında, yerleşik hayata geçildiği günden itibaren tesis edilmiş olan "social contract" yani toplum sözleşmesinin varlığını en canlı şekilde hissettirdiği bu müsabakalar, bir anlamda toplumun "enerjisini boşaltma" görevini de ifa etmektedir. Antik çağlardan modern zamanlara dek atlı araba yarışları kadar taraftar grupları da araştırmacıların ilgisini celp etmiş, taraftar gruplarının toplumdaki yeri ve yarışlardaki rolü günümüzde dahi önemli bir tartışma konusu olarak gündemdeki yerini korumuştur. Bu çerçevede, hipodromun mekansal rolü, atlı araba yarışlarının organizasyonu ile yarışların halk ve imparator açısından önemine ilişkin hususlara değinilerek grupların ortaya çıkışı, etkinliği ve toplumdaki rollerinin aydınlığa kavuşturulması bilhassa önemlidir. Mevcut tarihsel ve arkeolojik bilgiler çerçevesinde atlı araba yarışlarının ilk kez ne zaman yapıldığı bilinmemekle birlikte, Roma döneminde atlı araba yarışları başkentteki devasa Circus Maximus ‘ta popülerliğinin zirvesine ulaşmıştır. Galibiyet kazanan araba sürücüleri halk nezdinde büyük şöhrete sahip olmuş ve para ödülü olarak da büyük meblağlar kazanmışlardır. Batı yakasında büyük ilgi gören atlı araba yarışları zaman içerisinde Konstantinopolis Hipodrumu ’nda da resmi devlet törenlerinin bir parçası haline gelmiş ve tutkuyla takip edilmiştir. Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere spor , insanlığın en eski tutkularından biri olagelmiştir. Yüzyıllar içerisinde değişen ise yalnızca izleyicileri büyüleyen spor türleridir. Örneğin; Roma İmparatorluğu'ndaki gladyatör dövüşleri, günümüzde rağbet gören spor müsabakaları ile aynı hüviyete sahiptir. Ancak gösteriler aşırı heyecan ve vahşet içerdiği için duygu patlamalarının yaşanması da her daim kaçınılmaz olmuştur. Binaenaleyh imparatorlukta Hristiyanlığın kabulüyle birlikte gittikçe güç kazanan kilise , hipodrom gösterilerini uygun olmayan davranışların ve kargaşanın hakim olduğu eğlenceler olarak görmeye başlamıştır. Bütün bunlara ek olarak, gösterilerin düzenlendiği günler kiliselerin boşalması ve pazar ayinlerine az sayıda katılım olması da kilisenin uygulamak istediği yaptırımlar ile alakalı ihtiyacı olan zeminin oluşmasına olanak tanımıştır. Nihayetinde dövüşler, Roma'nın pagan spor ve gösterilerinin "Hristiyan ahlakıyla bağdaşmadığı" gerekçesiyle tedrici olarak ortadan kaldırılmış ve halkın ihtiyaçlarına binaen ortaya çıkan boşluğu, araba yarışları zaman kaybetmeden ve güçlü bir şekilde doldurmuştur. Kısa sürede arenanın en sevilen gösterisi haline gelen yarışlardaki araba sürücüleri, dört farklı renk kıyafet giymişlerdir: Yeşil , mavi , beyaz ve kırmızı . Her renk ise organize olmuş bir taraftar grubunu temsil etmektedir. 5. yüzyıldan itibaren Bizans’ta araba yarışı grupları Demos adıyla anılmışlardır. Demos teriminin genel olarak; insanlar (halk) ya da özgür vatandaşlar ve kentsel bir bölgedeki nüfus şeklinde tanımlanan iki anlamı mevcuttur. Aynı şekilde, renkler muhtelif kaynaklarda Meros adıyla da anılmış olup hizip şeklinde de tercüme edilmiştir. Mezkur renklerin kaynağı ise Güneş kültü ne dayandırılmaktadır. (bkz: Sol İnvictus ) Öte yandan, İoannes Malalas ve İoannes Lydos gibi 6. yüzyıl antik dönem yazarları ise bu renklerin mevsimleri sembolize ettiğini ve dört element e karşılık geldiğini öne sürmüşlerdir: Toprak (yeşil), su (mavi), hava (beyaz) ve ateş (kırmızı). Binaenaleyh araba yarışlarının kökeninde doğanın yenilenişini anlatan simgesel bir yönü bulunduğu da iddia edilmektedir. Tarihçi Gilbert Dagron ise yaklaşık 35 metre genişliğindeki bir pistte olabilecek kazaların karışıklığa yol açmaması adına atlı araba sayısının dört olmasının normal göründüğünü; dört mevsim, dört ana yön, dört element ya da dört doğal niteliğin (sıcak, soğuk, ıslak, kuru) olmasının benzerliklerden ve yapay derinliklerden başka bir şey olmadığını savunmaktadır. Söz konusu gruplardan beyazlar ve kırmızılar zamanla ortadan kalkmış ve geriye yeşiller ile maviler kalmıştır. Mavilere Venetoi , yeşillere ise Prasinoi denilmiştir. Gruplara ilişkin en net bilgi, bunların Hipodrom’daki at yarışlarıyla ilgili oldukları yönündedir. Her grup kendi yarışçılarını hazırlamakta ve yarışları izleyen seyirciler, Maviler ile Yeşiller olarak ayrılmak suretiyle kendi yarışçısını desteklemektedir. İmparator da dahil olmak üzere halkı oluşturan her sınıftan insan, gruplardan herhangi birine şu veyahut bu şekilde sempati duymuştur. Misal; 2. Theodosius (408-450), Leo (457- 474) ve Zeno (474-475) Yeşilleri tercih ederken, Marcianus (450-457) ya da Justinianus (527-565) gibi hükümdarlar Mavileri desteklemiştir. Örneğin; imparator 2. Theodosius (408-450) Yeşillerin lideri ve hamisi olan Chrysaphius ’un isteklerini mütemadiyen yerine getirmiş ve onu hediyelerle mükafatlandırmıştır. Bir şikayeti veyahut isteği olduğunda Chrysaphius, imparatora rahatça ulaşabilmiştir. 2. Theodosius’tan (408-450) sonra tahta geçen Marcianus’un (450-457) ilk eylemi ise Chrysaphius'u idam ettirip mallarına el koymak olmuştur. Chrysaphius'un Yeşiller grubundan olması ve Marcianus'un Maviler'e sempati duyması nedeniyle böyle bir karar vermiş olabileceği akla yatkın gelmektedir. Hipodrom grupları hakkında çalışma yapan pek çok araştırmacı, grupların doğası ve toplumun diğer kesimleriyle ilişkileri hakkında farklı fikirleri benimsemiştir. Bu çerçevede, söz konusu grupların dini ya da politik bir nitelik taşıyıp taşımadıkları, askeri güç olarak kullanılıp kullanılmadığı, sosyal farklılıkları, sınıfsal ayrımları ve yaşadıkları semt bağlamında farklı görüşler öne sürülmüştür. Taraftar grupları hakkında en detaylı çalışmaya sahip olan akademisyen ve yazar Alan Cameron , grupların siyasi veya dini çıkar gruplarıyla çok fazla ilgisi olmadığını, hipodromda düzenlenen at yarışı ve diğer eğlencelerin fanatizm le ilgisi olduğunu belirterek onları basit taraftar kulüpleri olarak değerlendirmektedir. Farklı bir nokta-ı nazar ile grupların sınırlı da olsa siyasi etkisine örnek olarak Phokas ’ın (602-610) tahttan indirilmesini ve Herakleios ’un iktidarı ele geçirmesini verebiliriz. Phokas’ın başarısız politikaları nedeniyle isyan başlatan Afrika eksark ının oğlu Herakleios, Phokas'a saldırmak için büyük bir kuvveti gemilerle Konstantinopolis 'e göndermiştir. Herakleios deniz kıyısındaki adalara ve çeşitli limanlara uğradığında ise başta yeşiller olmak üzere birçok kişi ona katılmıştır. Phokas durumdan haberdar olunca rakibine karşı şehrin savunulması için emirler göndermiş ve bunun üzerine deniz kıyısında çatışmalar başlamıştır. Mücadelenin sonunda senatörler, subaylar ve askerlerden oluşan bir grup Phokas'ı ele geçirmiş ve imparatorluk tacını ondan almışlardır. Herakleios, iktidarı ele geçirmesinin ardından düzenlendiği ilk yarışta Hipodrom'da bulunan Phokas’ın ikonunun ve Maviler'in bayrağının yakılması emrini vermiş ve rakibini destekleyen karşıt grubu bu şekilde aşağılamıştır. Francis Dvornik ve Gavro Manojlovic başta olmak üzere bazı araştırmacılar grupların dini yönden ayrıldıklarını ve Maviler'in ortodoks luğu, Yeşiller'in ise Monofizit liği temsil ettiklerini ileri sürmüşlerdir. Ancak bu sav Averil Cameron tarafından çürütülmüştür. Cameron, Maviler'in geleneksel olarak Ortodoks, Yeşiller'in Monofizit olarak kabul edildiğini, hatta tüm Yeşiller'in Monofizit değil ama tüm Monofizitlerin Yeşiller'den oluştuğunu iddia eden görüşler bulunduğunu ancak bu savların 5. ve 6. yüzyılların din tarihinin basitleştirilmesine ve çarpıtılmasına neden olduğunu belirtmiştir. Maviler ve Yeşiller arasındaki ayaklanmaların, hipodromda herhangi bir rengin galibiyeti ya da yenilgisi kadar basit bir şeyden çıktığını, genel olarak Yeşiller'in de Maviler kadar Ortodoks olduğunu, dini saiklerin gruplar arası rekabette rol oynamadığını ve grupların dini anlaşmazlıklarda yer almadıklarını savunmuştur. Manojlovic, ayrıca Maviler ve Yeşiller'in iki farklı sosyal sınıfı temsil ettiğini, Maviler'in esas olarak şehrin seçkin, ticari ve endüstriyel olmayan semtlerinde ve Blachernae 'de (bkz: Ayvansaray ) yaşadıklarını bu nedenle sosyal olarak üst sınıfa mensup olduklarını ancak şehirde azınlıkta bulunduklarını diğer yandan Yeşiller'in işçi, denizci ve tüccar nüfusu oluşturduğunu, özellikle liman bölgesi ve Konstantinopolis'in ticaret merkezi olan Khalkedon 'da (bkz: Kadıköy ) yaşamakta olduklarını ileri sürmüştür. Sınıfsal ayrıma ilişkin görüşün kökleri ondan önceye dayansa da onu sistematik olarak formüle eden ve destekleyen ilk kişi Manojlovic’tir. 7. yüzyıla gelindiğinde başkentte Yeşiller'in 1500, Maviler'in ise 900 taraftarı bulunduğu muhtelif kaynaklar tarafından ifade edilmiştir. Taraftar grupları ise üç ana unsurdan oluşmaktadır: 1) Sicile kayıtlı olan, her yıl üyelik ücreti ödeyen ve taraftar grubunun liderlerinin seçimine katılan kulüp üyeleri, 2) Taraftar grubunun asli üyesi sürücüler, 3) Sicile kayıtlı olmadan ve üyelik ücreti ödemeden, herhangi bir ayrıcalıktan yararlanmadan, yine de taraftar grubunu destekleyen ve hipodroma gelen Bizanslı halk kitlesi. Yine, Orta çağ da büyük şehirlerin sosyal çevresi büyük bir öneme sahip olmuştur. Roma, Aleksandreia (İskenderiye) ve Antiocheia (Antakya) gibi Konstantinopolis de kalabalık bir nüfusa sahiptir ve inşa faaliyetleri kapsamında yeni yapılarla tedricen fiziki olarak büyümüştür. Ancak söz konusu büyüme halkın refah düzeyinin artmasında etkili olmamıştır. Toplumun ekseriyeti fakir ve işsiz durumdadır. Büyük şehirlerde yaşayanların, küçük kentlerde ve köylerde yaşayanlara göre aile, gelenekler ve toplumsal hiyerarşiyle bağları güçlü değildir. Buna ilaveten imparatorluğun yaşadığı büyük dini ve siyasi değişimlerde yeni otorite yapıları ortaya çıkarmasına rağmen yarattığı köklerden ayrışma sorunuyla birlikte sosyal denge kaybını ortaya çıkarmış ve bu da kitleleri patlamaya hazır hale getirmiştir. Holiganlığın zirve noktası ise 6. yüzyıl olacaktır. Justinianus (527-565), barışın ve sükunetin sağlanması amacıyla imparatorluğun bütün kentlerine resmi mektuplar ( Sacrae Epistulae ) göndererek kargaşa çıkaranların ve cinayet işleyenlerin cezalandırılacağını, halkın oyunları kurallara uyarak seyretmesini arzu ettiğini bildirmiştir. Nitekim imparatorluğun başkentindeki huzursuzlukların çoğu hipodromda başlamıştır. Hipodrom, imparator ve halk arasındaki ilişkilerde odak noktası konumundadır, zira taraftarlar sadece takımlarını ya da imparatoru desteklemek üzere yarışları izlemeye gitmemektedirler. Yarışlar vesilesiyle halk, imparatora taleplerini iletme, imparator da olumlu yanıt verme, onları görmezden gelme ya da isyancılara karşı birlik gönderme fırsatına sahip olmaktadır. Yarış için toplanan insanların talepleri ve gürültüsüyle başa çıkmak bir imparatorun karşı karşıya olduğu en zorlu mücadelelerden biri olagelmiştir. Taraftar gruplarının birbirleri ve/veya imparator ile arasında yaşanan gerilimler tırmanarak zaman zaman tüm şehre yayılan isyanlara dönüşmüştür. Bu durumun en çarpıcı örneği ise 532 yılında yaşanan meşhur Nika ayaklanması dır. İmparator Justinianus, 11 ocak 532 tarihinde düzenlenmesi öngörülen yarışlarla ilgili olarak Maviler'i destekleyici yönde bir tutum sergilemiş ve bu tavır, Yeşiller grubunda tansiyonun yükselmesine sebebiyet vermiştir. Grupları sakinleştirmek üzere imparator, Mandator adındaki görevliyi Yeşiller'in liderine göndermiş ve görüşme esnasında yeşiller, Kalopodias adındaki bir kişinin şike yaptığını öne sürmüşler ve onun, ihanet eden Yahuda gibi tanrının zulmüyle cezalandırılacağını ifade etmişlerdir. Bunun üzerine Mandator, Yeşillere; Yahudiler / Samiriler şeklinde bağırmış ve bu gelişmenin akabinde tartışmalara Maviler de müdahil olmuştur. İki tarafın da birbirini suçlamasının ardından Mandator, Maviler'den yana tavır sergileyince Yeşiller Yahudi olacaklarını, Mavi olmaktansa putperest olmayı tercih ettiklerini ifade ederek hipodromdan ayrılmışlardır. Bu hareket, imparatorluğa karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıklardan biri olarak kabul edilmektedir. Bilahare olayları yatıştırmak adına her iki gruptan bazı kişiler gözaltına alınmış, bazıları ise idam edilmiştir. 13 Ocak’a gelindiğinde ortamı sakinleştirmek için yarışlar düzenlenmiş ancak sonuç istenenin tam aksi şeklinde cereyan etmiştir. Maviler ile Yeşiller imparatora karşı birleşmişler ve gözaltına alınan ya da idam cezasına çarptırılan taraftarlarının bağışlanmasını istemişlerdir. Talepleri reddedildiğinde ise şehrin tamamına yayılan büyük isyan patlak vermiştir. Asilerin "Nika! Nika!" (zafer anlamında) nidalarından mütevellit ise bu kalkışmaya Nika ayaklanması adı verilmiştir. İsyancı gruplar, Praefectus olan Kapadokyalı İoannes'in, hukuk komisyonu başkanının ve Tribonianos’un görevlerinden azledilmesini istemişlerdir. Kapadokyalı İoannes dönemin en güçlü adamı konumundadır ve kısa sürede büyük bir servet elde etmiştir. Bu serveti elde ederken tebaasının mallarını yağmalamaktan çekinmemiştir. Tribonianos da para kazanmak ve kar elde etmek için her zaman adaleti satmaya hazır bir hüviyete sahiptir. Neredeyse her gün rüşvet aldığı kişilerin ihtiyaçlarına göre bazı yasaları yürürlükten kaldırırken başka kanun tekliflerini sunmaktadır. İoannes ve Tribonianos’un kamu yararına karşı işledikleri kimi suçlar başta görmezden gelinmiş, ancak taraftar grupları anlaşmaya varıp ayaklanma başladığında onların katli toplum nazarında vacip hale gelmiştir. Kamu görevlilerinin görevden alınması için isyan bir araç olarak görülmüştür. Grupların katılabileceği resmi bir tartışma ortamı bulunmadığı için de mevcut politikaları protesto etmek yerine isyancılar, politikalardan sorumlu yetkililerin görevden alınmasını talep etmişlerdir. Diğer yandan, İoannes ve Tribonianos imparatorluğun önemli isimlerinden olmasına rağmen Justinianus (527-565) bu teklifi kabul etmiştir. Ancak isyanın devam etmesi üzerine general Belisarius görevlendirilmiş ve pek çok isyancı öldürülmüştür. Bunun üzerine isyancılar kamu binalarını ateşe vermişler ve ortaya çıkan tahribatın sonucunda Ayasofya ’nın yerinde bulunan büyük kilise yıkılmıştır. Ahvalin bu şekilde hasıl olduğu bir ortamda imparator genel bir af ilanı önerisinde bulunmak için hipodromda halkın önüne çıkmış ancak aldığı yanıt olumsuz olmuştur. Bunun üzerine farklı bir yöntem denemeye karar veren Justinianus, para dağıtmak suretiyle isyancı grupların bölünmesini sağlamış ve dağılmış hale gelen asilerin üzerine son darbe olarak askerlerini sevk etmiştir. İsyanın son bulmasıyla isyanın liderleri tutuklanmış, pek çok kişi sürgüne gönderilmiş ve 35.000 civarında insan hayatını kaybetmiştir. Ayaklanmanın faturası ise çok ağır olmuştur. Şehir, sanki düşmanlar tarafından ele geçirilmiş gibi tahrip edilmiş haldedir. Ayasofya Kilisesi, Zeuksippos Hamamları ve imparatorluk avlusu yakılıp yıkılmıştır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Gilbert Dagron'dan Konstantinopolis Hipodromu: Oyunlar, Halk ve Politika, Averil Cameron'dan Bizanslılar ve Franz Dvornik'ten The Circus Parties in Byzantium: Their Evolution and Their Supression adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Sahipkıran Emir Timur

    Cengiz Han'ın ölümün akabinde, Doğu Türkistan'dan Maveraünnehir'e kadar uzanan topraklarda ortaya çıkan Çağatay Devleti'nin dağılmasıyla 1370 yılında Türkistan coğrafyasında tarih sahnesine çıkan Emir Timur'un, doğumundan ölümüne dek, yaşamının her anı bir "mücadele" ile geçmiştir. İlk olarak kendi kendiyle başlayan mücadelesi, bilahare yaşadığı bölgede birliği sağlamak, adaletin hüküm sürdüğü bir imparatorluk kurmak ve kurduğu yapı ile yönetim prensiplerinde kurumsallaşmayı sağlamaya çalışmakla devam etmiştir. Onu tarihteki diğer önderlerden farklı ve özel kılan yalnızca elde ettiği askeri başarıları değil, aynı zamanda başarıya ulaşmada izlediği yol ve kullandığı yöntemlerdir. Muhtelif kaynaklarda kaba, acımasız, despot ve vahşi bir Asyalı olarak tasvir edilmesine karşın; objektif bir şekilde incelediğimizde hemen hemen her fethinde belirli bir amaç, uzun süren incelikli bir planlama ve itinalı bir uygulama izlemiş olan bu nevi şahsına münhasır mareşal, gerek hareket tarzı ve yönetim yaklaşımları, gerekse kendi eliyle hazırlatmış olduğu sayısız kanun ve nizamname ile tarih boyunca kendisiyle mukayese edilmiş muadillerinden farklı ve üst bir noktaya konumlandırılmayı hak etmiştir (bkz: primus inter pares). 1336 yılında, o zamanki adıyla Keş , şimdiki ismiyle Özbekistan 'ın Şehrisebz kentinde dünyaya gelen Timur'un babası, Barlas Tatar ları’nın önde gelen isimlerinden biri olan Emir Muhammed Taragay 'dır. Eğitime ve ilme önem veren bir aileden gelen Timur, ilk hocası olan Molla Ali Beg ’den okuma yazma öğrenmiş ve yedi yaşına geldiğinde ise, babasının da şeyhi olan Şemseddin Külal ’dan dini eğitim almaya başlamıştır. Oldukça başarılı ve parlak bir öğrenci olan Timur’un hem sağ hem de sol eliyle yazabildiği ve kılıç kullanabildiği rivayet edilmektedir. Dini eğitimin yanı sıra harp sanatı konusunda da eğitim almış; ata binme, silah kullanma ve yüzmede ustalaşmıştır. Timur dendiğinde ilk akla gelen ve ileriki yıllarda da hayatında önemli bir yer teşkil edecek olan satrancı ise babasından ve hocası Şemseddin Külal’den öğrenmiştir. Her daim merak konusu olmuş ve bilhassa tarih ile alakadar kimselerin ilgisini cezbetmiş bir diğer husus olan Timur'un fiziksel özellikleri ise Arabşah 'ın Acâibu’l Makdûr adlı eserinde şu şekilde tasvir edilmiştir: "Timur uzun boylu, iri yapılı, geniş alınlı, iri başlı, son derece güçlü ve heybetli, sağlam bünyeli; kızıla çalar buğday rengine yakın olmayan beyaz yüzlü, adaleli, geniş omuzlu, kalın parmaklıdır". Aynı eserde, ayrıca boylu poslu olduğu, sakalının uzun, sağ kolunun felçli, sağ bacağının ise topal olduğu bilgileri de yer almaktadır. Sesinin gür, yaşı 80'e gelmesine rağmen bünyesinin sağlam, ruh halinin kedersiz, hareketlerinin uyumlu ve kendisinin tıpkı bir kaya gibi sert olduğu da ifade edilmektedir. Babasının ölümünün ardından, ellerinde kalan az sayıdaki hayvanın idaresini çobanlara ürün karşılığı bırakan Timur, Emir Kazgan ’ın hizmetine girmeye karar vermiş ve burada savaşçı kimliğiyle kendisine önemli bir yer edinmiştir. Bozkır savaşçısının kaderindeki dönüm noktası ise Kazgan Han ’ın kendi torunu olan ve aynı zamanda Han soyundan gelen Olcay ile evlenmesi olacaktır. Böylelikle, Tatar kökenli bir Türk olmasına karşın Han ailesiyle arasında bir bağ kurulmuştur. Olcay ile evliliğinden sonra, mücadele ye Olcay’ın kardeşi Emir Hüseyin ile birlikte devam etmişler, fakat hiçbir zaman tam anlamıyla fikirdaşlık edememişlerdir. Zaman zaman ayrı düşmelerine ve sessizce güç mücadelesine girmelerine karşın birlikte yol almışlar, Olcay’ın ölümünün ardından aralarındaki bağ giderek zayıflamış, Emir Hüseyin’in ihanetiyle de tamamen kopmuştur. Emir Hüseyin’in ölümüyle birlikte Timur için emirliğine giden süreç de başlamıştır. Bu süreçte de Timur soğukkanlılığını ve sükunetini korumuş, gelişmeleri sakince bir kenarda izlemiştir. Adet olduğu üzere emir seçimi için bir araya toplanan Tatar beyleri, din alimleri ve imamlar uzun tartışmalar sonunda Han soyundan gelmemesine karşın Timur’u emir olarak seçmişlerdir. Bu seçimde bilhassa Müslüman din adamlarının ağırlığı oldukça fazla olmuştur. Timur'un belki de en çok üzerinde durulması gereken fazileti ise, sahip olduğu hassas adalet anlayışıdır. Timur’un mühründe " Rasti Rusti " yani " Adalet kuvvettir " yazısı olduğu bilinmektedir. Kimileri bu mühür yazısını "Doğru sözlülük kurtuluştur" şeklinde de çevirmektedir. Doğu bilimci Wilhelm Barthold konuya dair görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir: "Timur, İran kültürünün etkisiyle, yakın çevresinde Türk beyleri bulunmasına rağmen, İranlı tebaasına o kadar yakınlık duymuştur ki, kendi hükümranlığı için Farsça "Rasti Rusti" yani "Adalet kuvvettir"i düstur edinmişti". Yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere Timur’un önem verdiği aktivitelerden bir tanesi de satranç oyunudur. Savaş alanında sahip olduğu ustalığı ve hüneri satranç tahtası üzerinde de gösterdiği, dönemin büyük alimleri ile satranç oynarken onları daima yendiği, hatta fethettiği bölgelerde ilk olarak iyi satranç oynayan kimseleri huzuruna çağırttığı ve onlarla satranç oynadığı ifade edilmektedir. Timur’un satranç oynadığı kişiler arasında Muhammed bin el-Akil el-Haymi ve Zeyneddin el-Yezdi gibi dönemin ileri gelen alimleri de yer almaktadır. Lakin içlerinde mezkur oyunu en iyi oynayan, aynı zamanda fakih ve muhaddis olan Alaeddin et-Tebrizi 'dir. Aynı şekilde, Timur'un, oğluna Şahruh ve Doğu Türkistan bölgesinde kurduğu yeni şehre aynı ismi vermesinin sebebi de satrançtan ileri gelmektedir: Emir, satranç oynarken rakibini şah-mat ( yani Şahruh) ettiği esnada şehrin kurulmasının tamamlandığını öğrendiği ve yine aynı sıralarda yeni bir erkek çocuğunun dünyaya geldiği müjdesini alması hasebiyle, oğluna Şahruh, şehre de Şahruhiye adını vermiştir. Fakat ölmeden hemen önce Otrar ’da satranç ve tavla oynamayacağına dair tövbe etmiştir. Timurlenk hakkında olumlu veyahut olumsuz görüş bildiren tüm tarihçilerin ortak paydada buluştukları konu ise tabii ve kaçınılmaz bir şekilde onun askeri dehası üzerinedir. Jean Paul Roux bu konuda iki ana tema üzerinde durmaktadır: Bunlardan ilki Timur’un propaganda yapmaktaki ustalığı, diğeri ise onun başkalarının dayanamayacağı tehlikelerden kolayca kurtaran, en kaygı verici durumlardan sağ salim çıkmasını sağlayan şans ı. (ancak şansın da cesurdan yana olduğu unutulmamalıdır ... (bkz: fortis fortuna adiuvat ) (bkz: Gaius Julius Caesar ) (bkz: Büyük İskender ) (bkz: Napoleon Bonaparte )) Bunun yanı sıra bilhassa boylar arasında ortaya çıkabilecek muhalefetin engellenmesi adına, ordularını seferden sefere koşturmak ve onlara düzenli olarak ganimet temin etmek, Timur’un ömrü boyunca takip ettiği başlıca strateji olmuştur. Mezkur politikanın temel nedeni ise ulus un geleneksel siyaset kültürünün, klanlar arasında kurulan ittifaklar ve ortaya çıkan ihtilaflar ile dolu olmasıdır. Onun amacı, savaşçı kavimlerin kendisine sadık bir orduya dahil edilebilmesi olmuştur. Gücün, kudretin bir liderin şahsında ve tek bir merkezde toplanmasının, boy beylerinin konumlarını zayıflatacağını düşünen Timur, statükonun bir şekilde telafi edilmemesi durumunda, desteklerin sürekli olmayacağına inanmıştır. Tüzükat ’ında düşman askerini yenmenin yahut onlara yenilmenin çokluk ya da azlıkla alakalı değil, Tanrı’nın yardımı ve kulun tedbiri ile olacağını ifade eden Timur, insaf ile adalet yolunu tutup halkı kendinden razı kıldığını, günahlı ve günahsıza şefkat edip hakla hükmettiğini, sipahi ve reayaya siyaset ve şefkat gösterip onları korkuyla ümit arasında tuttuğunu, fakir ve gariplere merhamet kılıp, sipahilere mükafatlar verdiğini ve mazlumların hakkını zalimlerden aldığını, böylece sağlam bir devlet temeli oluşturduğunu belirtmiştir. Aynı şekilde, Timur, iyi ve etkili bir liderlik adına; hükümdarın sözü bizzat söylemesini, adaletli olmasını, insaflı ve olgun tavırlı vezirlerin de bu padişahın çevresinde olmasını istemiştir. Ayrıca savaşçı bir hükümdar olması hasebiyle devlet yönetiminde de vezirlerden çok komutanların ön planda olduğu görülmektedir. Keza, Timurlu devrinde askeri teşkilat ile sivil teşkilat tamamen iç içe geçmiştir ve Timur şüphesiz ki ordusunu en iyi tanıyan kişidir. Binaenaleyh Ankara Savaşı evvelinde çok uzun süren seferler nedeniyle oluşmaya başlayan muhalefete karşı ordusuna kendisinden beklenmeyecek şekilde yumuşak davranmış, ordusuna zenginlikler sunarak, kendisine karşı ortaya çıkabilecek bir isyanı da engellemiştir. Tüm askerini korku ile ümit arasında tutmuş, güler yüz ve tatlı sözle hepsini memnun etmiş, bir hizmet edeni, on hizmet etmişçesine değerlendirmiş ve böylece birlik ve beraberliğin daim olmasını sağlamıştır. Her işte, her yerde birlik ve beraberliğin devamına, emrinden çıkmamaya dair askerlerinden söz almış, mal ve canlarını esirgemeden muharebe meydanında can vermeye ahdettirmiştir. Zorluklar ile askerleriyle birlikte mücadele eden, onların finansal durumlarını iyileştirmeyi düşünen, onları işlerine göre mükafatlandıran ve taltif eden Timur, disiplinli ve kendisine sadakatle bağlı askerlerden oluşan kuvvetli bir ordu meydana getirmiştir. Nihayetinde ise ordunun başbuğlarını, beylerini birer birer halvete çekerek her birinin fikrine ve meyline uygun diller kullanmış; kimilerinin arzularını yerine getirerek, kimilerine de saltanatında ortaklık vaat ederek kendisine bağlılıklarını sağlamıştır. Timur’un hayatı, gerçek anlamda askeri harekatlarda geçmiş ve Harezm seferleri , Deşt-i Kıpçak seferleri , Üç yıllık sefer (1386-1388), Beş yıllık sefer (1392-1397), Hindistan seferi (1398-1399) ve Yedi yıllık sefer (1399-1404) olarak zikredilen bu seferler sayesinde, sınırları Hindistan ’dan İstanbul Boğazı ’na, Avrasya bozkırlardan Yakın Doğu ’ya kadar uzanan büyük bir imparatorluğa sahip olmuştur. Seferlerinin ekseriyetle Türk ülkeleri üzerine olması hasebiyle Timur'un sıklıkla tenkit edildiği de dikkat çeken bir diğer konudur. Ancak bu husus o devrin hakimiyet anlayışı göz önüne alınarak düşünülmelidir. Keza onun; "Bütün dünya iki hükümdarın sahip olacağı kadar değerli ve büyük değildir. Tanrı nasıl bir tane ise sultan da bir tane olmalıdır" sözü de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Aynı şekilde, Timur’un ve ordusunun fetihleri esnasında sergilediği acımasızlık da, tarihi kroniklerde yer edinmiş başka bir önemli mevzudur. Aslında istediğinde oldukça hoşgörü ve tevazu sahibi olabilen Timur’un işler istediği gibi gitmediğinde, şehrin yıkılması için kolaylıkla emir verdiği de görülmektedir. Onun alameti farikası haline gelmiş olan; "Kellelerden kuleler inşa etme" de pek çok kaynakta ve şehirde karşımıza çıkar. Bu, aynı zamanda Timur’un buyrukları ve istekleri gerçekleşmediğinde olacaklar için bir gözdağı niteliği taşımaktadır. Kentin baştan teslim olmayıp direnmeyi tercih etmesi sonucunda, yağma ve kıyım kaçınılmaz hale gelmiştir. Herat , Isfahan , Bağdat , Delhi , Halep , Şam ve Sivas ile ilgili olarak, insan kellelerinden kuleler yapıldığı ve buna ek olarak kıyım gerçekleştirildiği, Zafername lerde bahsedilen ve dikkat çeken noktalardır. Öyle anlaşılıyor ki, mezkur katliamlar "Timur’un gücünün ne denli büyük ve etkili olduğunu göstermek için başvurulmuş gösteriler" niteliğindedir. Ortaya çıkan manzarada, ele geçirilen şehirlerin ağır vergilere bağlandığı veya yakılıp yıkıldığı, sanatkar ve zanaatkarların toplanarak Semerkant ’a götürüldüğü, ziraat alanlarının tahrip edildiği, muhtemel güç merkezlerinin ortadan kaldırıldığı ve binaenaleyh işgal edilen yerin her türlü zenginliğinin yok edildiği göze çarpmaktadır. Bütün bu faaliyetlerin altında yatan asli sebep ise Timur'un; iktisadi, içtimai, siyasi ve askeri yönden kendisine rakip olacak veya tehdit oluşturacak bir güç bırakmamaya çalışmış olmasıdır. Büyük bir asker ve aynı zamanda devlet adamı olan Timur'un yegane başarısızlığı ise haleflerine kabiliyet ve dehasını aktaramamış olmasıdır. Hayatı boyunca olağanüstü başarılar kazanmış fakat ölümünden sonra ardında devamı mümkün olmayan bir sistem bırakmıştır ve şu da bir gerçektir ki; halefleri bakımından o, Cengiz Han kadar talihli olmamıştır. Zira Cengiz Han’ın vasiyeti yerine getirildiği halde, Timur’un vasiyetine asla riayet edilmemiştir. Başarıları hasebiyle zamanının ötesine geçmeyi başarmış bir şahsiyet olan Timur, son seferini Çin üzerine gerçekleştirmeye niyetlenmiş ve yolda rahatsızlanarak durmak zorunda kalmıştır. Bu sefer esnasında vefat eden Timur’un, tek başına kurup büyüttüğü devletin devamlılığını ise kendisinden sonra gelenler sürdürememiş ve devlet kısa sürede parlaklığını yitirerek, tarih sahnesinden çekilmiştir. Timur'un yaşamına ve faaliyetlerine dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Jean Paul Roux'dan Timurlenk, Wilhelm Barthold'dan Orta Asya Türk Tarihi ve Emmanuel Berl'den Atilla'dan Timur'a Orta Asya adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Gılgamış Destanı

    İnsanlığın en eski sözel yaratısı olan Gılgamış Destanı aynı zamanda konusu itibarıyla, günümüze dek sayısız eserin üretildiği kahramanın yolculuğu ve kahramanlık kültü gibi mefhumları merkezine alan edebi eserlerin ilk örneği hüviyetindedir. Destana göre; Gılgamış, Uruk kentini surlarla çeviren acımasız, güçlü bir kraldır. Tanrıça Aruru , onunla başa çıkması için kil den bir adam yoğurmaya karar verir, yani Enkidu 'yu. Enkidu hayvanlar arasında büyür. Günün birinde bir sokak kızı, Enkidu'nun erkeklik içgüdüsünü uyandırır ve uygarlaşması için onu kente götürür. Bu arada Gılgamış da iki düş görmüştür ve annesi Bilge Ninsun 'a göre oğlunun gördüğü rüyaların açıklaması şu şekildedir: "Bir arkadaş edineceksin, kurtarıcı bir yoldaş ..." Böylece Enkidu, etkilendiği kadın ile birlikte şehre girer ve yolda karşılaştıkları bir adamdan Gılgamış'ın kentlilere ne denli kötü davrandığını öğrenir. Duydukları karşısında öfkeden deliye dönen Enkidu'yu Uruklular büyük bir şaşkınlıkla izlerler. Nihayetinde Enkidu ile Gılgamış kozlarını paylaşır lakin yenişemezler (bkz: İsrail ) (bkz: Tanrıyla güreşmek ) (bkz: Yakup Peygamber ). Bu gelişmelerin akabinde arkadaş olmaya karar veren kahramanlarımızın serüvenlerine başlamaları için artık sahne hazırdır. İlk olarak Uruk'a kereste temin etmek adına, tanrı Enlil 'in Amanos yöresindeki Sedir ormanları 'na gözcü olarak koyduğu Humbaba adlı korkunç devi öldürmek ile işe başlayan iki yoldaş daha sonra, Gılgamış'a aşık olan fakat ondan yüz bulamayan aşk tanrıçası İştar 'ın gökten indirdiği korkunç boğa ile yüzleşirler (bkz: Minotauros ) (bkz: Theseus ) (bkz: Hercules ). Enkidu hayvanı öldürür ancak ne var ki bu sonuca çok öfkelenen İştar'ın verdiği ölümcül bir sayrılıkla kendisi de hayatını kaybeder. Dostunun ölümüyle büyük bir ruhsal çöküntü haline giren Gılgamış; "ben de Enkidu gibi ölecek miyim ?" şeklinde veryansın ederek ağlamaya ve dövünmeye başlar. Kahramanımızın yalnız başına yürüyeceği yolun adı artık belli olmuştur: Ölümsüz yaşam . Ölümsüzlük, tanrı Ea 'nın ihsanıyla yeryüzünde yalnızca bir kişiye verilmiştir: Büyük Tufan 'da "yaşamın tohumunu" kurtaran Ut-Napiştim 'e (bkz: Hz. Nuh ). Gılgamış, uzun ve güç bir yolculuğun nihayetinde Ut-Napiştim'in ikamet ettiği Mutluluklar Ülkesi 'ne yani Dilmun 'a ulaşır. Bilgenin söylediğine göre ölümsüzlüğün gizi, denizin dibindeki bir bitkidedir. Gılgamış, vakit kaybetmeden suyun derinliklerine dalarak onu çıkarır ancak dönüş yolunda bitkiyi bir yılan a kaptırır (bkz: Adem ile Havva ) ... Kendi aralarında çok tutarlı bir bütünlük oluşturan bu 11 bölümlük anlatıya Ninova Anlatısı denmektedir. Zaman içerisinde yapılan çalışmalarda ise, konu ile uyumlu olmayan ve ne amaçla eklendiği belirsiz bir bölüm daha keşfedilmiştir: Gılgamış, Enkidu ve Cehennem . mezkur hikayede; Huluppu , Fırat nehri kıyısında yetişen bir söğüt ağacı dır (bkz: Ulukayın ) (bkz: Boddhi ) (bkz: Gaokerena ) (bkz: Yggdrasill ) ve günlerden bir gün, güney rüzgarı , söz konusu ağacı kökünden söküp atar. Bu duruma çok üzülen tanrıça İnanna , onu alıp kendi bahçesine diker ve ileride kerestesinden bir taht , bir de yatak yaptırmayı düşünür. Ancak bir zaman sonra ağacın köküne bir yılan, tepesine bir kuş ve ortasına da bir şeytan yerleşir. Bunun üzerine İnanna, kardeşi Utu 'ya (bkz: Güneş ) başvurur ve ondan bunları yok etmesine ister. Lakin Utu oralı olmaz. Tanrıça'nın yardımına ise Gılgamış yetişecektir. Kahramanımız yılanı öldürür; kuşu dağa, şeytanı da çöle sürer. İnanna bu iyiliğe karşılık Gılgamış'ın, ağacın gövdesinden bir davul kasnağı ve bir dalından da davul tokmağı yapmasına izin verir. Bu eşyalar, erk simgeleri ve büyülü araçlardır. Uruk kralı talihsiz bir biçimde bunları, halkını ezmek ve sindirmek için kullanır. Ancak halkın, bilhassa da genç kızlar ın yakınması üzerine, davul ile tokmak Cehennem 'in içine düşer. Enkidu, dostu Gılgamış'a yardım etmek adına yeraltı na inip, eşyaları geri getirmeye çalışır. Velhasıl anlatı, Cehennem'in ayrıntılı bir betimlemesi ile sona erer (bkz: Aeneas ) (bkz: Dante's İnferno ). Notlar - Gılgamış Destanı; İlyada ’dan ve Büyük Hint Destanı Mahabharata ’dan 1500 yıl önce, günümüzden ise 5000 yıl önce yazılmıştır. - Mö 3000’e doğru Sümerler yazıyı icat etmiştir. Gılgamış ise ilk Sümer yerleşkelerinden Uruk kentinin kralıdır. - Mö 2350’ye doğru Sümer bağımsız kent devletleri ortaya çıkmaya başlar (bkz: 1. Ur Dönemi ). Bu dönemde Sümercenin yaygınlaşmaya başladığını görürüz. Aynı zamanda bu dönemde Gılgamış, ölümünden bir süre sonra efsanevi bir kimlik kazanmaya başlamıştır. - Mö 2330 ile 2100 arasında Sami soyundan Akadların Büyük Sargon eliyle kurdukları ilk devlet ortaya çıkar. Yine bu dönemde Gılgamış ile alakalı ortaya çıkmış değişik söylencelerin ilk kez yazıya geçirildiği görülmektedir. - Mö 1750 – 1600. Bu dönemde Babil kralı Hammurabi ’nin bütün Sümer diyarını tek bir krallık altında birleştirdiğini görürüz. Gılgamış da destan formunda ilk kez bu dönemde ortaya çıkmıştır. - Mö 1100. Yeni Asur dönemi . Babil ve Asur arasında egemenlik savaşlarının yaşandığı bir dönem. Asur kültürünün bölgede iyice yaygınlaştığı görülmektedir. Yine bu dönemde Sin-Lekke-Unninni , Gılgamış Destanı’nı yeniden yazmaya başlamıştır. Ninova anlatımı denilen bu yeni kurgu tüm orta doğu dillerine çevrilmiştir. - mö 330. büyük iskender , pers imparatorluğu 'nu ele geçirir ve bilahare sümer bölgesinde makedon hanedanı selefkiler ’in saltanatı başlar. mö 250 yılına doğru ise gılgamış destanı, bilinen son formuna kavuşur. - Gılgamış, yarı efsanevi bir şahsiyettir. Annesi Ninsun adında bir tanrıça, babası ise Lilla adında bir şeytandır. Bu yüzden destana göre vücudunun üçte ikisi tanrı etinden, üçte biri ise insan etinden yaratılmıştır. Gılgamış, 126 yıl saltanat sürmüş ve yerini oğlu Ur-Nungal ’a bırakmıştır. - Gılgamış destanı içerik açısından 5 bölüme sahiptir: Gılgamış ve Akka , Gılgamış ve Humbaba , Gılgamış ve Gök Boğası , Gılgamış, Enkidu ve Cehennem , Gılgamış’ın Ölümü . Destan, ilerleyen zamanlarda Homeros ’tan, Herodot ’a, Vergillius ’tan Dante ’ye dek tarihte iz bırakmış pek çok önemli isme kaynaklık etmiş ve ilham vermiştir. - Destan; Sümerler’den başlayıp Akadlar’a, ardından da Babillilere geçmiştir. Binaenaleyh eserde birçok farklı kültürden esintiler görülmektedir. Destan ilk başlarda Şa Nagba İmuru olarak anılmıştır ve Akadca bu cümle, " o ki her şeyi gördü" anlamına gelmektedir. - Mutluluklar ülkesi Dilmun: Ut-Napiştim’in yaşadığı yer. Ut-Napiştim ismi Sümerce " sonsuz yaşam" anlamına gelmektedir. - Uruk: Fırat'ın kıyısında, Şuruppak ’ın güneyinde kurulmuş ilk Sümer yerleşkelerinin belki de en önemlisidir. Tufan ’dan sonra gelen kralların ve Gılgamış’ın kentidir. Tevrat ’ta Erek ismiyle anılmaktadır. Günümüzdeki adı ise Varka 'dır. Konuya dair daha fazla edinmek isteyenlere Samuel Noah Kramer'dan Sümerler ile Muazzez İlmiye Çığ'dan Uygarlığın Kökeni Sümerler 1 - 2 adlı eserleri ve Sümer Kral Destanları / Enmerkar - Lugalbanda ile Gılgamış Destanı adlı kitapları tavsiye ediyorum.

  • Bizans ve İtalyan Kroniklerinden Fatih Sultan Mehmet Portreleri

    Georgios Amirutzes Fatih Sultan Mehmet'in Trabzon Rum İmparatorluğu'nun teslimi sürecinde aracı olarak önemli bir rol oynamış olan Georgios Amirutzes, bilahare Osmanlı sarayında da büyük bir nüfus sahibi olmuş alim ve düşünce adamıdır. Keza Fatih'in yanında kendisine her türlü ayrıcalığın tanınmış olması, onun sultanın yakınlarından biri olduğunu göstermektedir. Ahvalin bu şekilde olmasında dönemin veziriazamlarından Mahmud Paşa'nın (Mahmud Paşa devşirme aslından olup, meşhur Zaganos Paşa'nın yeğenidir) da etkisi büyüktür, Zira Amirutzes'in pek çok mühim Rum ailesiyle yakınlığı bulunmaktadır ve eşi, Mahmud Paşa gibi Sırp aslındandır. Binaenaleyh Trabzon'un ele geçirilmesinin ardından payitahta getirilen bilginlerden olan Amirutzes, diğer Rumlar gibi Müslüman olmamış ve yine de sultanın yanındaki saygın yerini koruyabilmiştir. Bir diğer makbul-i padişah olan Kritovoulos'un aktardığına göre Fatih, felsefe meseleleriyle yakından ilgilenmiş ve genelde seçkin alimlerden oluşan işret meclislerine iştirak etmekten büyük keyif almıştır. Bu bağlamda sultanın bilhassa Stoacıları ve Aristocuları tercih ettiği de bilinmektedir. Ancak onun özellikle Amirutzes ile olan konuşmaları daha ziyade Neoplatonizm ile ilgilidir. Bilindiği üzere Neoplatonizm, İslam tasavvufunun da kaynaklarından birini teşkil etmektedir. Öte yandan Amirutzes, yukarıda da belirttiğimiz üzere hıristiyan aslından kopmamış olsa dahi iki oğlu, Mehmed ile İskender, müslüman olarak yetiştirilmişler, Arapça öğrenmişler ve sultanın ilgisini çeken Rumca eserleri okumasına yardım etmişlerdir. Örneğin; Amirutzes, Ptolemaios'un coğrafyasıyla yakından alakadar olmuş ve bu antik coğrafyacının eserini kullanmak suretiyle Fatih için daha basit bir harita meydana getirmiştir. Amirutzes'in bir oğlu da haritadaki isimlerin üzerine Arapçalarını yazmış ve bilahare Fatih büyük ödüller vererek Ptolemaios'un eserinin de Arapçaya çevrilmesini istemiştir. Başka bir rivayete göre, Amirutzes'in oğlu Mehmed bey, patrik 3. Maximus'tan Fatih için hırsitiyan dininin esaslarını anlatan bir kitap yazmasını istemiştir. Bu metin günümüze dek gelmemiştir lakin sultanın varoluş felsefesine büyük ilgi duyduğuna şüphe yoktur. Dönemin ruhu hasebiyle, Fatih'in müthiş entelektüel seviyesi kimi çevreler tarafından "anlaşılmak istenmeyip", onu dinsiz olarak addetmek "daha kolay" bulunmuş olsa da, bu, tamamen yanlış bir çıkarımdır ve mesnetsiz bir iddiadan fazlası değildir. Nitekim 2. Bayezid'ın da babasının zındık olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmesi de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Fatih'in ana düşüncesinin fetih alanında olup, dini bilgileri bu maksatla kullanmak istediğine dair şüphe yoktur. Yine, Fatih'i zehirleyerek öldürdüğü iddia edilen ve yeniçeriler tarafından parçalanarak öldürülen Yahudi hekim Gayetyalı Yakup Paşa'nın Venedik balyozuna, sultanın hıristiyan olduğu hakkındaki rivayetleri iletmesi de bütün bu dedikodu ikliminin ve kara propagandanın bir sonucudur. Venedikli Ressam Gentile Bellini 1477 - 1478 yılları arasında Fatih Sultan Mehmet, Venedik'ten "insan tasviri" yapmakta mahir bir ressam talep etmiş ve bunun üzerine İtalyan hükümeti, tanınmış ressamlarından Gentile Bellini'yi İstanbul'a göndermiştir. Payitahta gelmesinin akabinde sultanın isteği doğrultusunda pek çok eser üreten İtalyan ressamın günümüzde tablolarının birçoğu kayıp durumdadır. Öte yandan Bellini, sarayda ve dışarıda birçok insan tiplemesine eserlerinde hayat vermesinin yanı sıra İstanbul'daki tarihi abideleri de resmetmiştir. 1480 yılı Rodos seferi sırasında Fatih, Bellini'nin vatanına dönmesine izin vermiş ve hizmetleri hasebiyle kendisine pek çok iltifat ve ihsanda bulunmuştur. Aynı şekilde sultan, ressamın isteği üzerine Venedik doçuna hitaben bir tavsiye mektubu da yazmıştır. Fatih'in ölümünün ardından Bellini'nin tabloları 2. Bayezid tarafından saraydan çıkartılıp Kapalı Çarşı'da satılmıştır. Bunların içerisinde bugün dahi pek çok spekülasyona mahal veren meşhur Fatih portreleri de bulunmaktadır. Konstantin Mihailoviç Bartholomaeus Sırp asıllı bir yeniçeri olan Mihailoviç, Fatih'in Novaberda işgali esnasında küçük yaşta Osmanlılara esir düşmüş (1438) ve akabinde devşirilmek suretiyle 20 yıl boyunca Türk devletine hizmet etmiştir. 1463 yılına gelindiğinde ise muharebe sırasında bu sefer de Macarların eline düşmüş ve serbest bırakılmasının ardından eserinin ilk kısımlarını yazacağı Polonya'ya yerleşmiştir. 1475 yılında Roma'ya gitmeye karar veren Mihailoviç, bugün elimizde Osmanlılar hakkında ilk elden yazılan en önemli ve güvenilir kaynakların başında gelen Tractatus de Moribus Condicionibus et Nequicia Turcorum adlı kitabını 1480 yılında burada tamamlamıştır. Osmanlı imparatorluğu'na dair birçok önemli bilgiyi aktaran eser, aynı zamanda Fatih'in seferleri ve bu dönemdeki ordusu ile savaş taktikleri açısından da canlı tasvirleri içerisinde barındırmaktadır. Eseri Türkçeye çevirmiş olan hocamız Kemal Beydilli, eser ve kapsadığı konular üzerinde etraflı bir analiz yapmaktadır. Mezkur ayrıntılar, İslam dini hakkında bir yeniçerinin edindiği bilgileri yansıtması bakımından mühimdir. Yeniçerilerin kendi aralarında yaptıkları sohbetlerde hararetli din tartışmalarının da açıldığı açıkça görülmektedir. Yine, eserde, Mihailoviç'in cami vaazlarında tartışılan konuları tespit eden bölümü bilhassa dikkate değerdir. Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki tartışma konuları 5 bölümde canlı bir şekilde tasvir edilmiştir. "Bir Türk şarap içmez. Ancak saray mensupları, hizmet erbabı ve bazı beyler şarap içebilmektedirler." ya da "İmamın kılıçla minbere çıkışı, Osmanlı toplumunda gazanın daima canlı tutulduğunun açık bir göstergesidir." gibi cümleler yukarıda bahsini geçirdiğimiz mevzuya emsal teşkil etmektedir. Eserde müslümanların hıristiyanlara karşı bakışı da mütemadiyen ön planda tutulmuştur. Bunun yanı sıra devlet idaresinde adalet prensibi Mihailoviç'in bilhassa üzerinde durduğu bir husustur. Osmanlı yönetiminin tüm inanç sahiplerine karşı adaletten şaşmadığı önemle ve defaatle vurgulanmıştır. Sosyal çürümenin ve toplumsal yozlaşmanın önündeki en önemli set olan adalet anlayışının Türk devlet geleneğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermesi hasebiyle bu görüşler filhakika değerlidir. Osman Gazi'den başlayarak neredeyse fatih döneminin sonuna dek yaşamış tüm Osmanlı padişahları ile alakalı ilginç bilgiler veren Mihailoviç'in, kendi gözlemlerinin yanı sıra halk ve asker arasında yaygın olan anonim rivayetlerden faydalandığı da aşikardır (bkz: Anonim-i Tevarih-i Al-i Osman). Söz konusu anekdotlardan birkaç örnek vermemiz gerekirse: - Eşi Despina'nın Timur tarafından işret meclisine getirilmesini onuruna yediremeyen sultan, yüzüğündeki zehri içerek intihar etmiştir (bkz: Yıldırım Bayezit). - 2. Murat'ın, Timur'a vergi veren bir tabi olduğu hakkındaki rivayet gerçeği ifade eder. Şahruh bu bağımlılığı devam ettirmek istemiştir. Büyük han (Şahruh), 2. Murat'a yılda harac olarak 100 bin altın ödenmesini kabul ettirmiş ve Osmanlı sultanı kendisine gönderilen hilatı giymek suretiyle tabiliği kabul etmiştir. Ancak Osmanlı kaynaklarında harac ödendiğine dair herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. - İkinci Kosova Savaşı'na dair yazılanlar da keza ilginç ayrıntılar içermektedir. Hunyadi Yanoş yaşadığı hezimet sonrası dağlara kaçmıştır. Mihailoviç'in bu bölümde 2. Mehmet ile alakalı not da bilhassa kayda değerdir: "Şehzade Mehmet çabuk sinirlenmez. Din konusunda mutaassıp değildir. Kimseye bağımlılık göstermez. Üvey annesi Mara'ya karşı saygılı". Mihailoviç'in eserindeki bir diğer önemli bölüm ise Fatih'in maliye politikalarına dairdir. Burada özellikle Defterdar Tiftik Sinan'ın faaliyetleri hakkında verilen ayrıntılar son derece ilginçtir. Buna göre; Titrik Sinan, sultanın emriyle defterleri kontrol etmesinin akabinde Fatih'e, 10 sene boyunca yılda 40 bin kişilik bir orduyu destekleyebilecek bir hazineye sahip olduğu hususunda teminat vermiştir. Aynı şekilde, bu bölümde Veziriazam Mahmud Paşa ile Titrik Sinan arasındaki çekişme de canlı ve ayrıntılı bir biçimde tasvir edilmiştir. Hülasa ile paşa, 1458 baharında padişahın emrini yerine getirmek üzere Sırbistan'a sefere çıkmıştır. Ancak aynı yıl içerisinde hem Mora hem de Sırbistan'a sefer yapılması, asker arasında huzursuzluğa sebebiyet vermiş ve maliyeden sorumlu Titrik Sinan da bu hoşnutsuzluğu Mahmud Paşa'nın aleyhine olacak şekilde körüklemiştir. Ancak paşanın Sırbistan'daki başarıları, Sinan ve onu destekleyen ağaları haksız duruma düşürmüş ve bunun sonucunda Mahmud'un payitahta dönüşü sonrası Titrik Sinan ihanetle suçlanarak idam edilmiştir. Farklı bir nokta-ı nazar ile okuma yaptığımızda Mahmud paşa ile Titrik Sinan arasındaki anlaşmazlık, aslında Fatih döneminde devlet siyasetindeki derin görüş ayrılığını işaret etmektedir. Ancak otoriter bir monark olan İstanbul Fatihi'ne doğrudan karşı çıkmak "mümkün olmadığından", sultanın faaliyetlerine yönelik eleştiriler dolaylı yoldan yani ona yakın olan veyahut politikalarını destekleyen kimseler üzerinden yapılmıştır. Keza Fatih'in ölümün ardından tahta çıkan 2. Bayezid'in iktidarı (bilhassa Bayezid'i destekleyen ulema ve bürokratik kanadın etkisiyle) her bakımdan 2. Mehmet'in siyasetine karşı bir tepkiyi ifade etmektedir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Kemal Beydilli'den Bir Yeniçerinin Hatıratı, Halil İnalcık'tan Fatih Devri Üzerine Tetkikler ve Vesikalar, Tursun Beg'den Fatih'in Tarihi ve Franz Babinger'den Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Kör ile Topalın Kıssası: Yıldırım Bayezid ile Emir Timur'un Mektuplaşması

    Küçük bir beylik iken kısa sürede bulunduğu mevkiin kazandırdığı stratejik avantajları çok iyi kullanarak bir "devlet" şeklinde teşkilatlanan Osmanlıların tarihi gelişim çizgisi içerisinde Yıldırım Bayezid döneminin ayrı bir yeri olduğu aşikardır. Onun 1389’da biraz sancılı da olsa Osmanlı tahtına çıkışına dek geçen süreçte Osmanlı beyliği, Avrupa yakasına geçmiş olmanın getirdiği fırsatlardan istifade ederek bir ayağı Batı Anadolu’da diğeri Trakya ve Balkanlar’da olmak üzere bulunduğu bölgenin önemli bir siyasi figürü haline gelmiş durumdadır. Bilhassa Sultan Murat Hüdavendigar'ın Anadolu beyleri üzerinde takip ettiği vasallık siyaseti, Orta Anadolu’ya kadar uzanacak olan konfedere bir Türkmen dünyasının teşekkülünü sağladığı gibi, Balkanlar’daki gaza faaliyetleri de (İslami vurgularla), İran'dan Mısır'a dek uzanan coğrafyada Osmanoğulları'na tabiri caizse gıpta ile bakılan ayrı bir şöhret daha kazandırmıştır. Velhasıl Yıldırım Bayezid, Kosova Savaşı 'nda hayatını kaybeden babası 1. Murat’ın yerini aldığında bir " gazi / uç devletin" liderliğini üstlendiğinin farkındadır. Nitekim bundan sonraki hayli mütecasir ve dönemin kaynaklarında "pervasız" olarak da nitelendirilen faaliyetlerini, Osmanlı'yı tüm müesseseleriyle teşekkül etmiş ve büyük idealler peşinde koşan bir "imparatorluğa" dönüştürme çabası belirleyecektir. Tahta geçişinden hemen sonraki ilk siyasi faaliyetlerine kısaca göz atıldığında, Yıldırım Bayezid’in Anadolu ve Rumeli’de nasıl bir yol haritası izleme düşüncesinde olduğunun ilk emareleri ortaya çıkmaktadır. Kısa sürede belki alternatifsiz kalmasının da etkisiyle, içeride otoritesini kabul ettirdikten sonra babasının vasallarını bu defa doğrudan tabi hale getirme amacının peşine düşmüş olması ise son derece manidardır. Muhtelif kaynaklarda vasal beylerin Karamanoğulları 'nın liderliğinde Osmanlılardan kopma noktasına geldiği, Yıldırım Bayezid’in da bu sebeple onların üzerine yürüdüğü hususundaki meşruiyet arayışlarını bir tarafa bırakırsak, onun daha başından itibaren Anadolu’daki bütünlüğü kendi hakimiyeti altında sağlama ve vasallık bağını ortadan kaldırıp tabilik siyasetini devreye sokma amacıyla hareket ettiği söylenebilir. Öteki taraftan İlhanlılar 'ın varisi olma propagandasını esaslı şekilde ortaya koymak suretiyle Anadolu üzerinde vesayet siyaseti takip eden Timur’a karşı, Ön Asya 'nın ilk sahipleri olarak Selçuklu ların mirasının üstlenilmesi, Yıldırım Bayezid adına, mezkur toprakların hakimiyeti mücadelesinde siyasi taraftar toplama bakımından başvurulan en mühim meşruiyet aracı olarak öne çıkmaktadır. Cihanşümul olma iddiasındaki iki devletin arasındaki çekişme; tedricen, tali unsurların da etkisiyle daha da gerilimli hale gelecek ve 1402 yılında Çubuk Ovası 'nda gerçekleşen Ankara Savaşı ile nihayete erecektir. Ankara Savaşı'ndan evvel Timur ile Yıldırım Bayezid arasında mektuplaşmaların olduğunu tarihi kaynaklar ittifakla bildirmektedirler. Yapılan araştırmalar sonucunda, Timur’un üç mektubu ile Yıldırım’ın ona yazdığı cevapların Arapça olarak Feridun Ahmed Bey ’in Münşeât ’ında ve bu mektupların Türkçe suretlerinin ise Hoca Sadeddin ’e ait olduğu belirtilen el yazması Münşeât mecmuası nda oldukları tespit edilmiştir. 1. Mektup ve Cevabı Timur, Yıldırım Bayezid’e yazdığı birinci mektubunda özetle; Kara Yusuf ile Bağdat Sultanı olan Ahmed Celayir’in, Osmanlı idaresine sığınma taleplerinin kabul edilmemesini, bu iki kişinin yakalanıp aileleri ile birlikte ya kendisine teslim edilmelerini veya öldürülmelerini ya da Osmanlı mülkü dışına çıkarılmalarını istemiştir. Yıldırım Bayezid ise Timur’un bu gibi isteklerini tabiri caizse emri vaki saymış ve muhtemelen kendisine iltica edenlerin kışkırtmalarının da etkisiyle rakibine çok sert ve hakaretamiz bir cevap göndermiştir: "...Ey ihtiyar köpek, tekfurdan daha şiddetli kafirsin. mektubunda bizi korkutmak ve hile ile kandırmak istemişsin. Osmanlı sultanlarını, Acem padişahlarına benzetme. Osmanlı askerleri de, ne Kıpçak ülkesi Tatarı gibi sıradan insanlar, ne de Hint toplulukları gibi başı boş, sere serpe avare kalabalıklar değildirler. Osmanlı askerleri, Irak ve Horasan askerleri gibi hamiyetsiz ve perişan olmayacak kadar onurlu askerlerdir. Yine sen, Osmanlı askerlerini Şam ve Halep (Memluk) askerlerine de benzetmeyesin ... Bu mektup eline geçtikten sonra savaş meydanına her kim ki gelmeyip kaçarsa, onun eşi üç talakla kendisinden boş olsun ...". 2. Mektup ve Cevabı Karşılıklı yazılan bu sert ve aşağılayıcı ilk mektupların akabinde taraflar daha temkinli olmayı yeğlemiş ve üsluplarını yumuşatmayı tercih etmişlerdir. Timur : "Sen kendini Allah yolunda cihad eden, bizi ise haksız yere kan döken bir kâfir ve beni yeni yetme bir savaşçı saymışsın. Bil ki, ben kırk yıla yakın bir süredir nefsimi cihada adamışım. Bu cihatlar sonunda kaleler ve ülkeler fethederek, beldeleri kurtarmakla meşgulüm. Kaldı ki bu halim, dünden daha açık ve kesindir. Bu mücadeleler esnasında, çok sayıda kişi bize itaat etmiş ve yolumuzda canlarını feda etmiştir. Siz niçin bize hizmet etmekten kaçıyor, sevgi göstermiyorsunuz ? Hem yaşça da senden büyük durumdayım. Bu güne kadar hangi tarafa gittiysem, kısa sürede orayı ele geçirdim. Sivas ’ı da kısa zamanda elde ettim. Sen Malatya ’yı muhasara ettin, dört ay elde edemedin ve geri dönmek zorunda kaldın. Sinop Kalesi 'ni ne zamandan beridir elde edemedin. Mektubundaki gibi tehdit ve gurura kapılma, akıl yolundan uzak sözlere cesaret etme. Kaldı ki Sivas’ta ele geçirdiğim adamlarınızdan durumunu anlamış haldeyim. Dolayısıyla pek çok Müslümanı rencide etmek, han ve mallarını harap etmek uygun görülmemiştir. Bu sebeptendir ki, güzel cevap vermeyi yüksek bir iş olarak bil, ülkeni harap etmekten kurtarmış olursun. Bizimle anlaşma yoluna döner, özür dileyen bir ifade ile cevap verirsen, aramızda dostluk ve sevgi olur. Böylece Frenk kafirine fırsat vermemiş olur, biz de Sivas’tan çekilerek geri döneriz. Bizim niyetimiz ve meylimiz sizi zayıf düşürerek meşgul etmek, böylece kefere dinine yardım etmek değildir. Bizi ve askerimizi kâfir, dinsiz, sapık itikatlı mezhep sahibi ve çirkin adetleri bulunmakla itham etme. Bizim askerimiz babadan ataya Müslüman ve Müslüman çocuklarıdır. Niçin hidayete layık olmasınlar ? Kaldı ki, Osmanlı’nın askerleri çoğunlukla kafirlerden devşirme olduğu açıktır. Davamız cihangirlik olup, saltanatımız adına hutbeler okunmaktadır, sikkeler basılıdır. Müslümanların ûlü’l-emri olduğumuzda şüphe yoktur. Bizim soyumuz, İlhân-ı Alişân ’a ulaşmaktadır. Eğer samimi selâmınızla beraber iyi ifadeler içeren mektubunuz gelirse, her iki taraf arasında yumuşama ve sevgi peyda olur. Aksi halde kılıç ortaya çıkınca, kaleme yer kalmaz ve’s-selâm..." Yıldırım Bayezid : "Zamanın cihan sultanı olan Timur-i Köregen, Sivas’a gelip yerleşmeyi, bizim Tebriz ’e yöneldiğimize benzeterek tuhaf kıyaslamada bulunmuşsun. Kaldı ki biz, Kefe ’den Şirvan ’a varıp, o ülkeye asker çıkarsak, kim mani olabilir? Kıpçak halkı sizden bıkıp usandığı için bizimle beraber olmayı tercih etmektedir. Malatya ve Sinop hususundaki iddianız da doğru değildir. Bazı sebeplerden dolayı muhasaradan vazgeçilmiştir. Yoksa bizim askerimizin azlığı veya sizin askerinizin çokluğundan dolayı olmamıştır. Kastamonu ve Karaman hakimlerinin inatları ve o sırada fırsat bulup, bazı vilayetlerimize saldırmaları, bizim Malatya ve Sinop’taki muhasarayı kaldırmamızı zaruri kılmıştır. İyi bil ki, atam Ertuğrul Han üç yüz kadar gazisiyle beraber, Hülagu Tatar’ından on bin Tatar’a vurup, Alaeddin Keykubat ’a galip gelenleri mağlup etmiştir. Bundan sonra devlet idare etme şerefine nail olmuş, hilat kendisine verilerek, Allah’ın lütfu ile Al-i Selçuk ’un yerine idareyi elde tutması isyan ve baş kaldırma ile olmamıştır. Osman Bey ’in ilk cülusundan itibaren, dört tarafında bulunan kafirlerle gece gündüz iki yüz binden fazla askeriyle cihat etmiştir. Bu saltanat yıldızımız bugün dördüncü tabakaya erişmiş ve şimdiye kadar fethettiğimiz kale ve kasabaların sayısı geçmiş sultanların hayalinden geçmesi dahi mümkün olmamıştır. Bizim nazarımızda; dünya ve içindekilerin kıymeti, Allah yolunda cihat etmenin yanında saman çöpü kadar değeri yoktur. Osmanlı askerine Abdullah oğlu demekten fazlasıyla zevk duyarız. çünkü bütün Sahabe-i Kiram ın ataları kafir iken, kendileri Müslüman oldular. Böyle Müslüman olanlar, insafı olmayan Müslümanzadelerden çok çok üstündürler. Siz Sivas’ı harap idüp, Ehl-i İslam’ın ırzını pâyimâl etdükten sonra ne denile bilir ki! Siz, ilk suçlamayı kendinizden gidermeye uğraşıyorsunuz. Arapça ve Farsça gelen mektuplarınızda sertlik, kabalık, kibir ve gururdan başka bir nesne yoktu. Al-i osman, hile ile ülkeleri kendisine mülk edinmemiştir. Mektuplarımız akıllı devlet erkanımızla yapılan istişareler sonrası yazılmıştır..." 3. Mektup ve Cevabı Timur : " Sungur Çavuş ve Hacı Bayezid ile gönderdiğimiz haberler doğrudur. Sizin küffarla savaştığınızı biliyoruz. Bu tarafta Gürcü kafirlerle biz savaşıyoruz. Hem siz hem de bizler bu konuda mutluyuz. Bu durumun sayısız faydaları her iki tarafa olmaktadır. Yazdıklarımızda zerre kadar şaibe ve şüphe olamaz. Antlaşma kararı olursa, Mısır’la aramızda olanlardan ıslah edici olunması isteğiniz uygun görülmemiştir. Çünkü ölen eski Mısır valisi, elçilerimizden Irak ve Acem’in büyük saygı duyduğu Bahaddin Savcı ’yı haksız yere öldürdü. Yine uzun süredir hapsettiği Gönültaş ’ı serbest bırakması için elçi gönderdiğim halde isteğimi yerine getirmedi ve o günahsızı hiç endişe duymadan katletti. Biz Şam ve Halep’e geldiğimizde, Mısır’da Hacı adındaki elçileri gelip hapsolunan Otlamış ’ı Halep’e gönderelim dediler. Fakat bu sözünde aksini yaptılar. Senin, şimdi Mısır valisi olan kimseye oğlumuzdur demeni uygun görmedik. Onu Sultânu’l-Harameyn elkabıyla anmanız doğru olmaz. Belki Mücâvirü’l-Harameyn demeye layık değillerdir. Bize dost olmayanı, kendinize yakın ve sevdiklerinize dahil etmeyiniz. Saltanat işleri nezakete bağlıdır. Dikkat edilecek yönleri çoktur. Ahmed Celayir şimdi Bağdat yakınlarına gelmiş, biz de oraya asker göndermişiz. Tekrar size taraf kaçar gelirse sahip çıkmayıp, bilakis yakalayıp bize teslim etmeniz sizden isteğimizdir. Erzincan ’a varıp, yerleri tahrip için şimdilik serhadda durularak elçilerinizin gelmesini beklemekteyiz." Yıldırım Bayezid : "Mısır hakimi ile aranızda geçen olaylardan dolayı bizim niyetimizi doğru anlamamışsınız. Biz arzu etsek Mısır’ı fethetmeye her zaman kadiriz. Ahmet Celayir tekrar geri Osmanlı topraklarına gelirse, Kara Yusuf ile birlikte ikisini size teslim etmemi istemişsiniz. Biliyorsunuz ki Hülagu Dârü’s-selâm’ı alıp İran ’ın çoğunu eline geçirdiği sırada, halifenin amcası çocuklarından bir iki kişi Mısır’a Kahire valisi Baybars ’a sığındılar ve onun himayesine girdiler. Hülagu’nun Bağdat valisi olan Karaboğa Noyan , Baybars’la cenk ettiler. Halifenin amcasını Mısır askeri sanıp, orada şehit ettiler. Kaçanlar şimdiye kadar Kahire’de kaldı ve Hülagu Han onları geri istemedi ve takip de etmedi. Şimdi bu dostunuz feleğin tokadını yemiş bir iki kişiyi himaye etmekle hatırınızı kıracak bir durum olamaz. Zira Hülagu böylesine cüzi şeylerden vazgeçmiştir. Muradımız Sivas ve çevresinden elinizi çekmenizdir. Bunu yerine getirmeniz güzel bir işaretinizin gereği olduğu anlaşılacaktır. Ancak her halde Allah’ın takdirinden kaçılmaz ve bizim kimseden korkumuz yoktur ..." 4. Mektup ve Cevabı Timur : Şimdiye kadar sulh için çalıştım ve nihayet Sivas’a gelmem söz konusu oldu. Kafire fırsat vermemek, İslam diyarlarını harap etmekten endişe edip, Şam tarafına giderek Mısır azizinden intikamımızı aldık. Sizin hasta olduğunuz hususu ağızlarda dolaşırken, biz bunu fırsat bilip dikkate almadık. Ancak siz fırsat bulunca bize bağlı olan Erzincan’a gelip valimizi rencide ettiniz. Adamımız olan Taharten sulhu sağlamak için sizin pişman olduğunuzu bize yazmıştır. Biz de güvendik ve sulh için antlaşmaya varılacağı umuduyla birkaç kez mektuplar gönderdik. Ama siz gittikçe artan bir katı tutum içerisinde oldunuz. Ta ki biz ve askerimiz için kafir ve kafirden daha eşed kafirlerdir demeniz sözü her yerde söylenir olmaya başladı. Elçileriniz olan Sungur ve Ahmed adamlarınız uzun süredir yanımızdadırlar. İslamlığımızı ve inancımızı biliyorlar. Hedefimiz Kefe ve Kırım yönüne iken, Şirvan’dan geri dönüp tekrar Erzincan’dan o tarafa varmak icap etti. Semerkand ’da bulunan oğlum Muineddin Muhammed Sultan Bahadır da askeri ile birlikte bana katılacaktır. İsteğimiz Erzincan’a varmadan ve askerimiz şehirlerinize girmeden önce Sivas, Malatya, Elbistan, Erzincan ve Kemah’ın bize bırakıldığını sağlam bir ahitname ile bildirmenizdir. Sulha muhalif değilim ve bağlıyım. Bu sulhun bir suretini Mekke-i Mükerreme ’de Bâbü’l-Harâm ’da kapalı muhafaza olunsun ki, kimin bu sulha uyup uymadığı ortaya çıksın. Bu mektup Sungur, Ahmed ve Hacı Bayezid ile gönderildi." Yıldırım Bayezid : "Timûr-i Köregen hazretleri, ilgi uyandıran antlaşmaya dair mektubunuz, ben Sivas’a geldikten sonra ulaştı. Ben bu sırada antlaşma hazırlığı içerisinde bulunuyordum ki; nâgâh (vakitsiz saatte) sulha muhalif bir başka mektup Karaman fesatları elinden orduyu humayunumuza erişti ve antlaşmanın gecikmesine sebep oldu. Devlet erkanımızdan akıllı kişiler bu durumu şöyle değerlendirdiler. İkinci mektup ilk karışık dönem sürecinde yazılarak elçi ile gönderildi. Karaman topluluğu ki eskiden beri ocağımızın düşmanı olmuşlardır, bunlar elçimizi öldürüp, fitne iyice ayyuka çıkıncaya kadar mektubu sakladılar. Musalaha olacağı ihtimalini görünce, bu kez bazı rezilleri üzerimize gönderip bizi şüpheye düşürmüşlerdir. Rezillerin eline düşen mektubun gecikmesinin sebebi dahi biz olmadığımız hususu malumunuzdur. Bu durumu yaltaklanma olarak görürseniz hayır, asla düşmandan yüz çevirmek adetimizden değildir. Sulh ve cengin cezası ve mükafatı buna sebep olan tarafa aittir. Eğer bir kimse fitneye sebep olursa, Allah’u teala onun cezasını versin ..." Konuya dair fazla bilgi edinmek isteyenlere Mükrimin Halil Yinanç'ın Feridun Bey Münşeatı adlı makalesini okumalarını tavsiye ediyorum.

  • Bir Sarayın Anatomisi: Topkapı

    Rönesans hükümdarlarının çok katlı ve heybetli saraylarının aksine, çiçek tarhları ve servi ağaçlarıyla bezenmiş geniş avluların çeperlerinde yer alan ve çoğu tek katlı müstakil yapılardan oluşan Saray-ı Cedide-i Amire ya da hepimizin bildiği ismiyle Topkapı Sarayı, yalın bir gözlemin sonucunda "gelişigüzel gruplaşmış gösterişsiz bir yapılar topluluğu" olarak nitelendirilebilir. Ancak bir zamanlar dünyanın kalbinin attığı yer olan Saray-ı Hümayun, gören gözler için çok daha fazlasını ifade etmektedir ... 1465'te inşasına başlanıp, 1478 yılında tamamlanan Fatih Sultan Mehmet'in yeni sarayının mimarisi, hükümdarın şahsına erişimin dikkatle sınırlanması gereken yüce bir varlık olduğu fikrini yaymaktadır. Daha büyük bir otoriteye doğru hareketin yukarı yönde olduğu çağdaş mecazdakinden farklı olarak ve dahi Fatih'in ortaya koyduğu yeni imparatorluk vizyonu doğrultusunda Osmanlılar, kişinin içe doğru hareket etmek suretiyle iktidara yaklaşması gerektiği inancında olmuşlardır. Binaenaleyh sarayın mekansal düzenlemesinin doğrusal olması bu manada değerlendirilmelidir. Aynı şekilde, Osmanlıların nezdinde padişahın kudretinin taşıyıcısı büyük ikametgahlar değil, geniş insan kitlelerinin denetim altında tutulmasıdır. Nitekim Topkapı'nın yayılmış olduğu alan göz önüne alındığında, bu kaide fazlasıyla karşılanmaktadır. Topkapı'nın ana girişi, saray külliyesinin etrafını çeviren yüksek duvarlardaki en büyük geçit olan Bab-ı Hümayun'dur ve burada nöbet tutan saltanat muhafızları, sarayın üç avlusu içerisinde en kamusalı olarak tabir edebileceğimiz birincisine giriş çıkışları kontrol etmektedirler. Yine, birinci avluda dilekçe sahiplerinin başvuruları ya da şikayetleri, Deavi Kasrı olarak bilenen yerde kabul edilmektedir. Cebehane olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi, Darphane-i Amire, sarayın su dağıtım şebekesi, hayvanat bahçesi ve bir hastane, sarayın birinci avlusunda bulunan diğer hizmet binalarıdır. O dönemlerde en çok tercih edilen kişisel ulaşım aracı olan atların sahipleriyle birlikte birinci avluya dek girmesine izin verilirken, Orta kapı'dan girilen geniş ikinci avluya yalnızca padişah at sırtında geçebilmektedir. İmparatorluğun kurucu babası hüviyetindeki 2. Mehmet'in belirlediği teşrifat kurallarına göre; yeni bir padişah tahta çıktığında cülus töreni resmi olarak burada yani ikinci avluda gerçekleştirilmelidir. Sultanın, dini bayramlar için düzenlenen merasimlerde devlet erkanını ve asker kullarını kabul ettiği yer, yine ikinci avludur. Tören alanı olmasının yanı sıra bir çalışma mekanı işlevine de sahip olan ikinci avlu, imparatorluğun hükümet merkezi Divan-ı hümayun'un toplandığı Kubbealtı'na da ev sahipliği yapmaktadır. 16. yüzyılda Osmanlı imparatorluğu'nun yönetim aygıtı genişlemiş, binaenaleyh gelirlerin ve kırtasiye işlerinin hacmi de büyümüştür. Bunun sonucunda Kanuni devrinde eski divanhane tamamen yıkılmış ve yerine daha görkemli bir salon inşa edilmiştir. Yeni yapıda, Divan'ın toplantı odasına ilaveten, devlet arşivi ile Reisülküttablık için de mekanlar yaratılmıştır. İlginçtir ki; Venedikli Marco Minio'nun aktardığına göre Divan-hümayun'un ihtişamlı yeni hüviyeti için yapılan masrafları, devrin veziriazamı Pargalı İbrahim Paşa bizzat karşılamıştır. Yeni yapıya ek olarak bir de Kubbealtı'nın bitişiğine sekiz kubbeli gösterişli bir hazine binası (bkz: Dış hazine) dikilmiş ve ardından da imparatorluğun altın ve gümüş rezervleri, Osmanlı fethinde kısa bir süre sonra 2. Mehmet'in eski Bizans surlarında inşa ettirdiği heybetli bir hisar olan Yedikule'den buraya nakledilmiştir. Öte yandan Divan-ı hümayun'un üzerinde yükselen ve padişahın emrindeki devlet görevlilerinin düzgün bir şekilde çalışıp çalışmadıklarını gözlemlediği yer olan, kafesli küçük bir odaya da sahip kule ise 15. yüzyılın sonlarına doğru Fatih tarafından inşa ettirilmiştir. Adalet Kulesi ismiyle anılagelen yapı, saray surlarına tepeden bakmakta ve tabiri caizse hükümet ile halk arasındaki toplumsal sözleşmenin cisimleşmiş hali olduğunu (padişahın, sadakat karşılığında tebaasına sağladığı adalet) ilan etmektedir. Genel itibariyle ikinci avlunun siluetinin, saltanatın simgeleri olan adalet ve cömertliği vurguladığı gören gözler için mübindir. Divan-ı hümayun ikinci avlunun enerjisini üretirken, mimarisine, burayı en içteki üçüncü avludan ayıran büyük ana kapı damgasını vurmaktadır. Bu kapının ismi Babüssaade olup, kişinin imparatorluğun ruhuyla karşılaşmak üzere olduğuna işaret etmektedir. Osmanlıcanın ana kapılar, kapılar ve eşikler ile ilgili zengin sözcük dağarcığı, kısmen Bizans teamüllerinden kısmen de Orta doğu'nun saltanat geleneğinden miras alınmış olan, "iç mekanların mahremiyetine gösterilen saygıyı" yansıtmaktadır. Saadet kelimesi Osmanlılarda olumlu çağrışımları olan bir terimdir ve Arapçadan alınmış olan sözcük, Orta Asya Türk geleneğindeki kut kavramına yakın bir anlam taşımaktadır. Nitekim padişahın ikametgahına sıklıkla Darüssaade denmekte ve büyüklük halesini, sultan ile konutunun varlığından alan İstanbul da zaman zaman bu isimle anılmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman'ın ve ona mukabil Pargalı İbrahim'in, hükümdarın şahsını daha yüceltme çabası Babüssaade'nin hemen arkasında yer alan Arz odası'nın yenilenip geliştirilmesinde bir kez daha kendini göstermektedir. Padişahın, yalnızca en yüksek mevki sahiplerini kabul ettiği odaya mermer sütunlar, altın yaldızlı mavi çiniler, gümüş kaplama ocaklar ve mücevher kakmalı bir tahtın eklenmesiyle birlikte imparatorluğun süper güç vurgusu somut bir hale gelmiştir. Siyaset dünyasıyla bu son bağlantı noktasının ötesinde ise padişahın "mahrem dünyası" uzanmaktadır. İç avlunun sol köşesinde yer alan Has oda'da, yine Süleyman'ın dokunuşlarıyla, dışarıya bakan teras berkitilmiş ve daireye bir de asma bahçesi eklenmiştir. bu seyir terasından Suriçi İstanbul ve Bilad-ı Selase'nin (Galata, Eyüp ve Üsküdar) muhteşem manzaralarının yanı sıra Boğaz ile Haliç'in insana huzur veren mavisi de izlenebilmektedir. İç avlunun sağ köşesinde ise İç hazine yer almaktadır. Burası, dört odasında imparatorluğun sahibi olduğu zenginliklerin (örneğin; Şah ismail'in tahtı) saklandığı büyük bir müstahkem mevki olarak göze çarpmaktadır. Ancak bu uzak avlunun en dikkat çekici yapıları, ileride yüksek devlet görevleri için en çok gelecek vaat eden erkek devşirmelerin eğitimine ayrılmış olan yapı topluluğu yani Enderun'dur. Eğitim sürecindeki İçoğlanlarının yaşam alanı ise avlunun her iki tarafında da yer alan 5 koğuştan müteşekkildir. Zaman içerisinde bu çocuklardan en yeteneklileri Has oda'da padişahın özel hizmetine seçilmek suretiyle onurlandırılacaktır. Mezkur elit grubun içerisindeki en gözde dördü, sultana gittiği her yerde eşlik etmektedir. Diğer yandan padişahın has odasına dek yükselemeyen içoğlanlarının tesellisi, Seçilmişler arasında olduklarını bilmeleridir. Devam eden sadakatlerinin ve mükemmel performanslarının onları, efendilerinin başka lütuflarına mazhar edeceğinden şüpheleri yoktur. Keza sistem o kadar kusursuz görünmektedir ki Nicolo Machiavelli, hizmet ettiği Medici prensine Osmanlı imparatorluğu'nun fethetmeyi zorlaştıran nedenlerden birinin de vezirlerin, kölelerin ve sultana bağımlı olanların rüşvetle satın alınmalarının mümkün olmadığı bilgisini vermiştir. Son olarak Topkapı Sarayı'nın, bilhassa yabancı gözlemcilerde, en çok merak uyandıran kısmı ise şüphesiz Harem-i Hümayun'dur. 16. yüzyıl tarihçisi Neşri, Harem terimini aşılması imkansız duvarların içine alınmak suretiyle yaratılan uzamı anlatmak için kullanmıştır. Harem sözcüğünün Arapça kökleri ve zaman içerisinde kullanılma biçimleri, birbiriyle ilişkili olduğu açık iki genel anlam taşımaktadır: "Yasak ya da haram olan bir kutsal" ve "dokunulmaz ya da tabu olan bir uzam". Keza 16. yüzyıl Osmanlı dünyasında en hürmet gösterilen mekanlar yani camilerin iç kısmı, Kudüs'teki Mescid-i Aksa ve kutsal kentler Mekke ile Medine her daim Harem şeklinde anılagelmiştir. Osmanlıların padişahın etrafını kuşatan alanı harem olarak nitelemeleri, iktidarı nasıl kavradıklarını ve değerlendirdiklerini açık bir biçimde göstermektedir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Prof. Dr. Gülru Necipoğlu'ndan Architecture, Ceremonial and Power / The Topkapı Palace in the Fifteenth and Sixteenth Centuries, Jean Baptiste Tavernier'den 17. yüzyılda Topkapı Sarayı ve John Freely'den Osmanlı Sarayı: Osmanlı Sultanlarının İstanbul’daki Özel Hayatları adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Bir Orta Çağ Serüveni / İkinci Haçlı Seferi

    Outremer'deki Hristiyan devletleri Birinci Haçlı Seferi sonrası, Müslüman komşuları olan Mısır'daki Fatımiler ile Suriye ve Irak'ta kontrolü elinde bulunduran Selçuklu Türkleri arasında yaşanan ihtilaflar hasebiyle neredeyse yarım yüzyıl boyunca "güven içerisinde" varlıklarını sürdürmüşlerdir. Zaman zaman Franklar ile Müslümanlar arasında muhtelif çatışmalar yaşansa da bunlar küçük meselelerdir ve genel itibariyle bölgedeki Hristiyan varlığını tehdit etmemektedir. Hatta mezkur Müslüman beyler, ihtiyaç duydukları takdirde "ortak düşmanlarına" karşı Outremer ile ittifak kurmakta da herhangi bir beis görmemişlerdir. Söz konusu "ortak düşman" mefhumunu en iyi karşılayan isim ise şüphesiz, 1127 yılında Bağdat'taki Abbâsî Halifeliği adına kendisini Kuzey Irak'ta bulunan Musul'a Atabey olarak atayan Selçuklu Türkü Imadüddin Zengi'den başkası değildir. Onun, 1144 yılında ilk kurulan Haçlı devleti olan Edessa Kontluğu'nu (bkz: Urfa) Hristiyanlardan geri alması, Arap vakanüvisler tarafından Franklara karşı Doğu'da gerçekleştirilecek olan cihadın miladı olarak kabul edilmektedir. Aynı şekilde, Urfa'nın düşüşü batıda yarattığı etki bakımından, iki Avrupa kralının önderliğinde denizden ve karadan gerçekleştirilmiş İkinci Haçlı Seferi'nin altında yatan asli motivasyon kaynağı olarak da nitelendirilmektedir. Aslına bakılırsa Hristiyan dünyası başlangıçta, Edessa'nın kaybına tepki vermekte ağır davranmış ve bunun üzerine Papa Üçüncü Eugenius 1145 sonbaharında Yedinci Louis'ye bir mektup yazarak kraldan, kutsal toprakların müdafaası için yeni bir Haçlı Seferi düzenlemesini talep etmiştir. O dönemde 25 yaşında olan ve çevresi tarafından aceleci, zayıf ve açgözlü olarak nitelendirilen Fransa Kralı, Roma'nın söz konusu talebi üzerine Noel arifesinde baronlarını toplantıya çağırmış ve haçı alacağını beyan ederek onlardan da aynı şeyi yapmalarını beklediğini ifade etmiştir. Ancak kısa bir zaman önce Louis, vasallarından Champagne Kontu'nun topraklarını ele geçirdiği için baronların tepkisini çekmiş durumdadır ve binaenaleyh onlardan beklediği olumlu geri dönüşü alamamıştır. Yine de feodal beyler, konunun tekrar istişare edilebilmesi adına 1146 yılının Paskalyasında Burgonya'daki Vézelay'da toplanmayı kabul etmişlerdir. Durumun kritik olduğunun farkında olan Louis, vakit kaybetmeden dönemin popüler bir figürü olan meşhur vaiz ve Tapınak Şövalyeleri'nin sözcüsü hüviyetindeki Bernard de Clairvaux ile iletişime geçmiş ve onu, Vézelay'daki bir sonraki toplantıda vaaz vermesi adına ikna etmiştir. Bernard, faaliyetleri sayesinde sahip olduğu "Papaların ve Kralların Dostu" kimliği bir tarafa (Papa Üçüncü Eugenius, Bernard'ın kurucusu olduğu Clairvaux'da keşişlik yapmış ve aynı zamanda Fransa Kralının kardeşi de kısa bir süre önce söz konusu manastırda Süsteryenlere katılmıştır) aynı zamanda çileciliği, inancı ve belagati sayesinde çağının görece en etkileyici ruhani figürü haline gelmiştir. Nitekim onun Vézelay'da vaaz vereceği duyulduğunda, tıpkı Papa Urbanus'un Clermont'ta Birinci Haçlı Seferi için çağrıda bulunduğu esnada olduğu gibi, Fransa'nın dört bir yanından insanlar bölgeye akın etmiş ve oluşan kalabalık, vaazın yapılacağı katedrale sığmadığından dolayı şehrin dışındaki tarlalara platformlar kurulmuştur. Nihayetinde vaaz o kadar etkili olmuştur ki; Bernard, kalabalığın Deus Vult haykırışları arasında haçı almak için öne çıkanlara kendi cübbesinden yırttığı şeritleri vermek durumunda kalmıştır. Mezkur kimselerin başında da Kral Louis ve baronları gelmektedir. Nitekim çoğu da İlk Haçlıların oğulları veya torunlarıdır. Bernard ise birkaç gün sonra Papa'ya yazdığı mektubunda yaşadığı deneyimi şu şekilde ifade etmiştir: "Siz emrettiniz; ben itaat ettim. Ağzımı açtım, konuştum ve bir anda sonsuz sayıda Haçlı çıktı. Köyler ve kasabalar artık terk edilmiş durumda. Her yedi kadına karşılık bir erkek bile bulamazsınız. Her yerde kocaları hala hayatta olan dul kadınlar görürsünüz." Bernard'ın mesajı, Fransa ile de sınırlı kalmamıştır. Dinamik vaiz, Vézelay'den sonra Fransa'nın kuzeyindeki Flanders'e gitmiş ve buradan da İngiltere halkına hitaben bir mektup yayınlamıştır: "Ülkenizin genç ve dinç erkekler bakımından zengin olduğu biliniyor. Dünya onlara övgülerle dolu ve cesaretlerinin ünü herkesin dilinde. Bu fırsatı kaçırmayın. Haçı sizler de alın. Pişman bir yürek ile itiraf ettiğiniz tüm günahlarınız için hemen bağışlanacaksınız. Bedeli hiç de pahalı değil, eğer alçakgönüllülük ile takarsınız karşılığının Cennetin Krallığı olduğunu göreceksiniz." Bilahare Haçlı Seferi haberleri Almanya'ya kadar ulaşmış ve mevzubahis çağrı talihsiz bir biçimde, cahil halk kitleleri tarafından Ren Nehri boyunca ikamet eden Yahudilere karşı girişilen pogromlara yol açmıştır. Bernard, bu kıyımın önüne geçebilmek adına ivedi bir şekilde bölgeye intikal etmiş ve itidal çağrısında bulunmuştur. Yine, halkın duygularını kontrol etmek ve yönlendirmek adına Almanya'nın gönülsüz Kralı Üçüncü Konrad'a da haçı alması için bizzat çağrıda bulunmakta herhangi bir beis görmeyen Clairvaux'lu, bu girişiminde de başarı olmuş ve Konrad, 1146'nın Noel'inde kutsal toprakları müdafaa etmek için doğuya gideceğini ilan etmiştir. Ertesi yılın bahar aylarında ise Papa Eugenius, Kastilya Kralı 7. Alfonso'nun İspanya'daki Müslümanlara karşı giriştiği seferi kutsamak suretiyle bu teşebbüsü de bir Haçlı Seferi olarak kabul etmiş ve 1147'nin sonbaharında Kuzey Avrupa'dan gelen bir Haçlı filosu, Portekizlilerin Lizbon'u Arapların elinden almasına yardım etmiştir. Hulasa İkinci Haçlı Seferi, büyük ölçüde Bernard'ın enerjisi sayesinde ivedi bir biçimde hem Doğu hem Batı'da İslam güçlerine karşı beynelmilel bir sefer hüviyetine bürünmüştür. Tapınak Şövalyeleri'nin Haçlı Seferindeki Rolü Tapınak Şövalyeleri'nin kuruluşlarından itibaren giderek artan önemi, 27 Nisan 1147'de 7. Louis ve Papa 3. Eugenius'un İkinci Haçlı Seferi'nin planlarını görüşmek üzere, tarikatın Avrupa merkezi haline gelen Paris Tapınağı'nda buluşmalarından da kolayca anlaşılabilmektedir. Söz konusu toplantı esnasında 4 başpiskopos, 130 Tapınak Şövalyesi ve en az bir o kadar da şövalye yamağı hazır bulunmaktadır. Toplantıda şövalyelerin, doğuya giden Fransız ordusuna eşlik etmesi kararlaştırılmış ve muhtemelen bu vesile ile Papa, Tapınakçılara, beyaz cüppelerine kutsal toprakların müdafaası sırasında ölmeye hazır olduklarını simgeleyen kırmızı haçı takma hakkını vermiştir. Eugenius ayrıca Haçlı Seferini finanse etmek adına tüm kilise mallarına konulan vergiyi tahsil etmek üzere şövalyelerin hazinedarını görevlendirmiş ve mevzubahis gelişme bir anlamda, Paris Tapınağı'nın, Fransa Krallığı'nın fiili hazinesi olarak hizmet vereceği 150 yıllık meşum ilişkinin de başlangıcını teşkil etmiştir. Bilahare Fransa Tapınak Üstadı Everard des Barres, Fransız ve Alman ordularının doğuya geçişi için kullanılacak güzergahı belirlemek üzere 7. Louis tarafından Konstantinopolis'e, 1. Manuel Komnenos'un yanına gönderilmiştir. Bu gelişmeler yaşanırken Bizans İmparatorluğu, Sicilya'nın Normanlardan alınması gibi birtakım iç meselelerle uğraşmakta olduğu için Seferin genel komutanları, özellikle Edessa'dan sonra doğudaki en önemli hedefin Kudüs olacağını çoktan öngörmüşlerdir. Keza, Bernard de Clairvaux da, Hristiyanların bu kutsal şehri ele geçirerek inançlarını savunmak için Kudüs'ü tehdit eden her türlü güce karşı seferber olmaları gerektiğini tekrarlamıştır. Eylül 1147'de Alman İmparatoru Konrad'ın ordusu Konstantinopolis'e varıp da, Boğaz'dan Anadolu'ya geçirildiğinde ve onu, bir ay sonra Louis'nin askeri birlikleri izlediğinde her şey yolunda gibi gözükmektedir. Bunun yanı sıra büyük bir Kuzey Avrupa filosu da, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere Lizbon'u Müslümanlardan almasının akabinde, Akdeniz'den doğuya doğru ilerlemektedir. Ancak iyi gidişat, Ekim ayında gerçekleşen bir felaket ile son bulmuştur. Alman İmparatoru, Küçük Asya'yı doğrudan geçmek niyetiyle ordusunu Selçuklu topraklarının sınırına kadar götürmek gibi bir hata yapmış ve 25 Ekim'de Dorileon'da, yani günümüz Eskişehir'inde, Birinci Kılıç Arslan tarafından ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Konrad'ın kendisi de dahil olmak üzere hayatta kalanlar, İznik'e çekilmiş ve daha güvenli olarak kabul edilen kıyı yolundan doğuya doğru ilerlemekte olan Fransızlara katılmışlardır. Haçlıların başına gelecek olan felaketler ise daha yeni başlamıştır... İlk olarak, Konrad, Efes'te hastalanmış ve kuvvetleriyle birlikte Konstantinopolis'e geri dönmek durumunda kalmıştır. Bizanslılar tarafından yetersiz şekilde iaşe edilmiş olan Fransızlar ise sertleşen kışa rağmen Menderes Vadisi'ne ve doğuya doğru ilerlemeye devam etmişlerdir. 1148 yılının Ocak ayında Haçlılar, Aydın'da bulunan Madran Dağı'nın dar geçitlerine geldiklerinde, Selçuklular'ın onları beklediğinin farkında dahi değillerdir. Yaşanan çarpışmada Selçukluların hızlı süvarileri, ağır zırhlı Fransız şövalyelerine büyük kayıplar verdirmiş ve ordusu dağılmanın eşiğinde olan Kral Louis, panik içerisinde sorumluluklarını yanında bulunan Paris Tapınağı Üstadı Everard des Barres'e devretmiştir. Deneyimli bir asker olan Barres ise orduyu birliklere bölerek, her bölüğün başına bir Tapınak şövalyesi atamış ve şövalyelerin soğukkanlılığı sayesinde Fransız ordusu, ağır kayıplarına rağmen bir şekilde kendisini Attalia'ya (bkz: Antalya) atmayı başarmıştır. Ancak Haçlıların çilesi bitecek gibi gözükmemektedir. Nitekim orduyu kutsal topraklara götürmek için beklenen Bizans filosu, Attalia'ya geldiğinde Fransızlar büyük bir hüsrana uğramıştır; zira filo, mütevazi bir ölçektedir. Binaenaleyh Louis, ordusundan geriye kalanların yalnızca küçük bir kısmı ile kutsal topraklara yelken açmak zorunda kalmıştır. Arkada bırakılanların ekseriyeti ise Selçuklu toprakları üzerinden Kudüs'e doğru ilerlemeye çalışırken hayatını kaybedecektir... Öte yandan Louis, Mart ayının başında Antakya'ya vardığında ordunun erzak ve nakliye masrafları o kadar artmıştır ki, sefere devam edebilmek adına Tapınak şövalyelerinden borç almak durumunda kalmıştır. Aynı şekilde, Urfa'yı geri alma niyetinden de vazgeçen Fransız Kralı, artık yalnızca yeminini yerine getirebilmek adına bir şekilde Kudüs'e varmak istemektedir... Şam'da Fiyasko Fransızlar nihayet 1148'in yaz aylarının başında kutsal topraklara ulaşmışlardır ve bu süreçte, Konrad ile beraber Konstantinopolis'e dönmüş Alman ordusundan sağ kalanlar da deniz yoluyla Fransız kuvvetlerine katılmıştır. Velhasıl 24 Haziran 1148'de Outremer'de bulunan tüm senyörler ve komutanlar, Akka'da büyük bir konsey gerçekleştirmişlerdir. Hospital ve Tapınak şövalyeleri'nin de hazır bulunduğu, Fransa ve Almanya krallarının da iştirak ettiği toplantıya ise 17 yaşındaki Kudüs Kralı Üçüncü Baudouin başkanlık etmiştir. Zengi'nin halefi olan oğlu Nureddin Zengi'nin kontrolü altındaki Halep'e, halihazırda Fatımiler'in elinde bulunan Mısır'a ve Franklar ile ittifak yapmaya istekli tek Müslüman güç olan Dımaşk'a (bkz: Şam) saldırmak gibi konuların istişare edildiği mecliste nihai olarak Haçlı Seferi'nin mevcut tüm kuvvetlerinin Dımaşk'a yoğunlaştırılmasına karar verilmiştir. Her halükarda bahsi geçen tüm bölgeler, Doğu Akdeniz'in kıyısında tutunmaya çalışan Frank devletleri için derinliklerini genişletmek adına stratejik bir zorunluluk hüviyetindedir. Dımaşk üzerinde konsensus sağlamasının asli sebebi ise şehrin, konum olarak önemli bir ticari kavşak üzerinde bulunması ve alınması halinde Avrupa'dan doğuya yapılacak olan ikmali kolaylaştıracak olmasıdır. Bütün bu gelişmelerin ışığında 1148 yılının Temmuz ayının sonlarında birleşik Haçlı ordusu, Celile'den Şam'a yani Dımaşk'a doğru hareket etmiştir. Birlikler, şehrin batı surlarının önüne geldiklerinde meyve bahçeleri ve nehirler arasında iyi ikmal edilen bir mevkide kamp kurup kuşatmaya hazırlanmaya başlamışlardır. Ancak meyve bahçeleri, Haçlılara karşı mütemadiyen taciz saldırıları düzenleyen Şam müfrezeleri adına adeta bir siper görev görmektedir. Bunun üzerine Louis ve Konrad, taaruzu açık arazinin bulunduğu ve ağır süvariyi daha etkili bir şekilde konuşlandırabilecekleri doğu surlarına kaydırmaya karar vermişlerdir. Lakin şehrin surları, doğu kanadında çok daha yüksektir ve kuşatmanın uzaması ile beraber Haçlıların geri çekilmekten başka çaresi kalmamıştır. Velhasıl İkinci Haçlı Seferi, kutsal topraklarda herhangi bir muharebeye dahi giremeyen Franklar nezdinde tam bir fiyasko ile sonuçlanmıştır. Şam'dan geri çekilme, Outremer ile Avrupa arasında bir nesil boyunca sürecek bir hoşnutsuzluğun hasıl olmasına sebebiyet verecektir. Outremer'in nokta-ı nazarında Kral Louis ve Konrad, ne Urfa'yı geri alabilmiş ne de Şam'ı veyahut bir başka yeri zapt ederek mezkur kaybı telafi edebilmiştir. Diğer yandan Haçlı Seferindeki başarısızlık, Batı'da da büyük bir şok etkisi yaratmıştır. Zira söz konusu harekât, güçlü krallar tarafından yönetilmiş ve çağın görece en büyük ruhani figürü olan Bernard de Clairvaux tarafından vaaz edilmiştir. Bu seferin ardından Outremer Franklarında oluşan intiba, Batı'nın parasal desteğine ve askeri yardımına ne kadar bel bağlarlarsa, işler ters gittiğinde kendilerine karşı Avrupa'dan yükselen şikayetlerin o kadar sert olacağına dairdir. Nitekim bütün bu gelişmelerin akabinde, kutsal toprakların savunması artık büyük ölçüde askeri tarikatların kontrolünde olacaktır. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Ernoul Kroniği, Malcolm Barber'dan Haçlı Devletleri Tarihi, İbn Kalanisi'den Şam Tarihine Zeyl, Thomas Asbridge'den Haçlı Seferleri ve Kelly Devries ile Iain Dickie'den Haçlı Seferleri / Dünya Savaş Tarihi 5 adlı eserleri tavsiye ediyorum.

  • Göz Doktorluğundan, "Kazayla" Suriye Liderliğine / Beşşar Esad

    Suriye lideri Beşşar Esad'ın yaşamında çok sayıda belirleyici an olduğu söylenebilir ancak belki de bunların en önemlisi, yaşadığı yerden binlerce kilometre uzaklıkta gerçekleşen bir trafik kazasıdır. Zira başlangıçta babasının halefi olarak yetiştirilmeyen Esad için Suriye devlet başkanlığına giden yol, ağabeyi Basil'in 1994'lerin başlarında Şam yakınlarındaki bir araba kazasında ölmesiyle açılmıştır. Beşşar, bu esnada Londra'da göz hastalıkları uzmanlığı eğitimi almaktadır. Basil'in ölümünün hemen akabinde ise "küçük kardeşini" Suriye'de iktidara hazırlama planları yapılmaya başlayacaktır ... Beşşar Esad 1965'te Hafız Esad ve Anisa Makluf'un 2. oğlu ve 3. çocuğu olarak dünyaya gelir. O yıllarda bilhassa Suriye ile Orta Doğu ise önemli gelişmelere gebe durumdadır. Zira Arap milliyetçiliği bölgedeki çok sayıda ülkede siyasete hakim bir pozisyondadır ve Suriye, bu kesişim kümesinin başına çeken devletlerden biri konumundadır. Baas Partisi, Mısır ve Suriye arasındaki kısa ömürlü (1958-1961) birleşmenin ardından iktidara gelmiş ve Arap milliyetçiliği söylemiyle ön plana çıkmıştır. Dönemin çoğu Arap ülkesi gibi Suriye'de de demokratik bir idare söz konusu değildir. Esad ailesinin bağlı olduğu Şii İslam'ın Nusayri mezhebi ise Suriye'deki dezavantajlı gruplar arasında yer almaktadır ve bu zorluk hasebiyle çok sayıda Nusayri, ellerini güçlendirmek adına Suriye Ordusu'na katılmıştır. Bu esnada Hafız Esad da subay hüviyetiyle Baas Partisi'nin sıkı bir destekçisi olarak ortaya çıkmış ve 1966 yılına gelindiğinde Savunma Bakanı olmuştur. Hafız Esad, gücü elinde toplamasıyla geçen sürecin nihayetinde yani 1971'de Suriye Cumhurbaşkanı olmuş ve bu unvanı 2000 yılındaki ölümüne dek taşımıştır. Yine, bu uzun iktidar dönemi, Suriye'de bir dizi askeri darbenin yaşandığı bağımsızlık dönemine de tezat oluşturmaktadır. İktidarı boyunca Hafız, ülkeyi demir yumrukla yönetmiş, muhalefeti bastırmış ve demokratik seçimleri reddetmiştir. Dış politikada ise pragmatik bir çizgi benimseyen Hafız, Sovyetler Birliği ile ittifak yaparken, 1991'deki Körfez Savaşı'nda ABD öncülüğündeki koalisyona katılmakta herhangi bir beis görmemiştir. Ahval bu şekilde hasıl olurken, ailenin genç kuşak temsilcisi olan Beşşar, siyaset ve askerlikten uzak, farklı bir yol yürümeyi tercih etmiş ve tıp alanında kariyer yapmaya karar vermiştir. Şam Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra Londra'daki Western Göz Hastanesi'nde göz hastalıkları uzmanlığı için 1992'de İngiltere'ye taşınmaya karar veren Beşşar, 2018'de BBC'de yayınlanan "Tehlikeli Bir Hanedan: Esadlar" adlı belgesele göre, bu zaman zarfı boyunca Londra'da yaşamın tadını çıkartmıştır. Aynı şekilde, genç Esad, gelecekteki eşi Esma El Akhras ile de bu dönemde tanışmıştır. Esma, King's College'ta bilgisayar mühendisliği okumaktadır ve bilahare bir yüksek lisans programı için Harvard Üniversitesi'ne kabul edilecektir. Hafız Esad'ın ikinci oğlu olarak, büyük oranda ağabeyi Basil'in gölgesi altında kalan Beşşar'ın yaşamı, yukarıda da bahsini geçirdiğimiz üzere, 1994 yılında Basil'in yaşamını kaybettiği trafik kazasının akabinde bambaşka bir yöne evirilecektir. Trajedinin ardından derhal Londra'dan geri çağırılan Beşşar için ivedi şekilde bir imaj çalışması başlatılmış ve parlak bir askeri hüviyet yaratılmaya çalışılmıştır. 6 yıllık bir tedrisatın ardından, 2000 yılının Haziran ayında hayatını kaybeden Hafız Esad'ın yerine, 34 yaşında olan Beşşar, Suriye Anayasası'ndaki 40 yaş gerekliliği değiştirilmesiyle birlikte ülkenin yeni devlet başkanı haline gelmiştir. Beşşar Esad'ın devlet başkanlığı için ettiği yemin ise bilhassa dikkat çekicidir ve farklı bir siyasi tondadır. "Şeffaflık, demokrasi, kalkınma, çağdaşlaşma ve kurumsal düşünce" gibi mefhumlar, yeminin vurgu yapılan noktalarını oluşturmaktadır. Başta, Beşşar Esad'ın siyasi reform ve medya özgürlüğü söylemi Suriyeliler arasında umut yaratmış ve liderlik yöntemi ile eşi Esma'nın Batılı eğitimi, yeni bir dönemin işareti gibi görülmüştür. Yine, bu dönemde ülkede Şam Baharı olarak da bilinen bir medeni tartışma ve ifade özgürlüğü ortamı yaşanmış ancak bu süreç kısa sürmüş ve güvenlik güçleri 2001'de muhaliflere baskı uygulamak suretiyle tutuklamalara geri dönmüştür. Öte yandan Beşşar, özel sektörün gelişmesini teşvik eden kısıtlı ekonomik reformlara da gitmiş ve liderliğinin ilk yıllarında kuzeni Rami Makluf, büyük bir ekonomik imparatorluk kurmuştur. 2003 yılında gerçekleşen Irak Savaşı ise Beşşar Esad ve Batılı yönetimler arasında yaşanan kırılmanın ilk emarelerini teşkil etmektedir. Zira Esad, Irak'ın ABD öncülüğündeki işgaline karşı bir pozisyondadır ve muhtelif görüşler bu tutumu, Suriye'nin bölgede Amerikan müdahalelerinin bir sonraki hedefi olması korkusuyla bağdaştırmaktadır. Aralık 2003'e gelindiğinde ABD, Şam'a çeşitli gerekçelerle ambargo uygulamaya başlamış ve bunu yaparken Suriye'nin Lübnan'daki varlığını işaret etmiştir. Bütün bunlara ek olarak, Şubat 2005'te bölgedeki başlıca Suriye karşıtlarından biri, eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin Beyrut'un merkezindeki şiddetli bir patlamayla suikasta uğraması da, dikkatlerin hızlıca Suriye ve müttefiklerine çevrilmesine sebebiyet vermiştir. Bu durumda kaçınılmaz bir şekilde Şam'a yönelik beynelmilel baskı arttırılmış ve nihayetinde Suriye'nin Lübnan'daki yaklaşık 30 yıllık askeri varlığı sona ermiştir. Suçlamalara karşın, Esad ve Lübnan'daki başlıca müttefiki Hizbullah, Hariri'nin öldürülmesiyle alakalı iddiaları mütemadiyen reddetmiş ve ancak uluslararası özel bir mahkeme, bir Hizbullah üyesini 2020'de mezkur suçtan mahkum etmiştir. Beşşar Esad'ın iktidarının ilk 10 yılında Suriye'nin İran ile olan ilişkileri güçlenmiş, yine, Katar ve Türkiye'yle ilişkilerde de mesafe kaydedilmiştir. Ancak öteki taraftan, Riyad'ın başta genç başkana verdiği desteğe karşın, Suudi Arabistan ile ilişkiler inişli çıkışlı bir grafiğe sahiptir. Esad genel olarak bakıldığında dış politikada babasının izlerini takip etmiş; doğrudan askeri çatışmalardan kaçınmış ve dikkatli manevralar yapmaya özen göstermiştir. 2010 yılının Aralık ayında Tunuslu seyyar sebze satıcısı Muhammed Bouazizi, bir kadın polisin kendisine tokat atmasından sonra kendini yakmış ve Tunus'ta, devlet başkanı Zine El Abidin Bin Ali'nin devrilmesiyle sonuçlanan halk ayaklanmasının fitili bu şekilde ateşlenmiştir. (Bkz: Domino etkisi) Tunus'taki ayaklanma, beklenmedik bir şekilde Arap dünyasında devrim hareketlerine ilham vermiş ve isyan ateşi; Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn ve Suriye'ye dek yayılmıştır. (Bkz: Arap Baharı) 2011 yılının Mart ortasında, başkent Şam'da yapılan bir gösteriden günler sonra güneydeki Dera kentinde duvarlara Esad karşıtı sloganlar yazan çocukların tutuklanmasıyla ülke çapında büyük protestolar başlamıştır. Esad ile Suriye halkı arasında gerçekleşen müzakereler 2 hafta boyunca sürmüş ve devlet başkanı, parlamentoda Suriye'yi hedef alan "komployu" boşa çıkarma sözü verirken, çok sayıda insanın ihtiyaçlarının karşılanamadığını da kabul etmiştir. Ancak Dera'da güvenlik güçlerinin göstericilere ateş açması, eylemleri daha da şiddetlenmiş ve çok sayıda kentte Esad'a istifa çağrılarında bulunulan gösteriler gerçekleşmiştir. Şiddetle karşılık verilen eylemlerden ise "dış güçlerin güdümündeki sabotajcılar ve casuslar" sorumlu tutulmuştur. Bir zaman sonra vaziyet, günümüze dek sürecek olan, hükümet güçleri ve ülke genelinde silaha sarılan muhalifler arasında gerçekleşen bir iç savaş haline dönüşmüştür. Bu süreçte Rusya ve İran destekli silahlı örgütler, Esad güçlerinin yanında yer alırken, Türkiye ve Körfez ülkeleri muhalif unsurlara destek vermiştir. Esad karşıtı gösterilerde başta herkes için demokrasi ve özgürlük çağrıları yapılırken, mezhepçilik yeniden su yüzüne çıkmış ve bazı muhalif örgütler, hükümeti Şii azınlığı, Sünni çoğunluğun üzerinde tutmakla itham etmiştir. Bölgesel müdahaleler mezhep ayrımını daha da derinleştirmiş ve radikal Sünni güçler, Şiilere karşı düşmanca bir tavır takınırken, Hizbullah öncülüğündeki İran'a sadık Şii milisler Esad yönetimini desteklemek için ülkeye akın etmiştir. Diğer taraftan, komşu Irak'ta da aşırılıkçı IŞİD örgütü yükselişe geçmiş ve örgüt, Suriye'de de toprak kazanmak adına iç savaştan faydalanmak suretiyle Suriye'nin doğusundaki Rakka'yı başkenti olarak ilan etmiştir. Velhasıl 2015 yılına gelindiğinde ülkenin büyük bir bölümünün kontrolünü kaybetmiş olan Esad rejimi, çöküşün eşiğine gelmiş gibidir. Ancak Rusya'nın askeri müdahalesi gidişatı tersine çevirmiş ve rejim, önemli bölgeleri tekrar geri kazanmıştır. 2018-2020 yılları arasında bölgesel ve beynelmilel anlaşmalarla hükümet güçlerinin Suriye'nin büyük kısmına hakim olduğu, İslamcı muhalif örgütler ve Kürt milislerin doğu ve kuzeydoğuda kontrolü paylaştığı bir düzen tesis edilmiştir. Nitekim mezkur anlaşmalar Esad'ın konumunu güçlendirmiş ve Suriye devlet başkanı, tedrici olarak Arap diplomasi sahnesine geri dönmüştür. Suriye, 2023'te Arap Birliği'ne yeniden girmiş ve Arap ülkeleri Şam'da büyükelçiliklerini yeniden faal hale getirmiştir. Nihayetinde Esad, iktidarına karşı en büyük meydan okumadan sağ çıkmış gibi görünmektedir. Ancak "Baharın Esintisi" yeniden kendini hissettirmek adına doğru zamanı beklemektedir... 2023 yılının Ekim ayında Hamas, İsrail'e sürpriz bir saldırı düzenlemiş ve Gazze'deki savaşın etkileri ivedi bir biçimde Lübnan'a, bilhassa da Esad'ın müttefiki olan Hizbullah'a sirayet etmiştir. Hizbullah çatışmalarda (aralarında örgütün lideri Hasan Nasrallah'ın da bulunduğu) ağır kayıplar vermiş ve büyük oranda mukavemet gücünü kaybetmiştir. "Lübnan'da Ateşkesin Başladığı Gün" ise ilginç bir gelişme yaşanmış ve militan İslamcı Heyet Tahrir Eş Şam öncülüğündeki muhalif örgütler "sürpriz" bir saldırı düzenleyerek, Suriye'nin en önemli şehirlerinden biri konumundaki Halep'i ele geçirmişlerdir. Muhalifler hızla ilerleyip, Hama'yı ve Şam yolundaki diğer kentleri bir bir ele geçirirken rejim, bütün bu gelişmeleri yalnızca seyretmek ile yetinmiştir. Hulasa başlıca müttefikleri olan İran ve Rusya'nın yardımına gelemeyeceklerinin idrakine varan Esad, konumu ile hayatının tehlikeye girdiğini anlamış ve ülkeyi terk etmiştir. Konuya dair daha fazla bilgi edinmek isteyenlere BBC News: Orta Doğu / Suriye içeriklerini tavsiye ediyorum.

bottom of page